.

.
.

16 Mayıs 2016 Pazartesi

KİMLER GELDİ KİMLER GEÇTİ 4 (CÜMBÜŞÇÜ AMCA)


Adını sorsanız ilk anda söyleyemez, bir an düşünürdüm "acaba neydi?" diye. Aslında çok da ustalık düzeyinde çalamadığı cümbüşüyle öyle özdeşleşmişti ki adını bile unutmuştuk neredeyse. O apartmana taşındığmız gün gelip eski kiracılardan şikayetlerini dile getirenlerden biriydi. Hemen bitişiğimizdeki dairede oturuyorlardı karısı ve yetişkin oğlu ile. Kırklarının sonlarında olmalıydılar ama yedi yaşındaki bana pek yaşlı gelirlerdi haliyle. 

Gümrük şefiydi, pek gururlanırdı bu konumundan ötürü, ufacık boylu, tombulca karısının aksine boylu-boslu ve kel kafalıydı. Kalın camlı gözlükler takar ve her sabah işe giderken ortak balkon üzerindeki alçak penceremize abanıp içeriyi kontrol ederdi. Motel tarzı inşa edilmiş dört bloktan oluşan bir sosyal konuttu oturduğumuz site. Her kattaki 6 daire ortak bir balkona açılır ve bu balkon üzerinde yatak odaları ve mutfakların pencereleri olurdu. Uzun boylu biriyseniz rahatlıkla camdan bakıp içeriyi görebilirdiniz yani. Dışardan rahatça dikizlenebilen bu pencereler içerden yüksekte kaldığı için çoğu ev hanımı olan apartman sakinleri balkona çıkılamayan kış günleri caddede olanı biteni görüp sıkıntılarını gidermek için bu pencerelerin önüne yüksek birer sedir yerleştirmişlerdi. Bizim evde bu sedirin aile arasındaki ismi "yüksek divan" idi, sanırsın Topkapı Sarayı'nda ikamet ediyoruz. Ha bir de "küçük divan"ımız vardı, o salonda dururdu ve mülkiyeti şahsıma aitti, aslında Ağavni teyzelerindi o divan ama üç oğullarının en büyüğü Antuvan'ı evlendirip gelinleri Gülnar'ı da eve alınca kalabalık çoğalmış ve bazı eşyaları tasfiye etmek zorunda kalmışlardı, "küçük divan" da bizim-daha doğrusu benim-payımıza düşmüştü. Dağıtıp dağıtıp bir türlü toplamadığım için annemden sürekli azar işittiğim oyuncaklarım, kitaplarım, ıvırım zıvırım onun üzerinde yayılı durur, mecburi öğlen uykularına onun üstünde yatıp uyur gibi yapar, tatil kitaplarımı ve Ayşegül serisi hikayelerimi onun üstünde okur, tam köşede duran "Hanım dilendi bey beğendi" adı verilen teknikle örülmüş rengarenk yün yastığı oyunlarıma arkadaş ederdim. Küçük divanda olmadığım ve dışarıyı görmek istediğim zamanlarda ise önce bir sandalyeye basıp sonra yüksek divana çıkardım. Eğer bu durum sabah saatlerine rastlarsa pencereye abanmış Cümbüşcü amcanın kalın camlı gözlükleri ve sırıtan çehresiyle karşılaşmam olağan hadiselerdendi. 



Akşam oturmalarına gittiğimizde duvarda asılı cümbüşünü alıp hem söyler hem çalardı. Kocaman bir tencereye benzettiğim cümbüşün gövdesinde yazan Zeynel Abidin Cümbüş yazısını önceleri Cümbüşçü amcanın ismi sanmıştım, değilmiş :) 

