.

.
.

8 Ocak 2016 Cuma

ANILAR ANILAR...


Uzun yıllar tek çocuktum ben. Dünyaya geldiği için binlerce kez şükrettiğim kızkardeşim aramıza benden 14 yıl sonra katılmıştı. Tek çocuktum ama yalnız değildim. Dedemin genç yaşta ölümünden sonra bir süre yaşadığımız anneannemin evinde ağabey eksikliğini aratmayacak iki tane dayı vardı. Büyük olanı yatılı olarak Hava Harp Okulu'nda okuduğu için ancak tatillerde görürdüm. Bilhassa yazları üniformanın ekstradan arttırdığı olağanüstü yakışıklılığıyla gelir, mahalle kızlarının gönlünü çalıp sonbaharda arkasında bir dolu kırık kalp bırakarak dönerdi okuluna. Küçüğüyse hem başımın belası, hem dertlerimin devasıydı. Aramızda 9 yaş vardı, haliyle bir çeşit rekabet de. Anneannemin deyim yerindeyse Allah'tan sonra taptığı ikinci yaratık, anneminse kıymetlisiydi. Eh, rekabetin dozunu siz hesabedin artık. Babası öldüğünde 12 yaşında olduğu için kazık kadar adamken bile anneannemin "öksüzü, tırnak kadar eti"ydi. Tüm ilgiyi üstünde toplamasına ilaveten doğuştan sahip olduğu karizma ve ender kişiye nasip olan "şeytan tüy"lerinden biri ona bahşedildiği için her türlü yaramazlığı affedilir, her kusuru hoşgörülür ve herkes tarafından çok sevilirdi. Onunla ilgili hayalimdeki ilk resim dedemin öldüğü güne aittir. Bir süre sonra istimlak edilecek evin maviye boyalı oda kapısının eşiğine birlikte oturmuştuk, o ağlamaklı gözlerle pirinç karyolada yatan babasının cenazesine bakıyordu, ben de onun traşlı kafasının daha da sevimlileştirdiği esmer yüzüne. Sonrasını hatırlamıyorum. Orası istimlak edilince yenisi yapılana kadar oturduğumuz ev demiryoluna yakındı. Küçük dayım yaz tatillerinde ya da okuldan kaçtığı-ki bu sık sık olurdu-günlerde istasyona gidip sakız satardı. Sakızların içinde balon olurdu ama o balonların çoğu satışa sunulmadan dayım tarafından itinayla paketinden çıkarılır ve küçük yiğenine sunulurdu. Balon rüşvetini alarak sahtekarlığına ortak olduğum zamanlarda dayımı çok severdim, ufak-tefek yaramazlıkları aramızda sır olarak kalırdı. Lakin çoğu zaman fena halde kavga ederdik, böyle zamanlarda anneannem bir koruyucu melek gibi oğlunun önüne gerilir, yerden göğe haksız olsa da onu savunurdu, bu hayatı boyunca böyle sürdü zaten. 

