.

.
.

14 Ekim 2009 Çarşamba

MUHABİRİNİZ PORTAKAL ÇEKİRDEĞİ ALTIN PORTAKAL FİLM FESTİVALİ'NDEN BİLDİRİYOR 2

Sabah sinyallerini veren yağmur öğleden sonra yağmaya başladı, iki gündür devam eden aşırı sıcağın sebebi de anlaşıldı. Yukarıda gördüğünüz fotoğraf "Gölgesizler" filminin galasından çıkışta çekildi. Kapıdaki kalabalık yağmurun dinmesini bekliyor ama daha çok beklerler, ben bir taksi vasıtasıyla epeyce ıslanarak eve ulaştığımdan bu yana 2 saat geçti, hala devam ediyor yağmaya. Neyseki klasik Antalya yağmuru gibi değil de efendi efendi yağmakta, film izleme seanslarımızın selameti açısından yarına kadar dinmesini arzu etmekteyim. Bu konuda Gülen'in kesin katkısı var, hatta ben sinemadayken telefon edip yağmur yağdığına sevindiğini bile söyledi, kıskanç:))

Bugün iki film izledim. Sabah seansında izlediğim festivale dahil olmayan bir filmdi, vizyondan kalkmadan seyredebildiğim için kendimi şanslı hissediyorum, zira DVD'den film izlemek bana hiç cazip gelmiyor. "KARANLIKTAKİLER" yönetmenliğini Çağan Irmak'ın yaptığı, ana rollerinde Meral Çetinkaya, Erdem Akakçe ve Derya Alabora'nın oynadığı bir film ve oyuncular muhteşem iş çıkarmışlar. Özellikle Erdem Akakçe ve Meral Çetinkaya kendilerini aşmışlar. Konu ruhsal bozukluğu olan bir anne ile çok düşkün olduğu, adeta baskı altına aldığı, dengesiz davranışlarıyla bunalttığı oğlu arasında geçiyor. Kendini eve kapatmış, sürekli korkularıyla yaşayan, huysuz annede Meral Çetinkaya, naif, bezgin, hayalperest oğulda ise Erdem Akakçe oynamıyor adeta yaşıyorlar. Derya Alabora hakkında ise ne söylesem az, bence bu kadın rol yapmıyor, kamera karşısında gündelik hayatını devam ettiriyor, öylesine doğal. Hasılı sinema salonundan müthiş bir doygunluk hissiyle çıktım ve soluk almadan, çiseleyen yağmurun altında izleyeceğimiz gala filmine yetişmek için Kültür Merkezi'ne koşturdum. Çok kalabalıktı, biletler numarasız olduğu için sabahtan aldığımız halde balkona yönlendirildik ve önümüzdeki demir korkuluk yüzünden perdeyi görebilme uğruna helak olduk. Filmin oyuncuları galaya katılamadı, bu nedenle film sonrası söyleşi de iptal edildi ama başka oyuncular izleyici olarak salonda idiler. Festivalin gediklilerinden kar beyazı saçlarıyla İzzet Günay ve Selda Alkor Belediye Başkanı'nın yanında seyrettiler filmi. Kalabalık arasında Gülsen Tuncer, "Hatırla Sevgili"nin Ayla'sı Nergis Öztürk ve sinema yazarı Burçak Evren gözüme çarpanlardı.

Filme gelince; Hasan Ali Toptaş'ın aynı adlı romanından filme uyarlanan, yönetmenliğini Ümit İnal'ın yaptığı "GÖLGESİZLER" iki gün içinde izlediğim üçüncü kasvetli ve psikolojik bozukluklar silsilesi film olarak gak dedirtti. Yer yer verilen anlamlı mesajlara rağmen bunalttı beni, üstelik oyuncu kadrosu hayli kalabalık ve nitelikli idi. Taner Birsel, Selçuk Yöntem, Altan Erkekli, Hakan Karahan, Ahmet Mümtaz Taylan, Arsen Gürzap ve diğerlerinin çıkardığı olağanüstü oyuna rağmen çok karmaşık geldi konu bana, belki üstüste bu kadar gerilimli ve kasvetli film izlemesem daha olumlu duygular yaratabilirdi. Filmde yazar Hasan Ali Toptaş da kısa bir süre göründü ve bana göre filmin en iç açıcı sahnesi finalde Candan Erçetin'in bu film için bestelenmiş "Ben Kimim" adlı güzelim şarkıyı seslendirdiği sahne idi. Zaten filmin müziklerini de Candan Erçetin yapmış.