Apartmana taşındığımızda buzdolabımız yoktu, sadece bizim değil apartmanda kimsenin buzdolabı yoktu. Sonra bir akşam babam buzdolabı aldığı müjdesiyle geldi eve. Ertesi gün de buzdolabı mutfak dar olduğu ve sığmadığı için salona, benim "küçük divan"ın hemen yanına yerleşti. Artık yanımda bir bardak bulundurursam yerimden kalkmadan su içme lüksüne sahip olacaktım.  Küçük boy bir Arçelik'ti. Anneannem dolap gelir gelmez kapağını açmış ve lambasının ışığıyla tatlı bir pembe renge bürünmüş içini görür görmez "ay kıyamam, pek de güzelmiş, pembiş pembiş" demişti :) Sonra ne düşünüldüyse salondaki yeri uygun bulunmayıp yatak odasının hemen girişine konmasına karar verilmiş ve benim yerimden kalkmadan su içme zevkimin içine edilmişti. Gün boyu gidip gelip kapağı açılan ve varlığıyla mutlanılan sevgili buzdolabımızın daha başına gelecek vardı. Akşam olup mesai saati sona erdiğinde ve Cümbüşcü amcam gümrükteki memuriyetinden evine avdet ettiğinde karısından bizim buzdolabı aldığımız haberini almış ve hemen teftişe gelmişti. Yaz boyu açık duran sokak kapımızdan selamsız sabahsız dalmış, "dolap nerede?" diye sorup yatak odasına  destursuz dalmış ve kapağını açarak "benim duyduğuma göre iyi dolap kar yaparmış, sizinki yapıyor mu?" demişti. Henüz 24 saati bile doldurmayan dolabımız Cümbüşcü amcanın görüşüne göre "iyi" olduğundan buzluğunu karlandırmış ve bizi mahcup etmeyerek buzluk kapağını açan amcamızın yüzüne soğuk bir nefes üflemişti. Bunu beklemeyen amca hafif tertip bozulmuş, ağzının içinde "hayırlı olsun" diyerek evine geri dönmüştü. Ertesi gün ne oldu biliyor musunuz? Gümrükçü amcanın evine bizimkinin iki boy büyüğü bir buzdolabı karısının muzaffer bakışları altında gelip yerleşiverdi. Muhtemelen kar da yapıyordu, biz gidip bakmadık :)

Bir dönem renkli kapağının ibiğe denk gelen ön tarafında delik olan ve bardağa su koyarken "cik cik" öten sürahiler pek moda olmuştu, hemen her evde bulunurdu. Hiç unutmuyorum, bizim de yeşil kapaklı bir tane vardı ve evde kanarya besliyormuşuz gibi bir ses çıkararak öterdi su koyarken. Cümbüşcü amca çok imrenirdi bizim sürahiye, gel gör ki muhtelif defalar pazardan alıp getirdiği sürahilerin hiçbiri bizimki gibi ciklemiyordu. Amca kendince bir yöntem geliştirip uygulamaya karar vermiş ve son aldığı sürahinin ön taraftaki deliğinin tam karşısına denk gelen yere bir ikinci delik delivermişti. Bunu ve sonrasındaki hezimeti öğrendiğimizde babam olayı karikatürize ederek şöyle anlatırdı: "Bizim sürahi 'dürülü dürülü' diye öterken Cümbüşçü amca istemiş ki onun sürahisi 'dütdürülü dütdürülü' diye ötsün, ikinci deliği delivermiş. Dütdürülü beklerken sürahi dut yemiş bülbüle dönmüş". Ya, amca fizik derslerini unuttuğu için ikinci deliği delerek sürahisini ebediyen suskunluğa mahkum edivermiş. 

Cümbüşcü amcanın maceraları çok ama benim yerim az, ne zaman bir cümbüş görsem, sesini duysam gözümün önüne gelir. O'nu rahmetle anıp bir cümbüş soloyla bitireyim bu yazıyı:


11 Mayıs 2016 Çarşamba

BİTTİİİİİİ! (ÇELINÇ 30)

Evet sona geldik, çelıncımız burada bitiyor. Alışmıştık her gün yazmaya,  canlılık gelmişti bloglara, Ferminaanım'ı bile gizlendiği yerden çıkarmıştık :) Saçaklı hanım sağolsun, yeni çelınçlarda buluşmak üzere diyerek 30. sorumuzu cevaplayalım:

-Neden blog yazmaya başladınız, blog isminizin bir hikayesi var mı?