Derken anneannemin ölene kadar oturacağı eve taşındık ve büyük dayım tüm yakışıklılığıyla aramıza avdet etti, okulu bitirmiş genç bir pilottu. Apartmanın ve mahallenin genç kızlarının yürek tıpırtıları arttı haliyle. Bana kırmızı kumaş kaplı, üzeri sırma işlemeli bir çift oyuncak takunya getirmişti. Kapının pervazına yerleştirmiş, sabah uykudan uyanıp kendisini gördüğümde de "beni unutmadın değil mi?" diyerek kucaklayıp takunyalara ulaşmamı sağlamıştı. Ben memnundum gelişinden, mahallenin kızları da keza ama küçük dayımın işi zordu, daha doğrusu büyük dayımın işi zordu. Anneannemin yıkayıp ütülediği gömleklerini, kazaklarını giyip kirletip atıyor, içmesin diye kalemle işaret koyduğu viskisini içip üzerini suyla doldurup hizalıyor, ders çalıştırmak istediğinde kaytarıyordu. Anneannemle büyük dayım bu yüzden birbirine düşerken bunları yapan o değilmiş gibi dik saçları yatışsın diye limonlu suyla ıslatıp kafasına bir çorap giyiyor ve yatıp uyuyordu. O bisiklet tepesinde ayakta durarak sürüş talimleri yaparken eline aldığı her enstrümandan istediği melodiyi çıkarabilen dayım akerdeon çalıyor ve daha o yaşta kulağıma yer eden şarkılar söylüyordu. O soyadı "Bezmez" olan okul müdürü için daha kayıtta söylediği "Ben onu çabuk bezdiririm" sözünü gerçekleştirmek istercesine okuldan kaçıp minibüslerde muavinlik yaparken dayım filonun en iyi pilotlarından biri olma yolunda ilerliyordu. Büyük dayım evlenme hazırlıkları yaparken o flörtlerini tesbih gibi ardarda diziyordu, takip edemiyorduk. Dayım evlendikten kısa bir süre sonra da kendi gibi 18 yaşındaki sevgilisiyle nişanlanmaya kalkıp anneannemi zorla kız istemeye gönderiyordu. Anneannemin öncülüğünde ailecek reddedileceğimizden emin olarak gittiğimiz evde kızın babası dayımın paraşüt okulundan hocası çıkıyor, krallar gibi karşılanıyor ve sözü alıp dönüyorduk. Şeytan tüyü bir değil birden fazla verilmişti anlaşılan dayıların küçüğüne. Hoş nişanlılık uzun sürmüyordu ama dayı durur mu çok geçmeden yeni bir nişan için başka bir ailenin kapısını çalacaktık, neyse ki bu diğeri gibi olmayacaktı.

Diyeceksiniz ki nereden çıktı şimdi bu dayılar, az önce elektrik süpürgesini açmış yerleri süpürürken dilime eskilerden, neredeyse yıllardır duymadığım bir şarkı takıldı, farkettim ki büyük dayımın söylediklerinden biri. Laf lafı açtı derler ya düşünce düşünceyi açtı, küçük dayımın babası gibi erkenden gittiği tarihin 15 gün öncesi olduğunu hatırladım. Bıraktım süpürgeyi daldım gittim, hayat işte ne yapsak boş, ardı ardınagidiyor sevdiklerimiz, bize anıları kalıyor. Bu upuzun yazıyı Ali Cengizkan'ın dayıma çok yakıştırdığım (ve affına sığınarak biraz değiştirdiğim) şiiriyle bitireyim:

"Dayım gül takardı gömleğinin yakasına
Ve canlıymışcasına, hergün onu sulardı.
Yağız tenindeki su buharlaşsın diye
Düğmeleri en bıçkın küfürlerle açardı:

Çiçekçiydi, yaprak bitlerini öldürmeyen.
Fotoğrafçı, savaş yıllarına rötuş yapan.
Meddahtı, her akşam eve gülücükle gelen
Esmerdi, çocukları hep karısına çeken.
Uzun boylu, kendisine palto diktirmeyen.
Sebzeciydi, domatlarını hiç yemiyen.
İşadamı, hasırdan başka minder bilmeyen.
Dindardı, ezan okunurken rakı içmeyen.
Gözlüklüydü, gözleri daha da büyüyen.
Gezgin, Ankara'nın parkelerini denetleyen.
Balıkçıydı, elleri suyla nasır tutan.
Nikotinman, sigarası bağlanarak uzayan.
Diplomattı, kokteyle pantolonla giden.
Yatırımcı, geceleri ailesini besleyen.

Dayım gül takardı gömleğinin yakasına
Seni görse, eminim mutluluktan ağlardı."


