.

.
.

31 Ekim 2019 Perşembe

31 EKİM (ALTIN PORTAKAL'DAN 1)

Umumi arzu üzerine sizlere bol sinemalı bir yazı yazacağım bugün, hatta bugünle kalmayacak, devamı da gelecek. 

Bir süredir Ulusal Yarışma bölümü iptal edilmiş ve adından "Altın Portakal" ibaresi çıkarılmış olan festival bu yıl Ulusal Yarışma dahil edilerek ve adına "Altın Portakal" eklenerek başladı geçen hafta. Biletlerin satışa çıktığı gün topluca aldığımı ve pek çoğunun da en ön sırada olduğundan bahsetmiştim son yazımda. Neyse ki en ön sıradan izlemek zorunda kalmadım, anlatacağım birazdan. Festivalin kalbi Antalya Kültür Merkezi'nde atıyor, oradaki büyük salona ilaveten yakındaki AVM'nin sinema salonlarından ikisi de festivale tahsis edilmiş. Uzun zamandır böyledir bu durum ama son iki yıldır sadece Kültür Merkezi'nde olmaktaydı gösterimler, bu yıl öze dönüldü neyse ki. Festivalin başladığı Cuma günü ve takibeden iki gün AVM salonlarında izledim filmleri. Dedim ya biletlerimin çoğu ön sıradaydı ama şöyle bir taktik geliştirerek arkalardan izlemeyi başardık. Galalar AKM'de olduğu için AVM salonlarına basın mensubu, oyuncu ve davetliler pek rağbet etmediler. Bu durumda onlara ayrılan arka sıralardaki koltukların çoğu boş kaldı, bu da bizim gibi Biletix'in gadrine uğrayan ön sıra izleyicileri ve salon dolu göründüğü için bilet bulamayan sinemaseverlerin işine yaradı. Bizler ön sıra biletlileri otomatikman gidip arka sıralara oturduk, biletsizler de filmin başlama saatinde salon dolmadıysa içeri davet edilip boş kalan yerlere oturtularak izlemeleri sağlandı. İzleyici için olumlu, organizasyon için olumsuz puan tabii ki. Dünden bu yana da AKM salonunda izliyorum filmleri, haliyle oyuncuların iştirakiyle. Durum böyle olunca koca salon hıncahınç doluyor, bu sefer de görevli, davetli ve basın mensupları ayakta kalıyor. Bugün görevlilerden biri biletlilerin yerine oturmuş, yerin sahibi gelince tartışma çıktı. Adam inatla oturduğu yerden kalkmadı, para verip bilet almış seyirci ayakta kaldı. Organizasyona bir olumsuz puan daha.

Bu kadar eleştiriden sonra (belediye yeni diye düşünüyorum, seneye daha iyi olacağı umudundayım) filmlere geçecek olursam, ilk film Başka Sinema'da gösterime giren, yakında da vizyonda olacak olan Kore filmi "Parazit" idi.



Filmler Ulusal Yarışma, Uluslararası Yarışma, Dünya Sinemasından, Özel Gösterimler olarak kategorize edilmişti. Benim izlediklerim bu kategoriler arasından seçtiklerimdi. Bunların yanısıra Belgesel ve Kısa Film dalları da mevcuttu. Ayrıca oyuncularla "Öğle Sohbetleri" adında söyleşiler, gala sonrası film ekibiyle söyleşiler, çocuk filmleri gösterimleri de gerçekleşti. "Parazit" "Dünya Sinemasından" kuşağında izlediğim bir yapımdı. Güney Kore'li yönetmen Bong Joon-Ho'nun senaryosunu da yazdığı filmde yoksul Kim ailesinin bireyleri kimliklerini gizleyerek  zengin Park ailesine çalışan olarak giriyorlar. Önceleri her iki tarafın da memnun ve mutlu olduğu bu durum sonraları trajikomik bir şekilde yön değiştiriyor. İzlediğim filmler içinde en beğendiklerimden biri oldu. Vizyona girdiğinde kaçırmayın derim.

Yine "Dünya Sinemasından" kuşağında izlediğim ikinci film Imelda Marcos adına çekilmiş uzun metrajlı bir belgesel olan "Kingmaker/İpleri elinde Tutan Kadın" idi.


21 yıl Filipinler'i yöneten diktatör Ferdinand Marcos'un eşi, ülkenin First Lady'si Imelda'nın yoksul bir çocukluktan güzellik kraliçeliğine, oradan da first ladyliğe evrilen ilginç yaşam öyküsünü bizzat ağzından izledik ama tabii ki kendi düşünce yapısına göre manipule ederek. Film aynı zamanda yakın dönem Filipinler siyasi tarihini de içeriyordu.


İlk günün üçüncü filmi "Uluslararası Uzun Metrajlı Yarışma" kuşağındandı: "Nil'in Meryemi". Film Ruanda'da geçiyor, 1994 yılında Tutsiler ve Hutular arasındaki çatışmalar sonucu meydana gelen soykırımın 20 yıl öncesini konu alan film kendisine mekan olarak "Nil'in Meryemi" adında bir kız okulunu seçmiş. İlk ırksal çatışmaların kıvılcımının nasıl atıldığını filmde görüyorsunuz. İlgiyle izlenecek bir yapım olmuş.


"La Belle Epoque" ya da Türkçe ismiyle "Yeni Baştan" yine "Dünya Sinemalarından" kuşağından bir Fransız filmi. Fransız sinemasının ünlü oyuncularından Fanny Ardant ve Daniel Auteuil de cami yıkılmış ama mihrap yerinde halleriyle filmde iki önemli rolü paylaşıyorlar. Victor (Daniel Auteuil) karısı tarafından kapı dışarı edildiği gün bir TV dizisine dahil olur ve kendini karısıyla tanıştığı güzel günlere dönebileceği, 1974 yılında geçen bir senaryonun içinde bulur. Eğlenceli ve renkli bir filmdi.


Kolombiya'nın bu yılki Oscar adayı olan ve Sundance Film Festivali'nde Jüri Özel Ödülü'nü kazanan "Monos" da "Dünya Sinemalarından" kuşağından. Öncesinde büyük övgülerle şişirilen ve biletleri ilk gün biten filmde ben umduğumu bulamadım açıkcası. Tam olarak ne olduğu anlaşılamayan bir organizasyona bağlı olarak dağlarda eğitim alan bir grup ergen asker ve esir aldıkları Amerikalı kadın doktor günün birinde uğradıkları baskınla balta girmemiş ormanlara inmek durumunda kalır. Aralarındaki didişme de o zor şartlardan sonra başlayacaktır. Sert ve yorucu bir filmdi ama bir hayli zahmetle çekildiği belli. Bu tür filmlerden hoşlananlar için ilgi çekici olabilir.


