.

.
.

27 Ocak 2017 Cuma

ÇELINÇ 11, ESKİ BOHÇALARI AÇTIK :)

11. günü eda ederken ilginç bir soruyla karşı karşıyayız efendim, bakın bakalım neymiş?

-Dolabındaki en eski kıyafet ve anısı

Kendimi frenlemesem dolabımda bir sürü eski kıyafet, hatta bebeklik zıbınımı bile bulabilirdiniz, iflah olmaz bir biriktiriciyim. Bir vakitler 38'den 46'ya kadar her bedende giysi mevcuttu, sonra dolap aşırı yükten çatlayıp patlama aşamasına gelince el mecbur tasfiye ettim büyük bir kısmını, keşke küçük bedenler kalabilseydi ama maalesef onlara göründü yol. Ardından bir tadilat aşamasında ikinci bir tasfiye işlemi yaşandı ki bu hayli kapsamlıydı. Esasen yeni bir tasfiyeye gerek duymuyor da değilim. Kısacası şu an dolabımda bulunan en eski kıyafet gerçekten eski, fi tarihine ait. Aslında eski değil, epey yeni ama nüfus kağıdı eskimiş. Kendileri nişan elbisem olurlar. Gelinliğim bile nerede, evde mi, birilerine mi verdim habersizim ama onu vermeye kıyamadım. Çünkü annem dikmişti. Baktığımız mağazalarda şanıma layık bir nişanlık bulamayınca kumaş almıştık ve annem üst kattaki komşumuzun yardımıyla dikmişti. Üstelik kesimi de, dikişi de çok zor, kaygan şifon bir kumaştı. Halının üstüne iğnelerle raptederek biçtiğini hatırlıyorum. O yıllarda amatör terzilerin bir numaralı kurtarıcısı Burda mecmuasından seçilmişti modeli ve kalıbı da oradan çıkarılmıştı. Çok sevmiştim, hala da çok severim:

Efendim söz konusu kıyafet bu, orijinal halinde eteğinde 2 karış uzunluğunda bir farba vardı, tuvaletti yani ama sonraları sökmüştüm onları. Niyetim başka yerlerde de giymekti ama sadece iki kez giydiğimi hatırlıyorum kısa haliyle. O sökülen farbanın bir kısmı şu an fular olarak hizmet vermekte bana. Kendisinin içine de tek bacağım sığabilir belki diye düşünüyorum :)

Bu da giyilmiş hali, nişanımdan. Ay bi fena oldum yahu, ne kadar gençmişim. Ah yıllar, zalımsınız" diyeyim ve gideyim :)


26 Ocak 2017 Perşembe

ÇELINÇ 10, ANILARA KON

10 numaralı soruya ve perşembe gününe geldik, hayat rutin akışında. Nergisler iyiyden iyiye soldu, yazıyı bitirince atacağım çöpe. Hüsnüyusuflarınsa suyu değiştirilmek ister ama sular kesik caddedeki gümbürtüden dolayı. Hava kapılı, güneş bazen bulutların arasından "ce" dese de ortaya çıkmaya pek niyeti yok. Ev temizlik istiyor ama bahanem pek güçlü: "Sular kesik". O yüzden yine "Bir dönüm bostan, yan gel Osman" vaziyetleri olacak, Oscar adayı filmlerden birini izleyeceğim muhtemelen ilerleyen saatlerde. Dün "Moonlight"ı izledim ama nedense pek etkilenmedim. 

Gelelim sorumuza:

-Asla unutmak istemediğin anın?