Yağmurlu bir festival günü böylece sona erdi, yarın kısmetimize ne çıkarsa onu izleyeceğiz, birkaç seçenek arasında kararsızım. Görüşmek üzere...

13 Ekim 2009 Salı

MUHABİRİNİZ PORTAKAL ÇEKİRDEĞİ ALTIN PORTAKAL FİLM FESTİVALİ'NDEN BİLDİRİYOR

Bu sabah kalkıp alelusul ortalığı toparladıktan sonra valizleri bile açmadan sokağa attım kendimi. Halletmem gereken bazı işler vardı ama asıl amacım geç de olsa Festival'e dahil olmaktı. 4 ayın getirdiği yabancılıkla sağa sola bakarak yürüdüm yollarda. Koyu gölgeli, sık yapraklı benjaminlerin ne kadar büyüdüğüne şaştım, gülibrişimlerde tek tük de olsa hala çiçek olmasına şaştım, yalancı orkide ağaçlarının tohumlarının keçiboynuzuna ne kadar benzediğine şaştım, henüz hiçbir yaprağın sararmadığına şaştım. Şaşıra şaşıra işlerimi halledip bilet almak için sinemanın bulunduğu AVM'ye gitmek üzere durağa geldim ama minibüs ya da otobüse binmenin mümkünü yok, durağın önüne arabalar park edilmiş. Derken trafik polisleri işe el koydu ve ne kadar araba varsa çekiciye yüklenip götürüldü, ben de "oh" dedim. İnsanlardaki bu duyarsızlığa pes diyorum, 50 metre ötede otopark dururken getirip durağın önüne araba koymak nasıl bir kural tanımazlıktır akıl erdiremiyorum.

Bu yıl Festival organizasyonunu Belediye kendisi üstlenmiş, bu nedenle herşey daha mütevazı koşullarda gerçekleşiyor gördüğüm kadarıyla ve daha halka yakın olmuş. Galalara hayli ucuz bir fiyata satılan biletleri alarak katılmak mümkün, geçmiş yıllarda yaşanan davetiye krizi ortadan kalkmış olacak böylece. Birkaç yıldır TÜRSAK düzenliyordu festivalleri ve hayli görkemli oluyordu; kırmızı halılar, yurtdışından davet edilen ünlü oyuncular, her gala öncesi düzenlenen bol ikramlı kokteyller, posterler, afişler, flamalar. Bu yıl Festival"e ait en önemli tanıtım aracı üstteki fotoğrafta gördüğünüz altın portakallı Venüs heykelleri, şehrin değişik yerlerine serpiştirilmiş. Portakallı Venüs teyzemizi yaşlanmış gördüm, ne de olsa yaşı 46 yı buldu, yüzüne yılların yorgunluğu çökmüş ama Sezar'ın hakkını Sezar'a vermek gerekirse vücut hala genç kızlara taş çıkartır tazelikte.

Festival galalarının yapıldığı Kültür Merkezi'nin bulunduğu parka yürüdüm sonra. Taze biçilmiş çimler fıskiyelerle sulanıyordu, mis gibi toprak ve ot kokusu yayılıyordu ortalığa ve yanlarından geçerken üzerime sıçrayan sulardan büyük keyif aldım, hava çok sıcaktı zira, serinletti beni.



Girişine göz temalı festival afişinin ve Halit Refiğ'in posteri asılmış Kültür Merkezi'nde bir fotoğraf sergisi vardı: "Bir Şenliktir Yeşilçam". Eski Türk filmlerinden alınma siyah-beyaz kareler altlarına filmlerde kullanılan şarkı sözleri yazılarak düzenlenmişti, beni çocukluğuma, ilkgençliğime aldı götürdü. Asumancım, kulaklarını çınlatmadım sanma.


