.

.
.

22 Şubat 2016 Pazartesi

BİR HAFTANIN ARDINDAN

Beni yatağa mecbur edip eve hapseden üç haftalık hastalık illetini galiba yolcu etmeyi başardım. Giderken öksürük, ter gibi birtakım hatıralar bıraktıysa da benim onu hatırlamak ve tekrar misafir etmek gibi bir niyetim yok ama bu işler niyete bakmıyor, o yüzden tedbirliyim. 

Hafta sonu etkinlik açısından verimli geçti, evde kaldığım günlerin acısını çıkardım. Cumartesi akşamı 80'li yıllarda mezun ettiğimiz öğrencilerin düzenlediği bir okul yemeğine katıldım. Eski öğrencilerimi ve uzun zamandır görmediğim öğretmen arkadaşlarımı görmek harika oldu. Annem sokağa çıkartılınca gülüp sevinen küçük çocukları görünce "bahara çıkmış kırılar gibi" derdi. "Kırı" burada "sıpa" anlamına geliyor. İşte ben aynı o moddaydım, bir coşku, bir sevinç :) Ne yedim ne içtim pek farkında değilim, ayrıca o kadar önemli değil. Bir içli köfte hatırlıyorum, bir de yarısı yenmiş Adana kebap, masalar arasında dolaşmaktan ve her gördüğümle kucaklaşmaktan yemekle ilgilenecek pek vaktim olmadı. Herkes birbirine hiç değişmediği yalanını söyledi, inanmış gibi yaptık, bolca güldük, eski günleri andık ve döndük evlerimize.

Pazar sabahı bir haftadır bahar gibi geçen günlerin intikamını alırcasına deli gibi yağan bir yağmura uyandık. Bulanık ve kapkara bir hava, tepemize çökecek gibi duran bulutlar ruhumu daraltmışken öğleye doğru güneş çıktı. Havayla birlikte ruhum da açıldı, ardından arkadaşlarım arayıp geleceklerini söylediler, daha da açıldı. Çok geçmeden pastalı hediyeli geldiler ve 21 günlük gecikmeli bir sembolik doğumgünü kutlaması yapıverdik. Eh benim gibi bir kadın kutlamasız büyümezdi elbet, geç olsun güç olmasın :)

Hastalığın tek avantajlı yönü bol bol okuma fırsatı bulmam oldu, yattığım yerde birbiri arkasına devirdim kitapları, pek çoğu tuğla boyutluydu. Hemen hemen hepsini de çok sevdim. Yattığım yerde başladığım son kitap Bask bir yazar olan Bernardo Atxaga'ya ait "Akordeoncunun Oğlu" idi. Bask kültürünü tanıtması ve değişik hikayesi yönünden ilgi çekici bir kitaptı, sevdim. "Obaba" isimli bir kasabada yaşayan David'in büyüme sürecini ve Baskların özgürlüğü için verdiği mücadeleyi anlatıyor. Kitabın bir bölümünde "Obaba"nın doğası ve faunası-bilhassa kelebekleri-konu ediliyor. Esasen kelebeklerin önemli bir yeri var kitapta, zaman zaman metafor olarak kullanılmış. Merak edip sordum gugıl amcaya sözü edilen kelebekleri, bana vesikalık fotoğraflarını yolladı, sizlerle paylaşayım istedim, pek güzeller:


Gonepteryx rhammi 


Leptidea sinapis

Lymantria dispar

Mariposa monarca

Pararge maira

Parnassius apollo

Plebejus ikarus

Colias creceus

Eudia pavonia

Euproctis chysorrhoea

Geçen yaz Konya'da Kelebek Müzesi'ni bulup gezeceğiz diye neredeyse bütün şehri tavaf etmiş bir şahsiyet olarak bu kelebekleri de öğrenmesem çatlardım. Kitap dediğin böyle olacak zaten, okurunu meraklandırıp araştırmaya yöneltecek. Sevdim seni "Akordeoncunun Oğlu", bir de kitapta sözü edilen, gençliğimin dillerden düşmeyen Rus halk şarkısı "Kazaço"yu David'in akordeonundan dinleme şansım olsaydı balından yenmezdi. Ben de Ayferi'nin söylediği Türkçe versiyonunu dinledim, haydi siz de dinleyin:


15 Şubat 2016 Pazartesi

"HİS VAR MI BU ALEMDE NEKAHAT GİBİ TATLI"*



Sabah banyoda yüzümü yıkarken aynada gözüme çarpan kişiden korktum. Avurtları çökmüş bomboz bir surat (taş altında yaşayıp uzun süre güneş görmemiş böcekler olur ya, şeffaf, soluk, onlara benzettim kendimi), 2 parmak boyası gelmiş saçlar, orman görüntüsü almış kaşlar, çarpık çurpuk tırnaklar. "Yeter" dedim, "yeter, 18 gündür kapandın eve, toparlan artık biraz, çık şu hastalık modundan". Kendimi şöyle bir yokladım, hafif bir hırıltı ve arada gelen öksürük dışında iyi gibiydim. "Bugün yatmayayım artık" dedim, "hatta çıkayım önce kargoya sonra kuaföre gidip kendime bir çekidüzen vereyim". Gideceğim yerlerin eve yakın olması da itici fonksiyon görevi yaptı ve ayaklandım. Kargoya vereceğim paketi hazırladım, kuaföre telefon edip randevulaştım ve çıktım evden. Postaneye uğrayıp soluğu kuaförde aldım. Sürekli müşterileri olduğum için kızlar beni şımarttılar, terleyen sırtıma bez koydular, açık duran kapıyı kapattılar, çayımı elime verdiler sonra da saçımı boyamaya başladılar. Ben de o arada eskilere doğru bir uzandım. Uzun zamandır hasta olan değil de hasta bakan kişi pozisyonunu üstlendiğimden bu ani ve uzun hastalık süreci beni epey korkuttu. Bir ara hiç iyi olamayacağımı bile düşünmeye başlamıştım, bunda epeydir bu kadar uzun süren ve ağır geçen bir hastalık yaşamamamın da payı olsa gerek. Hatırladığım ilk hastalık Cengiz sokaktaki o küçücük, bahçeli evde geçirdiğim kabakulaktır. Acı, ağrı ya da benzeri bir sıkıntı kalmamış aklımda, sadece sabahları erken kalkmadığım için mutlu olduğumu ama o çok sevdiğim okula gidemediğim için de üzüntü duyduğumu hatırlıyorum. Sonraları, sanırım ilkokulun 3. sınıfında falandım, "zafiyet başlangıcı" teşhisi kondu bana. Annem, babam, bilhassa anneannem çok telaşlandılar, galiba pek iyi bir şey değildi, fısıltıları arada kulağıma geliyordu "iyi beslemek lazım, Allah korusun vereme çevirirse ne yaparız". Kendimi o sıralar moda olan "Veremli Kız" şarkısının kahramanı imiş gibi hayal etmeye başladım. Belki de "Nalan" filmindeki Hülya Koçyiğit gibi dantelli mendillere kan tükürüp ölecektim, ayyyy yazık ama bana. Daha önce doktor, sonra gelin olacaktım, Allahtan reva mıydı bu? O yüzden her gün popoma sapladıkları Penisilin iğnelerine ve sabah akşam pekmez ve dalakla beslemelerine nefret etsem de ses çıkaramadım. İğneleri sağlık memuru olan babam yapıyordu. Babamın işten çıkma saatinde apartmanın önüne iniyor, merdivenlere oturuyor ve korkulu gözlerle ufukta belirmesini bekliyordum. O gelince de kurbanlık koyun gibi ardına düşüyor, eve çıkıyor, divana uzanıp pis kokulu şırınganın kaynamasını ve iğnenin yapılmasını kalbim gümbürdeyerek bekliyordum. Eziyet iğneyle bitmiyordu ki, akşam yemeği vakti geliyor, anneannemin özel olarak hazırladığı ve özel olarak kanlı bıraktığı ızgara dalağı lokmalar ağzımda büyüye büyüye, kusmamak için aşırı gayret sarfederek yutmaya çalışıyordum. İşkencenin akşam seansı bitince sabah yeni bir seans başlıyordu: pekmez. Aç karnına ağzıma tutulan fincandaki koyu kırmızı, kıvamlı ve çok şekerli sıvıyı öğüre öğüre içiyordum. Sonuçta bu eziyet 10 gün kadar sürdü ve bitti, verem olmadım, doktor da ama gelin oldum, yaşasın :) Lakin o günden bu yana ağzıma dalak koymak bir yana, dalak gördüğüm yerden burnumu tutarak kaçtım, pekmezi de ancak zorunlu hallerde ve bir şeyin içine katılmışsa yiyebiliyorum. 

Yine ilkokuldayken geçirdiğim bir de bayram hastalığım var, bayramın birinci günü gezip tozmuş, eğlenmiş, yemiş içmiş, ikinci gün 39 derece ateşle yatağa düşmüştüm. Halam o sıralar çocuk hastalıkları ihtisası yapıyordu, tedavimi üstlendi. Allahtan reçeteye dalak ve pekmez yazmadı, iğne de :) Rengini bugün bile hatırladığım çingene pembesi Eritrosin tabletleri yutarak iyi oldum. Ben içerde yatarken bayram ziyaretine gelen giden oluyordu, biri de yengemin anneannesiydi ve o tipik Rumeli şivesiyle yanıma gelip "Geçmiş olsun kızcağızım, sana bir çıkolatacık getirmişim, yersin onu" demiş çikolatayı başucuma bırakıp çıkmıştı. Daha ben elimi çikolataya uzatırken halam bileğimi tutmuş ve "ateşin düşene kadar yasak, iyi olunca yiyeceksin" demişti. Sanırım çikolata aşkına iki günde dirilivermiştim. 

