.

.
.

16 Temmuz 2021 Cuma

DİZ ÜSSÜ ALFA'DAN BİLDİRİYORUM / YILDIZ TARİHİ 16 TEMMUZ

Hastaneden çıktığımdan bu yana doğru dürüst gece uykum yok. Kevgir gibi, sürekli bölünen, 5er, 10ar dakikalık huzursuz uykular uyuyup uyanınca da "15 defa tekrarlamış mıydım?" derdine düşüyorum, egzersize öyle şartlanmışım ki uyuduğum (daha doğrusu uyumaya çalıştığım) uykuda bile onun derdindeyim. Toplasan iki saati geçmeyen uykumdan bir de sabahın 5'inde uyanıyorum iyi mi? Şöyle deliksiz 7-8 saat uyuyabilsem havai fişek patlatacak duruma geldim. 

Bu sabah da saat 5'te hortladım, çok işim var çünkü. Bir süre tavanı seyrettim, ilginç bir şey yoktu. Avize yerine asılmış Japon fenerindeki 1-2 delik dışında. Bu oda evin en sıcak ve gürültülü odası, batıya ve doğrudan bol trafikli caddeye bakıyor. Ne yazık ki evdeki en yüksek yatak burada olduğu için sıcağa ve gürültüye katlanmak zorundayım. Pencereyi açmaya niyetlendiğimde yoğun araç gürültüsüne ve zemindeki biz yokken açılmış tavuk döner dükkanından yükselen iğrenç kokuya muhatap oluyorum. Aklımın ermediği daha önce aynı yerde açılmış köfteci ve tostçu 6 ay dayanamazken milletin yaz günü ölmüş gibi tavuk dönere hücumu. Küçücük dükkan bir an boş kalmadığı gibi moto kuryelerin biri gidip biri geliyor. 

Bu oda yıllar önce taşındığımızdan bu yana sürekli el değiştirdi. Sabah kahvaltıda dün arkadaşımın yapıp getirdiği domates soslu kızartmayı ekmek arası yapıp yerken bunları düşündüm. Diyeceksiniz ki kahvaltıda kızartma mı yenir, bayılırım. Annem de çok severdi ve çok güzel yapardı. O zamanlar bu kadar sağlıklı beslenme derdimiz olmadığından şimdiki gibi fırında değil mis gibi yağda kızartırdı patlıcanları, biberleri, patatesleri. Üstüne de bol domatesli, sarmısaklı sos, of Allahım sana geliyorum 😃 hele de o kızartma bir gün önce yapılıp ertesi güne kalmışsa daha da lezzetli olurdu. Annemle en sevdiğimiz kahvaltı yiyeceğiydi, bir de yine bir gün önce yapılmış patates salatası. Şu an iyileşme mekanım olan "kendime ait oda" (Virginia'yı anmadan olmaz) taşındığımızda annemle babamın yatak odasıydı. 60'lı yılların sobalı Ankara evleri mimarisinde, kocaman, yaz için çok kullanışlı ama kışın yaşama alanının yarıya indiği bir daireydi. İçiçe geçmiş üç salon (salon salomanje efenim, müteahhitin dedeleri Fransızmış 😃) camlı kapılarla bölünmüştü. Taşınır taşınmaz "ay ferah ferah oturalım" diye camlı kapıları sökmüş, 2 ay sonra Ankara'nın kirli havasıyla birlikte kış bastırınca, karneyle alınan kok kömürü salonlarımızı ısıtmaya yetmeyince çaresiz tekrar takılmıştı o kapılar yerine, ta ki doğal gaz gelip de kat kaloriferi döşenene dek. Kışın caddeye bakan salon sadece çamaşır kurutma amaçlı kullanılırdı. Zira balkona asılan çamaşırları üzerine yağan kurumla yıkanmadan önceki halinden daha pis toplardınız. Salonda kuruyan çamaşırları da evin içinde donmuş olarak topladığımızı hatırlarım, kimse bana sobanın nimetlerinden bahsetmesin, ne çektik be!

Odalardan küçük olanı yıllardır hayalini kurduğum benim odamdı. Ne de güzel döşemiştim, hala hatırladıkça gülümserim. Evlenip evden ayrılınca annem yatak odasını benim küçük odaya taşıdı ve boşalan odayı oturma odası yaptı. Derdi pencerenin önüne yerleştirdiği divana oturup bir yandan dantel ya da örgü örerken bir yandan caddeden gelip geçeni seyretmekti. Tatillerde geldiğimde bu seyir fasıllarına ben de eşlik ederdim, en sevdiğimizse sabahları babamı işe, kardeşimi okula yollayıp, kahvaltılıkları bir siniye dizip bir yandan sohbet, bir yandan seyirle uzun kahvaltılar etmekti. Hele de kızartma ya da patates salatası varsa değmeyin keyfimize. Sabah arasına kızartma koyduğum ekmeğimi kemirirken film şeridi gibi geçti bu anlar gözümün önünden. 