Ulusal yarışmaya katılan filmlerin afişleri

Dışarıda ahşaptan yapılma soyut heykeller sergilenmekteydi.

Kültür merkezindeki turumu tamamladıktan sonra Festival kapsamındaki ilk filmimi izlemek üzere sinemaya gittim. Uluslararası Uzun Metraj Yarışma filmlerinden biri olan "KATALİN VARGA" bir İngiliz-Macar ortak yapımı ve Macaristan"da çekilmiş. Yönetmeni Peter Strickland'ın ilk uzun metrajlı filmi olan yapım 59.Berlin Film Festivali'nde Gümüş Ayı ödülü almış. Film, kocasının 10 yaşındaki oğlunun babası olmadığının yaşadığı köyde öğrenilmesi üzerine evinden ve köyünden kovulan Katalin Varga'nın öyküsünü konu alıyor. Oğluyla birlikte çok sevdiği eşinden ve yurdundan ayrılmak zorunda kalan Katalin yıllar önce kendisine tecavüz eden oğlunun babasından ve ona yardımcı olan arkadaşından intikam almak üzere yola koyulur. Uzun ve çileli yolculuk suçlu, suçsuz insanların ölümüne sebep olup Katalin'in de sonunu hazırlayacaktır. Gerilimli, karamsar, ürkütücü ama değişik bir filmdi, pişman etmedi izlediğime. Filmin bonusu salondaki Pelin Batu ve sempatik kişisi de neredeyse en ön sıradan filmi izleyen Sevin Okyay'dı. Film başlayınca bu yerin tercih sebebi belli oldu, Türkçe altyazılar o kadar karınca boyutundaydı ki gözümdeki miyop gözlüğüme rağmen neredeyse çoğunu okuyamadım oturduğum arka sıradan.

Yarın sırada bir, belki de iki Türk filmi var kısmet olursa. Muhabiriniz Portakal Çekirdeği festival bitene kadar size seslenmeye devam edecek. Yarına kadar kalın sağlıcakla...

12 Ekim 2009 Pazartesi

İKLİM DEĞİŞİR, AKDENİZ OLUR


Geldim... Kepez"den yukardaki manzarayı görünce anladım ki Antalya'dayım. Burası çok sıcak, tekrar yaza döndük. Hasta olmaktan korkmasam klimayı çalıştıracağım, soyunduk, dökündük, şortları, askılı bluzları geçirdik tekrardan üstümüze.

Yol boyu uyukladım, o kadar yorgundum ki. Sabahın köründe düştük yollara. Sabahla öğle arası bir saatte Afyon"a ulaşınca her zamanki mola yerimiz olan İkbal'e uğramadık yemek yemeyeceğimiz için. Karşıya Özdilek"e geçip apartman yüksekliğinde bir dilim su böreğini iki bardak çay eşliğinde mideye gönderip yola devam ettik. Genelde uyukladığım için yolda ilginç birşey varsa da farkedemedim. Birkaç lokanta adı dikkatimi çekti yalnızca: "Royal Grill Palace" idi biri, sanırım Sivrihisar civarındaydı. İki katlı çirkin bir binanın üstünde yazılıydı, hem de yanında tercümesiyle: "Kral Grill Sarayı". Afyon"a yaklaşırken de ağaçlar arasında salaş bir mekan gördüm, o da "Paradis" olarak adlandırılmıştı ama en hoşuma giden Afyon çıkışındaki oldu, şöyle yazıyordu kocaman tabelasında: "Toroslardan gelen Ali Dayı'nın yeri". "D" harfi yanlışlıkla mı eklenmişti acaba diye düşünmedim desem yalan olur. İkinci molamızı da yine herzaman uğradığımız Keçiborlu girişindeki Tekkeli'de verdik. Burası yeşillikler içinde, çiçekli böcekli, sakin ve serin bir aile işletmesidir. Bir de ele avuca sığmaz maymunları vardır, uzun kollu, uzun bacaklı bir şempanze, gülmekten öldürür adamı. Yokuş aşağı inince bir de devekuşu çiftliği görürsünüz, kasıla kasıla gezer dururlar hem deve, hem kuş arkadaşlar.