En son beni korkutan hastalığımsa üniversitedeyken ziyaretime gelmişti. Vücudumda oluşan minik bir kitlenin alınması için yattığım ameliyat esnasında oda arkadaşım öğretmen bir kızla arkadaş olup uzun süre mektuplaşmıştım, şimdi nerelerdedir acaba? Kitlenin zararsız olduğu haberiyle sevinip eşin dostun geçmiş olsun ziyaretinde taşıdığı kitapları duvarda asılı Van Gogh'un "Arles'teki Yatak Odası" tablosunun reprodüksiyonuna bakarak okumuş, bir yandan da annemin getirdiği şamfıstıklarını lüpletmiştim. Taburcu olacağım gün babamın işlemleri yaptırmasını beklerken kapı açılmış, çılgın dayım bir kucak dolusu mor sümbülle beni görmeye gelmişti. Şimdi ne zaman sümbül görsem, kokusunu duysam o hastane odası ve dayım gelir aklıma. 

Ben eskilere dalmış düşünürken kızlar "hocam yıkayalım saçınızı" dediler. Silkinip yeryüzüne indim. Saçım yıkandı, şekil verildi, kaşlarım alınırken yanımda oturan genç kadın hafta sonu gittiği oteli anlatıyordu ve 3 kelimede bir "ama çok iyiydi" diyordu. Onuncu "ama çok iyiydi"ye sıra geldiğinde benim işim bitti, onu ve dinleyen kızları oteliyle başbaşa bırakıp ayrıldım kuaförden. Eh bir yerden başlamak lazımdı, bu hafta da tedbiri elden bırakmadan hafif sokak alıştırmaları yapayım diyorum, önümüzdeki hafta için planlarım var, galiba iyileşeceğim dostlar, haydi kalın sağlıcakla...

*Ses/Yahya Kemal Beyatlı

10 Şubat 2016 Çarşamba

HASTAYIM HASTA, ÇORBAM TASTA


Her şey doğum günümden iki gün önce başladı. Klasik laftır ya "insanlar plan yaparken Tanrı yukarıdan gülermiş", bana epeyce kahkaha atmış olmalı. Niyetimde doğumgünümün akşamında çok yakın bir arkadaşımı ve ailesini yemeğe çağırıp ufak bir kutlama yapmak vardı. Menümü bile hazırlamıştım, yemek yapmayı ertesi güne bırakıp hafiften bir ev temizliği yaptıktan sonra kahvemi elime alıp oturmuştum ki öksürmeye başladım. Çok sürmedi eklem ağrılarım başladı. "Eyvahlar olsun" dedim, "galiba domuz sürüsü bizim eve de dalmak üzere". İlaç aldım, üzerime bir battaniye çekip kanepeye uzandım, yatış o yatış. 

Cumartesi ve pazar boyunca kendimi Hint fakiri gibi hissettim, iğneli bir yatakta yatıyordum adeta, ağrımayan tek bir noktam olmadığı gibi boğulurcasına öksürüyordum, zaten 24 saat geçmeden göğsümde hırıltılar başladı. Akciğerlerim aşina olmadığım bir dilde sürekli söylenip durmaktaydılar. O kadar gürültü yapıyorlardı ki ne gece uyumak ne gündüz huzur bulmak mümkündü. Yattığım yere yapışmış, yemek bile yiyemeden 2 gün boyunca serilip kaldım. Sonunda pazartesi günü geldi ve bir gayret ayağa kalkıp sağlık ocağına gittim. Bağlı olduğum ocak eve hayli uzak, aile hekimim de dünyanın en nursuz yaratıklarından biri olduğu için daha yakındaki merkeze başvurdum. Niyetim doktorumu da değiştirmekti. İlgili hekimden onay istendi, o da kontenjanının çok dolu olduğunu, kabul edemeyeceğini ama bir seferlik muayene edebileceğini söyledi. Ne tartışacak, ne de uğraşacak halim vardı. Bekledim sıramı, girdim muayeneye. Doktor akciğerlerimden gelen sese kulak pardon steteskop verdi, tercüme edebildi mi bilmiyorum. Ateşime baktı ve şaşırdı. Zira 36'yı gösteriyordu. Tabii bilmiyordu ki ben içten yanmalı bir motorum, dışarıya hararet yapmıyorum. Sonra biraz da benim ricamla antibiyotik vermeye niyet etti, mide koruyucu da rica ettim, "olur" dedi. Sonra reçeteyi düzenledi, "iyi bir antibiyotik yazdım, pahalı" dedi. Ben bir sevindim, "yaşasın" dedim, "midemde zengin duracak". O sevinçle eczaneye nasıl vardım bilmiyorum, lakin doktorum pahalı antibiyotiği yazarken mide koruyucuyu unutmuş. "Olsun" dedim eczacıya, "paramla alırım, eczanedeki en pahalı mide koruyucuyu ver ki hem antibiyotiğin yanında kendini eksikli hissetmesin, hem de benim şanım yürüsün". Poşetimde iki tane pahalı ilaç taşımanın esrikliğiyle eve geldim, lakin parayla saadet olmadığı gibi, pahalı ilaçla da sağlık olmuyor. Serildim yine kanepeye, en ufak bir iyileşme olmadan iki gün aç-susuz, uykusuz leş gibi yattım.  Bunca yıllık hayatımda bu kadar sıkıntılı bir hastalık süreci geçirmemiştim. Tabii bu arada kutlu doğum haftası falah hikaye oldu. Doğumgünümün her saniyesi yatakta geçti, bırak pastayı, mumu çorba bile içemedim. Hafta ortası ağrılara, hırıltılara, öksürüklere ve kızkardeşin telefon aracılığıyla yaptığı yoğun baskılara dayanamayarak soluğu hastanede aldım. Akciğe röntgeni, kan tahlili falan derken takke düştü kel göründü. Hem alerjik astım atağı, hem hafif tertip zatürre. Buyur buradan yak dedik, yüklü miktarda bir reçete yüklenip döndük kürkçü dükkanı pardon kanepesine. O günden beri-ki bir hafta oluyor-ilk kez bugün kendimde ayağa kalkabilecek gücü bulabildim. Arada yediğim serumu da sayarsak şık bir hastalık tablosu sergiledim. Bir ara hiç iyi olamayacağımı falan kurmaya başlamıştım, vasiyet yazacak aşamaya gelmesem de "Abbas yolcu" galiba diye düşünmedim değil. Bugün kontrol için tekrar hastaneye gittiğimde sedimantasyonumun düşmeye başladığı müjdesini verdi doktor ve antibiyotiği kesti. Alerjik astım ilaçlarına ise devam. Bir süre daha hafiften de olsa hırlamaya devam edecekmişim. Geçen hafta ile kıyas edildiğinde epey toparladım gibi, artık Abbas'a "otur oturduğun yerde, nereye gidiyorsun, daha karpuz kesip doğum günü yapacağız" diyebiliyorum. Kendime ve hırıltılarıma da "hoşt" deyip önümüzdeki hafta sonuna kadar izin verdim, ondan sonrası iyilik, sağlık olsun. 

