.

.
.

18 Şubat 2017 Cumartesi

YENİ BİR ŞALANJ 1

Buralar ıssız kalmasın aşkına yeni bir meydan okumaya başlıyoruz topluca. Bu defa İlham Kedisi başlattı. Ben Ferminanım kardeşimden öğrendim, baktım sorular pek bi şahane, katılmak şart oldu dedim. Bu defa ben de "şalanj" diyeceğim Ferminaanım gibi, bugün itibarıyla başlıyoruz, katılmak isterseniz şuraya bir tıklayın ve kolları sıvayın, klavyeleri cilalayın 😀

İlk sorumuz şudur ve uzun uzun yazmaya pek müsaittir:

1-Nasıl bir apartmanda büyüdün?

Ben apartmanda büyümedim aslında, Babil Kulesi'nde büyüdüm. Bunu pek çok kez anlattım ama yeni takipçiler açısından tekrarlayacağım. Anneannem ve dedemin evi yıllar önce, ben daha bebekken annemle benim de içinde bulunduğumuz bir anda sel felaketine uğrayıp yıkılmış, kullanılamaz hale gelmiş. Hatırlamıyorum elbette ama o kadar çok anlatıldı ki saat saat tekrarlayabilirim olup biteni. Halkın uyarıldığı halde inanmayıp boşaltırlarsa devrin iktidarı tarafından istimlak edileceği söylentisiyle evlerini terketmediği için büyük can ve mal kaybının olduğu bu sel felaketini çoğu kimse bilmez. Hatip Çayı denen akarsuyun taşması sonucu civardaki pek çok ev yıkılmış, eşyalar telef olmuş, yüzlerce insan ve hayvan ölmüş. Felaketzedeler bir süre çadırda yaşamış, sonrasında evlerini tamir ettirmiş ya da başka evlere geçerek hayatlarını sürdürmüş. Birkaç yıl sonra devlet evleri selde yıkılan ya da kullanılamayacak hale gelen bu felaketzedelere 4 blokluk, 96 dairelik bir site yaptırıp düşük faiz ve uzun taksitlerle ev sahibi olmalarını sağlamış. Bu dairelerden biri de anneanneme düşmüştü. Bir süredir kirada oturduğumuz evden çıkıp inşaatı biten ama daha elektriği ve suyu bağlanmayan bu eve taşındığımızda 4 yaşındaydım. Bir hafta sonra elektrik bağlantısı yapılırken bağlantıyı yapan ustayı elektrik çarpmış ve ödümüzü koparmıştı, bereket bir şey olmadı adamcağıza ama ben bunu hiç unutmadım. 2 yılı anneannemle o evde, geri kalanı sitenin diğer bir bloğunda kirada geçen 14 yılla büyüdüğüm yer burası oldu. 18 yaşıma basacağım yıl taşındığımız bir başka semtteki bir başka apartmansa başlıbaşına bir yazının konusu olabilir. 

"Seylap Evleri" olarak anılan 4 blokluk bu sitede her blok kendi içinde bir dünya idi. A-B-C-D olarak isimlendirilmiş bloklardan "A" olanında 2, "C" olanında ise 12 yılım geçti. "C" harfini o zamandan beri severim. Dört bloktan üçü griye, ortadaki bir tanesi ise sarıya boyalı idi, B blok. Diğerlerinden harfleriyle bahsedilirken o hep "Sarı Blok" diye anılırdı. Bizim C blok sitenin en başında idi, hemen yanında pazar yeri ve kocaman bir arsa vardı, yani bizim sınırları belirsiz oyun alanımız. Sonradan o arsaya bir açık hava sineması yapıldı ki gel keyfim gel. İlk yıl yan duvarlar alçak tutulduğu için mahallecek arsaya kilim serip beleş film izlemiştik, ertesi yıl ayıldı işletmeci, branda gerdi yine de bazı bedavacılar filmin sesine razı olup arsa-kilim olayını sürdürdüler.