Saat 14.00 civarında evdeydik ve eşyaları taşır taşımaz işe giriştim. Tahmin ettiğim gibi balkonda bir doğum olayı gerçekleşmiş ama biz gelene kadar anne ve bebekler taburcu olmuşlar. Bana da tıbbi atıkları temizleme görevi düştü, neredeyse bir saat. Sonra da mutfakta ne var ne yoksa yıkadım güve ilacından arındırmak için. Ondan sonra da pes ettim. Şimdi 4 aydan sonra kavuştuğum bilgisayarımla muhabbetteyim. Lakin onca zaman Q klavye laptopta yaza yaza F klavyede 10 parmak yazma melekemi kaybetmişim. Parmaklarım makine tavuğu gibi ne yana gideceğini şaşırmakta. O nedenle bu akşamlık bu kadar. Hepinize bir önceki postumdaki güzel dilekleriniz için teşekkür ediyorum. Şimdilik keyfim yerinde, ne demişler "İnsanın evi gibisi yok".

11 Ekim 2009 Pazar

YOLCULUK VAR YARINA


Bir araba dayak yemiş kadar yorgunum, her yanım ağrıyor. Sabahın köründen beri evin içinde didinip duruyorum yol hazırlığı için. Uyandığımdan beri neler yaptım neler. Üç makine çamaşır yıkayıp astım, tam dört saat evin her köşesine yayılmış eşyalarımı toparlayıp valizlere, çantalara, yetmedi torbalara tıkıştırdım. Evi düzenledim, tozları aldım, yatak çarşaflarını, yastık kılıflarını değiştirdim. Buzdolabında bozulacak şeyleri tasfiye ettim, mutfağı elden geçirdim. Oğlum için bir tencere mercimek çorbası ve 18 adet hazır yufkadan gözleme yaptım. Gözlemeleri poşetleyip, çorbayı kaselere paylaştırıp buzluğa yerleştirdim. Bulaşık makinesini boşalttım, çamaşırları toplayıp, katlayıp yerleştirdim. 1,5 saat süreyle, 7 adet pantolon, 5 adet gömlek, 8 adet tshirt, 6 adet sweatshirt ütüleyip yerlerine kaldırdım, komşulara kapıdan uğrayıp "Allahaısmarladık" dedikten sonra sonunda bilgisayar başına geçebildim. Şimdi burada birikmiş fotoğraf ve ıvır-zıvırı DVD'ye aktaracağım ve deee çiftliğimde olgunlaşan çilekleri toplayıp yerlerine bezelye ekeceğim. Eh ondan sonra belki birkaç saat uyuma şansım olur, sabah erkenden yola düşeceğiz çünkü.

Antalya'da beni bekleyen hem hoş, hem de tatsız şeyler var. Bir kere doktora gidilecek, gözüm korktu zira. Sonra ev temizlenecek, gelirken yaptırdığım güve ilacının kalıntılarını yok etmek için mutfaktaki tabak çanağın tamamı yıkanacak. Balkonları düşünmek bile istemiyorum, yokluğumdan istifade kumru doğumevi olarak hizmet verdiğine eminim, kimbilir ne kadar kuş tüyü ve pisliği temizleyeceğim. Muhtemelen lohusalığının tadını çıkarmakta olan bir kumru ile yavrularını da bulabilirim saksılardan birinin içinde. Ama evime kavuşmak bütün yorgunluğa değecek. Hem festival de başladı, biraz gecikmeli de olsa birkaç film izleme şansı yakalayabileceğimi düşünüyorum. Arkadaşlarım, kitaplarım, parklar, deniz kıyıları beni beklemekte. Bunlar da işin güzel yanları.

Şimdi bilgisayarla da vedalaşıp dinlenmeye çekileceğim. Bir dahaki postumda Antalya'dan seslenmek umuduyla sevgiyle kalın...

NERELERDEYDİM?