İşte böyle dostlar, insanın aklına gelmeyen başına geliyormuş. Şimdilik bu kadar olsun, zira kanepem beni bekliyor. Daha sağlıklı günlerde görüşmek üzere, aman kendinize dikkat edin...

26 Ocak 2016 Salı

"NE GÜZEL KOMŞUMUZDUN SEN NERİMAN ABLA"


 
O'nu ilk gördüğümde ilkokul üç ya da dörtteydim sanırım. Küçük bir kamyona sığan eşyalarıyla taşınmışlardı köşemizdeki daireye. Babil Kulesi benzeri bir sitenin 24'er daireli 4 bloğundan birinde oturuyorduk. 1957 yılındaki Hatip Çayı baskınında evleri yıkılanlara uzun taksitlerle dağıtılmış bir sosyal konuttu burası ve her hanenin acıklı bir sel öyküsü vardı. Neriman abla da onlardan biriydi, annem ve diğer komşularla hoşgeldine gittiğimizde ben  beyaz tenine, gümrah siyah saçlarına ve Sevda Ferdağ'a benzeyen güzelliğine hayran hayran bakarken O sel baskınından kurtarılmış çeyiz sandığından çıkan, çamurla lekelenmiş, parçalanmış gelinliğini görünce nasıl ağladığını anlatıyordu. Bizimkiler gibi mütevazı bir evdi, lüksten uzak, az eşyalı, kendi halinde. İçini dolduran, ışıldatan Neriman ablaydı. Büyüğü benimle yaşıt iki oğlu vardı, çok geçmeden hamile kaldığı üçüncü oğlan doğduktan kısa bir süre sonra şehirlerarası otobüslerde şoför olarak çalışan kocası trafik kazasında ölecekti. O günü hiç unutmuyorum, Amasra'da geçirdiğimiz yaz tatilinden dönmüştük. Daha bavullarla evden içeri yeni girmiştik ki tüm apartmanın anası Müyesser teyze ardımızdan fırtına gibi dalmış ve bir "Hoşgeldiniz" kelamı bile etmeden "Biliyor musunuz siz yokken ne oldu, Çağlayan öldü" deyivermişti. Duyduğumuz haberle şok, gencecik adamın ölümüne mi yanalım, biri bebek üç çocukla geride kalan Neriman ablaya mı, bakakalmıştık. 

Dik durdu ama Neriman abla, toparladı kendini, kimselere muhtaç olmadı. Çalışmaya başladı, yıllardır  taşıdığı ev kadınlığı gömleğini kolayca çıkarıp memuriyet gömleğini geçiriverdi üstüne. Sabahları ben okula giderken O da işyerine götürecek servise doğru yürürdü, arkasından bakardım, o edalı yürüyüşüne, kendinden emin havasına özenirdim. Hayalimde hep sarılı-siyahlı ince bir kumaştan, verev etekli, belindeki kemerde  siyah bir gül olan 70'lerin modasına uygun bir kıyafetle yerleşiktir. Neredeyse tamamı ev kadını olan apartmanın yegane çalışan kadınıydı ve bir yerde hepsinin koruyucusu gibi olmuştu. Paraya ihtiyacı olana para, derdini dökene genizden gelen kalın sesiyle akıl verir, yardımcı olmaya çalışırdı. Bir bayram günüydü, ortaokula gidiyordum. Annem, babam ve aynı sitede bir başka blokta oturan anneannem uzak bir semtteki akrabamıza bayram ziyaretine gitmişti. Ben yalnızlığımdan hoşnut kitabıma gömülmüştüm ki zil çaldı. Kapıdaki anneannemin bloğunda oturan bir komşuydu ve dayımın çok hastalandığını, gelip ilgilenmemizi söyledi. Koşarak anneannemin evine gitiğimde dayımın adeta kendinden geçmiş, ateşler içinde yattığını gördüm, hiçbir şey yapamıyordum. Cep telefonlarının henüz icat edilmemesi bir yana ev telefonumuz bile yoktu. Bir şey yapamamanın çaresizliğiyle, ağlayarak eve dönüyordum ki karşımdan Neriman abla geldi. Beni öyle ağlar görünce telaşlandı, durumu öğrenince hemen yoldan bir taksi çevirdi, birlikte bindik, akrabamızın adresini verdik, annemlere ulaşıp durumu bildirdik. Neriman abla bu defa anneannemi alıp dayımla ilgilenmesi için geri götürdü. Bu olayı hiçbir zaman unutmadım, apartmanımızın bütün kadınları annemiz gibiydi ama Neriman abla yeri geldiğinde babamızın görevini de üstlenebiliyordu. Her ne kadar sevmediğim bir terim olsa da "Erkek gibi kadın" dediklerindendi, bilhassa kadınların tüm görevinin ev içiyle sınırlandığı o yıllarda. 

