.

.
.

8 Ağustos 2010 Pazar

TEMBELLİK DE BİR HAKTIR, KULLANILMALI...

Dün bizim için hoş ama koşuşturmalı bir gündü. Öncesinde de Konya yolculuğunun yorgunluğu olunca bu sabah uyanıp kendime gelmekte epey zorlandım. Zavallı bacaklarım içine tıka basa pamuk basılmış çeyiz yastıkları kıvamına geldiği, vücudumun her hücresi de "yatmak istiyorum" diye haykırdığı için kalktıktan bir-iki saat sonra elime kitabımı alıp tekrar yatağın yolunu tuttum. Kitabımın adı "Beşiktaş/Yollar ya da Anılar Boyunca". Yazarı ise Behçet Necatigil'in kızı Ayşe Sarısayın, kızkardeş tarafından dün hediye edildi, ben de sıcağıyla okumaya başladım.

Günün ilerleyen saatlerine kadar eskiden benim odam olan odadaki yatakta kah kitap okuyarak, kah uyuyarak, kah dışardan gelen seslere kulap verip kah anılara dalarak uzandım kaldım. Kimi zaman bej renkli, pembe desenli perdeler şekil değiştirip ilkgençlik yıllarımın sarı ayçiçeği motifli perdelerine dönüştü, kimi zaman şimdi kocaman bir gardrobun kapladığı duvar benim rengarenk posterlerimin ve kitaplığımın taşıyıcısı olduğu eski neşeli haline geçiş yaptı. Elimdeki kitap bazen Sevgi Soysal'dan "Yenişehir'de Bir öğle Vakti" oldu, bazen Pınar Kür'den "Yarın Yarın". Evin yazın en serin, kışınsa en soğuk odası oluşunu ve yön özürlü kişiliğimle bunun sebebinin kuzeye bakması olduğunu keşfetmemin yıllar aldığını düşündüm. Sıcak yaz öğleden sonralarında dışarıdan çocuk sesleri gelirdi o zamanlar, şimdi mahallede çocuk da kalmadı, ardarda, yoğun bir otomobil gürültüsü var sadece. Penceremin baktığı yandaki 4 katlı apartman da yıkıldı, yerinde kaldırıma taşmış 8 katlı bir heyula yükseliyor, sevimsiz cephesi ve hiç rastlaşmadığım sakinleriyle. Yattığım yerden gökyüzünü görürdüm eskiden, şimdi caddenin karşısındaki yurdun sonradan eklenmiş katlarının duvarlarını görüyorum.

Bu düşüncelerele 40 sayfa kadar okuyabildiğim kitabı kapatıp kalkmaya niyetlenirken gözüme çarpan şey beni şaşırttı. Açık balkon kapısının kullanılmayan, içten tıkalı anahtar deliğinin dışa bakan yüzüne minicik bir arı girip çıkıyor. Önce hayal gördüğümü sandım, dikkatle izleyince gördüğümün gerçek olduğunu, sadece girip çıkmakla kalmayan arının burayı yuva bellediğini ve deliğe küçük yeşil yapraklar taşıdığını da farkettim. Haydi bakalım hayırlısı, yakında anahtar deliğimizden petek petek ballar sarkarsa şaşmayacağım. Ya da tam tersi açık kapıdan dalan arının uygun bir yerimi şişlemesi de söz konusu olabilir. Artık kısmetimizde ne varsa kaşığımıza o çıkacak. Serin günler dileğiyle...

Ek: Madem kızının kitabını okuyorum, Behçet Necatigil'den bugünkü ruh halime uygun bir şiir gelsin size:

"Kaynaşır birbirine gün olur zamanlar;
Geçmiş, gelecek bileşir tek kesitte
Sanki ilk kez yaşarız yaşanmışı dünlerde
Ya da başlar ansızın tâ ilerde olacak"

6 Ağustos 2010 Cuma

GEZSEK DÜNYAYI, GÖRSEK Mİ KONYA'YI?