Kaç gündür yazamıyorum, gerçi merak edip soran da yok ama ben yine de açıklayım sebebini. (Nasıl sitem ama?) Bloga uğrayamadığım 4 güne bir sürü şey sıkıştırdım, kimi güzel, kimi tatsız; bir blog arkadaşları buluşması, kuzenimin oğlunun sünnet yemeği, Acil Servis'te 7 saatlik bir gözlem yatışı ve arkadaşımın annesinin ölüm yıldönümü duasının toplantısı. Giderayak becerdim bunları yani.

Gülen son postunda bahsetmiş, Perşembe günü buluşup (Gülen, Çınar ve ben) sevgili Nalan'ı ziyarete gittik. Çok zevkli, sıcak ve neşeli bir toplantı idi, ayrıntıları Gülen'in blogunda bulabilirsiniz. Bu vesileyle buradan bizleri samimiyetle ağırlayan, güleryüzü ve neşesiyle kendimizi evimizde hissettiren Nalan öğretmenime teşekkürlerimi yolluyorum. Ben aslında o sabah yataktan hiç iyi kalkmadım, böyle halsiz, kırgın, yorgun ve keyifsiz bir halim vardı ama söz verdiğim ve daha sonra gidebilecek zamanım da olmadığı için katıldım toplantıya. Günboyu da bedenimde hep yolunda gitmeyen birşeyler var gibiydi. Dönüş için bindiğim metroda uyumamak için kendimi zor tuttum ve son istasyonda inince eve kadar nasıl yürüyeceğim endişesi taşıdım. Nitekim yol boyunca nefesimde bir daralma, çarpıntı ve hafiften bir göğüs ağrısı hissettim. Eve geldiğimde daha da artmıştı sıkıntım, evdekilerin "hastaneye gidelim" önerilerini geri püskürterek uzun bir süre direndim. Sonunda kızkardeşin "gönlünle gitmiyorsan 112 yi arayıp kapıya ambulans yollatacağım" tehdidine karşı koyamadım (yapardı çünkü) ve ailecek düştük Acil Servis'in yollarına. Acil Servis'e girenin Allah sonunu hayretsin, artık iyileşip mi çıkar, yoksa daha beter hasta mı olur, Allah korusun ölür mü, hepsi mümkün. Doktor odasının kapısında oluşmuş uzun kuyruğun ucuna dahil olup bir yandan "evde hiç olmazsa yatabiliyordum burada o şansım da yok, nereden geldim?" diye söylenirken bir yandan da ağlayan, inleyen, bağıran ayakta, oturur durumda ya da sedye üstündeki hastaları inceliyordum. Hasta yakınları başka bir alemdi, kuyruğun en sonunda olup içeri alınmadığı için doktoru ölümle tehdit eden, doktor güvenliği çağırdığında "güvenliği de öldüremem mi sanki" diye horozlananını mı ararsınız, içeri alınan hastanın başına 5 kişi birden girenini mi, sıraya aradan kaynak yapmaya çalışıp geri püskürtülenini mi? Hasılı trajikomik bir durum. Neyse sıramız geldi, girdik derdimizi anlattık, EKG'ler çekildi, kan ve röntgen tetkikleri yapıldı, bunların sonucunu almak için 2 saat ayakta beklendi ve sonunda ufak tefek ama pek cevval doktor hanım beni gözlem altına almaya karar verdi. Her ihtimale karşı damar yolumu açtırıp acil yatağına yatırdı ve burnuma oksijen maskesini dayadı. Sabahın 3 üne kadar ara ara EKG çekilip kan tahlilleri yapılarak yattım gözlem odasında. Sağ yanımda kavga sonucu kalçasından bıçaklanmış sumo güreşçisi kıvamında bir adam ifadesini alan polislere yiğeninin yardımıyla cevap vermeye çalışırken, sol yanımda epilepsi nedeniyle yatırılmış özürlü bir genç kız aralıksız, hemşirelere "doktor ablaaa", kısa boylu hastabakıcıya "küçük aaabiii", uzun boylu güvenlikçiye "büyük aaabiii" diye seslenerek gitme isteğini tekrarlamaktaydı. O kadar sinirlerim bozuldu ki geçmiş bulunan çarpıntım en üst düzeyde yeniden başladı ve elim ayağım titreyerek müthiş bir gerilim içine girdim. Sonunda doktorum belirgin birşey bulamadığını ve taburcu edeceğini söylemek için geldiğinde çarpıntımın seviyesini görünce yollamaktan vazgeçti. Sinirlerim bozulduğu için bu çarpıntının ortaya çıktığını söyleyince de bu defa psikiyatristin görmesini istedi. Ben o gümbür gümbür atan kalple hastanenin en ücra köşesindeki psikiyatri servisine ulaşmak için birsürü merdiven inip çıkarak, yokuşlara tırmanarak sarfattiğim eforla iyice nefes nefese kaldım. Gözlerini ovuşturarak uykusundan uyanıp gelen genç psikiyatrist doktor hanım 5 dakikalık sürede benim psikiyatrik haritamı çıkardı(!), sonra da en ağırından bir yatıştırıcı tableti ikiye bölüp dilimin altına yerleştirdi. Aynı engebeli yollardan yine gümbürdeyerek Acil Servis'e döndüm ve doktorum tarafından her ihtimale karşı ertesi gün Kardiyoloji Polikliniğine başvurmam önerisiyle uğurlandım. Sabaha karşı eve ulaşıp kendimi yatağa atabildiğimde neredeyse dünyanın en mutlu insanı olmuştum. Lakin doktorun dediğini yapmak için sabahın köründe kalkmak gerekti ve ben yatıştırıcının etkisiyle mahmur hastaneye gidip "24 saat içinde 2.kez muayene olamazsınız" sebebiyle geri püskürtüldüm. Rüyada gibi eve ve yatağıma geri dönüp günün ilerleyen saatlerine kadar başımı kaldıramadan yattım. Sonra da kendimi suya sokarak zorla ayılttım ve düğün yemeğine gittim. Bir gün önce çarpıntı ve nefes darlığıyla hastanede sabahlayan ben bir güzel oynayıp kurtlarımı döktüm, bu enerjiye kendim de şaştım kaldım.