Sonra taşındık o mahalleden. Zaman zaman görüştük, iyi-kötü günleri paylaşmaya devam ettik. Son yıllarda göremez olmuştum, haberlerini alıyordum ara sıra. Yedi yıl önceydi, tüm eski komşularla buluşmuştuk, son görüşümmüş demek, bu sabah ölüm haberini aldım, içim yandı. O kuşağın kadınları birer birer giderken yanlarında çocukluğumdan birer parçayı da götürüyorlar. Şimdi orada annem, anneannem, Şefika abla, Müyesser teyze O'na şanına layık bir karşılama yapmaktadırlar, hem mahalle dedikoduları birikmiştir, öncelikle blokları yıkan müteahhite edilecek beddualar, sıralanacak küfürler vardır. Müyesser teyze üstüne bastıra bastıra "eşşşooolueşşek" derken, anneannem "boyu devrilesice" den başlayıp arka arkaya sıralamıştır ilençlerini. Şefika abla hoşgeldin çayı demlemeye gitmiştir, annemse bu dünyadan gelen haberleri dinlemektedir merakla. Cümlesinin ruhu şadolsun, nur içinde uyusunlar. 

Ahmet Muhip Dranas'ın "Fahriye Abla" şiirini ne zaman dinlesem aklıma Neriman abla gelirdi ve eminim Dranas Neriman abla'yı tanısa şiiri O'na ithaf ederdi:

"Hava keskin bir kömür kokusuyla dolar,
Kapanırdı daha gün batmadan kapılar
Bu, afyon ruhu gibi baygın mahalleden
Hayalimde tek çizgi bir sen kalmışsın, sen!
Hülyasındaki geniş aydınlığa gülen
Gözlerin, dişlerin ve ak pak gerdanınla
Ne güzel komşumuzdun sen Neriman abla!"

24 Ocak 2016 Pazar

ŞARKILAR, KİTAPLAR, ANILAR

"Gel gitme, kalmasın gözüm yollarda
Her taraf bu akşam sel fidan boylum
Çılgınca dağları saran bu karda
Geçilmez o Çamlıbel fidan boylum

Bu akşam ben gibi sen de mahmursun
İlişme kolların boynumda dursun
Karanlık geceme yıldız olursun
Gel gitme bu akşam gel fidan boylum"

Sözlerini Ömer Bedrettin Uşaklı'nın yazdığı, Kaptanzade Ali Rıza Bey'in bu segah bestesi dolandı gün boyu dilime. Babamın sık sık söylediği iki şarkıdan biriydi çocukluğumda, öteki de:

"Kız sen ne güzelsin sana gençler tapacaklar
Saklan güzelim kalbime saklan kapacaklar
Arkanda bütün gün dolaşıp kur yapacaklar
Saklan güzelim kalbime saklan kapacaklar

Bir şarkı ki yalnız sana, yalnız sana ait
Birlikte geçen günlere ağyar bile şahit
Sevdim seni kafi bu sözüm fazlası zait
Saklan güzelim kalbime saklan kapacaklar"

Bu ikinci şarkının ikinci dörtlüğündeki "Bir şarkı ki yalnız sana, yalnız sana ait" dizesindeki "sana ait"i "sanayi" olarak anladığımı, "ağyar"ın ne olduğunu ise ancak birkaç yıl sonra öğrendiğimi itiraf edeyim ama ben 7 yaşındayken bu şarkıları bilir ve söylerdim. Şimdi bu şarkıları bilen 7 yaşında çocuk var mıdır? Ya da pazar sabahlarına  tepesine vurmadan çalışmayan, eskimiş, kara bir radyodan yükselen, Zehra Eren'in erkeksi alto sesiyle söylediği tangolarıyla başlayan. Zehra Eren de öldü zaten geçenlerde:

https://www.youtube.com/watch?v=Yj1uYyrGVCI
Sesinden bir tango dinlemek isterseniz  tıklayınız lütfen.