Festivalin üçüncü gününde izlediğim üç filmden ilki "Uluslararası Yarışma" kuşağından Tunus yapımı "Bir Oğul" idi. Tunus'un siyası anlamda çalkantılı günlerinde geçen filmde tatil dönüşü silahlı bir çatışmada karşılıklı ateş arasında kalan bir ailenin küçük oğulları ağır yaralanır. Çocuğu kurtarmaya çalışırken ortaya çıkan sır ailenin bir bağlılık sınavı vermesine yol açacaktır. Konusu çok bilindik olsa da iyi çekilmiş ve beğenerek izlediğim bir film oldu. Filmin oyuncularından Sami Bouajıla Venedik Film Festivali Ufuklar bölümünde "En İyi Erkek Oyuncu Ödülü" almış.


Yine Uluslararası yarışma filmlerinden biri olan "Işık, Daha Fazla Işık" Çek ve Slovak ortak yapımı. Almanya'da işçi olarak çalıştığı için ailesinden uzun süre uzak kalan Milan evine geri döndüğünde büyük oğlunun bir arkadaşının intiharıyla ilgili bir soruşturmanın konusu olduğunu, başının belada olduğu öğrenir. Ailesinin yaşadıklarından ne kadar uzaklaştığını farkederek gerçekleri görmeye başlar. Bu da beğenerek izlediğim filmlerden biri oldu, gişe şansı olursa izlemenizi öneririm.


"Ayrık Otları" hayli merak ve hevesle gittiğim bir İngiliz filmi idi. Hareketli, renkli ve neşeli olduğu kadar absürd sahnelerle de bezenmiş olan filmi "Beğendin mi?" diyecek olursanız, "Tarza göre değişir ama ben sevmedim" diyeceğim.



Festivalin dördüncü gününe bir Macar filmi ile başladık: "Geride Kalanlar". Festivalde en beğendiklerimden biri oldu, dilerim Uluslararası Yarışma'da da bir derece elde eder. 2. Dünya Savaşı sonrası Macaristan'ın toparlanmaya çalıştığı yıllarda savaşta ailesini kaybetmiş orta yaşlı doktor Aldo ile anne-babasının ölümünü kabullenmeyip dönmelerini bekleyen 16 yaşındaki Klara'nın sevgi ve şefkati birbirlerinde bulmalarını konu edinmiş duygulu ve hüzünlü bir film, vizyona girerse kaçırmayın derim. Gösterimden sonra Klara rolünde oynayan Abigel Szöke ile bir söyleşi gerçekleştirildi.


Sonunda sıra Ulusal Yarışmada aday olan bir Türk filmine geldi. Yönetmenliğini Leyla Yılmaz'ın yaptığı "Bilmemek".
Orta yaşlarını süren, birbirlerinden ve yaşadıkları hayattan bezmiş, herbiri kendi çapında yeni arayışlar içine girmiş bir çiftin lise öğrencisi ve sutopu oyuncusu oğulları Umut, arkadaşları tarafından akran tacizine uğramakta, eşcinsel olmakla suçlanmaktadır. Kendisine yöneltilen soruları yanıtlamayan, ailesinden de yeterince destek görmeyen Umut içine girdiği kaotik durumdan çıkmak için çabalamakta ama sonuç alamamaktadır. Ta ki... Devamı spoiler olacak, izleyip görünüz. İyi bir filmdi, gördüklerim içinde ödüle aday bulduklarımdan biri.


Festivalin beşinci günü yani dün izlediğim ilk film Brezilya yapımı ve uluslararası Yarışma adaylarından biri olan "Üç Yaz" idi.  Hali vakti yerinde bir ailenin yanında çalışan Mada'nın üç yaz boyunca yaşadıkları Brezilya'nın değişen sosyoekonomik yapısı fon alınarak anlatılmış. Çok keyifli ve neşeli bir anlatıma sahip filmi çok beğendiğim gibi Mada rolünde oynayan Regina Case'nin oyunculuğuna bayıldım. Film sonrası yönetmen Sandra Kogut ile yine bir söyleşi gerçekleştirildi.


Günün ikinci filmi Ulusal Yarışma adaylarından biri olan, yönetmenliğini Özkan Yılmaz'ın yaptığı "Soluk" oldu.


Hayata tutunamamış, orta yaşlı, huysuz Tamer çok hastadır. Hastalığı sırasında ona aynı apartmanda oturan neşeli, hayat dolu Aslı yardımcı olmaya çalışır, Tamer'i akıl hocası gibi görmektedir. ancak Tamer'in hastalığı ilerleyip Aslı ona yetmeyince çocukluğu mezarlıklarda geçmiş, sessiz, içine kapanık Celil bakıcı olarak yardıma gelir. Bu üçlüyü birleştiren husussa hayata tutunma arzusudur. Başta Uğur Polat olmak üzere her üç oyuncu da kendilerinden bekleneni fazlasıyla vermişler. Yer yer kötü anılarımı canlandırsa da beğenerek izlediğim bir film oldu. Söyleşiye katılamadım ama filmi oyuncularla birlikte izledik.



Uğur Polat'ı toplu fotoğrafta bırakmak içime sinmedi :)

Ve dünün son filmi Onur Ünlü'nün günlerdir beklenen filmi "Topal Şükran'ın Maceraları" oldu.  


Onur Ünlü'nün tarzı malum, filmleri hayli absürd konular içerir. Lakin bu sefer kanımca absürdlüğün dozu kaçmış.  Demek Evgar'ın muhteşem oyununu (ki filmde konuşma yoktu, bakışları, jest ve mimikleriyle oynamış Evgar) bir tarafa bırakırsak tam anlamıyla bir saçmalıklardan seçmeler idi. Hele de önüne gelen kusunca filmde bitmesini sabırsızlıkla bekledim. Onur Ünlü sinemasını sevenler mutlaka beğeneceklerdir ama benden gelecek tavsiye olumsuz. Derece alıp almayacağını merakla bekliyorum-Demet Evgar'a "En İyi Oyuncu Ödülü'nü bizzat ben takdim edebilirim gerçi-bakalım göreceğiz. Ekip yine salonda idi, vaktim yoktu söyleşiyi izleyemedim:


Son iki güne girdik böylece. Birazdan "Şirin'in Kalesi" isimli bir İran filmi ile Ulusal Yarışma adayı "Kronoloji"yi izlemeye gideceğim. Festival sonrası bir yazı daha gelecek. Şimdilik hoşcakalın...