"Fotoğraftaki dayımı bulunuz" demeye gerek var mı bilmiyorum :) 

5 Ocak 2016 Salı

SIRADAN BİR GÜN VE BİR DUYURU


Antalya'da yaşayan biri olarak yukarıdaki fotoğrafı koymaktan hicap duyuyorum ama ne yazık ki bu aralar gerçek böyle. Elektrik sobası, battaniye, üzerinde "Hissikablelvuku" yazan, her yudumda Ferminanım kardeşimi hatırlatan su kavanozum ve kitabımla ayrılmaz bir bütünüz. Bunlara ek olarak iki kat çorabın üzerinde komik yün patiğim ve aile boyu terliğim, bir de bel ağrım var. Klima duvarda tablo görevi görüyor, tepeden üflenen sıcak mı soğuk mu olduğu belirsiz rüzgara karşıyız, elektrik sobası bile yeterli verimle çalışmıyor. Herkes elektriğe yüklendiği için voltaj yerlerde sürünüyor çünkü. Kısacası önceki postlarımda ağzım kulaklarımda fiyonk, "hava soğuk ama pencereden giren güneşle evimizi sıcacık" tarzı Hayat Bilgisi dergisi modundaki mesajlarıma itibar etmeyiniz bu aralar, onlar reklamdı :) Akdeniz ikliminin 365 gün sürdüğünü düşünen müteahhitler tarafından inşa edilen ısıtma tertibatsız evlerimiz yılın yaklaşık bir ayında bizi böyle fena üşütüyor.

Dün aldığım tatsız haberler yüzünden keyifsiz bir şekilde mahallenin marketine girip biftek hazırlatmak için kasap reyonuna yöneldim. Yokluğumda ben yaşlarda yeni bir eleman dahil olmuş kadroya, o ilgilendi. Miktarı söyledim ve etleri dövmesini rica ettim. Hazırladığı paketi uzattığında biftek dilimleri kalın göründü gözüme. Doğrudan kesip verdiğini düşündüm ve aramızda şöyle bir diyalog gelişti:

-"Dövmediniz mi bunu?"
-"Dövdüm efendim"
-"Pek dayak yemişe benzemiyor da :)"
-"Şiddete karşıyız hanfendi"

İşte o zaman koptum, benle birlikte sırada bekleyen diğer müşteriler ve çalışanlar da kahkahayı bastı. Neyse ki kasap sayesinde sabahtan beri gerilmiş olan sinirlerim bir parça gevşedi. 

Az evvel güneş çıktı, ben de balkona çıktım, baktım dışarıdaki hava içeridekinden sıcak. Hal böyle olunca dışarı çıkıp ısınmaya karar verdim, hem maaş çekmem ve bazı alışverişleri yapmam lazım. Otur otur olmuyor böyle. Ama öncesinde küçük bir duyuru yapıp öyle gideceğim. Sanırım hemen hepiniz Japonya'da yaşayan blogger Serrose'yi ve yakınlarda kaybettiği küçük bebeği Efsun'u biliyorsunuz. Serrose güzel bir düşünceyle Efsun adına TEMA aracılığıyla bir orman oluşturmaya karar verdi. 2000 ağaç dikilmesi planlanıyor, 6 lira karşılığında bir fidan-ya da daha fazlasını-dikerek katkıda bulunabilirsiniz. Bağışlar 1-31 Ocak arasında T. İş Bankası Levent Şubesi'ndeki TR56 0006 4000 0011 0351 2077 74   no'lu IBAN hesabına yapılabilir. Açıklama kısmına 'Efsun Ryouka Kato' yazılması gerekli. Orman Balıkesir Bayat'ta oluşturulacak, TEMA'nın gösterdiği yer orası. Aramızdan vakitsiz ayrılan bu minik fidanı başka fidanlarda yaşatmak isterseniz haydi istediğiniz kadar ağaç bağışı yapmaya. Kalın sağlıcakla...

Not: Serros'den gelen duyuruya göre Efsunlu orman projesi başarıyla tamamlanmış, hatta neredeyse iki kat ağaç bağışı olmuş. Artık yeni bağışlara gerek yokmuş. Katkılarınız için teşekkürler...

1 Ocak 2016 Cuma

VARAN BİR!