Benim gibi hafızası çöplük kıvamına gelmiş ve anıları çekmecelerden taşmış birisi için tuhaf bir soru. İstesem de unutamıyorum zaten, öyle bir fil hafızam var. Ne iyiler gidiyor, ne kötüler. Ama hayat bu belli mi olur, İris Murdoch bile Alzheimer hastası oldu. Hemen hemen hiç bir anımı unutmak istemem açıkcası, iyisiyle, kötüsüyle. Kötüler o anın gelip geçtiğini vurgular, şükretmemi sağlar, iyilerse zaten iyidir niye unutayım ki. Öyle tek başına, "aman da bu benim en değerli anımdı, pamuklara sarayım, kadife kutularda saklayayım" dediğim başat bir olay aklıma gelmiyor. Pek çok güzel şey var hatırlanacak, mesela anneannemin ölene kadar oturduğu evin kura çekme günü. Devletin 1957'deki büyük selde evleri yıkılanlar için yaptırdığı ve ucuz taksitlerle dağıttığı 4 blokluk bir sitenin kura günüydü. Çok küçüktüm, annem ve anneannemin peşinde sürüklenmiştim çekilişin yapılacağı yere, sonra o arazideki blokta yıllarca oturduk. Rüya gibi anımsarım o günü, enfes bir bahar günüydü ve etraf göz alabildiğine kırlıktı. Kırmızılı, sarılı, beyazlı, morlu çeşit çeşit çiçek başvermişti otların arasında, kelebekler uçuyor, kuşlar konup kalkıyordu. Şaşkına dönmüştüm. Gelincikten papatyaya, ballıbabadan pisipisi otlarına koşturup durduğumu hatırlıyorum. Eskiden Zeki Müren filmleri siyah beyaz olurdu ama mutlaka araya onun şarkılarını seslendirdiği renkli bir bölüm eklenirdi. Bir kaç yıl sonra bu filmlerden birini ilk kez izlediğimde yaşadığım o günü bununla bağdaştırmıştım. O gün benim siyah-beyaz yaşantıma eklenmiş renkli bir sahne idi.

Sonra çocukluğumun ve ilk gençliğimin bahçelerde geçen yaz tatilleri var. Annemin teyzesinin Niğde'deki bahçesi, bir masal bahçesi idi sanki. Yüzlerce meyve ağacı, altlarından akan arıklarda sular, çayırlar, çiçekler, arka taraftaki ulu kavaklık, girişe yakın ahırında evin ineği Kurtuluş, kapının hemen dışında akşamları su verilen "fesleğen" denilen beton havuz, bekçisi Hüsam, o havuzda tokaçlarını taklata taklata çamaşır yıkayan kadınlar, bir yerden bir yere ulaşmak için binilen faytonlar, bakımsız ama görkemli, Kayardı'ndaki bağ, ceviz ağaçları, üzüm asmaları ve tüm bunlara hayran, tatil boyunca prenses modundaki herkesin kıymetlisi ben. Sabahları büyük teyzemin çocukları olan 4 kardeş işbölümü yapar "hayat" dediğimiz evin ön tarafındaki geniş alanı süpürmeye başlarlardı. Tulumbadan çağıldayan su, ot süpürgelerin hışırtısı, havaya yükselen ıslak toprak kokusu, Kurtuluş'un "Ben de buradayım, unutmayın ha" diyen böğürtüsü, şen kahkahalar, herkesin birbirine düşkün ve sağ olduğu zamanlar, birlikte neşeyle oturulan sofralar, ham meyve yemekten şişmiş karnım, otla çöple pişirdiğimi sandığım yemekler, kafama büzüp taktığım tülbentle gelin olmalarım, şımartılmalarım. Bir anını bile unutmak istemem...


14 yaşımın en ergen, en oyuncu halleri, ilk fotoğrafta evde bulduğum eski ne varsa giymiş, ot süpürgeyi elime almış, küçük kuzene de anneannesinin entarisini giydirip kafasına başörtüyü bağlamışım. Bu fotoğrafı görüyorsa affetsin beni, çok seviyorum onu. İkinci fotoğrafsa aynı gün normal halimiz :)


Ve at arabası kiralamış Kayardı Bağlarına gidiyoruz, cümbür cemaat doluşmuşuz ve herkes ne kadar mutlu. Büyük kuzen başımızda nöbetçi, arabacının yanına yerleşmiş. Diğer erkek nüfus yürüyerek geliyor. Başka taşıt yok, hatta doğru dürüst yol bile yok, ya yürünecek, ya at arabasına binilecek. Arabanın plakası ve atın arkasında duran arabacının bıçkınlığı :) Sol baştaki örgülü saçlı benim.