İşte böyle dostlar, başıma bunlar da gelecekmiş. Macera bitmedi, evime gidince kendimi ciddi bir doktor kontrolüne almak niyetindeyim. Korkunun ecele faydası yok, gidelim incelettirelim neyimiz var, neyimiz yokmuş. Şimdi toparlanma hazırlıkları yapıyorum ve gözümde fena halde büyüyor, 4 ayda fena halde yayılmışım, ne nerede haberim yok. Evime hayırlısıyla bir ulaşayım bakalım, tebdil-i mekanda ferahlık vardır. Bu seferde aklım burada kalır ya, ne yapalım insan her istediğine aynı anda sahip olamıyor. Şimdi izninizle çamaşır makinesi durdu, gidip içindekileri asayım...

7 Ekim 2009 Çarşamba

LİSE KIZLARIYLA...

Bugün sevgili lise kızlarıyla buluşma günümüzdü, uzun yıllar sonra yeniden birbirimizi bulup sanki dün ayrılmış gibi bıraktığımız yerden başladığımız lise kızlarıyla. Her beraberliğimizde araya giren onca sene buhar olup uçuyor ve biz 6 Fen B'nin çılgın kızlarına dönüşüyoruz. Bugünkü toplantının nedeni hem giderayak görüşmek hem de bir arkadaşımızın doğum gününü kutlamaktı. Öğleye doğru hazırlanmaya başladım, geçen seferden ders almamış olacağım ki yine etek giymeye karar verdim ve mecburen yine külotlu çorap. Aman Tanrım, çorapla resmen bir karakucak güreş gerçekleştirdik, Kırkpınar'a katılsak altın kemer kesin bizim olurdu. Ne zor şeymiş yarabbim, iki kere halıda kayıp düştüm, kolumun yırtık kası yine "ben buradayım, varlığımı unutma" diye bar bar bağırdı ve yine onca uğraşıdan sonra dönük giydiğimi farkedip aynı eforu bir daha sarfettim. Bir yandan nefes nefese çorabı giymeye çalışıyor, bir yandan da kendi kendime düşünüyordum; bir film oyuncusu olsam ve rol aldığım filmde çorap giyme sahnem olsa muhtemelen o kadar çok tekrarlanırdı ki çekim sonunda yönetmen fıttırırdı, elde edilecek görüntülerin estetik açıdan nasıl olacağı da hayli tartışma götürürdü doğal olarak. Neyse yokuşlarda ter dökerek, inişlerde tırnak sökerek çorabı giymeyi başardım, sıra aksesuarlara gelince orta şiddette bir küpe krizi yaşandı. Kolyemin takımı olan küpeyi bulamadım, bütün takı kutuları başaşağı getirilip içinde küpe arandı ve bulunamadı. Bu defa kolyeyi değiştirdim, ona uygun küpe ararken bir de baktım az önce aradığım küpe sağ köşeden göz kırpıyor. Yeniden ilk kolyeyi taktım, küpeye elimi attım ve tek olduğunu farkettim, bir fasıl da diğer tekini aradım ve ne yazık ki bulamadım. Tüm takıları karman çorman masanın üstüne yığıp alakasız bir küpeyi kulağıma geçirdikten sonra attım kendimi dışarı (küpesiz çıkmam abi).