24 Ekim 2019 Perşembe

24 EKİM (HASTANELER, FESTİVALLER, İNSANLAR)

Geçen haftanın bazı günleri birkaç tetkik için hastanede geçti. Şehrin en eski hastanelerinden birinde yaptırdık gerekli işlemleri. Hastane ne kadar makyajlansa da yaşını belli ediyor maalesef. Üstelik artan ihtiyaçlar için bahçesine yapılan eklentilerle de iyice sevimsiz hale gelmiş. Bugüne kadar iki hasta ziyareti dışında adım atmışlığım yoktu, bir arkadaşın tavsiyesi üzerine gittik ama kafamda binbir soruyla. Dün tüm işlemler sonuçlandığında düşündüklerimden utanmış olarak ayrıldım. Tüm eskiliğine, bakımsızlığına rağmen işlemler o kadar hızla ve aksamadan yürüdü ki şaşıp kaldım. Bundan sonra ihtiyaç olduğunda ilk tercihtir kendileri :) 

Dün daracık bir koridorda neredeyse yüzlerce insanla doktorun gelmesini bekledik. Aslında gözlemci olarak gitseniz onlarca hikaye çıkar bu bekleyişten ama insanın aklı yapılacak muayenede ve çıkacak sonuçta olunca kendinizi yeteri kadar veremiyorsunuz. Genci-yaşlısı, kibarı-kabası, sağlamı-engellisi, temizi-pisi bağırış çağırış sıranın kendilerine gelmesini beklediler. Sistem gayet güzel, ister telefonla, ister internetten randevu alanlar dışında hastane çift numaraları randevusuz gelenlere tahsis etmiş ve eskisi gibi kuyruklarda "ben ilk geldim, sen son geldin" kavgası çıkmadan herkes sırasına razı bekliyor. Tabii ki ortam şahane değil, daracık alanda onca insan, havasız, pis kokulu, gürültülü ama o kadarına razı olduk çoktan. Doktor biraz gecikince yanıbaşımda bekleyen genç kız düşüp bayıldı. İçerden hemşirelere seslendik, kızcağızı pis hastane koridoruna yatırdık, hemşirenin direktifiyle ayaklarını yükseğe kaldırdık, ayılttık ama neden içeri alıp da muayene masasına yatırmadılar onu da anlamadık. Neyse sonuçta doktor geldi, kız muayene edildi, sebep neydi bilmiyorum, en son EKO sırası beklerken gördüm, yardım teklifimi reddetti. 

Bizim tetkiklerde önemli bir bulgu çıkmayınca bunun şerefine cumartesi günü başlayacak film festivaline bilet almaya yollandım. Biletler daha sabah 10'da satışa çıkmıştı ve ben gişeye vardığımda saat 11'du. Lakin sıkı bir kuyruk vardı. Öncesinde Biletix'den almayı denedim ama Biletix bu, annemin deyimiyle "Kirasız kilim ucuna yapışmaz". 3 liralık emekli biletine 4 lira komisyon koyup hediyesi 7 liradan satmakta idi internetten. "Uğurlar ola" dedim kendisine ama kurtulamadım, zira gişe de fiyat dışında Biletix kurallarına göre satış yapmakta idi. Yani yer numaranızı seçemiyordunuz, hazret size hangi numarayı uygun görürse razı olmak durumundasınız yani. Böylece aldığım 18 biletten en az 8 tanesi ilk sıra, geri kalanların en uzağı da 5. sırada falan. Festival esnasında başağrsı, bitiminde de sıkı bir boyun tutulması yaşayacağım kesin, zavallı gözlerime ne olacak bilemiyorum artık. Biletix'i ve anlaşma yapıp yer numarasını kendi vermeyen salonları-ya da her kimse-buradan kınıyorum efenim :) Diyeceksiniz ki onca filmi izlemeye mecbur musun? Ee bu işin de raconu budur sevgili dostlar, o salondan o salona koşturacaksın ki işin tadı çıksın. Umudum gelmeyen davetiyelilerin ya da basın mensuplarının yerlerine yerleşebilmek. 

Bilet gişesinde işler o kadar uzun sürdü ki anlatamam, insanlar ellerine festival programını almış, tek tek bakarak bilet alıyorlardı. Oysa Leylak hemşireniz 3 gün önceden internette yaptığı üç saatlik bir mesai ile hangi filme gideceğini, hangi saatlerde gideceğini, film sürelerini çakıştırmadan nasıl salon değişimi yapacağını ince ince hesaplamış ve kendine bir liste hazırlamış idi. Ben listemi görevlinin eline vermiş biletlerimin hazırlanmasını beklerken arkamdaki adam festival katalogunun geç yayınlanmasına, filmlerin tanıtımının geç yapılmasına söyleniyordu. Dönüp "internette bir hafta önce yayınlandı filmler de, program da" demeye kalmadan internetin zararlarından, bir şeyi eline alıp somut bir şekilde görmenin güzelliğinden dem vurmaya başladı. Mesela arkadaş e-kitap da okuyamıyormuş, e okuma, ben de okuyamıyorum ama mecbur kalırsam okurum. Ayrıca kitap okumayacaksın, işini kolaylaştırmak için film programına bakacaksın, hem de evinde, rahat koltuğunda. Derken yancıları çıktı, "evet ya kitabı eline alıp, kokusunu içine çekip okumak gibisi var mı, hayatta e-kitap okumam vs vs". Konu buraya nasıl geldi anlayamadım ama o esnada biletlerim basıldı, gişe görevlisine 1 lira borçlanıp en ön sıra biletlerimin mutluluğuyla ayrıldım mekandan. Emekli bir şahsiyet olarak 18 adet filmi 54 liraya seyredeceğim, varsın ön sıradan olsun :) Parayı bozdurup 1 lirayı görevliye götürdüğümde de gişenin önündeki kadın tarafından "sıra var hanım" diye azarlandım. "Bana sıra sökmez, geçerim öne" dedim pis pis gülerek. Kadın tam üstüme atlayacakken parayı görevlinin avucuna koyup "Buyrun efendim, sıranız" diyerek kaçtım :)

Cumartesiden itibaren 18 tane film görecek olan ben değilmişim gibi birazdan "Joker"i seyretmeye gideceğim. Uzun süren bir kararsızlık sonucu arkadaşımın teşviki ve Joachim Phoenix'in oyunculuğunun methi üzerine lütfettim izlemeye :) Hazırlanmaya gitmeden önce avize çiçekleriyle hoşçakalın diyorum:




15 Ekim 2019 Salı

15 EKİM (NE VAR, NE YOK)

Çok ara verdim girizgahı yapmadan dalıyorum konuya, zira anlaşıldı ki artık ara vere vere yazacağım, hiç yazmamaktan iyidir yine de. 