İşte çocukluğumun ve ilk gençliğimin Babil Kulesi, C Blok. Kapısında siyah nokta olan 16 numarada oturduk. Aynı ortak balkona açılan 6 daire kapısı ve balkona bakan pencereler mahremiyeti biraz ortadan kaldırsa da samimiyeti arttırıyordu. Biz o apartmanda, o balkonlarda, balkon altlarında, girişe çıkan merdivenlerde, merdiven sahanlıklarında, kömürlüğe inen basamaklarda, ön bahçede, arka bahçede, sitenin etrafını çevreleyen gözalabildiğine kırlarda büyüdük bir sürü komşu çocuğu. Annelerimiz hepimizin annesi, kardeşler hepimizin kardeşiydi sanki. Yaz boyu daire kapıları ardına kadar açık dururdu, kışın soğuk yüzünden mecburen kapansa da anahtar mutlaka kapının üstünde bırakılırdı, dileyen dilediği gibi girip çıksın diye. Şimdi böyle bir yakınlığa tahammül edebilir miyim bilmiyorum ama bizim çocukluğumuz komşuluğun, samimiyetin, içtenliğin henüz kaybolmadığı, Yeşilçam filmlerine ağlanabilen naif zamanlardı. Kapımızın hemen karşısındaki sahanlıkta kauçuk toplarla "bir-ki-üç buçuk" oynarken çıkardığımız gürültüye o an kızabilen Naciyanın teyze iki saat sonra pişirdiği bir yemeği "Çocuk yesin" diye kapıdan uzatabilirdi. Bahçedeki ağaçların bir kısmını kar beyazı tülbendinin daha da güzelleştirdiği çehresi ve gülen yumuk gözleriyle Müyesser teyze eşliğinde bizzat dikmiştik. Evimize ekmek almaya giderken komşulara da uğrar "alınacak bir şey var mı?" diye sorardık. Bakkalımız bakkal değil Niyazi abi, kasabımız Hüseyin amca, kırtasiyecimiz "Mustaabey amca"ydı. "Deli Bakkal"a topluca yanaşmazdık ama bitişik komşusu Mehmet amca'nın sehpa bacaklarının teline plastik boru geçirmek için topluca yardıma koşardık. Ön bahçenin, arka bahçenin, yan taraftaki arsaların dili olsa da anlatsa, kilometrelerce koşarak yakantop oynamış, onbinlerce zıplayarak ip atlamış, seksek oynamaktan ayakkabı altları eskitmişizdir. Kimi zaman Zehranım teyzenin rehberliğinde henüz bakir kırlardan geçip Atatürk Orman Çiftliği'ne tarlalar arasından ot toplayarak geziler yapmış, taze başakların sütlü tanelerini yemiş, ballı babaların balını emmişiz, kimi zaman şantiyenin bahçesinden papatyalar, gelincikler toplarken oramızı buramızı yaralamışızdır. Bloğun arkasındaki üzerinde kocaman "ölüm tehlikesi" levhası olan trafo bile oyun alanımız olmuş, az evcilikler kurmamışızdır o beton setin üstünde. Hıdrellezlerde gül dibine dilekler bırakmış, düğünlerde oynamış, cenazelerde ağlamışızdır. Sema'nın kedisi Duman ölünce bir cenaze alayı eşliğinde şantiyenin bahçesine gömdüğümüzü hatırlarım mesela. Yaz öğlenleri balkonlarda komşu teyzelerle kurulan ortak sofralar, akşamları Ankara manzaralı arka balkonda yenilen akşam yemekleri, radyodan yükselen "Tarla Dönüşü" programı, ardından ajans. Sonrası belki babalarla Alemdar Sineması'nda iki film üstüste ya da hafta sonları annelerle Seyran Sineması'nda kadınlar matinesi, ağlamaklı siyah-beyaz yerli filmler. Komşu arsaya gelen ip cambazları, sirk bozuntuları, sihirbazlar, açık hava sinemasındaki konserler, seçim öncesi parti toplantıları, bir külah çekirdekle yıldızların altında izlenen filmler. Kapıya gelen yoğurtçular, her gün bir gazetenin ilavesini para almadan bana bırakan gazete dağıtıcıları, tatil dönüşü aşırı bronzlaşan anneme "Ne o kız, bu ne hal, ateşten atlamış tilkiye dönmüşsün" diyebilecek kadar yakınımız olmuş sucular, üniversite sınavı sonucunu alamadan taşındığımızda sonuç belgemi yeni evimize kadar eliyle getiren postacılar, bir tanesi kaza sonucu gözümüzün önünde ölen müjde getirdiğinde gülerek kapıyı çalan telgraf dağıtıcıları, mahallenin gediklisi erkek bohçacı 😀, her gün kaldırımdan şarkı söyleyerek geçen karasevdalı "Deli Bardakçı", annemin pazardaki değişmez deterjancısı "Şaşmazcı", kuaför "Çinçi", hangi birini unutayım. Daha yazsam satırlara sığmaz. Biz çok şanslı bir kuşaktık, bunların her biri şimdi tatlı bir rüya, bir hayal. Artık apartman da yok zaten, 2 yıl önce yıkıldı. Anılarımızın üstünde yeni bir inşaat yükseliyor şimdi, soğuk, yabancı. Devir değişti, biz değiştik ama ne mutlu ki hatıralar değişmiyor...