"Melbo" idi buluşma yerimiz, ilk gelen ben olmuşum. Rahat koltuklu bir masaya yerleşip kızları beklerken garsonla ahbaplığı ilerlettim. Böyle durumlarda garsonla ahbaplık geliştirmekte fayda var, çünkü bu ahbaplık hizmet esnasında yol, su, elektrik olarak size geri dönüyor. Nitekim mekanda geçirdiğimiz aşağı yukarı dört saatlik zaman süresince genç garsonumuz gak dedikçe et, guk dedikçe su taşıdı bize. Yemek tercihim "Etli Wrap" oldu.


"İnce kesilip sotelenmiş biftek; tortilla hamuru içinde, yanında parmak patates ve salata ile". Böyle yazıyordu menüde, "Etli Wrap" ın açıklaması olarak. Kırk yıllık lavaşın içine dürüm yapılmış et soteyi bize "Etli Wrap" diye yutturup sunumu daha havalı hale getirdiklerini garson bile kabul etti. Lezzeti güzeldi yalnız yanındaki çamaşır ipi uzunluğunda rendelenmiş havuçları ve peçete boyutunda doğranmış marulları yemek epey işkence oldu.

Sempatik garsonumuz arkadaşımızın doğum günü şerefine çikolatalı ıslak kekleri güzel bir sunumla hazırlayıp mumları da yakmış olarak getirdi ve kutlamamıza renk kattı.


Kalan zaman bardaklar dolusu çay, bol muhabbet, lise anıları, öğretmenlerin dedikodusu, poz poz fotoğraf, kahkaha ve şamata ile geçti. Bir arkadaşımızın gittiği tatilden hepimize hediye getirdiği hem takı olarak kullanılan, hem de eklem ağrılarına iyi geldiği söylenen mıknatıslı boncukları kimimiz kolye olarak boynumuza, kimimiz bileklik olarak kolumuza doladık. Bu hediyeden ilham alarak bundan sonraki doğumgünlerimizde birbirimize tansiyon aleti, varis çorabı, şeker ölçüm cihazı, dizlik, yün korse gibi hediyeler alma önerim hiddetle ve şiddetle reddedildiği gibi ayrıca aynı hiddet ve şiddetle kınama cezasına çarptırılmam uygun görüldü. Kestim sesimi ve önerimi geri aldım. Hava kararmaya yüz tutmuşken pek memnun kaldığımız garsonumuzla vedalaşıp bir dahaki toplantıda kadrolu garsonumuz olması yolunda söz aldıktan sonra ayrıldık mekandan. En kısa zamanda yeniden buluşmak dileğiyle...