Antalya sıcak, hem de epeyce sıcak, uzun zamandır yapmadığım kadar balkon kullanıyorum. Kahvaltıyı balkonda yapıyorum mesela, çınarı mesken tutan kuşların ve mahalledeki inşaatların makinalarının sesi eşlik ediyor kahvaltıma. Güneş "Ben geldim, haydi sen git" diyene kadar vakit geçiriyorum balkonda, kitap okuyarak, "Toyblast" oynayarak. Öğleden sonra kendime bir etkinlik yaratıyor, akşam yemekten sonra tekrar balkona kaçıyorum. Bu defaki müziğim karşı apartmandaki Cennet mahallesi sakinlerinin ve üst kattaki öğrencilerin avaz avaz sohbetleri oluyor. Kitabım sürükleyici ise sorun olmuyor da, zorlu bir kitapsa okumaktan cayıp yatmaya gidiyorum çoğunlukla. Benimle birlikte balkonların iki değişmez müdavimi daha var-daha önce de bahsetmiştim-öksürüklü balkon amcası ve kahverengi balkon amcası. Kahverengi olan ara sıra kayboluyor, muhtemel ki denize gidiyor, diğeri ise sabah sekiz, gece onbir balkonda, birbiri ardına eklediği sigara, bittikçe doldurduğu çay ve eşlikçisi öksürükleriyle birlikte. Uzun zamandır ilk defa balkon hayatında bir değişiklik yaptı geçenlerde, iki yaşndaki torunuyla oyun oynadığına şahit oldum ve hayli eğlendim. Çocuk elindeki oyuncağı dedesine uzatıyor, dede almak isteyince de "Ağla" diyor. Dede her seferinde öyle bir ağlıyor ki can dayanmaz, "Hörrrk" ile başlayıp "Öööğğ" ile tekrarlanan, "Böğğrrk" ile devam eden, "Ağğğ" ile çeşitlenen muhtelif ağlama sesleri yansılıyor öksürüklü balkon amcası. İşin tuhafı hiçbiri ağlama sesine benzemiyor, o nedenle çocuk sürekli oyuncağı vermekten vaz geçip "Yine ağla" diyor. Amca ağlayamıyor yavrum neylesin, çıkardığı sesleri bozuk bir iş makinesi çıkarabilir ancak. Git yaşıtlarınla oyna sen 😃

Geçen gün taksiye binmem icap etti, mahallenin taksi duraklarından birine yöneldim. Sıradaki taksinin sürücüsü elinde çay bardağı yandaki bakkalla sohbet ediyordu. Beni görünce çay bardağıyla birlikte oturdu direksiyona. Elli metre kadar gitmiştik ki arkasını dönüp yarısı içilmiş bardağı bana uzattı ve "Çay içer miydiniz?" dedi. Fesüphanallah, ikramın böylesi de olmaz olsun. Toplu taşıma araçları da taksilerden kalmıyor. Otobüse bindim çarşıya gideceğim, önümde yaşlıca bir kadın oturuyor, yanında kim vardı farkında değilim ama karşılıklı koltuklarda oturduğu için onun karşısında orta yaşlı bir adamın oturduğunu görüyorum. Derken otobüs bir durakta durdu, kadının karşısındaki adam inmek için doğruldu ve inmeden önce kadına eğilip şöyle dedi: "Birinin kalktığı koltuğa zinhar oturma, vücudunun sıcaklığı siner ve sen oraya oturursan o insanda ne hastalık varsa sana geçer. Bu da benden sana nasihat olsun". Ben ağzım açık adamın arkasından bakakaldım, kadında tepki yok, etraftan gülme sesleri geldi. Olayı çözemedim, adam bunu gerçekten inanarak mı söyledi, yoksa ben binmeden önce oluşan bir durum üzerine mi kadınla kafa buldu bilemedim. Zira var öyle kadınlar, erkek yolcu kalkınca sıcaklığı sinmiştir diye oturmayan, belki bu kadın da benzer bir şeyler yaptı. Ama her zaman söylerim, bir nevi paratoner gibiyim, nerde tuhaflık varsa üstüme çeker ya da şahit olurum 😃

Geçen gün Kitap Fuarı açıldı Antalya'da, Tüyap'ın değil, belediyenin düzenlediği bir fuar bu, bu yıl onuncusunu eda ettik. Pek kapsamlı olmayacağını tahmin ediyordum ama yine de gitmekten kendimi alıkoyamadım. Açılış günü gitmişim, daha önce de çarşıdan bir torba dolusu yün almıştım, kapıdaki görevli tarafından "Yüncü geldi" diye karşılandım. "Size kazak öreceğim" dedim, o dize kadar çıkan nakışlı çorap istedi. Isteyenin bir yüzü, vermeyenin iki yüzü kara olduğu için kararmış bir yüzle girdim içeri. Çok kalabalıktı ve aceleleri varmış gibi bol miktarda ilkokul öğrencisi mevcuttu, kitaplardan ziyade eşantiyon ayraç ve broşürlerle ilgiliydiler. Bir de şu arkadaş vardı:


Dişe dokunur yayınevi olarak YKY, İş Bankası, Bilgi, Kırmızı Kedi ve benim en sevdiğim yayınevlerinden olan Aylak Adam stand açmıştı. Lakin getirdikleri kitaplar hep çok satanlardı. Biraz daha Stefan Zweig, Sabahattin Ali ve Küçük Prens görseydim "Yangın vaaar!" diye ortalığı ayağa kaldırıp kaçacaktım. Telif hakkı süresi dolduysa her yayınevi mi basmak zorunda yahu. Yine de dayanamayıp deşine deşine 6 kitap alarak çıktım. Aylak Adam'dan "Büyümenin Sancısı" ve "Üvey Kardeş", Kırmızı Kedi'den Carlos Ruiz Zafon'un "Marina"sı, Ayrıntı'dan "Zürafanın Boynu", YKY'den "Kayıp" ve "Altı Yaprak üstü Bulut". "Büyümenin Sancısı"nı Kanadalı bir yazar kaleme almış, Isabel Huggan. Çok beğenerek okudum, tavsiye ederim. "Zürafanın Boynu" da şu an elimde ve oldukça iyi gidiyor. 



Cam Piramit'i kalabalığıyla başbaşa bırakıp Film Festivali'nde görüşmek üzere diyerek ayrıldım. Yazmadığım sürece iki film seyrettim, Antalya Operası'nın Sezon Açılış Konseri'ne gittim, Antalya Devlet Tiyatrosu'nun açılış oyunu "Buzlar Çözülmeden"i izledim, iki de sergi gezdim. 

İzlediğim filmler Alman yapımı "Oyunbozan/System Crasher" ve "Aşkı Beklerken/Deux Moi" isimli Fransız filmi idi. Özellikle ilk film çok çarpıcı idi. Açılış konseri şahaneydi, Beethoven'in 9. Senfonisi'ni seslendirdi Opera Orkestrası ve Korosu. "Buzlar Çözülmeden"e bilet alırken "bu kadar eski ve bilinen bir oyunu ne diye seçmişler ki" diye düşünmüştüm ama sahneye konuş ve oyuncular o kadar başarılı idi ki düşüncemden utandım. Sergilerin ilki Antalya Kültür Sanat'taki üçlü sergi idi, özellikle Elvan Alpay'ın "Cennet Uzaklarda Bir Vaat Mı?" adıyla sergilediği eserler olağanüstüydü:




Diğer sergi Gürbüz Doğan Ekşioğlu'nun "Yolculuk" isimli illüstrasyonlarından oluşmuştu ve her zamanki gibi çok güzel ve düşündürücü idiler:




Son fotoğrafa yansımışız ama bu illustrasyon o kadar hoşuma gitti ki paylaşmadan edemedim. 

