.

.
.

19 Nisan 2016 Salı

GÜLÜMSE (ÇELINC 8)

Bir haftayı geride bıraktık bile meydan okumamızda. İyi gidiyor iyi, bloglara hareket geldi. "Çırayı gören geliyor" derdi annem, bu da o hesap oldu, çelıncı gören "ben de katılayım" diyor. Böylece âtıl duran bloglarla da hasret gidermiş oluyoruz.

8. günün sorusu şöyle:

-Sizi gülümseten bir şey?

Genelde güler yüzlü bir insan evladı olduğum söylenir, fotoğraflarda mesela 32 dişimi sayabilirsiniz (esasen çok acı ama 32 dişim yok, pek çoğu dişçi koltuklarında şehit ya da gazi oldular, 20 yaşında çıkanlar 20 yaşlarını göremeden gittiler, ağzımın içi yabancı nesneler ordusuyla işgale uğramış durumda ama ben yine de porselen porselen gülümserim). Bu nedenle beni güldüren de, gülümseten de pek çok şey olabilir ama bunlardan pek azı bir komedi filmidir. Komedi filmi özürlüyüm. O kadar azında gülerim ki artık gitmemeye karar verdim. Milletin kahkahadan koltuktan düşeceği sahnelerde ben bön bön perdeye bakarım. Beni güldürebilen ender bir kaç komedi filminin kahramanı ise ezelden ebede Şener Şen'dir, bilhassa "Badi Ekrem"ken.


Beni gülümseten pek çok şey vardır ama ilk sırada yer alanlardan biri kitaplarımdır. Ne zaman gözüm kitaplıklarıma ilişse farkına varmadığım bir gülümseme gelip yerleşir yüzümün alt bölgesine. Bir nevi sevindirik olurum, "Ayyy iyi ki bunlar benim kitaplarım" demeye getirerek :) Bak yine gülümsedim. 


Sonra bilhassa şu arkadaşın suratına ne zaman baksam aynı şapşal gülümseme benim de suratıma yerleşir. Bayılırım Çarli'ye, beceriksizliğine, naifliğine, iyi niyetine, o tutunamayan hallerine. 


Soru bir şey demiş ama çok şey yazdım, daha da yazabilirdim ama abartmadan gideyim ben. Yüzünüzde gülümsemenin eksik olmadığı bir gün olsun...

17 Nisan 2016 Pazar

ÇELINÇLI PAZAR (6-7)

Antalya Nisan ayında olamayacak kadar ısındı bu aralar. Henüz çorapları fora etmediysek de az kaldı ayak parmaklarımızı özgürlüğüne kavuşturmaya. Dışarıda güneşli, güzel bir hava var ama dün hem gündüz, hem gece ev dışında olduğum için bugün dört duvar arasında deşelenmek ihtiyacındayım. Dün akşam "Yaşa Sen Anne" isimli bir operaya gittim. Opera komik tarzında bestelenmiş Donizetti'nin bir eseri idi. Eğlenceli ve renkli bir gösteriydi aslında ama nedense çok keyif almadım, sanırım yorgundum. Şimdiyse CD'den Müşfik Kenter'i dinliyorum Orhan Veli şiirleriyle. Bir yandan da çelinç cevaplama durumundayım gördüğünüz gibi, bugün 6. sorudayız ama ben bonus olarak 7'yi de ekleyeceğim. Zira yarın "Kimler Geldi, Kimler Geçti" serisine bir ekleme yapmak niyetindeyim. Şimdi gelelim sorumuza:

-Evcil hayvan olarak ne beslemek isterdiniz?

Evde hayvan besleme alışkanlığı olmayan evlerde büyüdüm ben. Ne baba evinde, ne bir süre birlikte yaşadığımız anneannemin evinde, ne de zaman zaman konuk olduğumuz akraba evlerinde ev hayvanı yoktu. Kendime ait bir evim olduğunda da böyle bir şey düşünmedim. Esasen evde hayvan beslemeye çok sıcak bakan biri değilim. Şimdi yan taraftan kocaman bir yastık alıyor ve ardına gizleniyorum, zira birazdan fanatiklerin saldırısına uğramam olası. Bakınız hayvansever demedim, zira ben de hayvanseverim. Evde hayvan beslememek hayvan sevmemek anlamına gelmez benim düşünceme göre. Hamamböceği ve akrep dışında kurbağadan file tüm hayvanları severim, korurum, onlar için endişe duyarım, hatta bana görünmedikleri sürece hamamböceği ve akrebe de sözüm yok. Ama yakın temasa gelince ııh, siz deyin korku, ben diyeyim huy ya da fobi, artık adı her ne ise, elime alamam, çok yaklaşamam. Hele köpekler, gördüğüm her köpeğin potansiyel olarak beni ısırabileceğı saplantısına sahibim. Oysa cidden çok severim, o ıslak bakışlarına biterim ama diyorum ya "Seni uzaktan sevmek aşkların en güzeli" :) Kediler konusunda biraz ehlileştim, Şuşu Öyküsü'nün şahane kedisi Frida sayesinde dokunup sevebilmeyi başardım :)

