.

.
.

10 Mayıs 2011 Salı

MEVSİM BAHAR OLUNCA

Havalar yeterince ısınmasa da çiçeğe böceğe, ota çöpe bahar geldi. Ortalık yeşerdi, rengarenk oldu, hepsinden önemlisi leylaklar açtı. Bana da "Leylaklar açmış gördün müüüü/Dallardan bahar inmiş duydun muuuu" diye şarkı söyleyerek baharı fotoğraflamak düştü. Bugün hava güneşliydi, ben hazırlanıp çıkarken karardı, bulutlar yere yaklaştı, "Eyvah" dedim "yağmur geliyor" ama şemsiye almadım yanıma. Zira Gamsegamse şemsiyeyle sokağa çıkarsak yağmurun nasılsa tedbirli diye düşünüp yağacağını söylemişti, ben de hatırlatmamak için şemsiyesiz çıktım ve hakikaten de yağmadı. Üstelik bir süre sonra boynuma sardığım fuları ve ceketimin altına giydiğim hırkayı çıkarıp çantama attım. Aşağıdaki fotoğraflar Ankara Üniversitesi'nin Cebeci Kampüs'ünden. Bahar coşmuş orada, ben de sizler için fotoğrafladım, haydi iyi seyirler...


Bu harika sarı çiçekler açan bitki nedir bilemedim; Mine Hanım, sevgili Beste yardımınıza ihtiyacım var. Şöyle bir ipucu da vereyim, çiçekler o güzel görünümlerine yakışmayacak kadar pis kokmaktaydılar.


Ankara'nın simgesi atkestaneleri çiçeğe durmuş. Bebekken ailemle yaşadığımız bir sel felaketinden bu ağacın tepesine çıkarak kurtulduğumuz için kendisine özel bir saygım ve sevgim vardır.


Bu bitki görünüm olarak aynı hanımeline benziyordu lakin rengi koyu pembe ve kokusuzdu.


Bu da hanımeli benzeri birşey ama çiçekler az daha farklı ve yine kokusuz.

Ortanca olduğuna karar vermiştim ama çiçekler portakal boyutunda ve bitki de ağaç gibi olunca "acaba mı?" diye düşündüm.
Böcek ya da tırtıl her ne kemirdi ise bu yaprakları adeta dantel gibi işlemiş.


Leylak zamanı onlarsız bir post girmeyeceğimi tahmin etmişsinizdir sanırım. Bugün leylağa doydum, herbir ağacı tek tek ziyaret edip hasret giderdim, bir kucak da toplayıp vazoya yerleştirdim.

Güneşiniz, çiçeğiniz, yeşiliniz bol olsun...

9 Mayıs 2011 Pazartesi

YILDIZ İZİ*


Çok keyifli, keyifli olduğu kadar da yer yer hüzünlü bir kitaba başladım Murakami'den bir teneffüs izni alarak. Sivas'ta Madımak yangınında ölen şair Metin Altıok ve felsefeci-eleştirmen Füsun Akatlı'nın kızı Zeynep Altıok Akatlı'nın çocukluğundan beri evlerine girip çıkan sanat , kültür ve düşün adamlarını anlattığı bir kitap bu. Bilge Karasu'dan Metin Eloğlu'na, Ruhi Su'dan Abidin Dino'ya, Nezihe Meriç'ten Salah Birsel'e, Leyla Erbil'den Selim İleri'ye kimler yok ki sayfalar arasında. Bedenleri bu dünyadan göçüp gitmiş bu değerli insanların anılarını okudukça hüzünleniyor bir yandan da tanıma şansına sahip olduğu için Zeynep Altıok'a imreniyorum. Kitabın son bölümleri ise yazarın annesi Füsun Akatlı ile babası Metin Altıok'a ayrılmış. 

"Soluğuna bir küçük kuş tünemiş
Gölgen yıldız dolu, gökyüzünden biçilmiş"
dizeleriyle başlıyor kitap Metin Altıok'tan alıntı yaparak. İlk Bilge Karasu'yu anlatıyor, öyle güzel anlatıyor ki Bilge Karasu'nun amcanız, dayınız, ne bileyim herhangi bir yakınınız olmasını istiyorsunuz. Ve şu güzel satırlar kalıyor belleğinizde:
"Kendi anılarımız, başkalarının bizimle ilgili anıları... Anılardan başka birşey değiliz. Meğer ki bir başka anı yumağı; yani bir çocuk, bir oğul, bir kız doğurmuş, doğurtmuş, büyütmüş olalım. Ya da bir yapıt bırakmış olalım ardımızda. Eylemlerimiz zaten anı olacaktır."

