.

.
.

11 Ekim 2023 Çarşamba

İSTANBUL 3 / 11 EKİM

Ve geldik son güne. İstanbul o kadar kaotik, hareketli, uyumayan bir şehir ki dışardan gelen biriyseniz ister istemez bu döngüye ayak uyduruyor ve orada geçirdiğiniz zamandan daha fazlasını yaşamış gibi hissediyorsunuz. Hesapta son günün sabah saatlerini otel civarında, Yeldeğirmeni Mahallesi'ni gezerek, öğleden sonra da Moda'ya giderek geçirecektik. Kahvaltı sırasında beraber geldiğimiz arkadaşla yaptığımız sohbette Salt Galata'da "Reşat Ekrem Koçu Sergisi" olduğunu duyunca kız kardeş plan değişikliği önerdi. Tabii ki kabul ettim, valizleri hazırlayıp resepsiyona bıraktık ve kendimizi Karaköy vapuruna attık. Esasen o gün İstanbul'un kurtuluş günü olduğu için toplu taşım araçları ücretsizmiş ama bizim kartımız isme kayıtlı olmadığından şıkır şıkır ödedik paraları 😄 İstanbul kurtuldu ya paralarımız helal olsun deyip güverteye yerleştik. Vapurla defalarca karşıdan karşıya geçsek de Ankaralı olarak manzaraya doyamadığımızdan yine telefonlara davrandık, bu defa yanımda tarihi yarımadayı götürmek istedim. Kız kardeşle Cankurtaran Öğretmenevi'nden Sarayburnu'na güneşte pişe pişe yürüyüşümüzü anıp gülüşerek vardık Karaköy'e. 


Karaköy kalabalığına karışıp gösterişli binalarıyla Bankalar Caddesi'ne ulaştık. Salt Galata henüz kapalıydı, açılış saatine kadar etrafı kolaçan etme yürüyüşü yaptık. Bizi Freddy Mercury karşıladı:


"Bohemian Rapsody"den bir kuple rica ettik, kırmadı. Söyledi ve motosikletine atlayıp gitti 😊Biz de buralara kadar gelmişken bir eski dosta "Merhaba" demek istedik, istikamet Kamondo Merdivenleri:


O esnada Salt Galata açıldı, biz de içi-dışı birbirinden güzel binadaki "Reşat Ekrem Koçu Sergisi"ni gezmek için girdik içeriye.


Serginin adı "Başka Kayda Rastlanmadı" ama görüldüğü gibi başka kayıt var mı diye epey yakından inceleyenler var 😃


Reşat Ekrem Koçu malum İstanbul aşığı bir tarihçi ve yazar. Kendisinin tarih ve eski İstanbul konulu kitaplarının yanısıra 11. cildi yarım kalmış İstanbul Ansiklopedisi en önemli eseri. Bu sergide de İstanbul Ansiklopesi'nin yayınlanmamış bölümleri izleyicilere sunulmuş. İlgiyle gezdik. 

Salt Galata'nın cafesinde kahvelerimizi de içtikten sonra tekrar Karaköy sokaklarına açıldık. Karnımız acıkınca Gümrük Lokantası'na girdik. Alışkanlıklarımıza aşırı bağlı bireyler(!) olarak daha önceki gelişimizde oturduğumuz masaya yerleştik, aynı manzaraya bakarak yemeklerimizi yedik 😄

Saat bizi beklemediği ve akşam da yola çıkacağımız için İskele'ye yollanıp tekrar vapura yerleştik. Gitmeden birkaç hatıra pozunu da ihmal etmedik:


Ve bu kez yakından görüşme fırsatı bulamadığım sevgili Kulem, onsuz olmaz, onsuz olmaz...


Kadıköy'e iner inmez kendimizi tıklım tıklım bir Moda tramvayına yerleştirdik. Yaş ortalaması epey yüksekti 😃 Bir de herkese laf yetiştirip tavsiye veren her ...'a maydanoz, egosu şişkin bir amca vardı. Kısa mesafe için binen bir delikanlıyı azarladı, arkaya ilerleme uyarıları yaptı, çocuğunu sıkı sıkı tutup tramvay penceresine oturtan bir kadına kızdı, son olarak da karşımızda oturan yol sorduğumuz beyefendiye "Bu durağa bir rehberlik bürosu aç" diyerek bizimle dalga geçmeye kalkınca kız kardeş dayanamayıp tersledi. Terslenince de "Şaka yapıyorum yahu, anlamıyorsunuz" havalarına girdi. 