13 Şubat 2017 Pazartesi

BURALARDA YOKKEN

Çelınç bitmiş ben gitmişim hakikaten, 11 gün olmuş yazmayalı. Bazen sen ne kadar hayata tırnaklarını geçirmeye çabalasan da hayat seni silkeleyip atmak için uğraşıyor. Sonuçta sersem sepelek kalıyorsun orta yerde. Gündem zorluyor, gündem yoruyor, gündem üzüyor. Rutinini sürdürmeye çalışsan da kafanın içinde dolaşan binbir tilki var. 

Geçen bir rüya gördüm, hayatım boyunca gördüğüm rüyaların en saçmalarından biriydi, öyle ki gece üç-beş kere uyanıp aklımda kalması için rüyayı tekrar ettim. Normalde sevmem rüya görmeyi, iki kez aynı kişiyle ilgili aynı kötü rüyayı görmüşlüğüm ve hemen akabinde aynı kişiyle ilgili çok kötü iki olayla karşılaşmışlığım var. Ameliyatla rüya aldırılsa aldıracağım yani, o derece tırsıyorum. Ama bu seferki çok komikti, absürdlükte rekor kırabilirdi yani. Güya bir kızımız varmış ve ben eşlerden erkek olanı imişim. Kız kayıpmış ve haldır haldır aramakta imişiz. Uzun süren bir arayışın sonunda kızı buluyoruz, daha doğrusu evin herifi olarak ben buluyorum, kedi bakıcısı olmuş. Buraya kadar mantıklı olabilir, benim erkek olmam dışında. Lakin bizim kız şarap bardağı imiş. Rüya bu ya, resmen şarap bardağı, şu karnı geniş olanlardan. Koşa koşa bizim hanıma gidiyorum ve "Hanım müjde kızı buldum kedi bakıcısı olmuş" diyorum. Şarap bardağı yanımda tabii, bizim kız ya o. Hanım şöyle bir bakıyor ve "Yanılıyorsun" diyor, "bu bizim kız değil, bizim kız şampanya bardağıydı". Evet, izin veriyorum, çekinmeyin "Çüş" diyebilirsiniz, "bu nasıl rüya". 😅

Hemen hemen Oscar adaylığına şu veya bu şekilde dahil olmuş tüm filmleri izledim. "Aman da nasıl güzelmiş, bayıldım" dediğim tek film olmadı. En fazla 8 alabildi bir-iki tanesi, o da kanaat kullanarak. Hele o herkesin deli divane olduğu "La La Land"ı neredeyse yarım bırakıyordum. Öyle sıkıldım, öyle abartılmış buldum. Sinemada müzikal sevmiyorum, müzikli bir şeyler dinleyeceksem konsere, izleyeceksem operaya giderim. Nitekim Cumartesi akşamı "Yolanta" operasındaydım. Çaykovski'nin bestelediği son opera imiş "Yolanta", dekor, müzikler, ışıklar hepsi çok güzeldi. Yalnız hem oyuncular, hem de izleyiciler biraz hüzünlü idi. Opera orkestrasının konzertmeisteri Zeynep Işık üç gün önce genç yaşta vefat etmiş ve cenaze töreni de o gün yapılmıştı. Oyun sona erdiğinde izleyicilerden yükselen alkışların çoğu Zeynep içindi. Huzurla uyusun...




Fotoğraflar: Buradan

Vaziyet böyle; okuyorum, yazıyorum, izliyorum ve baharı bekliyorum kumrular gibi. Tez gelsin...