25 Ocak 2017 Çarşamba

ÇELINÇ 9

Bugün anlatacak pek ilginç bir şey yok, sabah şakırtılı bir yağmurla başlayan gün güneşle devam etmekte. Sol yanımdaki sehpada duran nergisler henüz ömürlerinin 3. gününde olmalarına rağmen bozulmaya yüz tutmuşlar, sıcağı sevmiyor bu arkadaşlar, ısıtmasız odalardan birinde bıraksam iyiymiş ama o zamanda ne görecek, ne de kokusunu duyacaktım. Kendilerini adı "köylü pazarı"olan mahalle arası bir mekandan çok üşümüş bir teyzeden almıştık. O kadar üşümüştü ki para üstünü bile yanlış verdi, farketmesek üste para alacaktık. Bir vazo dolusu da hüsnüyusuf var arkamdaki masada, onları da bana "kızcağızım" diye hitap eden ve gururla köy enstitüsü mezunu olduğunu söyleyen pek konuşkan bir amcadan aldık. "Kızcağızım" demesine gülecektim ama tevellüdünü duyunca hak verdim. Mahallemizin pazarı taşındı taşınalı pazara gitmiyordum, dolayısıyla da vazolarım eskisi kadar dolmuyordu. Üşümüş teyzeyle, köy enstitülü amcaya başvuracağım bundan sonra 😃

Gelelim çelıncımızın 9. sorusuna:

-Göç etmek zorunda kalsan hangi ülkeye giderdin?

Öncelikle göç etmemek için direnirdim. Alışkanlıklarına benim kadar bağlı biri için sıkıntılı bir süreç göç. Ama hayat bu, ne yapacağı belli olmuyor. Zorunluluk nedeniyle gitsem pek seçme hakkım olmazdı sanırım ama keyfime bırakılırsa tercihimi İtalya'dan ve de özellikle Floransa'dan yana kullanırdım. En azından ay evim, ay eşim dostum, ay memleketim diye zırlarken iki sanat eseri, heykel, çeşme, müze, köprü falan görür, ağzım açık aval aval bakarken de unuturdum derdimi kederimi.



Ben sırf şu eldeki damarları bile gün boyu inceleyebilirim. Zaten şehirdeki tüm heykeller bittiğinde ömür de biter :)

24 Ocak 2017 Salı

ÇUKURLU ÇELINÇ 8

Birkaç gündür sabahları "takadak takadak takadak" sesleriyle uyanıyor ve uyku sersemi apartmanda kimlerin dikiş dikme olasılığı olduğu konusunda tefekküre dalıyorum. İlk daireden son daireye kadar hepsini geçiriyorum aklımdan ve bu olasılığın en yüksek olduğu kişinin kendim olduğu kanaatine varıyorum. Eh, ben de halihazırda yarı uyur olduğuma ve carpal tunnel sendromlu ellerimden dolayı dikiş makinemi bile evden atmış olduğuma göre "dikiş diken yok, peki bu ses ne?" diyerek kalkıyorum yataktan. Ayaklarımı yere bastığım anda da acı gerçek "dank!" diye iniyor kafama. Ne dikişi yahu, caddenin karnını yardılar, yoğun bakımda ve muhtemel ki uzun süre bitkisel hayatta kalacak. O "takadak" sesleri de devasa karın yarma makinalarından geliyor, adları her neyse, kepçe mi, dozer mi, beton kırıcı mı, bilemedim şimdi. 