5 Ekim 2009 Pazartesi

SIRADAN BİR GÜNÜN SIRADIŞI GÖRÜNTÜLERİ

Öğleden sonra alışveriş için çarşıya gittim. Tuhaf şeyler mi beni buluyor yoksa ben mi cımbızlayıp çıkarıyorum anlamadım. Evden çıktım daha 100 metre gitmeden baktım bir akasya ağacının gövdesinde minicik, kıpkırmızı bir rüzgâr gülü. Ağaca bantla yapıştırılmış, fırıl fırıl dönüp durur. "Aman da aman, ne şirinmiş, ne şekermiş" diye ağacın dibinde rüzgâr gülünü severken güvercinin biri pike yapıp ayağımın yanına kondu. Sonra pıt diye kaldırımdan asfalta atladı ve benim şaşkın bakışlarım arasında, minicik adımlarla poposunu sallaya sallaya, adeta parkta yürüyüşe çıkmış gibi karşı kaldırıma doğru yürümeye başladı. Ama nasıl bir yürüme, dünya umurunda değil, edalı, aldırışsız, kendinden emin. Üstelik cadde çok işlektir, günün her saati vızır vızır otomobilller geçer. Gelgelelim kimin umurunda, kuşumuzun canı uçmak değil yürümek istiyor. Zahir baktı, yürümek iyi birşey olmasa bu uyanık insanlar yürümezdi, bir de ben deneyeyim dedi. Arabalar korna çalıyor, aldırış etmiyor, zigzaglar çizerek sakin sakin yoluna devam ediyor. Karşı kaldırıma yaklaştığında neredeyse birinin altına giriyordu ama güvercinin fendi sürücüyü yendi. Zar zar çaldığı kornaya rağmen istifini bozmadan yoluna devam eden kuşun geçmesi için arabasını durdurup hanımefendiye yol verdi. Trafik arapsaçı oldu kuşumuzun keyfi yetsin diye. Hanımefendi diyorum çünkü o edayla ancak süslenip püslenip kabul gününe gider insan. Bizimki de trafiği keyfine göre durdurup karşıya geçmeyi başardı ya helal olsun...

Alışverişimi bitirince maaşımı çekmek için epeyce uzun bir Bankamatik kuyruğuna girdim. Hemen önümde hayli sıkıntılı sabırsız bir genç vardı. Bir süre yere çöküp kafasını bacaklarının arasına sokarak bekledikten sonra sırası yaklaşınca ayağa kalktı. Önce kazağının kolunu kemirdi bir süre, sonra sıra tırnaklarına geldi. Sol elinden başlayarak hiçbir parmağının hatırını kırmadan onunu da bir güzel tırtıkladı, zaten en uygun sözcük bu. Zavallı tırnakların artık yenecek yeri kalmamıştı çünkü. O kadar aşk ile şevk ile kemiriyordu ki bir an kendi ellerimi uzatıp "Al kardeşim, seninkilerde birşey kalmamış hem bunlar uzun, yediğin kadarını ye, kalanları kilere koyar kışın yersin" diyecektim. Asıl derdimse sırası geldiğinde o tükürüklü parmaklarıyla mıncıklayacağı Bankamatik tuşlarına arkasından benim nasıl el süreceğimdi.

Dönüş yolunda artık aşinası olduğunuz üst geçitten geçerken baktım yeni bir satıcı türemiş, cüce boncukçunun yanına sermiş yaygısını, örgü banyo lifi satıyor. Ufak tefek bir kadın. Liflerden birini görünce dumura uğradım. Büyücek, beyaz, kare şeklindeki lifin üstüne gelin ve damat figürü nakşedilmiş. Gelinin gelinliğinin kırmızı kuşağı bile eksik değil, öylesine gelenekçi yani. Damat beyse çok şık; smokinini giymiş, gelini koluna takmış, nikah saatini bekliyor. Yaratıcılıkta sınırı yok yurdum insanının.

"Çöplüğün Generali" bitti. İlgilenenlere duyurulur. Oya Baydar'ın bütün kitaplarını okudum ama bu tarz yazılmışına hiç rastlamamıştım, değişik bir teknik denemiş hatta bilimkurgu tarzı yazmış diyebilirim. Kitap beni ürküttü, korkuttu, rahatsız etti arkadaşlar. "Acaba mı?" dedirtti, okuyun bakalım, sizler neler düşüneceksiniz...