2 Şubat 2017 Perşembe

ÇELINC BİTER, OCAK GİDER, GERİYE KİTAPLAR KALIR

Ocak ayını ucundan yakalayıp son gününde doğduktan sonra yolcu ettik, geriye ay içinde okuduğum on kitap ve on iki film kaldı. Filmleri blogun sağ yanındaki "2017 Filmleri" linkini tıklayarak görebilirsiniz, kitaplara gelince: 


1- Yeniyılın ilk kitabı geleneksel olarak Lalenin Bahçesi'nin yeni yıl hediyesi olan kitap oldu: "Bu Şimdiki Zaman Kipinde Yazılmalıydı/Helle Helle". Helle Helle Danimarkalı bir yazar, kurgu yapmak, roman gibi roman yazmak şeklinde bir kaygısı yok sanırım. Öyle konuşur gibi, sakin sakin anlatıyor iki Dörte'nin yaşadıklarını. İlginç ve hoş bir kitaptı.


2- Yine bir yeni yıl armağanı, sevgili Real Fiesta'dan. "Siz Hiç ODTÜ'de Çocuk Oldunuz mu?/Cem Danyal Arslan". Adı ilgimi çekmişti, Ankara'da geçen her kitapta olduğu gibi. Bir anılar dizisi, çocukluğu babasının görevi nedeniyle ODTÜ lojmanlarında geçen yazarın ağzından çocukken orada yaşadıkları anlatılıyor. Pek usta işi bir anlatım olmasa da ODTÜ'yü bilenler için ilgi çekici ve naif bir kitap. 


3- Ayın üçüncü kitabı Ocak ayının ve belki de yılın en güzel kitaplarından biri oldu: "Denizadamı/Carl-Johan Vallgren". Yazarın daha önce "Bir Garip Aşk Öyküsü" isimli kitabını okumuş ve çok beğenmiştim. Onun referansıyla yazın satın aldığım kitabı sonunda okuyabildim ve diğerinden de çok beğendim. İlgisiz ve sorumsuz bir ailede büyüme sancıları yaşayan biri özürlü iki kardeşin öyküsü araya fantastik ögeler de katılarak şahane bir dille anlatılmış. Mutlaka okuyun derim.


4- John Berger'i çok severim. Son kitabı "Hoşbeş"i sipariş verdikten iki gün sonra ölüm haberi geldi. Dolayısıyla "Hoşbeş" okuması da bir nevi yazarla vedalaşma gibi oldu. Herzamanki gibi akıcı diliyle çeşitli konularda denemeler yazmış, hayranları kaçırmasın derim.


5- Ayşegül Devecioğlu okuduğum diğer kitaplarıyla çok beğendiğim bir yazardı. Öykülerini merak edince "Başka Aşklar"ı da okuma ihtiyacı duydum ve en az romanları kadar beğendim. Son zamanlarda yazılan başı sonu belirsiz öykümsülerden gına getirmişken adeta roman kurgusundaki bu öykülerle yeniden sevdim öykü okumayı. Özellikle "Kötü" ve "Xet" damağımda güzel ve buruk bir tat bıraktılar. Tavsiyemdir. 


6- "Kuş Eppeği" İletişim Yayınları'ndan çıkan adı gibi bir mini kitap, Levent Cantek yazmış. Türkiye'de iz bırakmış çeşitli alanlardaki ünlülerin özelliklerine küçük küçük notlarla, betimlemelerle değinilmiş. İlginç olmuş. 


7- Yine bir yeni yıl hediyesi, Macera Kitabım'dan: "Kasım Yağmuru/Audur Ava Olafsdottir". İlk kez İzlandalı bir yazarın kitabını okudum, değişik bir tarzı vardı, sevdim. Izlanda hakkında epey bilgi edinmekle kalmayıp aslında oldukça zorlu bir yolculuğun bu derece sakin bir üslupla anlatılmasına da şaştım. Kitabın sonundaki 30 sayfalık yemek tarifleri (ki ister yapın ister yapmayın, zaten bir kısmı da uyduruk olabilir tarzında bir uyarı var) de finalin sürpriziydi. Okursanız pişman olmaz, okumazsanız pek büyük bir kayba uğramazsınız. 