Yağmur suyu drenaj çalışmaları başladı sokağımızın hemen paralelindeki caddede. Daha hava aydınlanmadan başlıyor takırtı ve gecenin ilerleyen saatlerine kadar devam ediyor. Asfaltın karnında koca mağaralar açıldı, içlerinde iş makineleri çalışıyor. İki adımlık markete gitmek için epeyce bir dolanmak gerekiyor. Toplu taşımaların güzergahları değişti, ortalık toz toprak içinde, bir de yağmur yağarsa tadından yenmeyecek. Arada sırada kesilen su da-ki geldiğinde lavabomuz bir süre Lara plajı moduna geçiyor akan kum yüzünden-işin bonusu. Daha önceki tecrübelerimize dayanarak öyle pek kısa sürede biteceğini de düşünmemekteyiz. Alışmak lazım gürültüye, hatta bakarsın o takadaklardan esinlenip beste bile yaparım. Çocukken bir film izlemiştim, başrolde Orhan Gencebay, kendisi nalbant ya da bir nalbantın yanında çalışıyor tam bilemedim şimdi. Nal çakılırken çıkan seslerden besteler üretiyordu. Benim ondan neyim eksik...dermişim 😀 Şimdilik beste yapamıyorum belki ama çukurun yanından her geçişimde "Kaz mezarcııı, deriiiin kaz, eeelleriiiin tiiiitremesin" şarkısını söylüyorum içimden. 

Gelelim günün Çelınç sorusuna:

-Bir dahaki hayatında kim olmak isterdin?

Ay istemem, istemem. Kendime bile zor tahammül ediyorken bir de başka birine uyum sağlamaya uğraşamam. Yine kendim olayım, hem tecrübelerimden yararlanır yaptığım salaklıkları bir daha yapmam belki. Yalnız ricam kaportanın biraz daha estetik, motorun da biraz daha sağlam olması şeklinde 😉


Ve giderken sizi Nuri Sesigüzel abimiz ve "Kaz Mezarcı" ile başbaşa bırakıyorum...

23 Ocak 2017 Pazartesi

ÇELINÇ 7

Çelınçda bir haftayı devirirken bugünün sorusu şöyle efendim:

-Eğer bir hayvan olsaydın hangisi olurdun?

Elbette ki şu:


Avustralya'da bir koala olur, günde 20 saat uyur, geri kalan 4 saatte de okaliptus yaprağı çiğnerdim. Oh, gam yok, kasavet yok, geçim derdi yok, çorçocuk TEOG'a mı girmiş, LYS'yi kazanmış mı, KPSS sonuçları ne olmuş, evsahibi kiraya zam yapmış mı, arabanın vergisi ödenmiş mi, bana ne yahu. Yerim yaprağımı, uyurum uykumu, her daim fit kalırım. Haa çok mu canım sıkıldı, atlar Sydney'e giderim, opera binasında artık Carmen mi olur, Saraydan Kız Kaçırma mı olur, Rigoletto mu olur, bir opera seyreder dönerim sıcak yatağıma, misss. Ayrıca şu şirinliğe bir bakın yav, sevmeyenin sevesi gelecek :)

Bir arkadaşımın oğlu vardı, 4-5 yaşlarındayken "Büyüyünce ne olacaksın?" diye sordular mı şöyle cevap verirdi: "Belki bir öğyetmen olurum, öğyetmen olamazsam müyendis olurum, müyendis olamazsan dottor olurum, dottor da olamazsam babamın işini tutarım". Babası avukattı bu arada :) Ben de belki bir koala olurum, koala olamazsam panda olurum, panda da olamazsam parkta yürüyüş yaparım dünkü gibi:




Koala dinginliğinde geçsin gününüz...

22 Ocak 2017 Pazar

ANILI ÇELINÇ 6

Dün sanatla dolu bir gün geçirdim ve gündemi dert etmeden dilediğimizce yaşadığımız eski günlerin ne kadar büyük bir lüks olduğunu anladım. En sevdiğin şeyleri yaparken bile içinde bir huzursuzluk hep varsa yeterince mutlu olamıyorsun, yine de hayata karışmak, rutinlerimizden vazgeçmemek zorundayız. Birkaç gün önce John Berger'in son kitabı "Hoşbeş"i okudum. Rosa Luxemburg için yazdığı sayfalarda Rosa'nın bir mektubundan alıntı vardı, paylaşmak istiyorum:

"O halde insan kalmaya bak. Temel mesele insan olmak. Bu ise kararlı, dürüst ve neşeli olmak demek, evet, herkese ve her şeye rağmen neşeli olmak, çünkü sızlanmak zayıfların işidir. İnsan olmak demek, gerektiğinde tüm hayatını seve seve "kaderin büyük terazisi"ne koymak, fakat aynı anda her aydınlık güne ve her güzel buluta sevinmek demektir."