Kendimizi can havliyle attık tramvaydan, çok isabetli bir iş yapmadığımızı, yolu kısaltalım derken uzattığımızı saate bakınca anladık ama yine de "Olsun, Moda'yı boylu boyunca görmüş olduk" diyerek avunduk. Hâl böyle olunca Moda Çay Bahçesi'nde oturma planımızı iptal ettik ve meğerse çok kısa olan yolu yürüyüp tekrar Kadıköy'e döndük. Şehrin yabancısı olmanın böyle dezavantajları oluyor. Maydanoz Amca'ya tramvayda kızdık ama sonrasında kendisini anıp epey eğlendik. 

Tramvaydaki bunaltımızı İstanbul Kitapçısı'nda apar topar bir kahve içip bir-iki şey alarak giderdikten sonra yönümüzü tekrar Kadıköy Çarşı'ya çevirdik. Akşam trende yemek için birkaç unlu mamul satın aldık, otele gidip paketleri bıraktık ve Yeldeğirmeni Mahallesi teftişine başladık. Yeldeğirmeni hep aklımda olan ama bir türlü denk düşürüp göremediğim bir yerdi. Kendimizin seçmediği otelimizin bu lokasyonda olması bir çeşit şanstı sanırım. İlahlar Yeldeğirmeni'ni görmem için bu geziyi uygun bulmuşlar 😂 Keşke daha çok zamanımız olsaydı ve daha uzun uzun gezebilseydik ama bu kadarı bile semti sevmemiz için yetti.

İlk durağımız Qunegond'un önerisi ve resepsiyon görevlisinin tarifiyle ulaştığımız-ki neredeyse otelin dibindeymiş-Yeldeğirmeni Sanat Merkezi oldu. Notre Dame du Rosaire Kilisesi'nin restore edilmesiyle açılan merkezde çok hoş bir sergiyi gezme imkanı yakaladık. 


 

Bunun gibi 12 muhteşem tablonun yer aldığı sergi "Odyssey" adını taşıyor ve Von Wolfe isimli Alman ve Polonya kökenli bir İngiliz sanatçıya ait. Homeros'un erkek egemen anlatısı olan Odysseus'un okyanustaki fırtınalı yolculuğunu yeniden hayal eden sanatçı bu kez kahramanları kadın olarak resmediyor, böylece geleneksel cinsiyetçi rollere de karşı çıkmış oluyor. 12 devasa tablo alüminyumdan yapılma ışıklı kutularda sergilenmekte ve insanı hayran bırakmakta. Görebildiğimiz için çok mutlu olarak ayrıldık sergiden. Eğer gitmek isterseniz girişteki görevli telefonunuzdan size davet yaptırıyor ve o şekilde gezebiliyorsunuz. 

Sergiden çıkınca gezebildiğimiz kadar Yeldeğirmeni sokaklarında dolaştık, şahane duvar resimleri gördük, bazıları 1910'a tarihlenmiş güzelim binalara hayranlıkla baktık ve semtteki mahalle havasını çok sevdik. 









Mahallede çok miktarda cafe. küçük, butik işletmeler, sevimli dükkanlar ve bir mahallede bulunabilecek ihtiyaç mekanları-yufkacı, manav, bakkal gibi-var. Rengarenk bir görüntü, çok sevdik. Umarım hep böyle kalır, giderek yozlaşmaz ya da kentsel dönüşüme kurban gitmez.



Yukarıdaki gülen suratlı kepengi ve dış cephesine kirloz, tekinsiz görünümlü oyuncaklar asılmış, ne olduğunu anlamadığımız evi geldiğimiz gün valizlerimizi çeke çeke otele giderken görmüştük ama otelin Yeldeğirmeni'nde olduğunun henüz farkında değildik. Bu da böyle bir tesadüf oldu. 