8- Erendiz Atasü'nün son kitabı "Baharat Ülkesinin Hazin Tarihi" Çok ilginç bir okuma oldu. Yazarın romanında konu ettiği ülke ve kahramanlar kurgusal olsa da okuyanda "Hah, bu budur işte" duygusu uyandırıyor. Hayali dediği ülkenin çok gerçek olduğunu okuyunca anlayacaksınız. Melez bir roman "Baharat Ülkesi...", içiçe girmiş bir ülkeler, kahramanlar topluluğu aslında. Çok da ufuk açıcı. Tavsiyemdir...


9- Özge Samancı'nın grafik romanı "Bırak Üzülsünler" bir kuşağının büyüme sancılarının çizgilerle anlatımı. Pek çok kişi o çizgilerde kendini bulacak. Çok güzel bir kitap olmuş, bu da tavsiyemdir.


10- Ve yine bir yeni yıl hediyesiyle, bir çizgi romanla ayı bitirdim: "Bobo/Serkan Altuniğne". Kısaca şapşal bir köpeğin maceraları diyebiliriz. Eğlenceliydi.

Eveet Şubat ayına elimde yarısı okunmuş bir kitapla ve aciliyetten başlanmış bir başka kitapla giriyorum. Onlar ay sonuna kalsın, ben Çelıncın son sorusunu cevaplayayım:

-2017'de olmasını çok istediğin bir şey:

Ne isteyebilirim ki 2016'da yaşananlardan sonra. Sadece barış ve huzur, ülkem için, hepimiz için.

 

1 Şubat 2017 Çarşamba

ÇELINÇ 16

Efendim çelıncımızı bitirmek üzereyiz, 16. sorumuz der ki:

-Kağıda bir şey çiz ve bize göster:

Şu anda vaktim yok, oturup bir şey çizemeyeceğim, önceden çizdiğim ve dahi boyadığım bir şeyi aşağıya koyuyorum, hem kedi sevenlere armağanım olsun 😊


Yarın son soruda buluşmak dileğiyle...


31 Ocak 2017 Salı

ÇELINCIN 15'İNDE BİR YAŞ DAHA BÜYÜMEK

Soru şu:

-15 yaşında birine vereceğin nasihat ne olurdu:

Hayatımın 28 yılını (+) (-) 15 yaş civarı gençlerle hemhâl olarak geçirdim. Zaman zaman nasihat ettiğim, zaman zaman kızdığım oldu ama bir kaç tahe iflah olmaz dışında en yaramazını bile sevdim ve çıkardığım sonuç şudur ki o yaş grubuna nasihat vız gelir tırıs gider. Geçelim. Öğretmenliğim olgunlaştığında ben onlara yaşıtımmış gibi davrandım, daha çok etkisi oldu. O yüzden yok bende nasihat masihat.

Ben bugün bir yaş daha büyüdüm, önümde kalanlar arkamda bıraktıklarımdan epeydir daha az ama ruhum hala arkada bıraktıklarımla yoldaş. Ve bana bugünün en güzel hediyesini Sardunya verdi. Aşağıdaki linki tıklayınız merak ediyorsanız.

30 Ocak 2017 Pazartesi

"ARKADAŞIM OL YETER/BÖYLESİ DAHA GÜZEL" ÇELINÇ 14

Yeni haftanız hayırlı olsun sevgili takipçilerim, yeni yıl geldi gelecek derken Ocak ayı bile gidiyor yarın. Bana da yarın itibarıyla yeni bir yaş geliyor, hoş gelsin, sefa gelsin. Sağlıkla, huzurla gelsin. 