Yazmayı severim ben, hele de emekli olup vaktimin tamamı kendime kaldıktan sonra iyice hız vermiştim yazıp çizmeye. İnternetle haşır neşir olmaya başladıktan sonra takibe aldığım bazı bloglardan esinlendim açıkcası, neden benim de bir blogum olmasın dedim ve 7 yıl önce sıcak bir Haziran günü acemi acemi açıverdim blogumu. Önce böyle bir mahcubiyet, bir heyecan, bir çekingenlikle yanaşıyordum, beni takibe alan her kişiyle seviniyordum falan, sonra işin ustası oluverdim çıktım. Eski yazılarımı okurken gülüyorum bazen, ne kadar naif, bazen gereksiz, ayrıntılı falan postlar girmişim. Ama hiçbir zaman pişman olmadım blogu açtığıma, bana kimiyle yüzyüze gelip tanıştığım, kimiyle tanışmakla kalmayıp sımsıkı dost olduğum, kiminin yüzünü görmesem bile dost sıcaklığını hissettiğim bir çok arkadaş kazandırdı. Ufkumu genişletti, pek çok şey öğretti, kendimi geliştirmeme sebep oldu, yazdıkça yazma kabiliyetim arttı, üslubum oturdu. Kısacası sevgili "Leylak Dalı"na çok şey borçluyum.

Peki neden "Leylak Dalı"? Ankara'da doğup büyüyen, ömrünün çoğunu orada geçiren bir kişinin ilkbaharda leylaklarla hemhâl olmaması mümkün değildir. Kendimi bildim bileli çok sevdim bu çiçeği, kendini, rengini, kokusunu, kalp biçimi yapraklarını. Sonra Antalya'ya yerleştim ve akla gelmeyecek her çiçeğin, her ağacın yetiştiği bu bitek topraklarda bir tek leylağın layığıyla yetişmediğini gördüm, o kadar özlerdim ki adeta aşererdim. Okulda arkadaşlarım hasbelkader ellerine geçen cılız mılız leylakları getirir, leylak bulamadıklarında leylak kokulu sabunlarla sevindirmeye çalışırlardı beni. Yani tescilli bir leylak manyağıydım. Böylece blogu açarken cismini bulamadığım çiçeğin bari ismini koyayım dedim ve "Leylak Dalı" çıktı ortaya. Öyle özdeşleşti ki benimle bir süre sonra adımın yerine "Leylak Dalı" diye hitabedildiğinde yadırgamamaya başladım. Antalya'da yetişmeyen leylağı blogumla yetiştirdim kısacası. Vaziyet budur.

Son soruyu tamamlarken bloguma adını veren bu güzel çiçeği öncelikle Saçaklı hanıma ve Çelınca katılan tüm dostlara hediye ediyorum. 


10 Mayıs 2016 Salı

ÇELİNÇ 29 VE SERGİ

Etkinlikten etkinliğe koşan gürbüz bir kelebek gibiyim bu aralar :) Ağrıyan diz, sıkışan sinirler, sallanan diş köprüleri bile vız gelip tırıs gidiyor, bedene "yıkılmadım ayaktayım" mesajı vermek istiyorum, ondan yani, yoksa keyfim için bir şey istiyorsam namerdim :) Dün hayli verimli geçen-yapılması gereken tüm işleri halletme açısından-bir günün ardından bir sergi açılışına ve o sebeple gerçekleşen mini bir konsere katıldım. İzlenimleri sizinle paylaşmadan evvel sondan bir önceki çelınç sorusunu cevaplayayım:

29- Korkularınız neler?