Dün birdenbire Konya'da halledilmesi gereken bir iş çıktı ve bu sabah maaile düştük yollara. Çocukluğumdan bu yana onlarca kez gittim Konya'ya lakin en son ziyaretim en az onbeş yıl önceydi. Bakalım dedik o zamandan bu zamana ne değişmiş bir görelim. Ben bu yıl leyleği havada bile değil ta kalkıp geldiği göç yollarının başında görmüşüm anlaşılan, arka arkaya seyahat fırsatları çıkıyor, ben de maşaallah "gerek yok almayayım" demiyorum.

"Git-gel Konya 6 saat" derler ya bu laf Ankara-Konya arası için söylenmiş kesinlikle. Gidiş ve dönüş süresi üçerden altı saat tuttu gerçekten. Süre kısa, erken çıktığımız için henüz ısı da çok yüksek değildi ama iki şehrin arası o kadar sevimsiz ki sıkıntıdan patlıyor insan camdan tek ağaç bile olmayan bozkıra baka baka. Gördüğümüz en güzel manzara ve bence bu yolculuğun en güzel görüntüsü yukarıdaki ayçiçeği tarlası idi.

Şehre girerken ardarda Mevlana'nın sözlerini içeren levhalar karşıladı bizi, bir de kocaman tabelada hoşgeldin yazısı: "Bebek dostu ilimize hoşgeldiniz." Altındaki imza İl Sağlık Müdürlüğüne aitti, bir türlü anlam veremedim bebek dostu şehirle ne kastedildiğine.

Ekibin bir kısmı işleri hallederken biz de Alaattin Tepesi'ndeki çay bahçelerinden birinde, ışıltılı yeşil yapraklı, devasa bir atkestanesi ağacının altında oturup portakal sularımızı yudumladık.

İşler halledilip sıcak da yavaştan kendini hissettirmeye başlarken Meram Bağları'na doğru yola çıktık, hem görmek hem de yemek yemek için. Meram bağlarına ilk gittiğimde o kadar hoş bir ruh hali içindeydim ki çok beğenmiştim. Gerçekten mi güzeldi, gönlümün şenliği mi güzel göstermişti hala bilemem. Biraz da onu test etmek için gitmek istedim. Ne yazık ki hayalimdeki Meram'ı göremedim. Su kıyısına dizilmiş ağaçlıklı lokantalar, çay bahçeleri ilk anda insanın gözüne hoş görünüyorsa da içine girdiğiniz zaman umduğunuzu bulamıyorsunuz. Çoğunlukla bakımsız üç mekan dolaştıktan sonra yeter deyip eski bir hamamın düzenlenmesiyle oluşmuş dördüncüye yerleştik. Yemeyi düşündüğümüz fırın kebabı yoktu burada, bir başka yere oturmak artık zorumuza gittiği için mecburen kıyma miktarı minimum düzeyde tutulmuş etli ekmeğe talim ettik. Ben Antalya'da bunun alasını yemiştim, ta Konya'ya gelmeye hiç gerek yokmuş.

Konya'ya kadar gelmişken Mevlana Müzesi'ni ziyaret etmeden olmaz dedik ve beynimizi kaynatan güneşe rağmen biletimizi alıp girdik içeri. Çok sıcaktı, aşırı kalabalıktı, müthiş ter kokuyordu, fazla detaya girmeden bir dolaşıp çıktık. Zaten müzenin birçok bölümü de tadilat nedeniyle kapalıydı. Satış mağazasına uğrayıp koleksiyonum için birkaç ayraç aldıktan sonra can havliyle arabamıza attık kendimizi ve dönüş yoluna vurduk Ankara'ya doğru.