Bir gönül adamı olarak anlattığı Metin Eloğlu'nun:
"Yaşamak istiyorum
Yaşamak istiyorsun
Yaşamak istiyor
Böyle şiir olmaz diyeceksin, biliyorum
Ama böyle dünya olur mu?"
dizelerinden sonra Ankara sevgimi paylaşıyor şu saptamalarla: "Ankara'nın insanlığını, İstanbul'un görkeminin yanında kalplerdeki mağrur yalnızlığını, hüznünü severim."

Tomris Uyar'ın herbiri ayrı bir karakter olan kedileriyle keyiflenip Ruhi Su'nun babasının cenazesinde tok sesiyle söylediği türküyle kederleniyorsunuz:
"Yorulan yorulsun ben yorulmazam
Derviş makamından ben ayrılmazam
Dünya kadısına ben sorulmazam
Kalsın benim davam divâna kalsın"

"Nezim" diye andığı Nezihe Meriç'in kendisine gelen papatyaları su dolu bir çanağa itinayla yerleştirişini öyle güzel anlatmış ki dün akşam bana gelen papatya demetini ben de aynı usulle düzenledim bu çok sevdiğim öykücü için öbür tarafa bir selam göndererek.  "Nişanlım" olarak hitap ettiği Salah Birsel ile "Boğaziçi'nde şıngır mıngır" bir gezinti yapıp Abidin Dino'nun bir deseni üzerine Metin Altıok'un yazdığı bir şiiri okurken soluklandım:
"İnsan dediğin
Saçaktaki güvercinin 
Farkında olacak
Ve bir çiçek açacak 
Kendince.
Bu aşk var ya, bu aşk
Dikkat!
Yangından ilk kurtarılacak."

Kitapta daha çok anı, çok insan, çok duygu var, anlatsam bu yazı uzadıkça uzayacak. Sonuç olarak Yaşar Kemal'in dediği gibi "O güzel insanlar, o güzel atlara binip gittiler". Yine Metin Altıok'tan dizelerle bitireyim:
"Nereye baksam gördüğüm sığlık.
Bungunum ve suskun,
Boğazımda yıllanmış bir çığlık."

*Yıldız İzi/Zeynep Altıok Akatlı
Doğan Kitap/Mayıs 2011

8 Mayıs 2011 Pazar

ANNELERE...



Bir çiğ tanesi, bülbülün çilesi
Annemin sesiyle güne uyansam
Radyoda yanık, içli bir keman
Ağlasa nihavend, acemaşiran


Tüm kadınların anneler günü kutlu olsun. Bu leylaklar Leylak Dalı'ndan blog annelerine, aşağıdaki şarkı da kızından annesine gitsin. Huzur içinde uyu annem...


6 Mayıs 2011 Cuma

DİŞ BUĞDAYI

Günler süren, bana epey sıkıntı çektiren diş maceram sonunda tatlıya bağlanınca yüzsüzlük edip "Diş Buğdayı" talep etmiştim kendime. Sağolsun sevgili lise arkadaşlarım beni şımarttılar bugün. İçlerinden bir tanesi hem de özel davetiye hazırlayarak "Diş Buğdayı Günü" düzenledi evinde ve lise kızlarıyla toplaşıp kutladık bu önemli hadiseyi:) İkincisini 100 yaşımı aşıp peynir dişlerim çıkınca yapacağız. Takip eden yıllarda "Kireçlenme Günü", "Şeker Düzeyi Günü", "Kolesterol-Trigliserid Günü", "Demans Günü" tertip etmeyi de planlamaktayız. Maksat toplaşıp birşeyleri kutlamak olsun, sebep bulmak zor değil:)


Efendim bu cevizli ve nohutlu diş buğdayım. Normalde bir kısmının kafamdan aşağı dökülüp makas-bıçak-kitap benzeri bir şeylerin önüme konulması ve seçmem gerekiyordu ama lafa dalıp unutmuşuz. Sonra ortada duran bir makası teklif ettiler ama yağma yok, bu saatten sonra terzi falan olamayacağım. DVD getirin, CD getirin, kitap getirin, kastanyet-zil falan getirin, eğlenceli olsun dedim.


Bu minik keseleri sevgili arkadaşlarıma anı olarak ben hazırladım. İçlerinde lavanta ve aşağıda gördüğünüz uğur böcükleri vardı.

Sonra da sürprizler çıktı ortaya, birbirimizden habersiz uğur böceği konseptine girmişiz bugün, şu şirin yaratık lise kızlarımın bana hediyesi:


Bir de önlük hediye ettiler, üstünde "Hadi kızlar öpün beni" yazıyordu:)) Yakışır ama değil mi?