2016 bana çocukluğumu hatırlatan, sevdiğim, kıymet verdiğim insanları toparlayıp götürmeye başladı gelir gelmez. Dün de Tahsin Yücel'in aramızdan ayrıldığını duyduk, ki en sevdiğim yazarlardan biridir. Değerinin yeterince bilinmediğini düşünürüm hep. Hakkında yazılmış nehir söyleşi kitabının adı bile "Görünmez Adam"dır. Ama kitapları öyle midir, adamın gözüne gözüne sokar gerçekleri roman kurgusu altında. "Gökdelen"i okuyanlar bilir, adeta günümüzü yazmıştır yıllar önce. "Peygamberin Son Beş Günü", "Bıyık Söylencesi", "Mutfak Çıkmazı", "Kumru ile Kumru", "Yalan" ve diğerleri. Hepsini tekrar okuma isteğiyle dopdoluyum ama kitap çok, vakit az. Okunma sırası bekleyenlere haksızlık etmek istemiyorum. Ara sıra öykü kitaplarını rastgele açıp bir "Albızdan (Elbistan)" söylencesi okuyarak anarım elbet. Huzurla uyusun. 

Çıktığı günden beri bekleyenlerden biri Murathan Mungan'ın "Harita Metod Defteri" idi, dün elime alabildim sonunda. Yukardaki şarkıların, çocukluğuma dönüşümün sebebi biraz da odur belki. Okuması gayet keyifli bir kitap. Keyifli dediğime bakmayın, ben daha çok hüzünleniyorum yazarın çocukluk anılarını okurken ama bir kitap okuruna gerçek duyguyu veriyorsa da okunması keyiflidir. Yer yer kendimle özdeşlikler kuruyorum, hele "Çilek ve Bilezikler" başlıklı bölüm bittiğinde bir süre sayfayı çeviremeden öylece kaldım. Anafartalar Caddesi'ndeki kuyumcular, vitrinlerin ışıltısı, annemin önceleri benimle, sonra kardeşimle sık sık ziyaret edip kimi zaman bir şeyler aldığı, kimi zaman bir şeyler sattığı kuyumcusu Bedri, tıpkı Mungan'ın annesi gibi gelecek garantisi olarak gördüğü kolundaki bilezikler zihnimin derinliklerinden çıkıp geldiler, bileziklerinin şıkırtısını bile duydum adeta. Bu anısında Murathan Mungan babası askerdeyken annesiyle sığındıkları Ankara'daki dayısının evini, evdekilere rahatsızlık vermemek için sık sık gün boyu sokaklarda amaçsızca gezmelerini, parasızlıklarını anlatır. O gün de anafartalar Caddesi'ne kadar uzanmışlardır, bahar başlangıcıdır ve tezgahlardan birinde çok sevdikleri bir meyveyi, çileği görürler. Küçük Murathan çılgınca bir tutkuyla çilek ister, annesi ne yapsa caydıramaz, hiç parası yoktur zira. Sonunda dayanamaz ve kuyumculardan birine girip parmağındaki o güne kadar kıyıp da bozduramadığı alyansını bozdurur ve çilek alır, ana-oğul bir banka oturup yerler çileği, daha doğrusu çilek boğazına dizilir Murat'ın mahcubiyetten, o gün parasızlığın insanı erken büyüttüğünü anlar. Anı zaten hüzünlüydü ama sonuna eklediği 2-3 satır beni yüreğimden vurdu:

"Bazı günlerin hatırı bütün bir ömre yayılır. Yazarların yazdıkları dualarıdır. Bu metin ruhuna gitsin anne."

18 Ocak 2016 Pazartesi

SENDROMSUZ PAZARTESİ


10 yılı aşkındır Pazartesi sendromum yok, benim sendromum ezeli ve ebedi Pazar gününedir. Çocukken de nefret ederdim, okurken de, çalışırken de ve halihazırda emekliyken de. Çocukken Pazar günleri deterjan kokusu, annemin "Kalk yorganını sök, ipliği koparma uzun tut" diyen sesi, radyodan yükselen maç uğultusu ve ertesi günkü ödevleri yetiştirme telaşıydı. Okurken bunlara ütülenecek önlükler ya da giysiler, hazırlanılması gereken sınavlar, vizeler ve bu defa TV'deki spor yayınları eklendi. Çalışma hayatında en keyif alınacak günken benim için en sıkıcı olanıydı. Annem tüm pazar günlerini "sizin için saçımı süpürge ediyorum bakın" dercesine gözümüze sokarak temizliğe ve çamaşıra ayırdığı için bir nevi karşı duruş olarak ben ölüyor olsam o günde temizlik ya da benzeri domestik faaliyetler yapmadım ama içim sıkılırdı, ruhum daralırdı. Yine öyleyim, benim için her gün pazar artık ama yine de sevmiyorum o günü, hayat duruyor sanki, rutinim bozuluyor, bir an önce geçsin istiyorum. Dünkü Pazar da sıkıntı üstü sos olarak yağmuru, fırtınası, gökgürültüsü ve şimşeğiyle gelip geçti. "İzlenecek Oscar Adayları" listesinden iki filmi ardarda izleyip-"Room" ve "Brooklyn"-elimdeki kitabı yarıladım. "Napoli Romanları"nın üçüncüsü olan "Terk Edenler ve Kalanlar"ı okuyup arkadaşlık üzerine kafa patlatıyorum. Bazen Lila'yı pataklamak, bazen Lenu'ya "Aptal mısın kızım sen?" demek istiyorum. Ara sıra Lila'ya acıdığım da oluyor ama neyse ki çabuk geçiyor :)