Eh, bunca uzun yazarak gecikmemi telafi ettim sayılır, yeni bir yazıda buluşana kadar hoşça kalınız sevgili dostlar...

5 Ekim 2019 Cumartesi

5 EKİM (EYLÜL OKUMALARI)

Şöyle söyleyim ki Eylül okuma açısından biraz verimsiz geçti. Malum Ankara'dan Antalya'ya bir göçmen kuş durumu söz konusuydu, sıcak iklimlere geçiş yaptık. Sonra çocuklar geldi, eh 4 ayı geçmişti evden ayrılalı, haliyle oryantasyon çalışması gerekti 😃 Ev düzeni, alışveriş, eş-dostla buluşup görüşme derken okunması planlanan kitaplar raflarda kaldı. Sağlık olsun, okunan okunur, kalan raflar bizimdir. Şimdi gelelim kitaplarımıza:


-"Radyoda Şarkımız Çalıyor" eski bir Yeşilçam yıldızı Handan Leyla ile pek tanınmayan bir yazarın İstanbul'da, eski bir köşkte biraraya gelmesini ve Handan Leyla'nın parlak günlerine dair paylaştığı anılarını konu alıyor. Bir nevi Yeşilçam filmi yazmış Emre Saraçoğlu. Kolay okunan fakat iz bırakmayan bir kitap, vakit geçirmek için okuyabilirsiniz. 


-"Son İstasyon Venedik" bir gezi kitabı. Yazarı Onur İnal interrail aracılığı ile yaptığı yolculuğu, özellikle İtalya ve orada gezdiği şehirleri hoş bir dille anlatıyor. Gezi yazılarını okumaktan hoşlananlar ve interrail aracılığı ile yolculuk etmek isteyenler için ideal. 


-"Katil Orospular" bir öykü kitabı ve benim Roberto Bolano ile tanışma kitabım. Lakin tanışmak için yanlış bir seçim olduğunu düşünüyorum. Açıkçası beklentimi karşılamadı, başka bir kitapla şansımı yeniden denemeyi düşünüyorum. 


-Nina Berberova epeydir okumak istediğim bir yazardı, kısmet Eylül ayına imiş. "Eşlikçi Kız" az sayfalı fakat konusu itibarıyle ilginç bir kitaptı. Yetenekli bir piyanist olan ama çekingen ve fakir Soneçka ünlü opera şarkıcısı Marya Nikoleyevna'nın eşlikçisi olarak çalışmaya başlar ve onun ardından çeşitli ülkelere sürüklenir. Başlangıçta bu durumun sağladığı rahatlıktan memnunken zaman geçtikçe içinde uyanan kıskançlık ve hırs eşlik ettiği şarkıcıdan intikam alma hayalleri kurdurmaya başlar. Bu ayın severek okuduğum kitaplarından oldu...


-İletişim yayınevi geçen yıl çıkardığı "Yengeler Cumhuriyeti"nden sonra bu defa enişteler konusuna el atmış. Çeşitli yazarların enişteler hakkında yazdığı deneme ve öykülerden oluşan "Enişte Risalesi" eğlenceli bir derleme. 


-Ve ayın son kitabı "Hep Sondan Başlar". Taçlı Yazıcıoğlu'nun dil kullanımı oldukça  güzel. Akıcı, içiçe geçmiş öykülerin kurgulandığı bir roman. Yer yer eski kelimelerin, deyimlerin kullanılmasından da keyif aldım. 

Evet gördüğünüz gibi hem nicelik, hem nitelik bakımından pek bereketli bir ay olmamış Eylül ayı. Ne yapalım her zaman, her şey istediğimiz gibi olmuyor, önümüzdeki maçlara, pardon kitaplara bakalım. Kalın sağlıcakla...
 

30 Eylül 2019 Pazartesi

30 EYLÜL (EMEL ABLA)

Bazen saçmasapan bir şeyden uzun yılları aşıp çocukluğuna gidiveriyor insan. Bana da bir baget ekmek sebep oldu. Tezgahtar bageti kağıda sarıp uzattığında elimde ekmek değil çocukluğum vardı sanki. Ha, "Çocukken baget mi yerdiniz?" diye sorarsanız, "Ne gezeer" diyebilirim ancak. Bizim Niyazi Bakkal'ın da, Mıstaa Bakkal'ın da ekmek dolaplarında ya francala, ya da yuvarlak ekmek olurdu. Bagetin ne olduğunu Emel abla sayesinde öğrenmiştim. Evdeki ve halamın kitaplığındaki tüm kitapları bitirip, kat komşularımızın evlerindeki mütevazı rafları da elden geçirince kitapsız kalmıştım. İmdadıma Emel abla yetişti. Bez ciltli, üç koca kitaptan birini tutuşturdu elime, "Bunu oku, bitirince diğerlerini vereceğim" dedi. Roman ya da hikaye değildi, ansiklopedimsi bir şeydi. İçinde çocuklar için resimli bilgilerin olduğu, fasiküller halinde birleştirilip ciltlenmiş bir başvuru kitabıydı. Adını hatırlamıyorum, roman ya da hikaye olması tercihimdi ama "gurbette sıcak suyun da faydası vardır" derler ya, kitapsız kalınca mecbur taşıdım koca cildi bir üst kattaki evimize. Hemen çöktüm başına, sayfaları çevirdikçe de hoşlanmaya başladım. İşte "baget ekmek" nedir, ilk oradan öğrendim. Resim bir Fransız fırınını tasvir ediyordu, tezgahın arkasındaki fırıncı müşterisine uzun mu uzun, baston misali bir ekmek uzatıyordu, altında da açıklaması: Daha çok Fransa'da üretilen ince, uzun bir ekmek türü. "Olsa da yesek" diye heves etmiştim 😃