Sabah uyanıp yüzümü yıkarken aynaya baktığımda "Şükür" dedim, "ilk kez yeni yıl sabahında bir değişiklik olmuş". Değişiklik suratımın coğrafyasında idi, dudağım yeterli parası olmayan bir güzellik düşkününün acemi estetisyen elinden çıkmış botokslamasına dönmüştü. Sağ taraf göğe, sol taraf yere bakıyordu. Hizalamaya çalıştım olmadı, bıraktım dağınık kalsın, yeni yılda yenilik iyidir, uçuk bile olsa :)

Yeni yıla 35 yıllık arkadaşımın evinde girdik geleneği bozmayıp. Tanıştığımızdan beri birlikte kutlamadığımız yılbaşı sayısı bir elin parmaklarını geçmez. Tenhaydık ve biraz durgunduk, işin esası yorgunduk. Yaş mı, son günlerin yaşattıkları mı, ülke gündemi mi ya da hepsi birden mi bilinmez. Kurala uyduk ve ertesi güne hatta sonraki üç güne rahatlıkla yetebilecek miktardaki yiyecekleri tatlı-acı, ekşi-tuzlu demeden ardarda yiyip midemize özel günlere mahsus fesatlık yapma fırsatı tanıdık.Yine de bitiremedik. Kocalarımız mide rahatsızlığı ve araç kullanma nedenleriyle birer kadeh şarapla iktifa ederken biz arkadaşla bir şişeyi devirip ikinciyi açtık. Yine beceremedik sarhoş olmayı, ben masadaki bütün turşuların dibine darı ektim, üstüne bir adet ayva tatlısı ve vişneli muhallebi götürdüm. Midem fesatlanmanın ötesine geçip ortama nifak sokmaya çalışırken aklı başına gelsin diye kadehte kalan son şarapla duş yaptırdım. Ayılıp kaos yaratmasın diye masanın başından kalkıp kanepeye geçtim, bu defa da uykum geldi. Arkadaş çayları yetiştirmeseydi yeni yıla horlayarak girecektim, çay ve ardından kahveyle dirildim. Sakin sakin girdik 2016'ya ve bir önceki sene geldiğimiz evden bir sonraki sene ayrıldık (kötü espri diyeni yolarım :) )

İtinayla 3'ü Ankara'dan, 1'i Antalya'dan alınmış 4 piyango biletinden sadece birine amorti vurmuş zaten, üstelik çeyrek bilet. Anamın dediği gibi "Gökten palan düşse kuskunu boğazımıza geçmez", ne diye alırsak biletleri.  Heyecan istiyorsan polisiye oku kardeşim.

"Geçen geçti/geceyi söndür kalbim" demiş Murathan Mungan. Tüm geceleri, olumsuzlukları söndürebilsek keşke, ne mümkün. O zaman küçük mutlulukları yakalamaya çalışalım. Viyana Filarmoni Orkestrası'nın yeni yıl konserini canlı veriyor şu an TRT HD, izleyelim ve mutlu olalım, haydi...

31 Aralık 2015 Perşembe

YILBAŞI VE MANDALİNALAR


Az evvel mutfaktan geldim. Ortalığı ocakta akşam için pişen ayva tatlısının tarçınlı, karanfilli enfes kokusu sarmış. Derin derin içime çekiyorum ama kokunun beyin hücrelerimde uyandırdığı iz yılbaşından tamamen uzak, bana hatırlattığı tuğlalı Şakir Zümre sobaları, içinde yanıp korlaşan kok kömürleri ve sobanın altındaki çekmeceye sürülüp saatlerce pişmeye terkedilen ayvanın saldığı kokuyla dışarıdaki karlı havaya ya da ayaza inat oturma odalarında yarattığı gizemli sıcaklık. Yılbaşının kokusuysa mandalina ile özdeşleşmiş, hem de ince kabuklu, bol çekirdekli ama olağanüstü aromalı yerli mandalina. Yemesi avuca doldurulan yığınla çekirdekten dolayı bir eziyet olsa da kokusu o eziyete değer. 