Tren saatimiz yaklaşıyordu ve ben yine müthiş terlemiş, üstüne bir de o teri buz gibi yapıp sırtıma yapıştıran rüzgarı yemiştim. Otele döndük, kostüm değişimi yaptım. Eşyaları toparladık, resepsiyondan taksi rica ettik ama taksi yok cevabı aldık duraktan. Bize Pendik dolmuşuna binmemizi tavsiye ettiler. Trafikte geçecek süreyi de hesaplayıp ana caddeye çıktık, dolmuş beklerken işe bakın ki önümüzde bir taksi durdu. Çekine çekine-evet İstanbul'da böyle bir taksici korkusu var-Söğütlüçeşme'ye gider mi diye sorduk. Olumlu cevapla rahat bir nefes alıp şoför istifini bozmayınca valizlerimizi bagaja kendimiz yükledik. Böyle de bir minnetsizlik hali mevcut. İstasyonumsu mekana ulaştığımızda trenin kalkmasına neredeyse 1,5 saat vardı, ne yapalım korku dağları bekler. Yoğun bir kalabalık içinde kâh ayakta, kâh oturarak, görevlinin uyarılarına kulak kabartarak bekledik. Sonunda trendeki yerimize yerleştiğimizde derin bir nefes aldık. Ankara'ya ulaşıp YHT Gar'ının sakin düzenine kavuşunca da "Dünya varmış" dedik 😊

Her şeyine, tüm kaosuna, kalabalığına, pasaklılığına, düzensizliğine, yoğun trafiğine, çirkin yapılaşmana, ulaşım zorluğuna rağmen seni seviyoruz İstanbul. Çok güzelsin, karmaşanla güzelsin ama seninle yaşamak çok zor. Ara sıra ziyaretine gelmek yine kısmet olsun, bekle bizi İstanbul...

20.000 Adım

10 Ekim 2023 Salı

İSTANBUL 2 / 10 EKİM

İstanbul'daki ikinci günümüzün sabahına otelin biz Ankaralılar için muhteşem manzaralı teras katında kahvaltı ederek başladık. 


Derken bir konuğumuz oldu:


Açık pencerenin pervazına konup "Ellere var da bize yoh mi?" dercesine gözlerini dikip bakmaya başladı. Simit pahalandığından beri kısmetleri kesilmiş bunların. Vapurlara ne martılar yanaşıyor, ne de simit atan var. Gözlerine kestikleri yemek mekanlarının açık pencerelerine yanaşmakta bulmuşlar anlaşılan çareyi. O bakadursun otel görevlisi uyardı, "Pencereyi kapatın az sonra sinirlenip içeri dalar, masayı dağıtır, çaylar üstünüze dökülebilir" dedi. Dediğini yaptık, o da küstü gitti 😃

Kahvaltı sonrası hazırlanıp çıktık. Kız kardeşin Mimarlar Odası'nda bir sunumu vardı, öncesinde sevgili arkadaşım, blogdaşım Zelda Capulet ile buluşup karşıya geçecektik, sunum vaktine kadar birlikte dolaşacak, sonrasında onu sunuma uğurlayıp ben başka bir programa dahil olacaktım. Otelin bir üst sokağında Z ile buluştuk. Daha İstanbul'a gelirken niyetimiz görmediğimiz semtleri, mekanları görmekti. O yüzden hedefimizde son zamanlarda hakkında çok şeyler okuduğum Kurtuluş (Tatavla) vardı. Vapurla Kabataş'a geçtik. Tabii ki vapurda Ankaralı olduğumuzu belgeleyip İstanbulluların alışkın olduğu için görmezden geldiği manzaraları fotoğrafladık 😀Kim bilir bir daha ne zaman yolumuz düşer İstanbul'a, eski dostları yanımızda götürelim:


Pardesülü Haydarpaşa


Estetikli Kız Kulesi

Kabataş'ta vapurdan inip Finikülere bindik ve Taksim'e geçtik. Yeni AKM ile merhabalaşıp Taksim Camii ile tanıştık. Sonra da Kurtuluş'a doğru bir yürüyüş tutturduk. Yol üstü kafamızı sola çevirdiğimizde bir kilise gördük. Bahçesindeki heykeller ve görkemli görünüşü dikkatimizi çekince daldık içeriye. 

Girişteki tabelada yazan isim "Basilica Cathedrale du Saint-Esprit" idi. Oh oh, esprili kilise dedik, zaten kapı üstündeki Papa minyatürü de pek güler yüzlü idi. Sonra içeriyi gezerken rastladığımız madam bize yan taraftaki okulun Notre Dame de Sion olduğunu söyledi, kendisi de yıllarca orada sekreter olarak çalışmış. Bak bak, bilmeden nereleri bulmuşuz 😃 Ataletciğim bunu en iyi sen bilirsin, sahiden espri kelimesiyle bir bağlantısı var mı kilise adının?