Sabah dünkü fırtınadan sonra yine kapkaranlık bir sabaha uyanacağımı düşünüyordum ama yataktan kalktığımda güneş vardı, lakin batıdaki gri bulutlar güneşin aldatmaca olduğunun habercisi gibi haşmetle Beydağlarına çökmüşlerdi. "Yine kapandık eve" diye söylenerek ufak tefek işleri bitirip Oscar filmlerine döndüm. Önce "Mad Max Fury Road"ı, ardından "Revenant"ı açtım ama onlar beni açmadı. Bilim kurgu en son izlemek isteyeceğim hatta mümkünse hiç izlemeyeceğim film türüdür, tüm muhteşem görüntülerine rağmen "Mad Max"a tahammül edemeyeceğime karar verip vedalaştım. Yine pek hoşlanmadığım macera/gerilim tarzındaki "Revenant"ı ise bir ütü seansına sakladım. Yeni bir film aramayı canım istemedi, kitabıma döndüm. Lila ve Lenu'ya bir süre didiştikten sonra ani bir enerjiyle mutfağa yöneldim. Tüm iç sıkıntımın, ruh daralmamın hıncını sebzelerden çıkardım.  Buharda karnabahar haşladım, turunç suyunda zeytinyağlı-havuçlu kereviz pişirdim, domates soslu spagetti yaptım. Tüm bunları yaparken klasik müziğe ayarlı mutfak radyosundan  Zorba'nın üç değişik yorumunu dinledim. Bu nasıl bir tesadüfse geçen yemek pişirme seansımda da Zorba çalıyordu aynı kanalda.  Yemekler pişerken hızımı alamayıp yeni bir iş aradım ve yorganlara yöneldim. En nefret ettiğim ev işlerinden birini, nevresim değiştirmeyi üstün bir gayretle her iki yorgana da uygulayarak ter içinde hallettim. 21. yüzyıla gelmişiz, teknoloji almış başını gidiyor hala kendi kendini değiştiren nevresim icat olmadı, bilim adamları huuuu, sözüm size...

Bu kadar işten sonra dinlenmeyi hak ettim değil mi, blog yazımı bitireyim Lila ve Lenu'nun yanına ışınlanacağım. Kalın sağlıcakla, nevresim değiştirenleriniz çok olsun...

13 Ocak 2016 Çarşamba

GÜNLER GEÇERKEN

Dün yataktan kalktığımda günlerdir üzerimde olan ataleti silkeleyip atmak, hastane günlerinin getirdiği ve hala beni terketmeyen huzursuzluğu yenmek, hayatı biraz daha güler yüz ve hoşgörüyle kabullenmek gibi niyetlere sahiptim ama çok geçmedi Sultanahmet patladı. Anladım ki bu memlekette yaşıyorsan her zaman cebinden sıkıntıyı, tedirginliği, mutsuzluğu, endişeyi eksik etmeyeceksin, gerektiğinde çıkarıp üstüne takmana da hacet yok zaten o kendiliğinden yerleşiyor bünyeye. Bir süre izlediğim TV ruhumu iyice kıskaca alınca bastım kumandanın düğmesine ama kurtulmak mümkün olmadı, sosyal medya olayları gözüme sokmaya devam etti. Çareyi kendimi sokağa atmakta buldum. Kitap okumakla, kargoya gitmek, sinemada unutup telefonla gişe görevlisine emanet ettiğim şemsiyemi almak ve alışveriş yapmak arasındaki gelgitlerim böylece otomatik olarak birinci şıkkı eledi ve yürüyerek evin yakınındaki kargoya ulaştım. Elimdeki paketi verirken görevlileri haşlayarak iki gündür içimde biriken siniri de boşalttım. Arkadaşımdan gelen kargoyu bir hafta bekletip evde bulamadık diye geri yollamışlar, ne ihbar, ne telefon. Eve uğradıklarından bile şüpheliyim. Özürümü alıp cebime koyduktan sonra şemsiyem ve alışverişim için dolmuşa bindim. Dolmuş ve otobüs için kullandığımız kent kartları üçüncü seferdir değişiyor. Muhtemelen değişen karttaki 20 liranın üstündeki meblağ elimde patlayacak, haydi ondan geçtim yeni kart için bir sürü uğraşacağız. Sürücülerin değişiklik işlemini yapan bizmişiz gibi attıkları posta da cabası. Dolmuşun şoförü emekli olduğumu söyleyince bir lira ücret alıp (aslında 1.20 ama adam para üstü vermekten bıkmış olmalı) Pandora'nın kutusunu açmış gibi derdini dökmeye başladı. Dinlemeye hiç niyetim yoktu geçtim arkaya oturdum, o havayla dertleşmeye devam etti. Bir sonraki duraktan binen yaşlı karı-kocanın kadın olanı 65 yaş deyip oturdu ilk sıradaki koltuğa (kadınlar her zaman daha pratik), kocası para vermekle eski kartı kullanmak seçenekleri arasında tereddütlüyken şoför "Sen de büyüksündür herhalde 65'ten, para verme geç otur, 70 var mısın?" diye sordu, adam "evet evet 70" derken karısı "75" diye düzeltti. Adamcağızın cemazüyelevvelini tüm dolmuşca öğrenmiş olduk. 