Her birinde 24 daire bulunan 4 bloktan oluşmuş bir sitede büyüdüm ben. Her blok kendi arasında bir komün hayatı yaşardı adeta. Anneler herkesin annesi, kardeşler hepimizin kardeşi, komşular aileden biri, evler kendi evimiz gibiydi. Yazın kapılar ardına kadar açık, kışın anahtarlar üstünde. Özel alanımı titizlikle korumaya gayret ettiğim şu yaşımda o tarz bir yaşam hoşuma gider miydi bilemiyorum ama çocukluğun şeffaf dünyasında pek keyifli bir deneyimdi. Hiç bir yılbaşını tek başımıza geçirdiğimizi hatırlamıyorum. Birkaç komşu birleşir, ortaya para koyar, alınacakları ortaklaşa alır, o gece yenenler yenir, artanlar kardeş payı dağıtılırdı. TV yoktu henüz hayatımızda, çam süslenmez, Noel Baba gelmez, hediye falan alınmazdı ama çok eğlenirdik. İstisnasız her yılbaşı yemek sonrası tombalaya geçildiğinde ortaya gelen meyvelerin içinde yukarıda sözünü ettiğim mandalina mutlaka olurdu. Kazanma heyecanıyla elleri mis kokutarak kabuklar soyulur, dilimler ağıza tıkıştırılır, çekirdeklerden bir kule oluşur, kabuklar parçalanıp çıkan sayıların üstünü kapatmakta kullanılırdı. Ev mandalina kokardı, mandalina mutluluk ve huzur. Babalar sofrada iki tek atar, babamın koro şefi olduğu geleneksel rakı şarkısı mutlaka söylenir (viva la, viva la, viva la amur/viva la amur/viva la amour/viva la kampaniiiii-sondaki i mutlaka uzun tutulmalı), kimse şarkının anlamını bilmese de söylemekten alınan haz sanki bilinçaltı dostluktan ve aşktan bahsettiğini sezer gibidir. Kahkahalar havada uçar, birinci çinko, ikinci çinko, tombala çığlıkları kahkahalara karışır, derken güzel sesli bir komşu bir şarkı tutturur, hüzün zaman zaman deli dalgalarla gelir, gönlümüzün kıyısına vururdu. Sonra Şefika abla tavşan kanından da koyu çayları dağıtır, sigaralar yakılır, efkarlar dumanda boğulurdu. Tüm apartmanın anası Müyesser teyze tombalayı kazananı "dondurma alacan mı bana?" diye sıkıştırırken saat 12'yi vururdu. İnsanlar umutlu, insanlar mutlu, insanlar hoşgörülü idi, güzel günlerdi, tasasız günler. Keşke geri gelse demiyorum ama keşke hala aynı umutları, aynı hoşgörüyü muhafaza edebilseydik. 

Ne diyeyim, yine fakirin ekmeğine sarılacağız, 2016 duyar belki umutlu sesimizi. Hepinize sağlık, ülkeye ve dünyaya huzur ve barış diliyorum...