Kardeşim ergenliğe yanaşırken isyan edip annemin seyirlik odasına el koydu, artık onun mülkiyetindeydi benim sağalma odası. Kitaplar, posterler, babamın bir hapishane atölyesinden aldığı masif çam yatak odası takımıyla genç kız odasına dönüşmüştü artık. O takımdan arta kalan, eskimek bilmeyen gardrop şu an tam karşımda, benim Ankara giysilerime ev sahipliği yapıyor halen.

Oda kardeşimin evlenip evden ayrılmasıyla kısa süre sahipsiz kaldı ama oğlumun üniversiteyi kazanıp Ankara'ya gelişiyle el değiştirdi. Yeniden dekore edildi, lisans, yüksek lisans ve bir kısım doktora çalışmalarına şahitlik etti. Sonra onu da kendi evine yolculadık, artık yazları bizleri, gelen giden konukları ağırlıyor, biraz depo, biraz oda görevi görüyor. Kaderinde bana iyileşme mekanı olmak da varmış. Anılar içinde savrulup gidiyoruz böyle.

Kızartmadan nerelere geldim, bitireyim de gidip egzersiz ödevimi yapayım. Kalın sağlıcakla, dizlerinize gözünüz gibi bakın aman diyeyim 😃


Sizi mutlu etmek için leylaklı etaminler işleyen kardeşleriniz çok olsun 💚

13 Temmuz 2021 Salı

DİZ ÜSSÜ ALFA'DAN BİLDİRİYORUM / YILDIZ TARİHİ 13 TEMMUZ

Dün itibariyle 3. doz aşımı oldum, bu kez çekik gözlü kardeşlerimize yüz vermeyip Almanlar tarafından çiplendim. Artık hangi olağanüstü yeteneğimi kopyalayıp hangi muhteşem hayatımı dikizlerler bilmiyorum. Ama kibar insanlar oldukları kesin, daha hemşire iğneyi kolumdan çeker çekmez sol yanımdan "Guten Tag" diye bir ses geldi, bakındım kimseyi göremedim, derken ses devam etti: Wie geht's, Gute Besserung". Şaşkınlıkla farkettim ki ses enjektörün açtığı delikten geliyor. Nasıl yaman bir çipse daha vücuda girer girmez protezleri farkedip geçmiş olsun dediler, insan bir şişe de kolonya uzatır, malum kolonyanın anavatanı Alamanya. Yine de sağ olsunlar, iki kez çiplendiğim Çinliler gönül düşürüp bir "Ni hao ma" bile dememişlerdi. Duygulandım esasen, dilim tutuldu, "Ich möchte, fünf köfte" bile diyemedim cevaben. Kolumu ovalaya ovalaya kalakaldım 😃

Boşaltılıp Şehir Hastanesine taşınan bazı hastaneleri aşı merkezi yapmışlar, randevuya bile gerek kalmadan çarçabuk aşı olabiliyorsunuz. Ben ameliyatlı olduğum için arabaya kadar gelip orada yaptılar aşımı sağ olsunlar. 24 saati geçti, hafif kol ağrısı dışında bir sıkıntım olmadı.


Dün pazar da değildi ama 15 gündür beni ilk defa güneşe çıkardılar. Gerçi aşı merkezi, otopark, araba içi ve doktor muayenehanesi dışında bir yer görmedim ama en azından gecelik-pijama dışında bir şey geçirdim üstüme, biraz süslendim, iki insan yüzü gördüm ve 18 gündür ilk kez yandan yandan olsa da merdiven inip çıktım. Kontrol vardı dün ve doktorum "iyi gidiyorsun, devam" dedi. Şuraya şunu bırakayım, garantili olsun, kendimden bile korkuyorum bu ara 😃 :


Günümün çoğunu egzersizler dolduruyor, ardından buzlanma faaliyeti. Kalan zaman kitap-oyun-dizi vs üçgeninde geçiyor. "Hastalık Hastası Katil"i okuyorum çok eğlenceli. Netflix'de "The Cook Of Castamar" diye bir dönem dizisine başladım, arada podcast dinliyorum. İstanbul Festivali Haziran dönemi için aldığım tüm online biletler boşa gitti, zira film izlemeyi hiç canım istemedi. Bu günler de geçecek elbet diyorum ve izninizi istiyorum. Leylak için egzersiz vakti...