Hiç alışveriş havamda değildim, vitrinlere dahi bakmadım, almam gereken şeyler için bir-iki mağazaya girip çıktıktan sonra D&R'a bile uğramadan sinema gişesine gidip şemsiyemin akibetini sordum. Kız söyler söylemez "Rengarenk şemsiye mi?" diyerek getirmeye gitti. Az sonra karşılığında bir makbuz imzalayarak şemsiyeme kavuşmuştum. (Bu arada yanımdaki koltuğun üstünde ısrarla gezinen, koltuğun renkleriyle son derece uyumlu bir örümcek var, ikinci seferdir öldürmeden yakalayıp balkona bırakmayı düşünüyor ama başaramıyorum. Üçüncüde affetmeyeceğim galiba) Şemsiyeme kavuşunca eski bir dosta kavuşmuş gibi oldum, biraz daha keyfim yerinde olsaydı "Üsküdar'a gider iken" türküsünü bile mırıldanabilirdim. Şemsiyenin gelmesini beklerken yandaki insanların konuşmasından alt katta balmumu heykel sergisi olduğunu işitmiştim, gelmişken göreyim bari dedim. Kayda değer bir şey yoktu; uzun oturan bir Einstein, sırıtan bir Shrek, iyice zayıflamış Obama, sevimsiz baba Bush, yıllardır aynı pozisyonda şarkı söyleyen Freddy Mercury, Karaip korsanı Johnny biraderimiz, koca dudak Angelina ile muhterem eşi Brad efendi arasından sadece şu aşağıdaki ikisinin hatırını sordum, Tolstoy ile Dostoyevsky. İyilermiş, "burası dünyadan daha sakin" dediler.


Dışarı çıktığımda hava kararmış, inceden, tükürür gibi bir yağmur başlamıştı. İlk gelen dolmuşa binip bu defa 1,20 ödedim, sarışın bir genç kız bana "teyze" demeden yerini verdi, dese de önemli değildi, paketlerimle ayakta durmaktansa "nine" bile diyebilirdi. Yanlışlıkla bir durak erken indim, şemsiyemi açmaya üşenip yağmur üstüme tükürürken Ortadoğu ve Balkanların en iyi kuruyemişçisine yollandım. Niyetim çocuklara yollamak için üzüm pestili almaktı ama yoktu, meğerse depoda varmış, hemen getirdiler. Bu hizmetleri karşılığı olarak ekstradan zencefil şekeri, ıhlamur, şamfıstığı ve erik kurusu da alıp çıktım.  Yağmur tükürmeye devam ediyordu, inatla açmadım şemsiyeyi, bu defa Ortadoğu ve Balkanların en iyi peynirlerini satan markete yollandım. Kendim için bir şey istiyorsam namerdim, yine çocuklara yollamak için içinde aile boyu cevizler olan şahane tulum peyniri aldım ve bir kez daha kargoya yollandım. İlk uğradığımda şubede olmayan ama geri yollama işinden esas sorumlu olduğunu düşündüğüm genç görevliye bir diskur çekip paketimi yolladım. Etkisi olmuş ki sabah erkenden şubede teslim kargomun geldiğini bildirmek için telefon etti. Eve dönerken yağmur terbiyesini takınmış tükürmekten vazgeçmişti. 

Yemekten sonra uzun zamandır ilk kez bir dizi izlemeye karar verdim. Yeni başlayan bir diziydi ve izleme sebebim ana rollerden birinde oynayan Uğur Polat'tı. Lakin Uğur Polat'ın rolü çok sevimsiz, dizinin konusu da çok klişe idi, sıkıldım. Bir daha izleyeceğimi sanmıyorum. "M Treni"ni elime aldım ve Patti Smith'le hasbıhal etmek üzere yatağıma gittim. Hasbıhal uzun sürmedi, kitabı etajerin üstüne zor bela koyup uyuyakalmıştım ki ne kadar geçti bilmiyorum çığlıklarla uyandım. Kendimi terliksiz balkona attığımda travestinin biri kimbilir kime kızmış, nasıl canını yakmışlarsa çığlıklar ve küfürlerle sokakta koşuyordu. Bunca yıllık hayatımda hiç duymadığım galizlikte, yakası açılmamış, mahalleyi inleten küfürleri bir süre dinleyip travesti arkasından koşan arkadaşı tarafından zorla götürülünce yatağıma geri döndüm. Bu ara hayat çok aksiyonlu, gece-gündüz. "M Treni"nden çok keyif alarak okuyorum, Patti Smith'in anekdotları çok ilginç, Özlemcim teşekkür ediyorum ve bugün bitirmeyi planlayarak kitabıma geri dönüyorum. Güzel günlere uyanmak dileğiyle...