Bu ülkede yaşayıp da çeşit çeşit korkuya sahip olmamak mümkün mü, hangi birini yazayım? İyisi mi bireysel korkularımla başlayayım:

-Sevdiklerime bir şey olacak korkusu beni hiç terketmez, açık ara liste başıdır.
-Savaş, en büyük korkularımdan biridir, kabusumdur hatta.
-Nefessiz kalmak, daracık tüneller, karanlık ve dar mekanlar ve aşırı kalabalık. Rüyalarımda bile çıkışı olmayan odalara girer, bunalır dururum. Aranızda psikiyatrist var mı :)
-Lise matematik dersinden yazılı olmak. Gülmeyin, bunca yıl sonra senede en az 10 defa bunun rüyasını görürüm, üniversite bile değil, lise ayol. Üzerinden yüzyıl geçti. Güya ben çalışmamış, derslerde dalga geçmiş olurum ve sınava nasıl hazırlanacağım, ya sınıfta kalırsam diye terler içinde uyanırım. Üstelik çok başarılı bir öğrenciydim, bırak sınıfta kalmayı, bütünlemem bile yoktur. Bu nedenle muhtemel sebep matematik hocam Mualla'ya buradan saygılar sunuyorum. 
-Çok sevmeme rağmen köpekler. Gördüğüm her köpeğin potansiyel olarak beni ısıracağı korkusundayım. Köpek besleyen bir arkadaşım herhangi bir köpeğin beni ısırma ihtimalinin kendisinin beni ısırma ihtimalinden çok daha düşük olacağını söylese ve ona hak versem bile bu korkuyu yenemiyorum. Köpenk karşıdan geliyorsa ben kaldırım değiştiriyorum, o derece yani. Ama kendilerini de çok seviyorum, hele o sokak köpeklerinin hüzünlü, ıslak gözlerine bayılıyorum. Onlara bunu anlatmanın ve en uyuz olanının bile beni görünce sert sert havlamasının önüne geçmenin bir yolu yok mudur? 
-Ha bir de hamamböcekleri, aslında bu korku değil tiksinti. Antalya yazlarının kabusu, dana büyüklüğündeki uçan kokalakları seven yoktur sanırsam. Ay akrebi de ekleyeyim, fotoğrafından bile ürkerim. 

E yeter da, kendimi de iyice tırsak gösterdim, o kadar da değil yani, haydi sergiye gidelim.

Efendim, sergimiz Avrupa Günü kutlama kapsamında Fikret Otyam Sanat Galerisi'nde açılan "İnsan ve Yaşam" isimli bir resim sergisi idi. Kokteyl sonrası Serap Sevunur Riedel, Mine Soral ve Apostrofes isimli sanatçıların tablolarını izledik, ardından da mini bir konser dinledik. 




Serap Sevunur Riedel




Mine Soral




Apostrofes


Ve ANTDOB sanatçıları olan konser ekibimiz, ortadaki güzel kemancı benim kuzenim olur efendim :)

Yarın sol çelınç sorusunda görüşmek dileğiyle...

9 Mayıs 2016 Pazartesi

ÇELINÇ 28 VE BALE

Çelınç bitti biter, bugün 28. sorudayız ve o soru şöyle der:

-En sevdiğiniz müzik grubu, 3 tanesi:

Gençliğimde tüm çevremdekiler gibi ilk sırada elbette "Beatles" vardı, hala da "Beatles" var. İlaveten koyu bir "Aphrodite's Childs" ve buğulu sesiyle Demis Roussos hayranıydım, hala da hayranıyım. Yağmur yağarken "Rain and Tears" mırıldanmaktan vazgeçmedim. Gördüğünüz gibi naftalin kokuyorum, yeni gruplara ilgim ve bilgim yok. Yerlilerden "İncesaz"ı dinlemelere doyamam. Yakın zamana kadar "Yeni Türkü" fanıydım, şimdilerde sadece eski albümlerini dinleyebiliyorum. Kısacası yaşıma uygun takılıyorum.