9 Temmuz 2021 Cuma

DİZ ÜSSÜ ALFA'DAN BİLDİRİYORUM/YILDIZ TARİHİ 9 TEMMUZ

Efenim, bugün protezli hayatımın 15. günü. Kendileri halen uyum sürecinde oldukları için her iki dizimde de 10'ar kilo ağırlık ve pis bir basınç hissiyle yaşıyorum. Hani lastikli çoraplarınız sıkar da bacağınız şişmiş gibi hissedersiniz ya, onun on katını düşünün. Yoğun ağrılar nisbeten azaldı, sabahları, sanırım gece çok deli yatan bir insan olduğumdan dizleri savurtuyor ve muhtelif ağrılarla uyanıyorum. Onun dışında iyi idare ettiğimi düşünüyorum. Bezdiğim anlarda "sabır" diyerek kendimi motive ediyorum. Hafta başı kontrol var, bakalım Ankaralı tabip nasıl bulacak.

Bir önceki postuma yaptığınız yorumlara çok çok çok teşekkür ediyorum. PC başına oturamadığım için laptopa mahkumum, o da Q klavye olduğundan yazmakta zorlanıyorum ve dizlerim nedeniyle kucağıma alamadığım için ters bir pozisyonda kullanmak durumundayım, bu da sık sık açmamı ve yazmamı engelliyor. O nedenle yorumlarınıza tek tek dönemedim affeyleyin.

Hastaneye yatmadan önce kendime salonda yatak yapmış, ihtiyaç duyacağım her şeyi başucuma istiflemiştim. Gel gör ki evdeki hesap çarşıya uymadı. Kanepe çok alçaktı, kalkmak ve oturmak çok acı veriyordu. Mecburen yattığım odadaki yüksek yatağa taşındım ve bir nevi tecrit haline geçiş yaptım. Gece iyi uyuyamıyorum, o nedenle erkenden başlıyorum güne. Yatağım habitatım oldu.İhtiyacım olan ve beni oyalayacak şeyler yatak yanı sehpalarda dizili, tablet, kitaplar, ilaçlar, su, ıslak mendil, kağıt havlu, kolonya, pansuman malzemeleri ve Alyoşa Hanım yani walkerim, Kendisi beni WC'ye, mutfağa, evin diğer odalarına, kitaplığa, nefes almak istediğimde balkona taşıyor. Kendisi tüm süsüyle huzurunuzda:


Gördüğünüz gibi Aliye Berger'in akrabası, o yüzden böyle süslü ve ismi de Alyoşa 😃

Dizlerin ne kadar önemli organlar olduğunu kullanamaz hale gelince anlıyor insan. geçtim yürümeyi, hareket etmek bile kısıtlanıyor. Kendimi SAT komandosu gibi hissetmeye başladım. Alçak sürünme, popo üstü kayarak geri geri gitme, bacakları öne atıp hafif kaykılarak oturup kalkma, bacağı manuel hareket ettirme, yani farzedelim ki yastık üstüne alacaksınız, arkadaş o hareketi kendi yapamıyor, yapsa da çok can yakıyor, O zaman ayak bileğinizden tutup, hop koyuveriyorsunuz gereken yere. Cevriye'nin eski mekanı şu an Kemer patlıcanı kadar mor, üzerinde sarımsı, mavimsi desenler var. Hani huysuz kiracılar evi boşaltırken duvarları falan çizip de gider ya, Cevriye de bana anmalık bırakmış 😃 Tevriye daha efendiymiş sessiz, sakin çekip gitmiş, dikişler dışında herhangi bir işaret yok.

Bu arada bazı beceriler de geliştirdim. Taburcu olurken evde karından yapılmak üzere kan sulandırıcı iğne verdiler. El mahkum öğrenip bizzat yaptım ama karnımı da bostan patlıcanı gibi morarttım. Tam elim alışmış, acısız, morartısız yapıyordum ki iğneler bitti 😃 Pansuman konusunda da kendimi epey geliştirdim, dikişlerimle bizzat ilgileniyorum, çok anaç bir insanım.