Çok keyifli bir gündü, uzun zamandır bu kadar şımartılmamıştım, onca zamandır çektiğim diş sıkıntıları "puff" yokolup gitti. Herkese bu kadar vefalı, candan dostlar diliyorum.

Bu güzellikse arkadaşımın evinin bahçesinden. Bugün leylağa doydum, şu anda bu ağaçtan toplanmış koca bir demet vazomda, odayı mis gibi kokutmaktalar. Hem ben Hıdrellez dileklerimi leylak dalına astım, sağlık ve huzur diledim kendim ve herkes için...

4 Mayıs 2011 Çarşamba

HER GÜNE BİR LEYLAK

Bizim caddenin akasyaları henüz kuru dal görünümlerini korusalar da Ankara'ya çiçeğiyle, böcüğüyle, yaprağıyla bahar çoktan geldi. Havaları sormayın, onlar netameli, bir gün içinde 4 mevsime dönüyor. Güneş, bulut, yağmur, rüzgar, sıcak, soğuk hepsini 24 saat içinde alabilirsiniz. Şu anda güneş var mesela ama her an gökyüzü kararıp yağmur yağabilir arkasından da dalga geçer gibi ceketinizi çıkarttıracak bir sıcak olabilir. Hal böyle olunca kendini koruma mevzuu biraz güç oluyor, hele de benim gibi yılın dört mevsimi şıpır şıpır ter döken birisi için. Cumartesi günü Dikmen Vadisi'nin efil efil esen rüzgarı benim ter içindeki sırtıma vurup buz gibi soğuttuğundan çiçek böcük görmek uğruna şehit olmasam da bir nevi gazi konumuna gelmiş bulunmaktayım. Bahar turu bana tutulmuş bir sol omuz, nefes aldıkça kürek kemiğimin altına saplanan bir bıçak, boğazımda yanma ve öksürük krizi olarak geri döndü. İlaç kürüne başladım, umarım sezonun son hastalığıdır. Herşeye rağmen yıkılmadım, ayaktayım:)

Çiçek, yaprak, çayır, çimen kontenjanından leylaklarım açtılar sonunda. Uzun zamandan beri ilk kez leylak mevsimini Ankara'da yaşıyorum. Baharlarım hep Antalya'da geçti, bir görsel şölendir Antalya baharı. Görmediğim, bilmediğim, duymadığım binlerce ağaç-çiçek açar her bahar ve ben Özdemir Erdoğan'ın şarkısındaki gibi "Her bahar aşık olurum Antalya'ya". Lakin onca çiçeğin ağacın içinde sadece leylak yoktur, iklim uymaz benim kâdim dosta, cılız cılız açan bir iki ağaççık dışında görünmez, ben de her bahar o iki cılız ağacın peşine düşerim sokak sokak. Bu baharsa darı ambarına düşmüş tavuk gibiyim, sokaklar bana bir görsel şölen. Her evin bahçesinden 2-3 leylak ağacı sarkıyor bizim semtte bile. Dolmuş-otobüs yolculukları bile keyifli hale dönüştü. Yayan yürümelerimde ise bir sağa bir sola bakıp çaktırmadan bir dal kopartıyorum. Her sokağa çıkışımda hırsızlama bir leylak dalı hakkım var, itiraz eden olursa blogumun adresini vereceğim, "pure officiale" yani, görevlendirildim:)) Fotoğraftaki de hırsızlamalardan biri, yeni Murakami kitabına başladım: "Sınırın Güneyinde, Güneşin Batısında". Murakami okumak dışında lavanta keseleriyle hemhâl olmaktayım, sayı 150 ye çıktı, az kaldı az. Yalnız makine gıcırdıyor yağlanması lazım, çalışırken kuyruğuna basılmış kedi gibi sesler çıkartıyor. Öyle serî ve hızlı dikiyorum ki yakında kaslı bacaklara sahip olacağım atlet gibi:)

Bugünlük bu kadar, birazdan lavanta keselerine malzeme almak için dışarıya çıkacağım, dönerken leylak yolmayı düşünüyorum bugünün hakkı olarak. Ne yapalım seviyorum leylakları, ha bir de sizi:))

2 Mayıs 2011 Pazartesi

MEKANLAR MI YOK OLAN, ANILAR MI?