Emel abla; apartmandaki, belki de 4 blokluk sitedeki en güzel döşenmiş ev onundu. İlkokuldaydım ama dekorasyon zevkim oldukça gelişmişti, en azından 24 daireden 23'ü benzer biçimde döşenmiş evlerden farklı olanı ayırdedebilmek için iç mimar olmak gerekmiyordi. Nohut oda, bakla sofa dairelerden oluşmuş sosyal konut sitemizdeki evlerin kapısından adım attınız mı sizi rengi, deseni farklı ama tarzı aynı mobilyalar karşılardı. İki odanın açıldığı, mozaik zeminli bir antreden girilen salonda örtüsü ve baskı düğmeli yastıkları takım karşılıklı iki somya, kenarda bir masa, 4-5 sandalye ve ortada çoğunlukla göbekli bir taban halısı fiksti. Mutfaklar çok dar olduğu için salonun bir köşesine verevine yerleştirilmiş buzdolabı ile dekorasyon tamamlanırdı. Varsa koltuklar bayramlar dışında yılda 3-5 sefer kapısı açılan misafir odasında durur, oraya destursuz girilmez, girilirse de anneden sıkı bir azar işitilirdi. Emel ablanın kapısından içeri ayak bastığınız anda ise antrenin zeminini kaplayan mavi peluş ile farkı farkederdiniz. Salonun bir duvarı şık ferforje raflarla kaplıydı. Tabii o zaman ferforje sözcüğünü bilmezdik, demirden yapılmış rafların nasıl bu kadar hoş durduğuna akıl erdiremez, marifeti Emel ablanın Devlet Tiyatrolarının demir atölyesinde şef olarak çalışan kocasına bağlardık. Emel ablanın koltukları da bizimkilerden çok farklıydı, daha şıktı, daha zarifti ve bizimkilerin aksine salona yerleşmişti. Duvardaki ferforje raflarda ise bir sürü hoş obje sıralıydı. Hasılı ev güzeldi, hem de o minik, sıradan dairenin olabileceğinden daha güzeldi. Esasen Emel abla da güzeldi ama Neriman abla daha güzeldi. Her ikisi de uzun boylu, yapılı, uzun siyah saçlı, beyaz tenli kadınlardı. Neriman abla Sevda Ferdağ'a benzerdi, Emel abla herhangi bir artiste benzemezdi ama beni bir artiste benzetirdi, Filiz Akın'a. Komikti esasen, cılız bir çocuktum, ne saçlarım sarıydı, ne de burnum Filiz Akın'ın tek deliği diğerinden biraz daha yukarıda duran, estetik ameliyatlı, ucu havaya bakan minik burnuna benzerdi. Henüz çocuksu hatlar taşımakla birlikte ailemin alamet-i farikası olan hanedan burnuna evrilmek üzereydi. Yine de bu benzetmeye sevinirdim, Emel abla'yı Neriman abla'dan daha çok sevişim belki de bu sebeptendi 😃

Kocası Devlet Tiyatrolarında demir atölyesi şefiydi dedim ya, başka bir yerde çalışsa demirci deyip geçeceğimiz adamın tiyatro camiasına dahil olması nedeniyle karizması, bohem bir havası ve o zamanlar için hayli sıradışı kabul edilen bir top sakalı vardı. Kocasına soyadıyla hitap ederdi Emel abla,  bu da onu analarımızdan farklı kılan bir ayrıntıydı. Komşuların kiminin "Bey", kiminin "Efendi" ya da annem gibi düpedüz adıyla hitap ettiği kocalar popülasyonu içinde ayrıksı bir modeldi Mehmet amca. Tiyatro ekibiyle turnelere gider, gelirken oğullarına çeşit çeşit hediyeler getirirdi. Bir yurtdışı turnesinden getirdiği, kurulduğu anda iki eline (maymunların eline ne denirdi yahu?) takılmış zilleri şıngırdatarak birbirine vuran maymun uzun süre apartmanın gündeminden düşmedi. Sinemaya gider gibi Emel ablalara gider, "Maymunu kursana" diye boynumuzu bükerdik. Hiç kırmazdı sağolsun, oyuncağı kurar, sehpanın üstüne şıngırdaması için bırakır, mutfaktaki işine dönerdi. Kurmanın devri bitip şıngırdama kesilince tuvalet eğitimine yeni alışmış bebeler gibi "Bitti Emel ablaa" diye bağırırdık, garibim yine gelir yine kurardı. Seyretmek serbestti, ellemek yasak.

Maymun dışında bir ziyaret sebebimiz daha vardı Emel ablanın evini, zira dekorasyondan başka bizde olmayan bir şey mevcuttu o evde, "telefon". Evlere telefon bağlatmanın yıllar sürdüğü zamanlardı, bunu başarmış aileler parmakla gösterilirdi. O yüzden apartmanın PTT şubesi gibi çalışırdı Emel abla. Vakitli vakitsiz çalan telefonların muhatabını çağırmak için gece-gündüz demeden hizmet verir, bundan da hiç gocunmazdı. Uzaktaki ahbaplarımıza kendi evimizinmiş gibi verirdik Emel ablaların şimdilerde unuttuğum telefon numarasını. Kimi zaman da acil bir şehirlerarası görüşme için ayak basardık girişteki o mavi peluşun üstüne. Santrala numara ödemeli yazdırılır ve beklenirdi. o kadar uzun beklenirdi ki tekrar eve dönerdik. Telefon bağlandığında Emel abla yine tırmanırdı bize çıkan merdivenleri.

O evde oturduğumuz sürece telefonumuz olmadı, Emel ablalarınki gibi bir ev dekorasyonumuz da. Onlar ne zaman taşındılar hiç aklımda kalmamış. Yıllar var ki ne gördüm, ne de hakkında bir şey duydum. Yine de kalbimde yeri farklıdır. O zaman bu çiçekler Emel ablaya ve o sitedeki bütün güzel komşularımıza gitsin:


29 Eylül 2019 Pazar

29 EYLÜL (PAZAR SELAMI)

Eylül sonuna yakışmayacak kadar sıcak bir hava var dışarıda ama burası Antalya, normaldir. Sabahleyin ufak çaplı bir patlama sesiyle balkona çıktığımda minibüs benzeri, parlak siyah bir arabanın başında (markalardan anlamıyorum, daha doğrusu ilgi alanım değil) balon şişiren bir grup genç adam gördüm. Balonlar kalp şeklinde ve kırmızı idi. Az daha dikkat edince arabanın kırmızı tülden bir kurdele ile süslenmiş, farların arasına da kocaman, kırmızı bir çiçek buketi iliştirilmiş olduğunu farkettim. Asıl komik olanı ise arka camı kaplayan yazı idi: "Bir çay içelim demiştik, iş nereye vardı". Damat kimin nesiydi, gelin neredeydi, neden araba bizim sokakta süsleniyordu anlamadan girdim içeri, zira minibüsün açık ön kapısından fışkıran şıngırdaklı Angara havası durumun arabeskliğini iyice katmerlendirmiş idi. 