Her gün 4 defa yapılması gereken egzersizler var, çabuk ve düzgün yürüyebilmenin olmazsa olmazı. 6 hareketi her diz için 15 erden tekrarlıyorum, eğer o gün çok ağrım yoksa sayıyı arttırabiliyorum. Kalan zaman kitap, oyun, spotfy, yazı-çizi geçiveriyor. Kısacası tecrit hücremde kendime yetiyorum. Kardeş ve çocuklar uğruyor sık sık, o zaman daha mutlu oluyorum.

Bende durum böyle dostlar, bir kez daha ilginiz için teşekkür ediyor, sevgilerimi yolluyorum...

4 Temmuz 2021 Pazar

DİZ ÜSSÜ ALFA'DAN BİLDİRİYORUM / YILDIZ TARİHİ 4 TEMMUZ

 Blogun takipçileri bilir, her yıl kızkardeşle 3-5 günlüğüne bir yere gider, gezer, tozar, eğlenir dönerdik. geçen yıl pandemi, bu yıl pandemiye ilaveten benim dizler sekte vurdu gezmelerimize. baktık böyle olmayacak, dedim ki "kardeş, bir yere gidemiyoruz madem, hadi ben ameliyat olayım, sen de refakatçi ol, ha otelde kalmışız, ha hastanede, maksat birlikte olmak değil mi?" "Oo süper proje" diye onay verdi kardeş. Diz ameliyatı fikri buradan doğdu, dersem inanmayın tabii ki 😊

Cevriye'yi hepiniz tanıyorsunuz, yıllardır sol dizimde ikamet ediyordu kendisi. Defalarca "Boşalt artık dizimi, Almanya'dan sancım gelecek" dedimse de Nuh dedi, peygamber demedi, üstüne üstlük bitişik dize bana sormadan kızkardeşi Tevriye'yi yerleştirdi. Takip edenlerin malumu, bu iki şirretle aylardır cebelleşiyorum. Antalya'daki merkezde beyhude çabalarım sonuç vermeyince "Sizi Ankara tabiplerine havale ediyorum, baksınlar icabınıza" dedim. biraz tırstılar, oh olsun!

Ankaralı tabip dedi ki, ben bu arkadaşların bir vesikalıklarını göreyim. "Sıfatları batsın yellozların nesini göreceksin?" dedimse de yolladı beni fotoğrafçıya, pardon MR Merkezi'ne. Balkonda drink almalık ılık bir Ankara akşamı çift maskeyle MR takırtısı dinledim adı batasıcaların yüzünden. Neyse ki merkez boş, temiz, hijyenik ve personel güler yüzlüydü. Çekim bitince CD'mi takdim ettiler. İkinci albümümü Ankara'da çıkarmak kısmetmiş. 

Tabip CD'me baktı, baktı, "Bu albüm böyle dinlenmez, bazı şeylerin atılması gerek" dedi, hemen atladım, "Cevrıye ile Tevriye'yi atalım". Tabip Tevriye'yi sevdi galiba, "O şimdilik biraz daha durabilir, Cevriye'yi şimdi, Tevriye'yi seneye atalım" dedi. "Siz o Tevriye'nin ne içten pazarlıklı olduğunu bilmezsiniz, Cevriye de gidince o benim canıma okur, ya hep, ya hiç ben başıma geleceklere razıyım" deyince ikna oldu. İkisi de gidiyordu dostlar, nihoho, yaşasın kötülük 😁

Cevriye ile Tevriye'nin itlafına karar verilince tabip diziçi güvenliğini topuz kafalı paşalara emanet etmeye karar verdi. Orada bir "Diz Üssü" kurulacak ve yönetime sağ ve sol üslerde birer Topuz Kafa geçirilecekti. Hatta tanıştık kendileriyle, pırıl pırıl parlıyorlardı. Tasfiye ameliyatı günü Cuma olarak belirlendi, ön tetkikler yapıldı ve çubuğu önce ağzımıza, sonra burnumuza sokmak suretiyle Covid testlendik. Sonra bir daha kimbilir ne zaman içeriz diye bir cafeye girip kahvelendik.

Büyük gün geldi, kardeşle hastane önünde incir ağacı olmadığı için küçük o.o.pu çiçeklerinin önünde buluştuk.

 

Geri kalanları almadılar, yassah hemşerum dediler. Odaya çıktık, yerleştik, hemşire Höt Kıtır operasyon giysilerimi getirdi, pek tarz oldum giyince, sonra beni attılar sedyeye, bay bay beybi.