30 Aralık 2015 Çarşamba

1 KALA


2015'i yolcu etmeye 1 kala nasılsa erken uyandım. Rutin sabah işlerinden sonra mutfağa girmiştim ki bir bağırtıyla kendimi balkona attım. Bu aralar bizim mahallede aktivite bol, daha 2 gün önce caddenin karşı tarafındaki dükkanın sahibi kardeşi tarafından 5 kurşunla vuruldu güpegündüz. Neyse ki bağırış cana kastetmiyormuş diyeceğim ama bu defa kasıt ağaca idi. Yaşlı bir teyze kaldırım kenarına park eden adama sesleniyormuş meğer: "Beyifendi beyifendi, arabanı orayı goma. Ağacı kescez, dalları üstünü düşee". Kadının ne dediğini ben ta 3. kattan duydum ama adamcağız bunu bir park yeri kavgası olarak algılamış olsa gerek ki gardını alarak ve hamle yapmaya hazır yaklaştı: "Niye gomaacaaamışım?" Teyze alttan aldı: "Ağacı kescez deyom, dalları üstünü düşee, şimdi goma, sonra yine getirii goorsun". Muhtemelen iki Ispartalı arasında geçen bu diyalogdan sonra adam ikna olup arabasını karşı yöne parketti, akabinde kadının kocası olduğunu düşündüğün cıbıklı pijamalı, örgü yelekli bir amca elinde testere ile göründü ve ağacı alt dalından itibaren kesmeye başladı. Arsız bir aylandızdı kesilen ama yine de içim acıdı her bir dal yere düştükçe. Boyu apartman boyuna ulaştığı için hayli uzun sürdü kesim işlemi, daha yere düşenler toplanmadan bu defa ambulans sesiyle irkildik. Aman adam bir yerini mi kesti diye fırladım, değilmiş. Yan apartmanda bir hasta varmış, sedyeli görevliler oraya daldı. Bir sabah saati için epeyce vukuat yaşadıktan sonra mutfağıma geri dönüp radyoda bir klasik müzik kanalı açtım ve arabaşı çorbası pişirmeye başladım. Norveç yöresinden Grieg'in valsleri eşliğinde Orta Anadolu yöresinden arabaşı çorbası için hindi etlerini didiklerken bir yandan da halime gülüyordum, "Türkish cuisine with classical music" diyerekten. Neyse ki çok geçmeden komşu Theodorakis'in "Zorba"sı çalmaya başladı da ben de sirtaki yaparaktan arabaşının hamurunu karıştırdım :)

Geldiğimden beri bahar modunda giden hava ufaktan soğuma belirtileri göstermeye başladı. Kuzeyden esen rüzgar henüz pek etkili olmasa da yaklaşan bir fırtınanın habercisi olabilir. Gökyüzünde güneş pırıl pırıl, kuytuya geçmedikçe mesele yok, hele güneş alan bir evdeyseniz ısıtma aracına da gerek kalmıyor, ev sıcacık. Tıpkı şu an içinde bulunduğum odada olduğu gibi.

Birazdan dışarı çıkıp arkadaşlarla buluşacağım, denize karşı kahve içeceğim. Geldiğimden beri denizle ilk görüşmem olacak, kendisini ve Bey dağlarını özlemedim desem yalan olur. Akşam da yeni yıl konserinde olacağım Opera Sahnesi'nde. Şimdilik kalın sağlıcakla...




29 Aralık 2015 Salı

ENVANTER



Gitti gider 2015. "Erken ağardı saçlar/Yılların günahı ne" der ya şarkıda, olup biten olayların günahını yıllara yüklememeyi öğreneli epey oluyor. Yine de biraz zor bir yıldı, hem ülke, hem kişisel anlamda. Kişisel olanları bir şekilde atlatıyoruz sağlığımız yerinde oldukça da iş ülkeyi huzura kavuşturmakta. 2016, senden en büyük ricamız, beklentimiz, umudumuz bu...

Yılın bana bıraktığı güzel izlerle  bir kolajda toplayayım dedim 2015'i:

-Ocak: Hiç şaşmaz, tam son günü her yıl bir yaş daha gençleşmek :)
-Şubat: Bahardan kalma şahane bir günde yıllar önce mezun ettiğin öğrencilerle birlikte olmak.
-Mart: Süleyman Saim Tekcan'ın güzelim atlarını izleyip kendimi bir espresso ile ödüllendirmek.
-Nisan: Datça... Papatyalardan bir halı üzerinden denize uzanmak, Zero yoldaşımdır.
-Mayıs: Beyaz papatyadan sarısına geçiş, Antalya'nın en güzel zamanlarına tanıklık etmek.
-Haziran: Ankara günlerine Kale'den başlamak.
-Temmuz: Konya, Kelebek Müzesi'ni ararken şehrin tamamını katetmek :)
-Ağustos: Bursa, tarihi solumak. Irgandı Köprüsü'ne bakıp hayran olmak.
-Eylül: Yılın en güzel sergilerini tüm yılların en güzel ressamıyla gezmek.
-Ekim: Adrasan, huzuru koklamak.
-Kasım: Bitmek bilmeyen hastane günlerinin ağırlığını günbatımı manzarasıyla hafifletmek.
-Aralık: Yılı sanatla bitirmek: Fındıkkıran, şiir gibi bir bale.