Çelınç ödevimi yaptığıma göre Cumartesi günü gittiğim şahane baleden bahsedebilirim: "Üç Silahşörler". Bir kez daha söylüyorum, Antalya Opera ve Balesi cidden alanında çok yetkin, özellikle dansçılarımız bir harika. Alexander Dumas'ın ünlü eserinden uyarlanan, müziklerini Verdi'nin bestelediği balede de çok başarılı idiler. Bir yandan kılıçlarını konuşturup bir yandan bale adımlarıyla yürümek nasıl bir yetenek bilemedim artık, hoş ben de TV seyrederken çekirdek çitleyebiliyorum mesela, o kadar önemli bir şey olmasa gerek :) aşağıdaki fotoğrafları ANTDOB'un web sitesinden aldım, affola:






Dansçılar Tolga Burçak, Cankat Özer, Yağızhan Danış, Umut Çaltekin, Burak Özbek, Esra Taner, Varoslava Volkova, Özde Eren'e ve şahane orkestramıza teşekkürlerle...

8 Mayıs 2016 Pazar

NEREDE KALMIŞTIK? (ÇELINÇ 25-26-27)

Son günlerin aktivite yoğunluğu Çelıncı aksatmama neden oldu, öncelikle kendilerinden özür diliyor ve kaldığım yerden devam ediyorum:

-Favori Disney karakteriniz hangisi, neden?




İşte bu arkadaş; "Varyemez Amca". Neden mi? Yolda giderken A.li A.ğaoğlu ile çarpıştım bulaştı, zengini severim ben, hahaha :)

-Ziyaret etmek istediğiniz 10 yeri sıralayın:

Ay ne sıralayacağım yahu, dünya yüzündeki bütün her yeri ziyaret etmek isteyebilirim, sırası önemli değil, yeter ki sponsor olacak biri olsun :)

27- Dağınık mısınız yoksa düzenli mi?

Bekarken annem sürekli ne kadar dağınık, ne kadar pasaklı, ne kadar tembel olduğumdan şikayet etti durdu. Oysa orta birinci sınıftan beri evin tüm ütüleri (hatta bazen dayımın pantolon ve gömlekleri de) şahsıma aitti, hâlâ ütü yapmayı seviyor olmam bir mucize esasen. Ayrıca annemin temizlik günleri vaki mi bir başka işim olsun, evde kalıp temizliğe yardım etmeli idim, odamın temizlik ve düzeninden de ben sorumluydum, katiyen ilgilenmezdi. Dağınık yaftasını yememe sebep muhtemelen okul ve sonrası iş hayatı nedeniyle yorgunluktan yerine asmayıp oraya buraya fırlattığım giysilerim ve elimin ulaşacağı her yerde rastlanan kitaplarımdı, yoksa dağınık falan değildim esasen. Her zaman-kirli bile olsa-düzenli evlerden zevk aldım. Genel olarak da derli topluyumdur ama bunun bir vakti, saati, özel bir zamanı yoktur. Canım ne zaman çekerse o zaman temizlik yapmaya, ev toparlamaya niyetlenirim. Vakte saate bağlamak ruhumu darlandırır, bunun sebebi de annemin her Pazar evi kaldırıp indirmesi ve bizi de bu olaya dahil etmesidir. Daha kargalar sabah tuvaletini yapmadan tepemizde bağırmasıyla uyanırdık: "Kalkın, yorganlarınızı sökün çamaşır yıkayacağım. Yorgan ipini koparmayın, uzun bırakın, tekrar kullanırım ben onu". Sonra efendim bu yetmez, radyodan yükselen maç uğultularına çamaşır makinesinin gürültüsü, deterjan kokusu, elektrik süpürgesinin harıltısı, annemin ev işlerinden şikayet eden söylemleri karışır, üstelik her pazar bu ritüel tekrarlanırdı. Çalışmadığı halde tüm bu işleri pazar gününe bırakması seyircili gösterinin daha etkili olmasındandı sanırım. Ah anneciğim Anneler Günü'nde dedikodunu yapmış gibi oldum ama sen ölüm döşeğinde bile, yarı komada yatarken komşuya perdeleri yıkamasını tembihleyen bir kadındın. Bu konuda sana layık evlatlar olamadıysak affeyle. Ne diyeyim huzurla uyu, Anneler günün kutlu olsun...