Sonuç olarak Konya benim yıllar önce görüp tertemiz ve düzenli olarak hatırladığım şehir olmaktan çıkmış. Pekçok yeri bakımsız buldum, ayrıca şehre ısınamadım, beni dışlamış gibi geldi adeta, kendimi oraya ait hissetmedim, kısacası çocukluğumun ve gençliğimin Konya'sı değildi burası. Sıcak istediğim verimi ve zevki almamı engelledi, gönlümce gezmemi de. İçimde kalan şeyse gördüğüm iki ilginç dükkana girip alışveriş edememek oldu:)) "Sütyen Uzmanı" isimli çamaşırcı ve "Hobi Şalvar" adındaki sadece şalvar satan dükkan günün favorileriydi, bu yaratıcı isimler için yurdum insanını tebrik ediyor, olur olmaz heryere dikilmiş devasa boyuttaki kırmızı tahta lalelere de ne anlam vereceğimi bilemiyorum...

5 Ağustos 2010 Perşembe

AMASRA, ANILAR, ÇOCUKLUK, LEYLEK DEDE...

Beş gündür yolunu gözlediğim kitaplarım nihayet bugün geldi. Şeker kavanozuna düşmüş karınca gibi keyifliyim. İnsan yaşlandıkça geçmişini daha çok özlüyor galiba. Üstte gördüğünüz kitap, "Uzun Bacaklı Baba" benim çocukluğumun gözdelerinden biri. Ben onu bu isimle tanıyıp sevmedim ama, o benim için her daim "Leylek Dede" dir. Doğan Kardeş Yayınları'ndan çıkmış cep kitabı boyunda, okunmaktan yıpranmış, kapağı solup sararmış, sayfalarında çikolata, portakal, deniz suyu, salça ve benzeri lekelerin olduğu, kimi yerleri işaretlenmiş bir eski baskı Antalya'daki kitaplığımda süzülüyor yıllardır. Hem de ne süzülme, "Ben bu kitaplığın sahibinin ilk göz ağrılarından biriyim" dercesine başköşede. Onun yeri çok başka lakin geçenlerde bloglararası gezinirken yorumlardan birinde bu kitabın başkahramanının adına rastladım takma isim olarak. Ossaat kitabı açıp okumak için müthiş bir istek belirdi içimde. E şimdi bir kitap için ta Antalya'ya gidilmez, hem de bu sıcakta, mümkünse almayım. O zaman ne yapmalı hemen açmalı interneti ve kitap sitelerinden birinde bulup ısmarlamalı. Aynen öyle yaptım, yeni baskıda isim değişikliği yapılmış, "Uzun Bacaklı Baba" olmuş, olsun varsın ha baba ha dede, ikisi de erkek cinsinden yakın akraba. Üstelik yanında bonus olarak aynı yazarın bir başka kitabını da keşfedip ısmarladım ki kadayıf üstü kaymak oldu (aslında pek sevmem, bu sıcakta zaten hayatta yiyemem). Şimdi "Sevgili Düşmanım" isimli diğer kitap ilk kez, "Uzun Bacaklı Baba" da milyonuncu kez okunmak üzere hazır durumdalar, yaşasın.