Kiliseden ayrılıp yola devam ettik. Bu arada ben malum yine kan-tere batmıştım. Bu sefer hazırlıklı idim, yanımda yedek giysiler vardı ama değiştirecek mekan bulmakta idi sıkıntı. Sonunda Kurtuluş'a ulaştık. Vaktimiz sınırlı olduğundan çok gezemedik ama binaların güzelliği gözümüzden kaçmadı, daha detaylı gezmek isterdik esasen:





Gerçek bir mahalle havasındaki Kurtuluş'un inişli çıkışlı yokuşlarını aşarak Üstün Palmie Pastanesi'ne ulaştık. Pandispanya ve benzeri karbonhidratları paketletip elimize birer Adisababa alaraktan kahve içecek bir mekan aradık ve sonra kadınların işlettiği hoş bir cafe bulduk. Kahveleri beklerken terli giysileri yenileriyle değiştirip döndüm masaya. Yeterince dinlenip kahveleri de içtikten sonra artık Karaköy yolu gözükmüştü. Acaba bir taksi bulabilir miydik?


Taksiyi şu tuhaf binanın olduğu yerde bulduk. İstanbul taksilerinin korkusu içimize daha gelmeden nakşolduğundan bizi alıp alamayacağını sorduk şoför hazretlerine. "Sultanahmet'e götürmem" dedi peşin, kesin ve net olarak. "Karaköy'e gidecektik" deyince lütfedip "Binin!" diye emretti ve sonra yol boyu daldan dala atlayarak konuştu, hiç susmadı. Ön koltuğa kız kardeş oturmuştu, bütün cevap verme cefasını o çekti. Şöyle bir şey anlattı: "Azer Bülbül Almanya'ya konsere gitmiş. İlk şarkıdan sonra titremeye başlamış. Almanlar bunu elektrik çarptı zannedip sahneye hücum etmişler kurtarmak için". Anlattığı onca politik ve gündem içi şeyin arasına bu anekdotu niye sıkıştırdı anlamadık ama gülmekten yerlere yattığımızı da söylemeden geçemeyeceğim. 

Geveze ve egosu yüksek şoförden Karaköy'de kurtulduk. Kız kardeşi Mimarlar Odası'na bırakıp vapurdan inip bize katılacak Ekmekçi Kız'ımızı beklemek üzere iskelenin karşısındaki Mado'ya yerleştik. İnsan bazen sevmediği yerlere de oturmak zorunda kalabiliyor. Ekmekçimiz bize katılınca yemek yemek için üst kata çıktık. Biz yemekteyken Mi Vitamini'miz de katıldı aramıza. Böylece yemeğimizin besin ve mutluluk değeri arttı 😃

Yemekten sonra Z'ciğimizi yolcu ettik, biz üçlü olarak Galataport'a gitmek üzere yola düştük. Galataport fazla steril bir mekan, elit tabaka hedef alınarak yapılmış. Lüks cafeler, oteller, mağazalar sıralı. Sahili ise dipdibe devasa üç Cruise gemisi kapatmış. Adeta bir kale duvarı. 



İstanbul Modern'in yeni binası da burada, vakit olmadığı için gezemedim haliyle. 2006'da gezdiğimle idare etmeye karar verdim. Kısmetse bir dahaki sefere.


Yolun sonunda "Splendida"nın burnuna ve denize ulaştık. Tophane'ye bir selam çakıp döndük. İstanbul'un bence en güzel camilerinden biri olan Nusretiye Camii temizlenip bakıma alınmış ama Galataport binalarının arkasında kalmış. 




Böyle güzel polis karakolu dünyanın neresinde vardır acep?

Açıkçası yorulmuştuk ve kahvemiz gelmişti. Mi'ciğimiz bizi hoş bir cafeye götürdü, kahvelerimizi alıp masamıza kadar getirdi. Çok yaşasın küçük kardeşler 💗

Kahve sefası sonrası Mi'yi yolcu ettik ve Ekmekçimle birlikte Tünel'e binip Beyoğlu'na yollandık. İlk işim restore edilen Narmanlı Han'a bir göz atmak oldu. Atmaz olaydım, Narmanlı Han'la ilgisi olmayan pembe bir pasta ile karşılaştım. Aliye Berger'in, Tanpınar'ın, Bedri Rahmi'nin kemikleri sızlamıştır eminim, iyi ki bu halini görmediler. Kendimi yeni nesil cafelerde sohbet eden gençlerin arasından sıyırıp acele kaçtım oradan. Neyse ki Botter Apartmanı elden düzgünce geçirilip Casa Botter adıyla açılmış. Balkonuna çıkıp İstiklal Caddesi'ni kuşbakışı seyran eyledim.