Ameliyathane buz gibiydi, dondum, üstümü örtün diye çığrındım, iki polar attılar, mavisinin tonu güzeldi, önlüğüme uydu. "Belden uyuşturacağız sizi" dediler, "üstat sizsiniz, boynum kıldan ince" diyemeden sızmışım. Sonra gözümü bir açtım, birtakım mavili adamlar Cevriyeyle Tevriye'yi itlaf edip Topuz Paşaları yerleştirmekle meşguller. "Nasıl gidiyor?" dememe kalmadan biri "Sen niye uyandın bakiim?" diyerek kafama döküm tavayla vurdu, bayılmışım. Ayıldığımda birileri adımı çağırıyor, ben de "çok üşüyoruum" diye kendimi paralıyordum. Odaya çıktık, yatağa geçtik, herkes etrafımda pervane, gak deyince serum, guk deyince kan. Tansiyon aletinden bilezikler, oksijen ölçerden yüzükler taktılar, hiç bu kadar şımartılmamıştım. Sonra tabip geldi, "Seninkiler gitti, yerlerine Topuz Paşaları yerleştirdik" dedi, "Şimdilik vaziyet iyi, gerisi Topuz Paşalara saygıda kusur etmemeleri için kaslarına vereceğin terbiyeye bağlı".

Ağrılı, sızılı, ilaçlı, serumlu, walkerle bebek adımları atmalı, geceliği 5 yıldızlı otele eşdeğer odaya gelen, çoğunluğu karbonhidrat menülü yemekleri didikleyerek, ağrımın baskılandığı zamanlarda kardeşle dedikodu yaparak üç gün geçirdik. Sonra taburcu olduk, doktor ve hemşirelerle vedalaşıp tekerlekli sandalye, asansör, sedye üçlemesiyle bir ambulansa tıkıldım. 4 apaçi kılıklı görevli beni sedye sandalyeyle 2. kattaki eve çıkardı. kapıda kendilerine teşekkür edip walkerime yerleştim.

Hastane macerası bitti ama Diz Üssü Alfa'da macera bitmez. Devamı gelecek sayıda...


Kardeşimin iki taşın arasında bulup getirdiği Mardin işi nazarlıklı bileklik, eh dizler normale dönünce bir de halhal alır elbet, ağanın eli tutulmaz 😃


Ve beni burada da yalnız bırakmayan canım Charlie ❤



19 Haziran 2021 Cumartesi

19 HAZİRAN (ARKADAŞLIK ÇELİİNCI 13-14-15)

Şu çelincı bitireyim artık diyorum, benim arkadaşlık hikayelerimi dinlemekten usandınız gibi geliyor. Toplu bir final yapalım bugün burada.

Çelınca geçmeden, dün uzun zaman sonra ilk defa çayır-çimen, ağaç-çiçek gördüm. Bizim minnoşu da alıp parka doğru uzandık, park tıklım tıklım, Çırpıcı Çayırı gibi (nereden aklıma geldiyse Osmanlı'nın mesire yeri). Parkın ortasına konuşlanmış, dört bir yanı açık cafenin en köşe masasına oturttular beni maiyetimdekiler 😃 Sol yanım havuz, sağ yanım çimenlik, kestim dırlanmayı artık. Bir cafe masasında kahve içmeyeli bir yılı geçti, en son geçen sene kaçak göcek, tedirgin, kolonya kokulu, bir an önce hüpletsek de gitsek havasında Tunalı Hilmi'deki Cafe Lab'da içmiştik kızkardeşle, yine kağıt bardakta içtik içmesine ama o da bir şeydir, hem bu defa biraz daha rahattık.


Bir karton bardak deyip de geçmeyin, "içinde nice uzun yılların özlemi var", bulsak "ağla gitar, çal gitar" da derdik 😀 Arka plandaki binanın duvarında Gabo ile Yaşar Kemal'i seçebiliyor musunuz?


Ve lavantalar, mis gibilerdi

Böyleyken böyle, kısacası pandemi hepimizi Nazım Hikmet'e döndürdü, güneşe ilk defa çıkıyormuş gibi, zaten güneş de ancak dün arz-ı endam eyledi.

Gelelim bitmek bilmeyen çelınca:

13- Kalp kırmış bir arkadaş:

Olmaz mı? Pek çok, kimisini affedip geçiyoruz, kimisini görmezden geliyoruz, kimisinin misilleme yapıp biz de kalbini kırıyoruz ama eğer ciddi anlamda seviyorsak görmezden geliyoruz, aynen devam diyoruz. Lakin birkaç tanesi var ki değil affetmek, yüzüne bakmak bile insanın içini bulandırıyor. O yüzden hiç bahsetmeyelim, taksın sepeti koluna, herkes kendi yoluna...