Daha iyilerini senden bekliyoruz 2016, sağlıkla...

DÖKÜM 3

Evet kaldığımız yerden devam ediyoruz kitapları döküp saçmaya :)

TEMMUZ:

1- Bir Son Duygusu/Julian Barnes
2- Ne Zaman ki İçime Bir Kurt Düştü/Tülin Tankut
3- Ağaçların Özel Hayatı/Alejandro Zambra
4- Eve Dönmenin Yolları/Alejandro Zambra
5- Ağaçlar Yanıyor/Özlem Akıncı
6- Bir Gençlik/Patrick Modiano
7- Dün, Bugün, Yarın/Sophia Loren
8- Gülmekten Ölen Adam Vakası/Tarquin Hill
9- Hınzır Kız/Mario Vargas Llosa

Temmuzun tartışmasız favori kitabı Nobel ödüllü Perulu yazar Mario Vargas Llosa'nın "Hınzır Kız"ı idi. 


Ve yine bir Güney Amerikalı, Şili'li Alejandro Zambra'nın ardarda okuduğum iki kitabı da Temmuz okumalarının en iyileri arasında idi. Buradan çıkan sonuç benim Latin Amerikalı yazarlara özel bir zaafım olduğudur :)



AĞUSTOS:

1- Moskova'da Yanlış Anlama/Simone de Beauvoir
2- Köpeğimi Alıp Erkenden/Kate Atkinson
3- Tibet Şeftali Turtası/Tom Robbins
4- Türk Sinemasında Yeşilçam Aşkları/Agah Özgüç
5- Bize Kalsa Böyle Geçerdi Akşamlar/Serhan Ergin
6- Atuan Mezarları/Ursula K. Le Guin
7- Bitti Bitti Bitmedi/Vedat Türkali
8- Işıklı Ev/Alison Moore

Ağustos'un yıldızı Ursula idi...



EYLÜL:

1- Matilda/Roald Dahl
2- Karahindiba Şarabı/Ray Bradbury
3- En Uzak Sahil/Ursula K. Le Guin 
4- Tehanu/Ursula K. Le Guin
5- Öteki Rüzgar/ Ursula K. Le Guin
6- Yerdeniz Öyküleri/ Ursula K. Le Guin
7- Kadran Kadraj/Koray Sarıdoğan
8- İnsan Kendine de İyi Gelir/Ahmet Büke 

Görüldüğü gibi Ursula Eylül'e de damgasını vurmuş ama Ray Bradbury'yi de atlamamak gerekir. "Karahindiba Şarabı" ılık bir yaz akşamı yumuşaklığında bir çocukluk öyküsü. Bu yılın en etkileyici kitaplarındandı. 



EKİM:

1- Yaz Bitince/Edith Wharton
2- En Çok Onu Sevdim/Gamze Güller
3- Buraları Rüzgar, Buraları Yağmur/Selçuk Altun
4- Bizans'a Yolculuk/Mauren Freely
5- Sineklerin Tanrısı/William Golding
6- Kısa Karanlıklar/Sedef Betil
7- Kelebeklerin Yazı/Adriana Lisboa
8- Kağıt Ev/Carlos Mario Dominguez
9- Kuş Diline Öykünen/Ayşegül Devecioğlu
10- Şumanların Gelini/Tomas Lieske
11- Piksel/Krisztina Toth

Ekim hayli verimli bir ay olmuş nicelik bakımından, işin aslı nitelik de yerindeydi. Hemen hemen okuduğum tüm kitapları çok sevdim. Ama Latin yazarlardan sonra tutkunu olduğum Macar edebiyatının ilk kez okuduğum bir yazarına, Krisztina Toth'a ait olan "Piksel" bende çok farklı bir etki yarattı. 