Şu pembeli-yoksa yavruağzı mı, anneannemin dikoltalarının rengi-şey Narmanlı Han, ne kadar Narmanlı Han ise işte 😠

Bir miktar Beyoğlu'nda gezip gözlerimizi süzdükten sonra sunumu biten kız kardeşi alıp Karaköy'e döndük. Vapura atlayıp şahane gitar çalan bir gencin melodileri eşliğinde Anadolu'muza geçtik. 


Kadıköy'e gelince aç karnımızı doyurmaya nereye gittik? Tabii ki Çiya'ya. Tezgahtaki yemeklerden ben sütlü bamya seçtim. Esasen bamyaya bayılmam ama yeni tarifler denemeyi severim. Ne kadar isabetli bir karar verdiğimi ilk çatalda anladım. Bugüne kadar yediğim en güzel bamya yemeğiydi. Nasıl yapılmıştı, içinde neler vardı hiçbir fikrim yok. Yine sütlü biber olduğunu söyledikleri bir karışımın üstüne bamyayı serip getirdiler, aman da aman nefisti. Karadeniz gezisinden aklımda yalnızca "Pepeçura" kalmıştı, bu İstanbul gezisinden de "Sütlü bamya" kalacak. Yemeğin üstüne mideye gönderdiğimiz demirhindi şerbetlerinden sonra Kadıköy Çarşı'nın kalabalık sokaklarına çıktık. Ekmekçimizi evine yolcu edip sahilde biraz dolaştıktan sonra biz de otelin yolunu tuttuk. 

Bugünün adım sayısı bir rekor: 32.000

Yarın 3. günde görüşmek üzere...

9 Ekim 2023 Pazartesi

İSTANBUL 1 / 9 EKİM

Geçen hafta kız kardeşin peşine takılıp üç günlük bir İstanbul seyahati yaptım. En son ziyaretim 2018'de idi, 5 yılı aşkın bir süre geçmiş üstünden araya pandemi, deprem ve başka bir çok şey girmiş. İstanbul'u ilk gördüğümde çocuktum. Şimdiki kadar kalabalık ve betona kesmemiş olduğu halde şehrin görkemi çocuk ruhumu çok etkilemişti. Sağlık Koleji'ni yatılı olarak İstanbul'da okuyan ve askerliğini İstanbul'da yapan babam bize aşina olduğu şehri tanıtmak için çabalamıştı. Topkapı Sarayı gezilmiş, Bebek Sahili'nde keyifle yüzen insanlara bakarak Emirgân'a gidilmiş, Dolmabahçe'nin ziyaret saati kaçırılmış, Yenicami önünde güvercinlere yem verilmiş, Eminönü'nde ayaküstü tadını hâlâ unutamadığım balık-ekmek yenmiş, Kadıköy'deki evinde kaldığımız Müyesser Teyze tarafından bir sabah erkenden uyandırılmış, motorla karşıya geçip Mısır Çarşısı'nda dolaşılmıştı. Bütün bunlar üç güne sığmıştı. Sonrası uzuuun bir ara. Aradan geçen kırk yılın sonunda çocukken gördüklerimden çok fazlasını ve belki eksiğini bulsam da İstanbul beni adeta büyülemişti. Sonrasında artarda yapılan ziyaretlerin hepsinden çok mutlu dönmüştüm ama 2018'deki son gidişimde bir şeylerin ciddi anlamda değişmeye başladığını anlamış ve çokça hüzünlenmiştim. Hiç aklımda yokken gelişen son seyahat kardeşimin önerisiyle gündeme geldi ve İstanbul aşkım aniden depreşiverdi. Çarşamba sabahı erkenden yüksek hızlı trene yerleştik ve önümüzde oturan parlak siyah takımlı adamın öksürükleri, burun çekmeleri ve ara sıra yerinden kalkıp sigara kokusuyla dönmeleri arasında Söğütlüçeşme'ye varmıştık. Daha önceki istasyonumuz hep Pendik olduğundan ve İstanbul taksi şoförlerinin pek parlak olmayan ününü duyduğumuzdan otele nasıl ulaşacağımız konusunda tereddütlü idik ki sevgili arkadaşım, blogdaşım Qunegond imdadımıza yetişti ve bizi karşılayıp otele kadar rehberlik etti. Valizlerimizi çeke çeke ulaştık Kadıköy'ün Yeldeğirmeni civarındaki yokuş üstü otelimize. Valizleri odaya atıp, kendimize çekidüzen verdikten sonra Kınalıada'ya gitmek üzere yola düştük. 