Her güzel buluta sevinmeye devam o zaman.

Dün biri gündüz gözüyle, biri akşam vakti iki rüya gördüm, hem de uyanıkken. Biri Devlet Tiyatrosu sahnesinde "İbişin Rüyası", diğeri ise Opera Sahnesi'nde "Kış Rüyası" idi. "İbiş'in Rüyası" malum, oldukça bilinen yerli oyunlarımızdan biri, zamanında TV'de dizi olarak yayınlanmışlığı bile vardır. Tiyatronun ilk yıllarını, Nuran Tiyatrosu'nu, onun başındaki Nahit Bey'i anlatan, yer yer Darülbedayi'ye ve Muhsin Ertuğrul'a dokunduran, gerçek hayatla kurmacayı karıştıran (Nahit-Naşit, Nuran Tiyatrosu-Turan Tiyatrosu) hem eğlenceli, hem hüzünlü bir oyundu. Allah için oyuncular oyunun hakkını vermişti, biz de bu eski ama yıpranmamış oyunu keyifle izledik. Akşamki konser ise gerçek anlamda bir kış rüyası idi. Opera orkestrasının 8 çello sanatçısına eşlik eden kontrbas, klarinet, arp, ud, kanun ve perküsyon eşliğinde üç opera sanatçısından şahane yorumlar dinledik. Yer yer de bu yorumlara bale gösterileri eşlik etti. Şahsen ben hafiften esrimiş bir şekilden ayrıldım salondan, devamını diliyoruz. Sanat en güzel sağaltıcı çünkü. 

Çelınca gelecek olursak, 6. günün 6. sorusu şöyle:

-Hatırladığın en eski anını anlatır mısın?

Benim gibi gerekli gereksiz her ayrıntıyı hafızasına itinayla tıkmış ve gerektiğinde kolayca bulup çıkaran bir insan evladı için çelincın en kolay sorusu olabilir. Zaman zaman yorsa da bana bahşedildiği için mutlu olduğum ve ölene kadar benimle kalmasını istediğim bir özelliğim bu. Şu fotoğrafı koyayım öncelikle, sonra anlatayım:


Kendimi bildim bileli bu fotoğrafa ne zaman baksam yemyeşil otlar ve annemin bana doğru uzanan eli geldi gözümün önüne. Bir yaşından daha küçük olduğum ve o yaşta bir şey hatırlamamın ne kadar zor hatta imkansız olduğu düşünülürse bunun kendimce uydurduğum bir hayal olduğu konusunda açık kapı bırakmak isterim. Ama o el, annemin bilezikleri şıngırdayan ve muhtemelen düşmemi engellemek için bana doğru uzanmış eli bu fotoğrafın ayrılmaz parçası haline dönüştüğüne göre küçük de olsa bir gerçeklik payı vardır diye düşünmekteyim. 

Haydi yukarıdakini anıdan saymayalım madem, bu anlatacağım teyit edilmiştir. 2,5-3 yaş civarındayım. Konya'nın Karapınar ilçesinde yaşıyoruz babamın işi gereği. İki katlı bir evin (o evin üst katında oturduğumuzu öğreniyorum sonradan) önündeki taşlık bir yerde bir grup çocuk oynuyoruz. Taş dediysem çakıl taşı değil, bayağı inşaatlarda kullanılan koca koca taşlar. Civcivler kaçmış o taşların arasına ve onları arıyoruz. Derken benim ayak kayıyor ve düşüp alnımı, tam kaşımın üstünde bir yeri, o taşlardan birinin sivri yerine çarpıyorum. Gerisi meçhul ama kaşımın üstündeki yara izi o güne vurulmuş bir mühür gibi hala benimle. 

Çelınç düzenleyenleriniz çok, Pazar gününüz güzel olsun...

21 Ocak 2017 Cumartesi

HAFTA SONU ÇELINCI 5

Geldik 5. güne, net cevap vermekte zorlanacağım bir soru, ne yapayım cevabımı beğenmezseniz kanaat kullanın.