Bugün bir iş nedeniyle Ulus'a gitmem gerekti. Gökte biriken yoğun yağmur bulutlarına rağmen ılık olan havanın çağrısıyla ve yolboyu bahçelerde gördüğüm çiçek açmış leylak ağaçlarının bünyede yarattığı coşkuyla Çıkrıkçılar Yokuşu'ndan Ulus Meydanı'na kadar yürüdüm. ana güzergahım Anafartalar Caddesi oldu. Çocukluğumda alışveriş için Ulus'a gelinir ve genellikle giysi alışverişleri Anafartalar Caddesi üzerindeki mağazalardan yapılırdı. Şimdiki halinden çok farklıydı o zaman bu semt, Yenişehir kadar lüks sayılmasa da en azından memur kesimine hizmet verecek kadar kaliteliydi. Yolboyu yürürken kendi kendime bir oyun kurdum, hala çocukmuşum da annemin elinden tutmuş alışverişe çıkmışız gibi düşünerek her zamankinden farklı bir gözle bakmaya başladım etrafıma. Güzel pembe binasıyla her zaman hoşuma giden Çocuk Esirgeme Kurumunun önünden geçerken gözlerim girişteki camekanlı bölümü aradı, Kurum'un yayınladığı çocuk kitapları sergilenir ve satılırdı. Babam bana Japon İkizleri ve Meksika İkizleri diye iki resimli kitap almıştı oradan, uzun zaman elimden düşürmemiştim. Şimdi ne kitap sergisi kalmış ne de stand. Biraz ileride annemin çok sevdiği, "Fok" olarak isimlendirdiği buzlu Frigo dondurmalarını satan bir pastane vardı, annem kendine Frigo alır, beni de çok soğuk olduğu için hasta olacağım masalıyla kandırıp dondurmaya ikna ederdi. Hep içimde kalmıştır oradan Frigo alıp yemek arzusu. Tabii o pastanenin de yerinde yeller esiyor. Yolun diğer tarafında kalan turkuaz çinileri ve harika mimarisiyle eski Adliye Binası ve ilk yapıldığı yıllarda Gazi ve Latife İlkmektepleri adıyla anılan, şimdi kod itibarıyle epeyce yukarıda kalmış ve Atatürk İlköğretim Okulu'na dönüşmüş ikiz okulları arkamda bırakıp yarı hüzün yarı keyif içinde yürürken birden duruverdim. Bunca zaman dikkatimden kaçmış bir dükkan geçmişten çıkıp gelmiş bir dost gibi karşıma dikiliverdi: Eyüp Sabri Tuncer kolonyaları satış mağazası. Hiç duraksamadan daldım içeri, fotoğrafta da görüyorsunuz taban mozaikleri bile geçmişten kalma. Tombul galonların içinde renk renk kolonyalar, silindirik ölçekli pompalar ve yıllardır burnumdan gitmemiş o mis koku. Anneannem bayram öncesi babamın eline boş kolonya şişesini tutuşturur, "Eyüp Sabri'den doldur ha" diye sıkı sıkı tembihlerdi. Lakin öyle bir kuyruk olurdu ki arife günleri dükkanın önünde babam çoğu zaman herhangi bir yerden kolonyayı doldurur anneanneme Eyüp Sabri diye yuttururdu. Anneannem avucuna döker, koklar, sonra da "Başka oluyor mubareğin kokusu yahu" diye beğenisini dile getirirdi. Bir nevi "Plasebo etkisi" yani:) Mağazanın geçmişini muhafaza etmiş hali beni çok mutlu etti. Eski kokular devam ederken yenilikler de eklenmiş. Aşağıda fotoğrafını gördüğünüz sabun mesela. Kocaman bir kütle halinde çeşitli kokularda. Hangisini beğenirseniz kestirip tarttırarak ödeme yapıyorsunuz. Ben 1,5 santim kalınlığında, 100 gramlık limon, portakal, papatya aromalısından aldım. Aslında annemin çok sevdiği ve kullandığı "Rev'edor" kolonyasından da alacaktım ama artık üretmiyorlarmış. 


Hoşsohbet ve güleryüzlü görevlilerle vedalaşıp yoluma devam ettim, gözlerim Hanif Çarşısı'nı aradı ve buldu.

Girişine pirinç harflerle ismi kakılmış Han'a girip şöyle bir dolaşmadan geçmeye içim elvermedi. Bu hanın alt katları hep kuyumcu dükkanlarıyla doludur. En üstteki üç katta ise Güneş Kundura Mağazası vardı. Burada parti satışları yapılır ve çok ucuza gayet kaliteli ayakkabılar almak mümkün olurdu. Çocukluğumda az giymemişimdir Güneş Kundura'dan alınma ayakkabıları. Merdivenin üst tarafında çok eskiden kaldığı belli olan kırmızı tabelada "Güneş Kundura" yazısını görünce bir heves o sarmal merdivenleri diz ağrıma aldırmadan tırmanmaya başladım. Fakat hayal kırıklığı, mağaza falan kalmamıştı, kös kös geri indim çocukken bana peri padişahının sarayının merdivenleri imiş gibi gelen artık yıpranmış basamaklardan. Hanın yan tarafında annemin kuyumcusu "Zeynel" işi büyütmüş hala faaliyetini sürdürüyordu. Gözümün önünde annemin bileklerinde şıngırdayan baklava desenli ince bilezikleri "Hal"e doğru yürüdüm.