Dün bütün günü tembellikle evde geçirmeyi planlamış ve yabancı dilde Oscar adayı olan ve festival sırasında seansını tutturamadığım "Toni Erdmann" filmini izlemeye başlamıştım. Büyük bir keyifle seyredip yarısına gelmişken arkadaşım aradı ve davet etti. Ne de olsa anneannemin torunuyum, "Eh şimdi gitmezsek ayıp olur, o kadar çağırmışlar" diye yalandan nazlanırken bir yandan da giyinmeye başlardı. Ben de o hesap, "e haydi geleyim bari" dedim ve apar topar giyinip yollara vurdum kendimi. Lakin günlerden Pazardı, toplu taşıma seferleri seyrelmişti, bizim evin önü kazıldığı için duraklar iptaldi ama neyse ki hava güzeldi. Binebileceğim en yakın durağa gidip 15-20 dakika kadar bekledikten sonra gideceğim yere ulaştırabilecek bir dolmuşa attım kendimi, lakin bir nevi şehirlerarası yolculuk yaptım. Görmediğim mahalleleri gördüm, girmediğim sokaklara girdim, aynı güzergahtan bir gidiş, bir dönüş olarak iki kez geçtim ve sonunda menzile ulaştığımı düşünüp inmek istediğimde şoförden az daha dayak yiyecektim. Durak yerine uygun bir yer dediğim için, ki ben zaten uygun bir yer derken durağı kastetmiştim. Son günlerde içime edepsiz bir canavar kaçtığı için altta kalmadım, ben de ona çemkirdim ve indim. Arkadaşın evine vardığımda savaştan çıkmış gibiydim. Neyse ki orada dinlendim. Dönüşte aynı menzili bir kez daha katettiğimi söylememe gerek var mı bilmiyorum, kafamın içinde Ebru Gündeş çalıyordu: "Bir daha bu yolları aynı hevesle yürür müyüm?", yürümesem de dolmuşla, otobüsle geçerim Ebru apla. Gelelim sorumuz, 14:

-Keşke arkadaşım olsa dediğin ünlü kim?

Ah arkadaş ne kelime amcam olmasını istediğim bir ünlü yıllardır var: Ziya Osman Saba. Şiirlerindeki naifliği, anlatımındaki zerafeti nasıl severim. Hep iyi yürekli, kalender, diğerkâm bir insan olduğunu düşünmüşümdür. Kitabına "Mesut İnsanlar Fotoğrafhanesi" ismini koyacak kadar ince düşünceli. Onu tanıdığımda ilkokuldaydım, halamın evini taşırken bize bıraktığı kitaplığındaki çok eski bir kitabıyla: "Nefes Almak"


Sonra tüm şiirlerini okudum, hepsini ama ben asıl ondaki insancıllığı sevdim. Bu şiir de yaklaşan doğum günüme Ziya Osman Saba'dan bir hediye olsun:

Geçen Zaman

Hiç olmazsa unutmamak isterdim.
Eski geceler, sevdiklerimle dolu odalar...
Yalnız bırakmayın beni hatıralar.
Az yanımda kal çocukluğum,
Temiz yürekli uysal çocukluğum...
Ah, ümit dolu gençliğim,
İlk şiirim, ilk arkadaşım, ilk sevgim...
-Doğduğum ev. Rahatlayacak içim duysam
Bir tek kapının sesini.
Arıyorum aklımda bir ninni bestesini...
Böyle uzaklasmayın benden, yaşadığım günler.
Güneş, getir bir bayram sabahını.
Açılın açılın tekrar
Çocuk dizlerimdeki yaralar,
Hepiniz benimsiniz:
Mektebim, sınıflarım, oturduğum sıralar...
Yalnız hatırlamak hatırlamak istiyorum
Nerde kaldı sevgilim, seni ilk öptüğüm gün,
Rengine doymadığım o sema,
Ahengine kanmadığım ırmak.
Bırakıp her şeyi nereye gidiyorum?
Neler geçmişti aklımdan,
Nedendi ağladığım, nedendi güldüğüm?
Ah nasıldı yaşamak? 


Size  "amca" diyebilir miyim Ziya Osman Saba?


Not: Şunu da araya sıkıştırıvereyim, Füruzan'la da komşu olmak isterdim, şöyle randevuyla buluşup porselen fincanlarda çay falan içtiğimiz. Arkadaşlık biraz zor sanırsam, iki kez karşılaştım, mesafeli bir insan kendisi ama komşu olup arada görüşmek güzel olurdu :)