Edith Wharton'un "Yaz Bitince"si, gecikmeli bir okuma olan Golding'in "Sineklerin Tanrısı", Dominguez'in "Kağıt Ev"i iz bırakan kitaplardı. Ayşegül Devecioğlu'nun "Kuş Diline Öykünen"i bu yılın yerli yazarları arasında iyi bir yere yerleşti. 

KASIM:

1- Her İşte Bir Hayır Vardır/Ekin Açıkgöz
2- Uzak Şehir/Levent Cantek-Berat Pekmezci
3- Tesbih ağacının Gölgesinde/Harper Lee
4- Ara Tonlar/Ayşegül Devecioğlu
5- Sen Yaşarsan Ben Ölürüm/Celil Oker
6- Orkestra Şefi/Sarah Quigley
7- Bazen Bahar/Melisa Kesmez
8- Tiyatro Benim Hayatım-Yıldız Kenter/Dikmen Gürün
9- Deccalın Hatırı/Sezgin Kaymaz
10- Kısas/Sezgin Kaymaz

Hasta başı beklerken oldukça verimli okumalar yapmışım şekilde görüldüğü gibi, üstelik kitapların çoğu tuğla boyutunda idi :) Favorim "Tesbih Ağacının Gölgesinde". Harper Lee'nin "Bülbülü Öldürmek"ten önce yazıp yayınlayamadığı kitabını sonunda okumayı başardık, iyi de ettik.


Melisa Kesmez'in ikinci öykü kitabı olan "Bazen Bahar" ile Ayşegül Devecioğlu'nun da hakkını yemek istemem. Sezgin Kaymaz'ın "Sevinç Kuşları" üçlemesi ile keyifle okuduğum kitaplar oldu. 



ARALIK:

1- Son Şura/Sezgin Kaymaz
2- Şanzelize Düğün Salonu/Tarık Tufan
3- Hikayede Büyük Boşluklar Var/Hakan Bıçakçı
4- Nasipse Adayız/Ercan Kesal
5- Kızıl Dosya/Arthur Conan Doyle
6- Tokyo Uçuşu İptal/Rana Dasgupta
7- Nergis/Turgut Ulucan
8- Benim Olağanüstü Akıllı Arkadaşım/Elena Ferrante
9- Hayalperest/Pam Munos Ryan
10- Can Almanak
11- Aile Sırları/Jonathan Frenzen

Yılın son ayının en keyifli okuması Rana Dasgupta'nın uçuşları iptal edilip otellerde yer bulamayan 13 kişinin havaalanında geçirdikleri gecede sıkılmamak için birbirlerine anlattıkları 13 öyküden oluşan "Tokyo Uçuşu İptal" isimli romanıyla oldu. 


Genelde çok satan ve çok bahsedilen kitaplara biraz ihtiyatla yaklaşsam da bu defa Napoli romanları adıyla anılan seriyi ciddi ciddi merak ettim, iyi de etmişim. İlk kitap olan "Benim Olağanüstü Akıllı Arkadaşım"ı çok severek okudum. Hatta ikinci kitabı ısmarladım, okunma sırasını bekliyor. 


Buraya kadar okuduklarım tamamını listeledim ve en beğendiklerimi yazdım. Okuduğum 105 kitap içinde "gözüme yazık oldu" dediklerimi sıralamayı da siz takipçilerime bir borç bilirim, liste aşağıdadır, neyse ki çok fazla değildir:

-Hayallerimin Kitapçısı/Petra Hartlieb
-Kırık Beyaz/Can Gürses (ki bundan önceki kitabı "En Güzel Günlerini Demek Bensiz Yaşadın"ı çok beğenmiştim)
-Konstantiniyye Oteli/Zülfü Livaneli
-Bitti Bitti Bitmedi/Vedat Türkali
-Kadran Kadraj/Koray Sarıdoğan
-Sen Yaşarsan Ben Ölürüm/Celil Oker
-Şanzelize Düğün Salonu/Tarık Tufan

Yeni yılda da kitapsız kalmayınız efendim...