14- Özlenen bir arkadaş:

Şu pandemi var ya, iki sokak ötemde yaşayan arkadaşlarımı bile özletti, hele bir bitsin toplaşıp halay çekelim, yiyelim içelim, özlem giderelim...

15- Ruh ikizim dedirten bir arkadaş ve onunla bir anı:

Ruh ikizi işi biraz zor, benzerlik ve ayrılıklarımızla varız, o yüzden ruh ikizim yok ama bol bol ruh öküzüm oldu, hele çalışırken adım başı idi. Sınıfa ders esnasında kapıyı çalmadan girip: "Haydi, fakirler çabucak adını yazdırsın, ona göre yardım yapacağız" diyen muavini mi ararsın, nöbetçi olduğum gün içerden gelen gürültüden dolayı sınıfı boş sanıp kapıyı açtığımda "Hah hocanım, iyi ki geldin, gel şunlara bişi söyle, çok gürültü ediyorlar" diyen yaşını başını almış öğretmeni mi? Ortak yazılıda gözetmenken sorunun birinin yanlış olduğunu farkedip ilettiğimde, "Boşver hocanım ya, anlamaz nasılsa onlar" diyeni mi yazayım, bilgisayar kursunda "Pencere açalım" diyen hocaya "Peki" diyerek sınıfın camını açmaya  gideni mi? Oh! İyi ki emekli olup kurtulmuşum bu ruh öküzlerinden...

Bitti efenim, siz de okumaktan bittiniz sanırım. Daha başka konularda buluşmak üzere diyelim o zaman...


17 Haziran 2021 Perşembe

17 HAZİRAN (ARKADAŞ ÇELINCI 11-12)

Bir ara mı verdim ne, farkına varmamışım. Dün bütün gün bir avuç bostan, yan gel Osman modundaydım. İyi geldi, akşamına da iki kadeh şarap içtim, o daha iyi geldi. Bu aralar erken yatıyorum, yatmazsam uyuyamıyorum. Lakin erken yatınca da sabahın 4'ünde, 5'inde gözlerim cort diye açılıyor bir daha uyuyamıyorum. Bir düzen tutturamadım. 

"Mare of Easttown" dizisini izleyip bitirdim, güzeldi. Özellikle Kate Winslet'in doğallığı ve oyunculuğuna hayran kaldım. Kadın ne balık eti bedenine, ne kaz ayaklarına, ne dudağının üstündeki ve yanağındaki et benimsi çıkıntılara önem veriyor, süpürgeden hallice saçları da cabası, adamımsın Kate, hep böyle kal ve müthiş bir oyuncusun. Şambriyel dudaklı, pörtlek elmacık kemikli, gözleri kocaman açılmış, kaşları hep hayret ifadesi taşıyan, hepsi birbirine benzer kadınlardan sonra ilaç gibi geldi. Sırada "Lupin"in 2. ve Kaminsky Method'un da 3. sezonları var ama Filmmor'dan bir sürü yer ayırtıp, İstanbul Festivali Haziran filmlerinden de epey bilet aldım, bakalım izleyebilecek miyim hepsini. Bu iş de kitap almama benzedi, açgözlülükle devam ediyorum, ne yapayım ben terbiyeli ve azla yetinen bir insandım, pandemi bozdu ahlakımı 😃


Ne güzel afiş di mi?


Ve Agnesciğim 💗

Gelelim çelıncımızın son birkaç sorusuna:

11-İlham veren bir arkadaş:

İlhamımı kendimden alıyorum şekerim, o benim 😃 Şaka bir yana düşündüm, tek bir isim bulamadım. Çoğu arkadaşımdan farklı yönlerde ilham aldığıma inanıyorum. İyi ki varlar, hayat onlarla güzel...

12-Aslında hiç alakamız yok dedirten bir arkadaş:

İşte bu mevcut. Onunla tanıştığımda Antalya'ya yeni gelmiştim, ev bile bulamamıştık. Ben nereye gitsem evleri kurutuyorum arkadaşlar. Denizli'de günlerce gezip uygun bir ev bulamamış, arkadaşın annesinin ayarladığı, sahibi evinden, evi sahibinden kötü, bir kenar mahallenin daracık sokağındaki saçma sapan bir eve mahkum olmuştuk. Antalya'da ise bir hafta sokak sokak dolaşıp resmen ayakkabımın altını delmiş, yine bulamamıştık. Üstelik taşınmamız gerekiyordu, eşyaları bir depoya yığıp kayınvalidemin evinin bir odasına idareten yerleşmiştik. Üstelik bebek bekliyordum, üstelik göreve başladığım okul felaket durumdaydı, son derece düzenli ve disiplinli bir liseden, idaresi ayrı, öğretmeni ayrı, öğrencisi ayrı tuhaflıkta bir okula naklolmuştum. 12 Eylül'e çeyrek vardı, her gün girdiğimiz dersten "Boykot var!" nidasıyla geri çıkarılıyor, benim ocak ayında çoktan okutup bitirdiğim konulara bile henüz gelinmemiş oluyor, idareciler odalarının kapısını kapatıp hiçbir şeyle ilgilenmiyor, öğrenciler başıboş, güya ders yapıyorduk. Birkaç kafa dengi arkadaşla okulun kapanmasını bekliyorduk açıkçası. Fena halde uyum güçlüğü çekmekte idim, hormonlarım isyanda, özel alanım yok, dertleşeceğim bir Allah kulu mevcut değildi. D'yi daha önce de gördüm öğretmenler odasında ama onu hep kucağında kırmızı puantiyeli askılı elbise giymiş altı aylık bir bebekle okulun kapısının önünde, ince uzun gövdesiyle hatırlarım. 3 ay sonra benim de kucağıma başka bir bebek gelecekti ve bu süreçte en yakın desteğim D olacaktı. Ne ara yakınlaştık, ne ara yıllardır tanışıyormuş moduna  geçtik silinmiş gitmiş, sanki doğduğumuz günden beri arkadaştık. Sakin, ölçülü, gereksiz konuşmayan ama sevdiği insana sonuna kadar destek olan biriydi. Ve galiba beni sevdi 😀 Tam zıt karakterini. Sürekli hareket halinde bir sosyal kelebek olan, konuşmaya bir başladı mı susmayan, yerine göre pot kırabilen beni 😀O benim sakin limanım, bense onu ihtiyaç halinde yanına alıp eğlenceli alemlere sürükleyen yandan çarklı gemi. Ne zaman dertlensem ona koşarım; dinler, karşı çıkmaz, eleştirmez, akıl vermez. Dinler ve birine içini dökmenin rahatlığını sunar insana. Verdiğin sırrı sonuna kadar saklayacağından emin olduğun insanlardandır. Her aradığında yanında bulursun. Birlikte büyüyen çocuklarımızın dertlerini, sevinçlerini paylaştığımız, birlikte yaptığımız her işten keyif aldığımız, birbirimizin kusurlarını hoş gördüğümüz zıt ama birbirini tamamlayan dostlarız biz, iyi ki var, dilerim hep hayatımda olur...

15 Haziran 2021 Salı

15 HAZİRAN (ARKADAŞLIK ÇELINCI 10 VE KALAY MALAY)

Kendimle gurur duyuyorum, çelıncı hazırlayan bile benim gibi görevlerini vaktinde yerine getiren, sadık bir çelınçcı değil. "Çelınççı" hoş laf yahu, "kalaycı" gibi 😀 Kalaycı deyince aklıma geldi, madem aklıma geldi yazmasam olmaz. Çocukluğumda mahalleye çok kalaycı gelirdi, malum o zamanlar çelik tencereler henüz piyasaya çıkmamış, tencere pazarlamacıları da okul okul, resmi daire daire gezmeye başlamamışlardı. Tencereler, tavalar, sahanlar genellikle bakırdı ve de belirli aralıklarla kalaylanması gerekirdi. Tabii alüminyumlar da vardı ama henüz eldeki bakırlar muhafaza edilmekteydi. 2-3 ayda bir şalvarını çekmiş, çemberini kafasına dolamış, üstünün başının karalığı kendiyle yarışan iki-üç Roman vatandaş "Kalayci geldi kalayciii" diye bağırarak gelir, evin önündeki arsaya yerleşir, kalaylanacak kapları beklemeye başlardı, biz çocuklara da seyirlik malzeme çıkardı. Sonra konu komşu tencereyi, tavayı kapar gelir, faaliyet başlardı. Ateş yakılır, kalay eritilir, tencereler nişadırla ovulur, ardından kalaylanır, rengi uçmuş bakırlar pırıl pırıl parlardı, bir nevi sihirdi adeta yaptıkları, büyülenmiş gibi nişadır ve kalay dumanı soluya soluya izlerdik. Zamanla alüminyum mutfak eşyaları arttı, bakırlar terkedildi, hatta tu kaka oldu, bazıları sattı, bizimkiler evin kömürlüğüne hapsedildi, sonra bir gece hırsız girdi, hepsini yüklendi gitti. Fazla üzülmedik zira cici çelik tencerelerimizi kullanmaya  başlamıştık. Yıllar geçti bakır tekrar gündeme geldi, annemin aklına vahlanmak o zaman geldi, lakin gitti gider koçum gibi tencereler 😀