Küçük çocuğu olan çoğunluk gibi bir zamanlar bizim evde de muhtelif balıklar ve bir adet "Şapşal" isimli kaplumbağa beslendi, yalan söylemeyeyim şimdi. Şapşal o kadar evcilleşmişti ki elimizden yem yiyordu. Sonra ölüverdi garibim, kendisini kibrit kutusuna koyup törenle bahçedeki ağacın altına gömdük. Balıklar mı, ızgara yaptık demeyeceğim tabii, bir kısmı birbirini yedi, bir kısmı aşırı beslenmekten çatladı, bir kısmıysa eceliyle Balıklar Cenneti'ni boyladı. 

Sorunun cevabına gelince, anladınız artık, beslemek arzum yok ama illa ki beslenecek, bu bir emirdir deniyorsa şu aşağıdakilerden birini-ya da ikisini birden-alayım lütfen:



Nasılsa günün neredeyse tamamında uyuyorlar, uyanıkken de koyarım birinin önüne okaliptüs-zaten evin önünde var-öbürüne bambu-balkona dikerim iki saksı-yesin dursunlar, boş kaldıkça da "aman da aman, bıdı bıdı bıdı" diye sever dururum :)

7. soruya gelecek olursak:

-Yatarken ne giyersiniz?

Ay ne giyeceğim ayol, tüm zamanların en rahat kostümü olan pijama, hatta pijama bile değil eşofman, eşortman, aşörtmen :) Sadece yatarken değil evde olduğum her an eşofman üstümdedir. İcat eden varolsun, eli kolu dert görmesin, iki cihanda aziz olsun :)

Haydi gittim ben...


16 Nisan 2016 Cumartesi

BİRİ KOLEKSİYON MU DEDİ? ÇELINÇ 5

Efendim gelelim çelınçımızın ya da Türkçe ismiyle meydan okumamızın 5. gününe ve sorusuna:

-Koleksiyonunu yaptığınız bir şey var mı?

Olmaz mı, olmaz mı? Yakında çöp eve dönüşecek bir haneden ve arşivci bir kişilikten söz ediyoruz burada. Aşağıda görecekleriniz ortaya sermeye üşenmediklerim. Bir de çekmecelerde dolaplarda olanlar ve fotoğraftakilerin daha zor yerlerde yerleşmiş devamları var ki aklımdan zorum olduğunu düşünmeyesiniz diye, ancak bu kadarını sergileyebildim.


En bi kalabalık ve en bi şahane koleksiyonum olan ayraçlar. Gördüğünüz sandığın içi tepeleme dolu. Yayınevlerinin kitaplarla birlikte verdiği ayraçlar çoğunlukta orada, diğerleri ise bizzat satın aldıklarım ya da huyumu bilenlerin çeşitli yerlerden getirdikleri hediye ayraçlar. Bir süredir yayınevi ayraçları biriktirmekten caydım, zira koyacak yer bulmakta zorlanıyorum artık. Daha özel parçalar toplamaya karar verdim, umarım kendime verdiğim sözü tutabilirim. 


Gittiğim tiyatro, konser, bale, opera türü gösterilerde bulursam mutlaka program dergisi satın alırım. Burada görünmüyor-dedim ya üşendim hepsini biraraya toplamaya-ama Antalya Devlet Tiyatrosu'nun açıldığı yıldan (1992'ydi sanırım) kalma program dergilerim vardır. Ayrıca gittiğim sergilerden katalog toplarım ya da satın alırım. 



Ve Snoopy figürleri. Bayılırım bu ekibe ve nerede görsem minyatür bir objesini hemen toplar arkadaşlarının yanına eklerim. 

Var daha bir şeyler ama bu kadar yetsin, yarına görüşmek üzere...