Kış tarifesi nedeniyle Kadıköy'den kalkan seferi kaçırdığımız için Bostancı'dan gitmeye niyet ettik, önce metro, sonra Marmaray ile İstanbul'un trafiğine siftah dedik. Mavi Marmara motorları götürecekti bizi adaya ama henüz vakit olduğu için kendimize kahve ikram ettik 😀


Bostancı İskelesi; eski iskelelerin mimarisine bayılıyorum. 2006'da yetişkin olarak ilk kez geldiğimde Bakırköy'den deniz otobüsüyle geçmiştim, beni bu iskelede ilkokul arkadaşım karşılamıştı. Kendi başıma ilk İstanbul içi dolaşımımdı ve itiraf edeyim biraz heyecan yapmıştım. 


Canım Kınalıada, canım Adalar. İstanbul'un eskiye en sadık kalan yerlerinin başında gelir sanırım. Adalar içinde Kınalı'yı tercihimiz bir zorunlu ziyaret sebebi ile oldu ama aynı zamanda bu adaya ilk kez gelişimizdi. Diğer adalara en az ikişer kere gitmiştik ama niyeyse Kınalı'ya hiç niyet etmemişiz. Kısmet zorunlu bir sebeple olsa da bu seyahate imiş. 

Ziyaretin en iyisi kısa olandır demişler ya, biz de bu kurala uyup kısa kestik ve kendimizi sahilde bir restorana yerleştirip yemeğe geçtik. Eşlikçilerimiz kanatlı ve beyaz renkli idiler:



Yemek sonrası sıra adayı tanıma turundaydı. Başladık. Adadaki her bir evi, çiçeği, ağacı kucaklamak istedim, öyle güzeldiler:


Adanın en bilinen yapılarından biri: İkiz evler


Neredeyse yere yapışmış bu ağacın inatla yaşamını sürdürmeye devam etmesine hayranlıkla baktık. 






Kınalı Ada Camii ilginç yapısı ve minaresi ile dikkatimizi çekti.


Yürümekten yorulup hava da biraz serinleyince vapur saatine kadar Ada'nın meşhur mekanlarından olan Bahar Pastanesi'ne oturduk. Çay içip adının "Ballı Şu" olduğunu sonradan öğrendiğimiz bir tatlıyı kız kardeşle paylaştık. İki kişiye bir tatlı yeter, fazlası bünyeye zarar. 

Sonra vapur saati geldi, hava serin olunca hayli kalabalık olan kapalı bölüme geçtik. Milletin çoluk çocuk ayakta kalmasını umursamayarak kanepelere boylu boyunca uzanıp uyuyanların arasında Kadıköy'e ulaştık. Eh buraya kadar gelinir de Kadıköy Çarşı'ya dalınmaz mı. Hiç uyumayan bu şehrin sokaklarında biraz dolaşıp Baylan'a oturduk. Kup griyelerimizi yiyip otelimize doğru yola düştük.
Toplamda 21.000 adım
Devamı yarına gelsin...

İstanbul yoğunluğunda TV izlemeyip, haber kanallarına da bakmadığımız için İsrail-Filistin Savaşı'nı eve dönünce öğrendik. Milletleri birbirine düşüren muktedirlerin kökü kazınmadıkça insanoğlu acı çekmeye devam edecek, biz de "Kuru otlar Üstüne"nin en çok yaygınlaşan repliğindeki gibi umut yorgunu olmaya. Ve sanırım o yorgunluk da hiç geçmeyecek. Sonumuz hayrolsun  😠


2 Ekim 2023 Pazartesi

EYLÜL OKUMALARI / 2 EKİM

Eylül ayını rutinime uygun bir şekilde 10 kitapla kapattım, 6 kitabı da Storytel'de dinledim, fena bir sonuç değil sanırım. Yıl sonu hedefim 120 idi (Dinlediklerim dahil değil haliyle), şimdilik 5 kitap eksiğim var, tamamlar mıyım onu zaman gösterecek. Gelelim kitaplara:


-Polisiye sevdiğimi takipçilerim bilirler. Petros Markaris'in Komiser Haritas maceralarının daha önce üç tanesini okumuştum. "Eskiden, Çok Eskiden"in baskısı piyasada yoktu, neyse ki yeniden basıldı ve Haritas'ın en sevdiğim macerasını okumuş oldum. İstanbul doğumlu olan ve 1964'de zorunlu göçle Yunanistan'a gitmek zorunda kalan Markaris işin esasında oldukça bizden bir sima. Kahramanı Kostas Haritas bu macerasında kızının düğünündeki kırgınlıklar sonrası kafa dağıtmak amaçlı karısını da yanına alarak turistik bir turla İstanbul'a gelir, Gelir gelmesine de gönlünce tatil yapabilir mi? Elbette ki yine bir cinayet olayı onu bulacak, faili Türk polisiyle işbirliği yaparak aramaya başlayacaktır. Polisiye seviyorsanız ve şimdiye kadar okumadıysanız Markaris'in Komiser Haritas'ına bir şans verin derim. Tiryakisi olacaksınız. 

-Monique Truong'un Türkçe'de basılmış iki kitabını okumuştum: "Dilimdeki Acı" ve "Tuzun Tadı". Onlar sıkı okumalar olduğu için "En Tatlı Meyveler"i de çıkar çıkmaz aldım. Kitap Lefcadio Hearn adında bir yazarın yaşam öyküsünü konu alıyor. Önce sözkonusu yazarın kurgu olduğunu düşündüm ama araştırınca gerçekten böyle bir yazar olduğunu öğrendim. İon Denizi adalarında doğup ömrünün ilk yıllarını İrlanda'da geçirdiği, yatılı okulda iken bir gözünün sakatlandığı ve sonunda Amerika'ya göçtüğü de kitapta anlatılıyordu. Amerika'da dizgicilikten başlayıp gazeteciliğe yükseliyor ve bir Afro-Amerikan kadınla evleniyor. Sonrasında ise Japonya'ya yerleşiyor, kendisiyle ilgilenen Japon kadınla evlenip adını da Japon dilinde bir isimle değiştiriyor. Orada da ölüyor. Lefcadio Hearn'ın kitabın ilk yarısını oluşturan gençlik ve Amerika yılları gayet iyi giderken Japonya'daki hayatı fazla ilgimi çekmedi. Hatta biraz sıktı. Her şeye rağmen ilginç bir yaşam öyküsü idi ve bana bilmediğim bir yazarı tanıtmış oldu. 

-İlk kez okuduğum bir yazarın kitabı olan "Yalancı İpek Kız" Almanya'da, Weimar Cumhuriyeti (1918 ile Hitler'in şansölye olduğu 1933 yılı arasındaki dönem) döneminde 18 yaşında şaşaalı hayata düşkün bir genç kızın yaşadıklarını anlatıyor. Çok sevdim diyemeyeceğim ama okunabilir...

-"İsa'nın Güncesi" daha çok şiirleriyle tanıdığımız Melih Cevdet Anday'ın bir romanı. Romanın ana konusu kuşku, gözetlenme korkusu, endişe, suçlanma karşısında bireyin çaresizliği. Oldukça farklı bir konu, şairi yazar olarak tanımak açısından da ilginç. 

-"Kendine Ait Bir Oda Bir Salon" anlaşılacağı üzere adını Virginia Wolf'den esinlenerek almış bir öykü kitabı. Okşan Mağara da ilk kez okuduğum bir yazar. Öyküler ortalama, üzerimde çok fazla bir etki bırakmadı.

-"Kairos" Doğu Berlin'de geçen bir aşk öyküsü, kendisinden hayli büyük Hans ile inişli çıkışlı bir aşk ilişkisi olan gencecik Katharina'nın yaşadıklarına sinirlenip Hans'a sıkı bir tekme yerleştirmek istiyorsunuz ama alan razı satan razı :) Fonda ise Berlin duvarı yıkılma sancıları yaşıyor. Çok kolay okunan bir kitap değil ama o dönemi yansıtması açısından ilginç...

-"Düz Dünyacılar" kitap çıkarma hızına yetişilmeyen Sezgin  Kaymaz'ın son kitabı. Oldukça hüzünlü ve ibret verici bir öykü. Kahramanları ise üç köpek: Hamile dişi köpek Betül, Betül'ün bebeklerinin babası Timuçin ve Betül'e aşık Nejat. Genelde her yazdığı kitaba mutlaka bir köpek kahraman ekleyen Sezgin Kaymaz bu kez ciğerimizi pare pare etmiş.