29 Ocak 2017 Pazar

PAZAR ÇELINCI 13

Güneşli ve gürültülü bir Pazar sabahından günaydın. Gürültünün çaresi yok, güneşse sevindirici, iki gündür Antalya'ya yakışmayacak soğuk vardı burada. Şimdi diyeceksiniz ki Ankara, İstanbul, Erzurum, Kars neylesin. Valla onlara da yazık tabii ki ama herkes kendi yaşadığı yere alışıyor, vücut ona uygun tepki veriyor. Düzgün ısıtma sistemi ancak yeni yapılan evlerde mevcut olan bu şehirde elektrik sobası ve klimanın himmetine muhtaç tek odalarda yaşamaya mahkumuz, ikide bir düşen voltajı ve soğuğa eklenmiş nemi de hesaba katarsak Akdenizli bir şehrin kışın ne kadar üşütebileceğini tahmin bile edemezsiniz, kazara bir de eviniz kuzeye bakıyorsa. 25 yıl çalıştığım okulda ısıtma sistemi yoktu, daha inşaat bitmeden kalorifer kazanı arızalanmış ve bir daha asla tamir edilmemişti. O 25 yıl boyunca kendimizi ve öğrencileri ısıtabilmek için her türlü gecekondusal yöntemi denedik. Öğretmenler odasının tam ortasında eski püskü bir odun sobası yanardı, ara sıra saklanma süresi dolmuş eski yazılı kağıtları da yoldaşlık ederdi odunlara. Öğretmenler odası zaten gecekonduydu. Öğrenci popülasyonu arttıkça öğretmenler odası, idare odası, laboratuar, kütüphane olarak düşünülmüş ne kadar alan varsa sınıfa çevrilmiş öğretmenler ve idareciler için alternatif alanlar yaratılmıştı. Merdiven altı, müdüriyet bölümünün üstü, bahçenin bir bölümü, koridorların sonu tuğla ile örülerek ya da camekanla bölünerek oda haline getirilmişti. En sefil olanı öğretmenler odasıydı, bildiğiniz dam işte, dört yandan tuğlayla çevrilip hop genişçe bir odaya çevrilmişti. Kış boyu yağmur yağdıkça yalıtımsız duvarlarında güherçileler oluşur, tavanından su damlar, pencere pervazlarından hem soğuk üfler, hem yağmur suyu sızardı. O nedenle tam ortaya kurulu antik sobanın etrafı en rağbet gören mekandı. Dersten çıkan ellerini oğuşturarak sobanın etrafına kümelenir, kimi simitini ısıtır, kimi de sabahleyin yağan ünlü Antalya yağmurunda havuza dönmüş ayakkabılarını kuruturdu. Sınıflar daha içler acısıydı tabii ki,  özellikle kuzeye bakanlar. Buz gibi  bir soğukta, çıplak beton bir odada biz nasıl ders anlattık, öğrenciler nasıl dinledi şimdi buradan bakınca imkansız gibi geliyor. Battaniyeye bürünmüş, başları bereli, elleri eldivenli öğrenciler hala gözümün önünde. Sonra baktılar böyle olmayacak kuzeydeki sınıflara soba kurma kararı alındı. Lakin baca tertibatı yok, inşaat kaloriferliye göre yapılmış. Demokrasilerde çare tükenmeyeceği için pencerelere borunun sığacağı delikler açıldı. Yersizlik nedeniyle sınıfın girişine kurulan ilkel sobalardan uzanan 5-6 metrelik borular pencereden çıkarıldı. İyi kötü en azından soğuk hava kırılıyordu ama okula kuzey cepheden bakan biri sakaletin ne boyutta olduğunu gayet iyi farkederdi. Antalya merkezde, şehrin en rağbet gören meslek liselerinden birinin camlarından çıkan iğrenç, paslı soba boruları. Nitekim o yıl gelen müfettişler de beğenmedi. "Üşüyünüz efenim, ne demek soba kurmak, tiz söküle bu sobalar" dendi, tabii bahane yangın tehlikesiydi ve bir bakıma haklılardı ama "o zaman ödenek yollayınız klima alalım efenim" diyen çıktı mı bilmem. Hoş dense de bir şey farketmezdi. Son iki yılı o sobalardan da mahrum üşüyerek geçirdikten sonra ben emekli oldum, hemen ardımızdan tüm sınıflar klimalanmış neyse ki. Şimdi siz bu anlattıklarımın ne kadarına inandınız bilmem ama hepsi de harfi harfine doğru. Bir soğuktan nerelere gelmişim, gevezeliğim için kendimi, sabrınız için sizi kutlayıp 13 no'lu çelınç sorusuna geçeyim:

-10 yıl sonra nerede, nasıl yaşamak istiyorsun?

10 yıl sonrayı görürsem aynı yerde olmak istiyorum, huzura kavuşmuş ülkemde, yaşadığım Cennet şehirde ve evimde olmak istiyorum, sevdiklerim eksilmeden yanımda olsun istiyorum. O kadar. Hem bu şehirden başka yerde yaşamak ister mi insan?