15 Nisan 2016 Cuma

KİMLER GELDİ, KİMLER GEÇTİ 3 (ELİZABET) VE ÇELINÇ 4




Görsel: Buradan 
Onu gördüğümde elinde o güne kadar sahip olmayı düşlediğim ama bir türlü sahip olamadığım şeyi, saçları olan bir oyuncak bebeği tutuyordu. Gözüm yüzünden önce bebeğe kilitlenmişti. Sonra biri “Elizabet” diye seslendi ve o zaman kaldırıp başımı yüzüne baktım. Ben yaşlarda masum bakışlı bir kız çocuğuydu ama niye ismi “Elizabet”ti? Bir an Elizabeth Taylor’u çok sevdiğini ve kendine takma isim olarak onu aldığını düşündüm ama annesi de ona Elizabet diye sesleniyordu. Sonradan öğrenecektim Ermeni olduklarını, yeni taşındığımız, anneannemle paylaşacağımız motel tipi mimariyle inşa edilmiş apartmanda aynı balkona açılan dairelerden birinde kat komşusu olduğumuzu. Ve bir süre sonra ben onunla, annem ve anneannem de annesi sevgili Valentin teyzeyle sıkı fıkı ahbap olacaktık. Ben daha çok giderdim en köşedeki aydınlık dairelerine, anneannemin başı pek çocuk gürültüsü kaldırmazdı. Bildiğimiz, duyduğumuz masalları canlandırırdık Elizabet’le ve hep o kraliçe olurdu. Çünkü prenses yaptığımız saçlı bebek onundu. Arada abisi Numan da katılırdı oyunlarımıza ama onun sabrı fazla kaldırmazdı bizim kırıtmalı, sırıtmalı masallarımızı. Valentin teyze kendi yaptığı ve balkon güneşinde olgunlaşmaya bıraktığı likörlerin vişnelerinden verirdi bazen. Oyunun ortasında ağzımıza attığımız alkollü vişnelerin verdiği rehavetle divanın üstünde elimizde bebekler sızdığımız çok olurdu. Neden bu kadar çok vişne likörü yapıldığını ve Elizabet’in bizim doğum günü sandığımız kutlamalara neden “isim günü” dediğini yıllar sonra Takuhi Tovmasyan’ın kitabını okurken çözecektim. İsim günü ve o günlerde vişne likörü ikramı bir Ermeni geleneği imiş. 

Valentin teyze güzel yürekli bir kadındı, evlerine onca gittim, bir kez asık görmedim o yüzü. Annem hasta olup bir süre yataktan kalkamadığında o uzun ortak balkondan sürükleyerek bizde olmayan çamaşır makinesini anneannemin dairesine taşımış ve tüm çamaşırlarımızı yıkayıp pakladığı gibi annem iyileşene kadar yemek taşımıştı. Ne yazık ki çok uzun sürmedi dostluğumuz, kuyumculukla uğraşan babalarının işleri bozulunca İstanbul’a göç kararı aldılar ve gidiş o gidiş ne Elizabet’ten ne de Valentin teyzeden bir daha haber alamadım ama kalbimdeki yerlerini hep korudular. Umarım iyi ve sağlıklıdırlar...

Ve gelelim Çelınçımızın 4. sorusuna:

-Kim veya ne olmadan yaşayamazsınız, nedenini açıklayınız?

Kim sorusunun cevabı pek çok kişide olduğu gibi bende de "ailem" olacaktır doğal olarak. Yanımda veya uzakta, sağ ve sağlıklı olduklarını bilerek yaşamaktan daha güzel bir şey olabilir mi?
Ne sorusuna ise beni tanıyan hemen herkes "kitap" cevabını verecektir. Okumayı öğrendiğim andan itibaren tutkum haline dönüştü. Bu konuda Victor Hugo ile aynı fikirdeyim, bence de "Kitap basımı icadı, dünya tarihinin en mühim hadisesidir" ve bizim evin en keyifli odası kitaplıkların en yoğun olduğu odadır :)

Gününüz güzel geçsin...