"Leylek Dede" ile tanışmam bir yaz tatilinde Amasra'da oldu. İlkokuldaydım, ilk kez deniz kenarına uzun süreli bir yaz tatiline gitmiştik, hem de maaile. Annem, babam ve benden oluşan çekirdek ailemizin yanısıra anneannem, iki halam ve annemin o zamanlar genç bir kız olan teyze kızından oluşan bir kalabalıkla büyük plajın hemen kıyısındaki tipik bir Amasra evinin birkaç odasına pansiyoner olarak konuşlanmıştık. Gittiğimiz günün sabahında, 5'e doğru uyanmış, kaldığımız odanın denize bakan penceresinden o muhteşem gün doğumunu izlemiştik teyze kızımla birlikte büyülenmişcesine. Sonraları küçük denizde de olağanüstü günbatımları seyredecektik o zamanlar "Safa Park" adıyla ünlenen çaybahçesinden. Harika bir tatildi, çok eğlenmiştim. Denize cupcuplamalar, uzun yürüyüşler, dalından böğürtlen toplamalar, Bakacak tepesinden şehre bakışlar, mendirek turları, açık hava sinemaları, Demir Çelik İşletmeleri'nin kampında kalan Karabük'lü büyük amcayı ziyaretler, hepsi harikaydı. Sıkılmaya vakit bile yoktu aslında, kitap okumaya da. Fakat bir gün teyze kızım güneşte fazla kaldığından su toplayan sırtını biraz rahatlatmak için denize gitmekten caydı, elele verip çarşıya indik gezmek için. Tahta takunyalara, mısır kabuğu çantalara, ahşap oyma biblolara, bileziklere, yüzüklere, taş baskısı örtülere, yazmalara bakarak dolaştık. Sonra minicik bir kitapçı keşfettim diğer dükkanların arasında, sahaf gibi birşey. O zamandan zaafım varmış kitap olan heryere, zorla soktum teyze kızımı oraya ve ilk gördüğüm kitabı, ismi ilginç gelen Leylek Dede'yi beğendim, ayıptır söylemesi parasını da teyze kızıma verdirip aldım. Sonrası malum, pansiyona döner dönmez şöyle bir bakmak niyetiyle ilk sayfayı okumaya başladım. O gün deniz, yürüyüş, Safa Park'ta günbatımı, açık havada sinema, dondurma, hepsinden vazgeçtim. Yatana kadar kitap bitmişti neredeyse. Yıllar boyu da, kocaman bir kadın olduğumda bile zaman zaman açıp tekrar tekrar okudum, gözümde o yılların güzelim Amasra'sının hayali, burnumda iyot ve yosun kokusu ile.

Şimdi bana izin, eski gözağrım yanında kardeşi ile tekrar okunmak üzere beni bekliyor. Judy Abbott ve ben sizlere iyi akşamlar diyoruz...

4 Ağustos 2010 Çarşamba

NE GÜZEL

-Birer fincan kahvenin başında kızkardeşle söyleşmek ne güzel.
-Kaktüs almak için girdiğimiz yapı markette küçük saksılara yerleştirdiğimiz kaktüsleri kadehmişcesine tokuşturup içer gibi yaptıktan sonra gülme krizine girmek ne güzel.
-Uzun zamandır aradığım terliği laf olsun diye girdiğim bir mağazada hem de en rahatından, hem de hayli ucuza bulmak ne güzel.
-Bindiğim metroda karşıma postacı üniformalı bir adamın oturması ve beyaz saçları, gür bıyığı, babacan yüzü ile çocukluğumun postacılarına benzemesi ne güzel.
-İnsanı kavuran sıcakta ağzına aldığın bir yudum suyun damağına yayılışı ve içine verdiği ferahlık ne güzel.
-Eve dönünce açtığım bilgisayarda Facebook'a yazdığım tek dize şarkı sözünün kuzen çocuklarınca tamamlandığını görmek ne güzel.
-Buzdolabından çıkmış sert ve dolgun bir üzüm tanesinin dişlerin arasında çıtırdaması ne güzel.
-Karşı apartmandaki daireye yeni taşınan kiracının balkonunu rengarenk sardunyalarla doldurması ne güzel.
-Bu sıcak havada, üstelik kafa da hayli karışıkken bu küçücük şeyleri güzel bulabilmek ne güzel...

3 Ağustos 2010 Salı

SİMİTÇİİİİİİAAAAEEEEEYYYY!..