-Bu ay genellikle ismini ilk kez duyduğum yazarların kitaplarını okudum. "Cam İnciler"in yazarı Emeric Pressburger de bunlardan biri. İlginç bir konuydu, severek okudum. Hitler'in toplama kamplarında deneyse ameliyatlar yapan Nazi savaş suçlusu Dr. Otto Reitmüller savaşın bitiminden beri kaçak bir yaşam sürmektedir. En son piyano akortcusu kisvesinde Karl Braun adıyla Londra'da kiraladığı bir odaya yerleşir. Bu ikili yaşamında yeni dostlar ve bir kadın arkadaş edinip çevresi tarafından benimsense de hep yakalanma korkusu içindedir. Daha fazla spoiler vermeyim, okuyun derim, iyi bir kitap.

-Yine T. İŞ Bankası Kültür Yayınları'ndan çıkan "Kardeşler" de "Kairos" gibi Doğu Almanya'da geçen bir roman ve kardeşler arasındaki ilişkileri anlatmakta. Sırayla her iki erkek kardeşinin de batıya iltica etme isteği üzerine kız kardeşin duygularını konu alıyor. 

-Ve son kitabım tazecik biten Alkım Doğan'ın öykülerini topladığı "Dünya Sakin Bir Yermiş Gibi" oldu. Alkım Doğan ile yollarımız Instagram'da kesişti, gezdiği yerler, çektiği fotoğraflar, yazıp çizdikleri ile sıkı takipçisiydim. Kitabının çıkmasına çok sevindim. Sıradan insanların yaralarına parmak bastığı sıradışı öykülerini de çok sevdim. İki tanesi daha önce ödül de alan öyküleri sizin de seveceğinizi düşünüyorum. 


-Gelelim sesli kitaplarıma, bu ay benim için bir nevi Kemal Tahir ayı oldu, yazarı zamanında ihmal ettiğim için kendimi kınayarak dinledim  bu ay 3 kitabını, bir tanesini de yarıladım ki o da gelecek aya intikal etsin. Geçen ay "Esir Şehir Üçlemesi"nin ilki olan "Esir Şehrin İnsanları"nı dinlemiştim, bu ay ikinci ve üçüncü kitabını dinledim: "Esir Şehrin Mahpusu" ve "Yol Ayrımı". Osmanlı'nın son yıllarından Cumhuriyet'in ilk yıllarına kadar yaşanan olayları kahramanların ağzından yazmış Kemal Tahir. Çok ufuk açıcı oldu benim için resmi tarihten uzak olan bu değerlendirme. "Bozkırdaki Çekirdek" ise Köy Enstitüleri'ni ele almış ve Kastamonu Gölköy Köy Enstitüsü'nün kuruluşu farklı isimler kullanarak kurgulamış. Köy Enstitüleri her daim ilgimi çeken bir konu olduğu için hem çok severek dinledim, hem de çok yararlandım. Seslendirmelerin ise ilk ikisi Gürsu Gür, üçüncüsü ise Fatih Sönmez tarafından yapılmıştı ve çok iyiydi.

-Aylin Balboa'y çok seviyorum. Son kitabı "Bu Hikaye Senden Uzun Osman"ı kendi sesinden dinledim. Daha önce de "Belki Bir Gün Uçarız"ın bir bölümünü yine kendi sesinden dinlediğim için seslendirmeyi çok iyi yaptığını biliyordum. Eski sevgili Osman'a hitaben yazdıklarını çok severek dinledim. 

-"Kün"ü ilk çıktığı yıl okumuş ve Konya şivesiyle konuşan köpek Çeto'ya bayılmıştım. Emre Melemez'in müthiş seslendirmesiyle ikinci sefere niyet edip dinledim ki, muhteşemdi. Okuduysanız da okumadıysanız da bence "Kün"ü bir kere de Storytel'de dinleyin derim. 

-Ve canımın içi Hüseyin Rahmi Gürpınar, üzerinden geçen bunca yıla rağmen yazdıkları bence hala güncel ve çok keyifli. "Hayattan Sayfalar" kenar mahallelerde yaşananlar, açlık, sefalet ve bu nedenle annesi tarafından fuhuşa sürüklenen bir genç kızın yaşadıklarını konu alıyor ve rahmetli Bülent Yıldıran'ın olağanüstü seslendirmesiyle bir kez daha hayran bıraktı Hüseyin Rahmi'ye...

Ekim kitaplarında buluşmak dileğiyle...