14 Nisan 2016 Perşembe

ÜÇÜ BİRARADA (MEYDAN OKUMA/ÇELINÇ/YA DA HER NE DERSENİZ)

Bir süredir ihmal edilmekte Leylak Hanım, arada bir uğrayıp hatırını sorsam da bazen bir hafta uğramadığım oluyor. Bilgisayar ekranından sitemli sitemli bakmasına dayanamıyor, yazmak için yeni sebepler icat etmeye çalışıyorsam da yok işte olmuyor. O 5-6 yıl evvelin hevesli havası pek çok blog sahibinde yok (ben de dahil). Ama bırakmak da istemiyorum, zira burası benim için bir terapi merkezi gibi, ufkumu açan, kendimi geliştirdiğim bir alan, sayesinde nice güzelim dost kazandığım bir yer, gençlerle gençleştiğim, yaşdaşlarımla dertleştiğim mecra, kıyamıyorum. O yüzden Saçaklı hanımın başlattığı 30 günlük meydan okumayı görünce "ben de varım" dedim. En azından her gün buraya uğramak için zorunlu bir sebep olur, hem de aramızda eğleniriz. Hem de yaş ortalaması biraz yükselsin değil mi, zengin durur :) Aslında bugün 3. gün ama ben Anamur yazıları yüzünden ancak bugün başlayabildim, onun için 3 soruyu ardarda cevaplayacağım klavyemin yettiğince. Bu çelincın ayrıca bir faydası var ki o da bir süredir kuytulara çekilip kayıplara karışmış Fermina kardeşimizin kendini gün yüzüne çıkarmasıdır. Ferminanım huuu, arayı bu kadar açma bir daha :)

Şimdi gelelim ilk soruya:

1- Müzik listenizdeki ilk 10 şarkıyı paylaşın, dinlerken nasıl hissediyorsunuz?

Hımm, zor soru. Zira benim bir müzik listem de, kulaklık takıp herhangi bir mekanda müzik dinleme alışkanlığım da yok. Evdeysem takarım sevdiğim CD'yi bağırtırım ya da netten bir şeyler dinlerim. Ama dur dur, bir vakitler, eski telefonumu ilk aldığımda bir heves liste yapmıştım kendime, aklımda kaldığınca onu paylaşayım. Gülmek yok ama, zira bazı şarkılar milattan önceden kalma. Bakalım neler vardı, karışık yazmak zorundayım zira hafızamı zorluyorum:

-All Hung Up In Your Green Eyes - Sandy Posey: Bu şarkı hakkındaki düşüncemi soracak olursanız yine bir şarkıyla cevap veririm: "Yıllar geçse de üstünden/Bu kalp seni unutur mu?" Öyle severim öyle severim, ardarda defalarca dinlesem bıkmam. 


-Johnny Guitar - Shadows: Johnny Guitar aslında daha ben bile doğmadan çevrilmiş aynı adlı bir western filminin müziği ama öyle şahane bir şeydir ki şu anda bile telefonumun zili Johnny Guitar'la çalar.

-If You Go Away - Shirley Bassey: Herhangi bir söze gerek var mı bilmiyorum. Bizim nesil Shirley Bassey dendi mi bir dakika saygı duruşuna geçer :)

-Rain and Tears - Demis Roussos: Her şarkısına, sesine, grubuna bayılırım ama bu şarkısının yeri ayrıdır. Toprağı bol olsun.

-Albinoni'den G Minor Adagio: Mümkünse sakin, sessiz bir ortamda gözleri kapalı dinleyiniz.

-Concierto Aranjuez Adagio: Ya da bilinen adıyla Rodrigo'nun Gitar Konçertosu. Sevmeyen var mıdır?

-Gün Biter Gülüşün Kalır Bende - Banu: Ahmet Telli'nin güzelim şiiri ancak bu kadar güzel bestelenir ve ancak bu kadar güzel yorumlanabilirdi.

-Yalnız Sen (Sultaniyegah Saz Semaisi) - Göksel Baktagir: Tüm zamanlarımın vazgeçilmezi.


-Mahur Beste - Ahmet Kaya: Her dinleyişimde kalbime hançer saplanır.

-Kütahya'nın Pınarları: Ve bir türküyle bitirelim. Halk Müziği top 10'umun ilk sırasında yer alır. 

Evet en zor soruyu geçtik galiba, gelelim ikinciye:

2- Göbek adınız nedir, sizin için önemini anlatabilir misiniz?