Açık vantilatörün önünde Tembel Hayvan modunda kanepeye uzanmış kitabımı okurken dışardan gelen "Eeeeeeooooeeeey" şeklindeki üstüste üç bağırışla "Hayırdır inşallah" diyerek balkona çıktım. Çıkar çıkmaz yüzümü yalayan hafif rüzgar ve fırın gibi suratıma çarpmayan hava beni ısının düşeceği konusunda umutlandırdı biraz. "Eeeeeoooeeeeey" bağırtısını çıkaranınsa tablasındaki simitleri satmaya çalışan bir simitçi kişisi olduğunu tesbit ettim. Güneş altında ayna gibi parlayan kel kafasına tablayı kaydırmaması için yerleştirdiği siyah bez simitle çok komik görünüyordu yukarıdan. Apartmanın altındaki berberin kalfasına gazete kağıdına sardığı beş simite ilaveten sarmadan bir simit daha verip parasını cebine attıktan onra tablayı kafasına yerleştirdi ve normalde "Simitçeeeeeeey" diye bağırması gerekirken "eeeeeeooooeeeey" diye bağıraraktan yoluna devam etti.

Sokak satıcılarının bağırışları hep ilgimi çekmiştir. Neden sattıkları şeyin tam olarak anlaşılmasını sağlayacak bir bağırma biçimi seçmezler de garip sesler çıkarırlar ki? Satılan ürünün adını yüksek sesle telaffuz etmek zor mudur acaba? Tek tek hecelemektense yuvarlayıp söylemek daha kolay geliyor sanırım. Lakin bazı istisnalar da olmuyor değil, eskiden hergün bir patates-soğan satıcısı geçerdi Ankara'daki evin önünden. Market arabasının biraz daha kabacasından bir el arabasına doldurduğu patates ve soğanlarla yol boyu yürür bir yandan da "Pataaatiz suvaaaan" diye bağırırdı. Bu bağırış bizim eve yaklaşırken değişir, birkaç yıl önce evin altındaki bakkal dükkanını işleten kişinin adını çığırmaya başlardı: "Aaaamet Aamet". Bu sesi duyan annem "Ahmet'in satıcısı geldi" diyerek gülmeye başlardı. Bakkal Ahmet'se zaten kırmızı olan suratı sinirlendiği için iyice kızarmış olarak dışarı fırlar, yarı şaka-yarı ciddi söylenirdi adama.

İstikrarını hiç kaybetmeyen sokak satıcısı örneği ise Antalya'da 20 yıldır oturduğum evin önünden aşağı yukarı 15 senedir her yaz geçen karpuzcudur. Akşam üstleri, hava serinlemeye yüz tuttuğunda duyarsınız sesini, bunca yıldır tek hecesi bile değişmemiştir: "Korpizci geldi korpizci. Seç seç al. Biiir tene kobak korpiz bulana ooon tene korpiz bedava. Korpizci geldi korpizci." Zaman içinde kullandığı araç el arabasından at arabasına, daha sonra kamyonete dönüştü ama müşterisine sesleniş biçimi hep aynı kaldı.

Ben bu satırları yazarken dışardan "Sııır, sıır" bağırtıları duymaktayım. Balkona çıkmama gerek yok, bu sesin sahibini biliyorum, üst geçitte icra-i sanat eyleyen mısır satıcısı kapıcı sabahları mobilize olur, öyle pazarlar mısırlarını. Sokak satıcıları da bir renk insan hayatında, kaybolan bir sürü şey gibi dilerim günün birinde onlar da yokolmazlar şehrimizin sokaklarından...

Görsel: Buradan

2 Ağustos 2010 Pazartesi

YETEEEER!..

- Günlerdir bir hamamın göbek taşındaymış gibi yaşamaktan bıktım.
- Kafamı her pencereden uzatışta yüzüme vuran sıcakla "Galiba hala Antalya'dayım" diye düşünmekten bıktım.
- Tembel Hayvan gibi kıpırdamadan durmaktan bıktım.
- Eve hapsolup hayatla bağımı koparmaktan bıktım
- Karpuz-peynir ikilisinden bıktım.
- Soğuk su, limonata, buzlu çay, kola içmekten bıktım.
- Çenemden aşağıya musluk varmışcasına akan damlalardan bıktım.
- Duşa girmekten bıktım, su görmekten bıktım.
- Yelpazenin deseninden, vantilatörün kanatlarından bıktım.
- Yastığımın 10 dakika içinde sırılsıklam ve sıcacık olmasından bıktım.
- Sıcakla azan varis ağrılarımdan bıktım.