6 Mayıs 2016 Cuma

KALEİÇİ'NDEN

Dün Kaleiçi Festivali kapsamında Antalya Rehberler Odası'nın düzenlediği rehber eşliğinde Kaleiçi turuna katıldım. Yüzlerce defa gittiğim Kaleiçi'ni bu kez daha bilinçli gezmiş oldum. Aşağıdaki görüntüler bu turdan:


Tura Hadrianus kapısından (Halk arasındaki adıyla Üçkapılar) girerek başladık. Bu kapılar M.S. 130 yılında Roma imparatoru Hadrianus'un şehre gelmesi onuruna inşa ettirilmiş. Kapıların yanındaki iki kuleden soldaki Romalılar devrinden kalma ve üzerindeki kitabe de o devre ait, sağdaki ise Selçuklular zamanında yapılmış, kitabesi de Selçukluları işaret ediyor. 


Günümüze kadar gelebilen Korint sütun başlıklarının üzerinde aslan başları ve sonsuz bir döngüyü temsil eden sarmallar işlenmiş. Dört sütundan ancak fotoğrafta görülen orijinal haliyle günümüze gelebilmiş, diğerleri restorasyondan geçmiş.


Evet Kaleiçi'ne girdik, hemen girişte karşımıza çıkan ve restore edilmekte olan büyük konaklardan birinde bir ayrıntıya dikkatimizi çekti rehberimiz. Sokak girişlerine denk gelen duvarların sivri köşeleri kesilerek arabaların dönerken çarpması önlenmiş, buna mimaride "pah" denilmekte imiş.





Rodos işi denilen zemin mozaikleri bir çok yapının zemininde mevcut, Suna-İnan Kıraç Vakfı'na ait AkMed'in zemini de bu mozaiklerle kaplı.




Henüz restorasyona girmemiş ahşap bir ev. Ne yazık ki yeni restore edilen binalar eskisine pek benzemiyor. Bakınız yandaki bina. Keşke biraz daha özenli yapılsa.





Begonvillerin coşma zamanı ve Kaleiçi'ndeki pek çok ev de begonvillerle sarmalanmış.



Kesik Minare ya da Korkut Camii. Roma mabedi olarak inşa edilen yapı Bizans döneminde kiliseye çevrilmiş, daha sonraları ise  Sultan 2. Bayezit'in oğlu Şehzade Korkut tarafından cami olarak ibadete açılmış 19. yüzyılda çıkan bir yangında minarenin ahşap kısmı yandığı için Kesik Minare olarak adlandırılmaya başlanmış. Şu anda onarım görmesi çok zor olduğu için kullanım dışı.


Nar ağaçları çiçeklenmiş, sokakları süslüyor.



Kaleiçi sokakları Belçika'dan getirilen bir ekip tarafından peyzaj çalışmalarıyla çiçeklendirilmiş, yukarıdaki fotoğraftaki otel muhtemelen kendi çiçeklendirmesini kendi yapmış, yaz-kış rengarenktir çevresi. Antalya geçen yıl "Beş Çiçekli Altın Şehir" adıyla uluslararası bir peyzaj ödülü de aldı. 



Rehberli gezimiz Hıdırlık Kulesi'nde sona erdi. Karaalioğlu Parkı'nın içinde bulunan ve altı kübik üstü silindirik olan kule 2. yüzyılda yapılmış. Bir süre deniz feneri olarak kullanıldığı söyleniyor. Üzerinde bulunan balta kabartmaları ilginç, kulenin üstündeki silindirik yapının sonradan çıkıldığı düşünülüyor. Hıdırlık adının Hıdrellez kutlamalarından geldiğini söyledi rehberimiz, ben onun yalancısıyım. Tur bitti ama ben Kaleiçi sokaklarında kaybolmaya devam ettim, aşağıdaki fotoğraflarla hoşçakalın diyorum...