Bizim sokakta sesler ve trafik bitmez, alt tarafı daracık bir ara sokak ama görmesen, sadece duysan E5 Karayolu sanırsın. Civarda işi olan herkes arabasını buraya getirip uygun olan ya da olmayan boş buldukları yere parkeder. Öyle ki bazen parkedilmiş iki araba arasından hareket halindeki araç geçemez ve geri dönüp başka bir yol aramaya başlar. Park edene dert mi, başka yerden gitsin herifçioğlu. Antalya'nın bizimki gibi eski semtleri bir küçük esnaf Cenneti. İstisnasız bütün apartmanların altı dükkan. Bu dükkanların kimi hikmetinden sual edilmez işlere evsahipliği yapar. Eğer üstündeki tabelada "Futbol Topunu Sağ Ayaklarının İçiyle Sol Tarafa Zıplayarak Atabilenler Derneği" gibi abuk bir isim yazıyorsa bilin ki mis gibi kumar oynanıyordur içeride. Bazıları hiçbir faaliyete hizmet etmez, depo olarak kullanılır. Pek azı berber, emlakçı,  tuhafiyeci, bakkal, çakkal vs olarak çalışır. Bir bölümü de ev olarak kullanılır. Geçen gün marketten dönerken gördüm, emmim kapının önüne bir koltuk atmış, ayağında beyaz donu, üstünde devasa göbeğinin dürtüp kenardan selam verdiği atletiyle, eviçi rahatlığında geleni gideni kesiyordu. Az evvel overlokçu ziyaret etti sokağımızı: "Hanımların dikkatine...", dün de Taşköprü Sarımsakçısı şenlendirmişti, Sulukule'den halliceyiz hareketlilik ve gürültü konusunda velhasıl. 

Geçen hafta iki film izledim, 4 aylık sinema orucundan sonra şifa gibi geldi ruhuma. İlki Serhat Karaarslan'ın yönetmenliğini yaptığı Berkay Ateş ve Saadet Işıl Aksoy'un ana rollerinde oynadığı "Görülmüştür" idi. Çok konu edilen aile içi taciz olayının farklı bir yaklaşımla anlatıldığı filmde hem oyunculuklar, hem de anlatım son derece iyi idi. Film Karlovy Vary Film Festivali'nde "Jüri Özel Ödülü", bu yılki Adana Altın Koza Film Festivali'nde de "En İyi Kurgu Ödülü"nü almış. Füsun Demirel ise anne rolündeki şahane performansıyla "En iyi Yardımcı Kadın Oyuncu Ödülü"nü kapmış. 

Diğer film ise "Tepenin Ardı" ve "Abluka" ile tanıdığımız Emin Alper'in "Kız Kardeşler"i idi. ana rollerini Cemre Ebüzziya, Ece Yüksel, Helin Kandemir, Kayhan Açıkgöz ve Müfit Kayacan'ın paylaştığı film annelerinin ölümünden sonra çeşitli yerlere besleme olarak verilen ve bir şekilde baba ocağına geri dönmek zorunda kalan üç kız kardeşin biraraya gelmelerini ve gerçeklerle yüzleşmelerini konu alıyor. Son derece iyi kotarılmış bir filmdi, Emin Alper'in ilk iki filmini de çok severek izlemiştim ama sanırım bu son filmi daha bir iyi olmuş. İstanbul Festivali'nde "En iyi Film" ödülünün yanısıra toplam 5 ödül alan "Kız Kardeşler" Saraybosna Film Festivali'nde de Emin Alper'e "En iyi Yönetmen ödülü"nü getirmiş. İzleyin derim. 


Önümüzdeki hafta tiyatro, opera, bale, konser, sergi sezonu açılıyor, yaşasın. Yaz günlerinin durgunluğundan etkinlikli günlere geçeceğiz. İlk etkinlik Antalya Devlet Operası'nın açılış konseri, önümüzdeki cumartesi. "Beethoven'in 9. Senfonisi" ile açılış yapacak operamız. Biz de keyifle dinleyeceğiz. Bir sonraki hafta da Devlet Tiyatrosu'nda sezonun ilk oyununu izleyeceğiz: "Buzlar Çözülmeden". Cevat Fehmi Başkut'un bu ünlü oyununu defalarca sahnede ve uyarlandığı filmlerde izledik, keşke daha farklı bir seçim yapılsa idi diyeceğim ama önce bir görelim bakalım, sonra kelam ederiz hakkında. 

Niyetim arayı açmadan bir pazar selamı vermekti ama uzattım sanırım. Sararmaya başlayan balkon çınarıyla bitireyim bu yazıyı, kalın sağlıcakla...


24 Eylül 2019 Salı

24 EYLÜL (ANTALYA-SAGALASSOS-BURDUR)

Ankara'dan hom svit hom'a kesin dönüş yapalı bir haftayı geçti ama bir satır yazacak fırsat bulamadım bugüne kadar. Gerçi Kasım sonu bir süreliğine tekrar Ankara yolu görünüyor ama o pek güzel bir sebeple olacak, o zamana kadar tekrar başlayan yazın, Akdeniz'in, dostların ve evin tadını çıkarmak lazım. 

Antalya sıcak sıcak olmasına da, yıllardır bu şehirde yaşayan biri olarak bu sıcaklar Temmuz-Ağustos sıcaklarının yanında solda sıfır kalır diyorum, hatta Eylül sonunda yaz sıcağı yaşamak faidelidir, hoştur, keyiflidir. En azından nem yok, akşamları rahat yatılıyor, esinti var, hasılı havalardan memnunum. Balkon çınarım geçen yaz eşek kemirmiş gibi budanmıştı yokluğumda hatırlarsanız, budanan yerlerinden yeni dallar fışkırtmış, hatta birini balkonuma uzatmış dost eli gibi, hemen ben de uzattım elimi, "tekrar görüştüğümüze mutlu oldum" dedim, cevaben hışırdadı. Mutfak balkonunda hazırlanmış ve terkedilmiş bir kumru yuvası buldum. Yuva dediysem üç-beş çam iğnesi, pek kalenderler, konfor aramıyorlar, yapıyorlar bir gecekondu, besleyip büyütüyorlar bebeklerini ama bu kez nedense caymışlar yaptıkları inşaattan, ruhsat mı alamadılar nedir 😃 Sevinmedim desem yalan olur, 10 yıldır verdiğim doğumhane hizmeti kafidir, yeterince gübre temizleyip bitlendim payıma düştüğünce, artık başka balkon sahipleri üstlensin bu görevi. Toparlayıp attım yuvayı ama belli ki o faaliyet sonucu dünyaya gelmiş bir yavru kumru geldim geleli balkonumu şenlendiriyor. Ağacın dalına ya da balkon demirine tüneyip kumru dilinde sohbet ediyor benimle: "Guguuk guk, guguuk guk, guguuk guk". Karşılığında ben de gukluyorum ama sanırım telaffuzum hatalı, ciddiye almıyor, uçup gidiyor 😃 Onun dışında mahalle eski tas eski hamam. Karşı apartmanın balkona kaynak yapmış amcasını bıraktığım yerde buldum, sandalyesini bile değiştirmemiş. Güneş ensesinde boza pişirene kadar çay içip, sigarayı birbiri ardına ekliyor. Sonra da tüm mahalleyi çınlatan bir öksürük krizi yaşıyor. Hemen yanındaki balkonda bir başka balkon amcası var, onun plastik koltuğu açık kahverengi, yaz boyu denizden çıkmamış olacak koltukla aynı renge bürünmüş, oturunca seçmek mümkün olmuyor hangisi koltuk, hangisi amca. Hatta bazen boş koltuğu amca orada oturuyormuş gibi algılıyorum. Binanın diğer yönündeki balkonları sevgili çınarım sayesinde göremediğim için çok mutluyum ama Cennet Mahallesi sakinleri olarak sesleri her daim kulağımda; "Kız Ayşeee sana diyorum", "Çantanı topladın mı çantanı?", "Allah cezanı versin, yemek yanmış niye bakmıyon" ve benzerleri. Şehir bu mevsimde balkonlarda yaşadığı için özel hayat yaz boyu kamuya açık hale geliyor. Apartman altı dükkanlarda bir grup küçük esnaf var, terzi, emlakçı, su tesisatçısı türünden. onlar da gün boyu süren bir tavla maratonuna oturuyorlar, bitmiyor tükenmiyor şakırtılı ve çocuk gibi çekişmeli tavla şampiyonası. Adım kadar eminim ki akşam evlerine gittiklerinde çok yorgun olduklarını ileri sürüp bir bardak suyu bile karılarından istiyorlardır. 