Hal'in önünde  bunu gördüm: Seyyar Laleci :) Çocuk arabası tekerlekli, TV sehpası gövdeli arabasının üstüne lale soğanlarını dizmiş "Renk renk bunlar" diye satıyordu. Tam ortaya da hem vitrin, hem reklam kabilinden bir saksı dolusu lale yerleştirmişti. Sarı-pembe-mavi boyalı lastikleri saksıdaki lalelerle tam bir uyum sergileyen arabanın sürücüsü de bir lale kadar zarifti :))

Hal beni binbir çeşit renk ve kokuyla karşıladı; sebzeler, meyveler, baharatlar, iplere asılı kurutulmuş sebzeler, sucuk olmak için bekleyen bağırsaklar, çemen-pastırma kokuları, çeşit çeşit ekmek, tablalar dolusu balık, helvalar, şekerler, bakliyat, kuruyemiş, terli bir ayak gibi kokan peynirciler, sakatatçılar, kasaplar ve hepsinin ortasında alakasız bir oyuncakçı. Bağırış, çağırış gürültü de cabası. Halden çıktığımda güneş açmıştı, üniversite öğrencisi iken öğrenim kredisi almak için üç ayda bir uğradığım Ziraat Bankası Ulus Şubesi'nin önünden aşağıya sallandım. Anafartalar Çarşısı'nın önünden eksik olmayan dilencilerin sızlanmalarını duymazlıktan gelip kapanacağını duyduğum Akman'a son bir ziyaret yapayım istedim. Ulus İşhan'nın ilk avlusuna girince şaşırdım, nice zamandır boş olan eski "Dodanlı Yerli Mallar" kumaşçısının  yerine "Mado" açılmış. Akman'ın olduğu ikinci avluda ise koskocaman bir hayal kırıklığı vardı. Akman çoktan kapanmış. Nice güzel anıma evsahipliği yapmış pastanenin defalarca altından geçtiğim kapısının üstüne asılmış kocaman bez afişte İstanbul Yolu'na taşındıkları yazıyordu. Önündeki havuz mahsun, güvercinlerin üstünde cirit attığı sıra ampuller yalnız kalakalmış. Bir devir daha veda bile edemeden kapanıp gitti böylece. Aşağıdaki fotoğrafları 3-4 yıl önce çekmiştim, benim gibi Akman'ı seven ve özleyecek olanlara hatıra olsun.



1 Mayıs 2011 Pazar

PAZAR RAPORU


-Dün bahar turu yapacağım derken 15 km. yürüyüverince sabah kalkmakta doğal olarak biraz zorlandım.
-Kahvaltı sonrası  tek odayı içeren küçük çaplı bir temizlik eylemine giriştim.
-Bu arada eteklerimi buldum, Mügecim sağolasın, senin söylediğin yerdeymiş:))
-Çamaşırlar makinede kendi kendilerini yıkarken ben de "Mamma Mia"yı bitirdim. Kitap okumaktan ziyade bir nevi sadomazoşist eylem oldu. Diyet sürecinde birsürü yemek ustası İtalyan kadının yaptığı çeşit çeşit soslarla tatlandırılmış makarna, hamurişi, tatlı ve diğer yemekleri okurken ağzımın sularını zaptemeye çalışıp yutkunarak kendime işkence ettim.
-Çamaşır makinesindeki faaliyet sona erince dikiş makinesinin başına geçtim. Fotoğrafta gördüğünüz tam 75 adet lavanta kesesini diktim. Geriye ne kaldı ki, topu topu 175 tane:))
-Üçüncü akşamdır balık yiyerek önce yüzgecim mi yoksa kuyruğum mu çıkacak diye beklemeye başladım.
-Ve Behzat Ç. ile final yaptım.

Mayıs ayına ulaştık bahara tam ulaşamasak da. Haydi bir dörtlük attırayım Sabahattin Ali'den:
"Mayıs ayların gülüdür
Taze bir çiçek dalıdır
İçerim ateş doludur
Mayıs'da gönlüm delidir..."
Güzel günler getirsin hepimize ayların gülü...