Efendim göbeğimin adı göbek, biz ona aile arasında "göbüş" diyoruz. Zira bu aralar pek tonton bir hal aldı, adıyla yaşasın :) Ne kadar zorlasam da bir tane adım var, bundan da pek memnunum zira iki ismin zorluklarına aile içinde bizzat şahit olduğum için ne göbek, ne gerdan, ne ense başka bir ismimin olmamasına memnunum. Zaten sert ünsüzlerin bolca yer aldığı bir ismim var, sürekli karıştırılır, ilk hecesi farklı söylenir-ki bu benim için kırılma noktasıdır-bir de göbek adım olaydı halim nicolurdu bilemem :)

3- Cüzdanınızda-çantanızda-neler olduğunu bizimle paylaşın:

Cüzdanımda doğal olarak para var öncelikle. Şu aralar sadece kağıt para çünkü pozuk para bölümünün çıtçıtı gevşedi, kapanmıyor. Cüzdanı elime her aldığımda yerlere şakır şakır bozukluk saçmaktan bıkıp usanınca kendilerini minnoş bir bozuk para kesesine taşıdım. Para dışında kredi ve mağaza kartları, toplu taşım kartı, nüfus cüzdanı ve kimlik kartları, oğlumun ve kardeşimin fotoğrafları, oraya buraya tıkıştırıp atmayı unuttuğum fişler, topu topu iki kere kullandığım kütüphane kartım (zira iade süresi gelmeden okuyacağım diye evdeki kitaplara sıra gelmiyordu) ve müze kartım bulunmakta. Bak şimdi yazınca hayret ettim, bunca şey o küçücük cüzdana nasıl sığıyormuş yahu? Çantamda ise doğal olarak cüzdan, mutlaka fotoğraf makinem, cep telefonum, not defteri ve kalem, bazen numaralı, bazen güneş gözlüğüm, bolca ordan burdan toplanmış kolonyalı mendil, kağıt mendil, ruj, minik bir saç fırçası ve ayna, ağrı kesici ve eğer çanta büyükse bir kitap bulunur. 

Eveeet, o zaman yarına görüşmek üzere...

13 Nisan 2016 Çarşamba

ANAMUR 2

Evet, bu post da bol fotoğraf içerir.

Nerede kalmıştık? Dördüncü gün için planımız "Anemuruim Ören Yeri"ni ziyaret etmekti. Hava mevsime göre hayli sıcak olduğu için rahat gezebilmek için ikindi üstünü bekledik ama sabah gayet hoş bir manzara kahvaltımıza eşlik etmişti:


Anamur'da kaldığım süre içinde cümle büyük ve küçükbaş hayvanlarla, köpeklerle, kuşlarla, ilaveten kaplumbağalarla ve dahi kabuklularla pek bir muhatap oldum. Şikayetçi miyim, hayır. Kale dönüşü arkamızdan koşturan köpek dışında gayet memnundum efenim. Bak şimdi hatırladım, hiç kedi görmedim yahu, neden ki?

İkindi vakti gelip, hava şurup kıvamına ulaşınca biz de ören yerine ulaştık ama o da ne? Araçların girmesini engelleyen bariyer kapalı, haliyle onu açacak gişe de. Meğer henüz yaz tarifesine geçilmemiş, 16.30'da mesai bitiyormuş. Eh, açık alanda çareler tükenmez, parkettik arabayı uygun bir yere, atladık bariyerin üstünden, başladık gezmeye. Biz giriş yaparken bir gelin-damat da muhtemelen fotoğraf çektirmekten dönüyordu. "Anamuruim Ören Yeri"nin MÖ 4. yüzyıldan kaldığı söyleniyor, ismi "Rüzgarlı yer" anlamına geliyormuş. 1. YY'da etrafına surlar yapılmış ve bir süre Kommagene krallığının yönetiminde kalmış. Daha sonra Sasaniler eğemenliğine girmiş, Arap akınlarına uğramış ve 12. ve 13. yüzyılda Selçukluların Mamure kalesini fethetmesiyle Türk yönetimine geçmiş. Anamuruim kazıları 1660 yılından 2000 yılına kadar devam etmiş. Ören yerine girdiğimizde ilk başta gözümüze çarpanlar çevrenin güzelliği hakkında epey ümit vermişti. Zaten arkadaşım baharda yemyeşil çayırlar üzerindeki harabelerin harika bir görüntü arzettiğini, açan çiçeklerin çevreyi daha da güzelleştirdiğini söylemişti.



Lakin dolaşmayı sürdürdükçe bir tuhaflık olduğunu farkettik, sanki ilkbaharda değil de kavurucu bir yaz mevsiminde geziyorduk. Otlar sapsarı, makilik alanın büyük bir kısmı kıraçlaşmış, ortada çiçek falan kalmamış.