-Her zaman ve bazen özlediğin iki şey:

Bir sürü şeyi özlüyorum aslında, uzaktaki sevdiklerimi, çocukluğumu, insanların daha iyi, daha hoşgörülü, daha saygılı oldukları zamanları. Tek bir cevap vermem gerekirse "annemi" diyeceğim tabii ki. 


Şu zamanlarımızı en çok; onun altın dişli, benim püskül saçlı olduğum, elini kalbimin üstünde hissettiğim anları...

Gittiği yerde huzurludur umarım...

Bazen özlediklerimse pek çok, tek cevap istendiğine göre yine çocukluğuma döneceğim. İlkokula başlayacağım yıl bir süredir birlikte oturmakta olduğumuz anneannemin evinden ayrılıp kiraladığımız küçük bir eve taşınmıştık. Bahçeye açılan, sessiz, sakin, kutu gibi bir evdi. O bahçe bana dev bir orman, evse Pamuk Prenses'in sarayı gibi gelirdi, öyle severdim. Eşyamızın az, evin yetersiz, maddi durumumuzun kısıtlı olmasına rağmen hayatımın en güzel, en huzurlu bir yılını o evde geçirdim. Babamın sabah okula gitmem için uyandırışı, güç bela açılan gözkapaklarım, mavi boyalı demir karyolam, akşamları soba başında babamla ikimizin ders çalışması. Babam Roma Hukuku çalışırdı yüksek sesle, ben dinlerdim, "Corpus, Iuris, Civilis"in Justinianus'un hazırlattığı ilk hukuk külliyatı olduğunu 7 yaşımda öğrenmiştim bu sayede. Bense aceleyle ödevlerimi bitirir babamın vereceği sürpriz kitabı beklerdim: "Deve Yavrusu Çinçan", "Tekir ile Mekir", "Zevzek Guguklu Saat", "Arap Cambi", "Küçük Leylek Taktak". Mutluluk hafızayı besliyor sanırım, kapaklarına kadar hiçbirini unutmadım. Annemin antreyi perdeyle ayırıp mutfak olarak kullandığı küçük bölmeden tabak çanak şıkırtıları ve annemin şarkı söyleyen sesi duyulurdu, Türk Sanat Müziği parçaları ve mutlaka bir Abdullah Yüce: "Bu ne sevgi ah, bu ne ızdırap". Güzel havalarda bahçede yenirdi yemekler, pazar sabahları radyodan erkek sesli Zehra Eren'den tangolar yayılırdı evin içine ve bahçeye: "Ayrılık belki ölümden de beter". Annem ve Zehra Eren sustuğunda babam başlardı: "Kız sen ne güzelsin sana gençler tapacaklar". Müzikli bir evdi, sıcacık bir evdi, pencerelerde annemin ördüğü güllü perdeler asılıydı, doğru dürüst eşyamız bile yoktu, en büyük oda boştu ilk taşındığımızda. Sonra bir gün annem pazara gitti, bir süre sonra döndüğünde gözlerime inanamadım. Arkasında bir tornet (tornet sebze meyve kasalarının altına tekerlek yerine dört tane bilyeli rulman, dar kenarına da bir sap takılarak öte beri taşımakta kullanılan ilkel bir araçtı, gençler arasında çok yaygındı), tornetin içinde 4 tane kıpkırmızı koltuk vardı. 60'ların modası, kenarları sivri, siyah ahşaptan, 2. el tabii ki :) Annem mutfak masrafından arttırdığı paralarla en büyük özlemini gidermişti, pazardan koltuk almıştı. Sonraları evimize çeşit çeşit koltuk takımları alındı, hiçbiri annemi o elden düşme kırmızı koltuklar kadar sevindiremedi. Ben o gün annemde mutluluğun cisimleşmiş halini ve etekleri zil çalmak deyiminin hayata geçişini izledim. Böyle bir ev özlenmez mi peki?

"Hani şarkılar bizi bu kadar incitmezken
Hani körkütük şarhoşken gençliğimizden
Daha biz kimseye küsmemiş
Daha kimse ölmemişken
Eskidendi, çok eskiden"

M. Mungan