Henüz birkaç bakır tenceremiz varken babam bir gün eve elinde ne idüğü belirsiz birtakım paketlerle geldi. Hepsini mutfağa zulalamak üzereyken anneme yakalandı. "Ne bunlar?", "Bir şey değil canım". "Nasıl bir şey değil ya, ne o kesekağıtlarındaki?" "Ya tencerelerin bazılarının kalayı gitmiş de kalaylayım dedim, burada kalaycıyı nerede bulacağız" (taşınmıştık bu arada ve bu semtte ne arsa, ne bahçe, ne de kalaycı vardı). "Adam sen delirdin mi? Sen kalaycı mısın, evde kalay mı yapılır, hayatta yaptırmam". "Yahu her şeye itiraz ediyorsun, mutfakta hallederim ben". Bu arada ben devreye giriyorum: "Baba hakikaten şaşırdın mı, evde kalay mı yapılır?" "Ne oldu, babanın kalaycı olması zoruna mı gitti?" "Ya baba sen kalaycı mısın da zoruma gitsin, olmayacak işe amin diyorsun da ondan itiraz ediyoruz". "Karışmayın siz". Annem bir şeye kızıp, itiraz edip sözünü dinletemediği zamanlardaki rutin tavrını takınarak hızlı adımlarla mutfağı terk etti, bu arada dudakları kıpraşıyordu, neler dediğini ben biliyorum, siz bilmeseniz de olur 😀 

Pazar günü geldi, babam kahvaltıyı zor etti, tüm itirazlarımızı kulak ardı edip mutfağa kalaycılık zanaatını icra etmek üzere tezgah açtı. Annem o kadar sinirliydi ki olup bitene şahit olmamak için bitişik komşu Kifolar'a gitti, "Hele gelesen de bi lehme kısır katem" demişti. Annem Kifo'nun vitrinindeki "Homini"ye baka baka kısır yesin (Homini Kifo'nun iri boy termosuna verdiği isimdi, hani şu üstten düğmesi olanlardın, basınca çay akıtanlardan. Kendisine beyaz tülden, büzgülü bir elbise dikmiş ve vitrinin en üstü rafına yerleştirmişti. Yani bir nevi gelin etmişti adını pek sevdiği "Humeyni"den esinlenerek koyduğu, dili dönmediği için "Homini" dediği termosu. Cinsiyet tutmuyordu gerçi ama idare edeceksiniz artık) babam icraata başlamıştı. Ben meraktan ara sıra mutfak kapısından kafayı uzatıyordum, babam ciddi çalışıyordu. Bir süre sonra değil mutfağa girmek, kapının yanına bile yanaşamaz oldum zira buram buram duman tütüyordu içerde. Tüp gazlı ocak harıl harıl yanıyor, babam nişadırla ovduğu  tencereyi kalaylamaya uğraşıyordu. Her şey olup bittiğinde geride alaca bulaca bir tencere, tamamı nişadır tozu ile kaplanmış bir ocak ve mutfak tezgahı, tarif edilemez pis bir koku, yerlere saçılmış kalay parçaları vardı. Annem eve geldiğinde yediği kısır neredeyse gözlerinden dışarı fırlayacaktı. "Yaptığın gibi temizle" diyerek sert adımlarla olay mahallini terk etmiş, aşağı yukarı 10 gün sürecek küslük için niyet eylemişti. Mutfak kapısına yaslanıp babamın yüzündeki yenilgiye bakarak, "Biz sana dememiş miydik, olacak iş miydi bu baba?" dediğimde hüzünlü hüzünlü bakıp şu cevabı verdi: "Bu da bir tecrübedir, anladım ki şu dünyada beceremeyeceğim tek iş kalaycılıkmış".

Görsel: Buradan

Gelelim çelıncımızın 10. sorusuna:

Hayat üzerine konuşmaktan zevk alınan bir arkadaş:

Yok öyle biri, ben de yokum, hayat üzerine konuşmaktan çoktan vazgeçtim. Gelene buyur deyip yaşıyoruz. Biz konuşsak da hayat bizi dinlemiyor, en iyisi serbest stil takılmak. Haydi kalın sağlıcakla, siz siz olun mutfakta kalay yapmayın...