5 Mayıs 2016 Perşembe

FESTİVALLERE, SERGİLERE DOYAMADIK :)

Kaleiçi Festivali'nin 2. gününde iki etkinliğe katıldım, aslında sabah kalkıp havayı kapalı ve yağmurlu görünce az kalsın ilkinden cayıyordum. Sonra biraz açar gibi olup güneş hafiften yüzünü gösterince programımı uygulamaya karar verdim, iyi de etmişim. İlk etkinlik Sufi müzik dinletisi ve sema gösterisi idi. Gösterinin yapılacağı mekana gelince hava durumu nedeniyle kapalı alana alındığını öğrendim ve Kaleiçi'ne, Suna-İnan Kıraç Müzesi'ne (Ak-Med) yollandım, neyse ki başlamadan yetiştim. Aslında sema ayininin bir halk dansı gibi olur olmaz sergilenmesi bana tuhaf geliyor ama ilk kez böyle bir şey göreceğim için prensipleri bir kere çiğnemekten bir şey olmaz dedim ve salonda yerimi aldım :) Ney, kanun ve daireden oluşan üçlü bir sufi müzik grubu eşliğinde tek semazenli bir gösteri izledik:



Bir süre sonra hava iyice açınca gösterim Ak-Med'in avlusuna alındı.



Sema gösterisi bitince başka bir etkinliğe katılmak için ayrıldım oradan, rehber eşliğinde bir Kaleiçi turu yapmak üzere buluşma yeri olan Hadrianus Kapısı'na gittim ama o gezinin detayları bir dahaki postta. Bugün Kaleiçi Fırın sokakta, Akdeniz Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi öğretim üyelerinin "Wish&Hope" isimli, Hıdrellez temalı enstalasyon sergisinden söz edeceğim, çok güzel ve eğlenceli bir sergi idi. 

Hangi eser kime aittir tam olarak not alamadım ama eser sahibi öğretim üyelerinin isimleri şöyle: Kamuran Özlem Sarnıç, Defne Alkandemir, Işık Aslıhan, Cengiz Bodur, Gül Yasa, Umut Kayapınar, Handan Dayı, Kemal Tizgöl ve Özgü Gündeşlioğlu Demir. 



Seyahat Günlükleri (Tekrar Orda Olmayı Dilemek). Sanatçı gittiği seyahatlerden topladığı objeleri kullanarak enstalasyonlar yaratmış.


Sokağın girişindeki digital ateş bir Hıdrellez geleneğini simgeliyor, sergiye ateşten atlayarak girmiş gibi oluyoruz.



Dilekleri ağaç dalına asmayı simgelemiş sanatçı üstteki enstlasyonda, alttaki küçük kağıtlara ise siz de dileğinizi yazabiliyorsunuz. Yazdık tabii ki :)


Efendim bu kapılardan beğendiğiniz birini açıyor ve kısmetinize çıkan kartı alıyorsunuz. Benim beğendiğim kapı boş çıktı ne yazık ki, arkadaşın kapısından iki kart çıkınca birini benimle paylaştı, bakınız ne çıktı:


Amanin Allah korusun :)


Mavi gökyüzünde şeytan uçurtmaları. Hangimiz çocukluk hayallerimizi göğe yükseltmedik ki bir uçurtmayla. 


Bu çalışmanın adı Dilekler Kılavuzu. Sevdiğiniz bir rengi seçiyor ve istediğiniz yeri boyuyorsunuz. Ben hangi rengi seçtim dersiniz?


Umarım siz de beğenmişsinizdir sergiyi. Madem ki bu gece Hıdrellez, o zaman hepimizin dilekleri kabul olsun diyelim.

Not: Antalyalılar için duyuru, sergi 8 Nisan'a kadar açık. Kaleiçi Fırın Sokak Art Cafe yanında izlenebilir.