Ankara'dan döndükten birkaç gün sonra yıllardır merak edip bunca yakın olmasına rağmen bir türlü fırsat yaratıp gidemediğim Sagalassos'a gitmeyi başardım. İyi ki de gitmişim, çok etkileyici bir yerdi. Ağlasun'dan geçerek gidiliyor Sagalassos'a, oldukça virajlı bir yoldan, tepelere doğru tırmanıyorsunuz ama yol düzgün, sanırım yeni asfaltlanmış. Ağlasun'un girişinde kemerli bir tak var- bu aralar hemen her küçük kentin girişinde benzerleri mevcut-takın her iki yanındaki sütunların üstünde aile boyu, rengi kırmızıdan tabaya dönmüş güller, tam ortasında da tabağımsı bir şeye yerleştirilmiş kiraz-ya da vişne-ve ne olduğunu bir süre çözemediğimiz beyine benzeyen, grimsi, üzerinde çizgiler olan bir nesne vardı. Sonunda anladık ki cevizmiş 😃 Beldeler yetiştirdikleri ürünlerin saçma sapan heykelimsilerini yapmaktan bir vazgeçseler keşke, görüntü kirliliğinden başka bir şey değil. Zaten her şehirlerarası yolculukta yol kenarlarında uydu anteni boyutunda Taymek ekmekleri replikası görmekten yeterince usandık.  Neyse kirazların, cevizlerin altından, bizi şaşırtan yeşillikteki Ağlasun'un içinden geçip hayli tırmanarak Sagalassos'a ulaştık. Biraz dinlenip çay içerken de geldiğimiz yeri kuşbakışı seyrettik.


Geçmişi M.Ö. 3000 yılına dayanan antik şehre ben müze kart ile ücretsiz, çocuklar da 14'er lira ödeyerek girdiler. Girişteki tabelada en kısası 1, en uzunu ise 4 saat olan üç güzergah belirlenmişti. Vaktimiz kısıtlı olduğundan ve Cevriye'nin hışmından korktuğumuzdan biz 1 saatlik kısa güzergahı tercih ettik. En kısasını tercih etsek de yokuş tırmanıp merdiven çıkacağımız için tura başlamadan Cevriye'yi bandajla bir güzel kundakladım. Sonra da hamam kalıntılarından başladık şehri gezmeye.


Roma dönemi mimarisinin en iyi örneklerinden olan ve seramik üretimiyle öne çıkan antik kenti 18. yüzyılda Avrupalı gezginler keşfetmiş ve ilk kazı çalışmaları 1989 yılında Belçika Leuven Üniversitesi'nden Prof.Dr. Marc Waelkens tarafından başlatılmış.


Antik tiyatroya uzaktan bakmakla yetindik, zira tırmanılacak kısım o kadar dikti ki, bırakın Cevriye ile beni, bizim gençler bile yarı yolda caydılar. Ama bir grup Japon rehberlerinin öncülüğünde aşk ile şevk ile tırmanmaya devam etmekteydiler.


Burası değerli ürünlerin satıldığı pazar yeri imiş, muhtemel ki en değerli ürünler üretiminde ilk 5 arasında yer aldıkları seramiklerdi.



Ve antik şehrin en güzel, en çarpıcı yeri, Antoninler Çeşmesi. İçeni güzelleştiren, birlikte içenleri birbirine aşık eden çeşmenin suyundan içmedik ama elimizi soktuk, buz gibiydi. Taş işçiliği ve heykellerin güzelliği ise nefesimizi kesti adeta. Çeşmedeki heykellerin replika olduğunu ve asıllarının Burdur Müzesi'nde olduğunu öğrenince Sagalassos sonrası Burdur'a geçmeye karar verdik. Bu heykeller Afrodisias'lı bir mermer ustası tarafından yapılıp Sagalassos'a gönderilmiş.





Eh kısa turu tercih ettiğimize göre artık dönüş vakti geldi demektir. Bir zamanlar yayınlanan Yasemin Yalçın'ın komedi dizisindeki bir skeçte dedikleri gibi "Ne eyi ettik de geldik deel mi, açıklık eyi oluyor" diyerek ayrılıyoruz Sagalassos'tan, istikamet Burdur.

Burdur'da önce Müze'yi geziyoruz ki tahminimizden daha düzenli ve güzel bir müze buluyoruz. Girişte bir bankoda broşürler ve kartpostallar var, ücretsiz sunulmuş. Hediyelik eşya standı ise otomat. Parayı atıp istediğiniz ürünü alıyorsunuz, müze mağazalarını pek seven ben bir adet magnetle iktifa ettim bu defa 😃



Çok net çıkmamış ama şu lahit kapağıyla ilgili ne düşüneceğimizi bilemedik, gülsek mi, hüzünlensek mi? Adeta evlilik fotoğrafı çektirir gibi birlikte yatacakları mezarları için sağlıklarında heykeltraşa poz vermişler karı koca.

Ve bu heykeller de Sagalassos'daki replikaların orijinalleri. Nemesis ve Satyr tarafından desteklenen sarhoş Dionyzos. eh, Dionyzos sarhoş olmayacak da ben mi olacağım 😃



Bir adet de Herakles'imiz vardı ama onu fotoğraflamayı unutmuşum. Gezimizi bitirince çok yardımsever ve kibar görevlilere veda ederek ayrılıyor ve aç karnımızı doyurmak için internetten ders çalışarak bulduğum lokantaya gidiyoruz. "Bizim Şişçi" buranın adı ama sonuç pek iç açıcı değil, sıradan bir şiş köfte, üstelik fazla yağlı. "O kadar çatlak su kaçırmaz" diyerek rahmetli dayımı anıyor ve Antalya'ya dönüş yoluna vuruyoruz kendimizi.

Çok uzun yazdım galiba, idare ediniz artık, sonuçta epeydir sesim çıkmıyordu. Haydi kalın sağlıcakla...