Ankaraaaa, beni duyuyor musun? Sen Akdeniz iklimi kuşağında değilsin, kendine gel.

1 Ağustos 2010 Pazar

KİTAP SAYFALARINDA GEÇMİŞE YOLCULUK

İki gündür okuduğum kitabı bugün bitirdim: "Misket". Benim gibi çocukluğu ve ilkgençliği Ankara'da geçmiş biri için etkileyici bir kitaptı, o kadar çok tanıdık şeye rastladım ki. "Misket" içine kurgusal ögelerin de karıştığı bir anı kitabı. Yazar fotoğrafta gördüğünüz gibi bir mahallede geçen çocukluğunu ve gençliğini anlatıyor. Yer yer iç acıtan, yer yer gülümseten, bunu ben de yaşamıştım dedirten bir öykü bu. Hava çok sıcak olmasa kitabı elimden bırakıp sözü geçen mahalleyi ve sokakları aramaya çıkacaktım. Vazgeçmiş de değilim, yakın zamanda gerçekleştireceğim bunu. En büyük zevklerimden biridir zaten eski sokakları arşınlamak, yıkılıp gitmeden o evleri fotoğraf karelerinde bile olsa ölümsüzleştirmek.

Artık kimsenin hatırlamadığını sandığım, kendimin bile unuttuğu ayrıntıları buldum kitapta. Bir nevi çocukluğuma geri dönüş yaşadım. "Paşa Teyze" mesela, çocukluğumdan kalma bir yüz, bir isim. Ulus civarının delisiydi, taraz taraz saçlı, kat kat giyimli, ellerinde çantalar taşıyan bir kadın. Annem uyumsuz ve abartılı giyindim mi bana, bir de süslü ve bize her gelişinde elinde poşetler dolusu eşya taşıyan kuzenime "Paşa Teyze" diye takılırdı. Kitapta bir bölümü ona ayırmış yazar. Sonra Gençlik Parkı ve Sağlık Müzesi. Parka her gidişte girmek isterdim bu müzeye hem korkarak, hem merakla. En çok kavanoz içindeki ceninler çekerdi ilgimi, bakmadan geçemezdim sonra da rüyalarıma girerdi. Bir yaştan sonra ilgim başka şeylere yöneldi, Sağlık Müzesi aklıma bile gelmez oldu, ta ki bugün kitapta bahsi geçene kadar. Pazar günleri radyodan yükselen maç sesleri, şaplı ayakkabılar, Sus Sineması, Dörtyol Aile Bahçesi birer birer çıkıp geldiler hafızamın tozlu tünellerinden. Etkilendim, kitap bittiğinde tuhaf duygular içindeydim, dedim ya "Haydi" deseler gidip arayacaktım o evleri. Hala bir burukluk var içimde, okudukça benim belleğimin katmanları da açıldı, döndüm gittim çocukluğuma.

Gün böyle geçti işte, çok sıcak bir Ankara gününde, vantilatör karşısında eski Ankara'yı anlatan bir kitabı okuyarak, bol bol sıvı tüketip, tükettiklerini anında ter olarak üreterek. Bir hafta daha bu cehennemi yaşayacağız vaziyet öyle gösteriyor. Temmuz Ağustos'a emanet etti sıcağını. Fazla şefkat göstermese bari. Serin günler dileğiyle kalın sağlıcakla...

Misket/İnci Gürbüzatik
Goa Yayınları-2009

Fotoğraf: Yahudi Mahallesi/Ankara 08