Tesadüfen içeride gördüğümüz bir görevliye sebebini sorunca ot ilacı yapıldığını söyledi. Güya gelen ziyaretçilere otların arasındaki yılan-çiyan zarar vermesin diyeymiş. Bugüne kadar hiç böyle bir şey duymamıştım. Güzelim yeşillik kavrulup gitmiş, içinde zehirlenip ölen börtü, böceği ise düşünmek bile istemiyorum. Fotoğraftaki ot yığınlarını görüyorsunuz, hepsi ilaçlamanın sonucu, makiler bile traşlanmış sanki. "Ya sabır" deyip dolaşmaya devam ettik:




Üstteki fotoğraf  "Odeon", alttakiler ise "Halk Hamamı"ndan. Odeonun alt bölümünde, sahne önünde oldukça iyi korunmuş bir mozaik varmış ama zarar görmesin diye üzeri çakılla örtülmüş. Buyrun buradan yakın, halktan saklanan tarihi miras. Üzerine koruyucu kalın bir cam ya da benzeri şey yapmak bu kadar zor mu acaba da, görmemiz engelleniyor.


Yukarı kenti gezip aşağı kente inince denize ulaştık.




Çiçekleri ot ilacı nedeniyle kurumuş çayırların arasında buldum, insan eliyle yokedilmeden önce kimbilir ne kadar güzeldiler. Anlayamadığım nokta bu kadar geniş bir alana nasıl yapıldı bu ot ilacı, acaba uçakla falan mı hallettiler, yoksa yabani otları temizleyip harabelerin arasına ekin mi ekecekler :)



Tüm ören yerini gezdikten sonra geldiğimiz yoldan geri döndük, karşımıza neler çıktı bakın bakalım :)




Dedim ya, hayvandan yana kısmetimiz açıktı. Fotoğraftaki teyzeler oralarda biryerlerde oturuyorlarmış. Kısa bir sohbet yapıp gönüllerini aldıktan sonra eve döndük. 

Vakit hızla geçmiş ve Anamur'da geçecek sondan bir önceki güne gelmiştik bile, bugünkü programımızda topluca yapılacak piknikli bir geziye katılmak vardı. Sabah erkenden otobüste yerimizi aldık ve Değirmendere'ye doğru yola koyulduk. Aşağıdaki fotoğraf arkamızdan gelen otobüsü beklemek için kısa bir mola verdiğimiz yerden:


Diğer otobüs bize yetişince yola devam ettik, bir saat kadar süren yolculuğun sonunda ağaçlar arasında şelalelerin aktığı şahane bir mekana ulaşmıştık.



Gayet lezzetli ve doyurucu bir menüsü olan sabah kahvaltımızı bu manzaraya karşı yaptıktan sonra çevrede yürüyüşe çıktık.





Öğle yemeğimiz olan yakındaki çiftlikten tutulmuş kiremitte alabalığı yerken bizi izleyen röntgenciler vardı:



Güzel bir günün sonunda keyifle eve döndük vee her güzel şeyin olduğu gibi bu güzel gezinin de sonu geldi. Yola çıkacağım günün sabahında vedalaşmaya gelen konuklarım vardı :)



Konukları yolcu ettikten sonra otobüs vaktine kadar çevrede biraz dolaşmaya çıktık, önce her gün uzaktan gördüğümüz çilek serasına uğradık.



Çilek toplayan işçi kadınlar fotoğraf çektiğimizi görünce turist olduğumuzu düşünmüş olmalılar ki "Hello" diye seslendiler önce. Biz "Kolay gelsin" deyince de çilek yememiz için davet ettiler.




Giderek yakından çilek serası görüntüleri ve aşağıda sonuç:


Gel keyfim gel :)

Bu görüntüler de Dragon çayı kıyısından. Yurdum insanı kurallara ne kadar saygısız olduğunu ıspatlamak için çöpünü ve molozunu uyarı tabelasınn tam dibine dökmüş, öküzsel yeteneğiniz için yürekten tebrikler.



Otobüs zamanı yaklaşırken son olarak dut yeme molası verdik. Gördüğünüz gibi buralar hala dutluk:



Güzel bir bahar tatilini sonlandırırken önce beni şahane bir şekilde ağırlayan ve yıllar sonra buluşmanın mutluluğunu yaşatan arkadaşıma, sonra da gönlümce gezmemi sağlayan havalara en içten teşekkürlerimi yolluyorum. Yeni bir gezide buluşmak dileğiyle. Aşağıdaki fotolar dönüş yolundan, muz bahçeleri buğday tarlası sıklığında adeta ve en sonda çiçek açmakta olan bir muz ağacı: