Dün gece siyaset gündemini takip edeceğim diye geç girdiğim yatakta yarıladığım kitap bile uykumu getirmeyince kalkıp biraz dolandım, Netflix'de film izleyen Kocam Bey'e takıldım, bir mide ilacı aldım, mutfak camından karşı apartmanın benim gibi uykusuz elemanlarından birinin balkonda sigara içişini izledim, sonunda çaresiz döndüm yatağa, az debelenip sızmışım.
Yetersiz uykuma rağmen erken uyandım ve oyalanmadan kalktım. Makineye bir tur çamaşır attım, dündenberi ipte kurumaya bıraktığım banyo paspaslarını ve mutfak halısını toparladım, serebilmek için ıslak zeminleri sildim. Kuşlara tam buğdaylı iki dilim ekmek ikram ettim. Kendime kahvaltı hazırladım ve geçtim bilgisayar başına. Üye olduğum mecraların sayfalarında dolanırken kahvaltımı ettim, bir bölüm "Asi" izledim, 16 yıl önce Antakya'nın ara sokakları epey bakımsızmış, benim gittiğimde şıkır şıkırdılar, her göründüklerinde ahlayıp ofladım. Asi ile Demir Samandağ sahilinde atla gezerken kumsala yazdığımız isimlerimiz geldi aklıma, şükür ki o isimlerden ortadaki evi yıkılsa da sapasağlam çıktı enkazdan.
Kocam Bey güne başladığında bölümü yarılamıştım. Hazırlanıp çıktık. Dişçide randevumuz vardı, ona kaplaması takıldı, ben de ön dişlerimin köprüsünde atan minik parçayı gösterdim. Yamansa da kısa sürede yine düşeceği söylendi, öyle olunca işleme geçilmedi. Galoşlarımızı kirli kovasına atıp çıktık muayenehaneden.
Kocam Bey arkadaşıyla buluşmak için ayrıldı, ben de epeydir evden çıkmadığım için kendime uzun bir yürüyüş armağan ettim. Bahar geliyorum diyordu, zaten pek de gitmemişti bu yıl. Civardaki tüm ana caddelerin kaldırımlarını Storytel'den kulaklıkla dinlediğim "Çatıkatı Aşıkları" ile arşınladım ama mühendislik diploması için birkaç kaldırıma daha ihtiyaç varmış, alamadım. Şehrin en iyi kuruyemişçisine girip günkurusu kayısı istedim, sonra kulağımda kulaklık olduğunu farkedip satıcıya "Bağırdıysam özür dilerim" dedim, bağırmamışım ya da kibarlık edip öyle dedi. Çocukluğumda annem ve arkadaşları kuaföre mizampli yaptırmaya giderlerdi. Annemin kuaförünün adı "Çinçi" idi, çocuklukta takılan bir lakapmış kendisine. Gelgelelim tüm kadınlar arasında "Çınçın" olarak anılırdı. Saçları kocaman bigudilerle sarılıp kulaklarına midye kabuğu şeklinde kulaklıklar yerleştirilir, saçlar fileyle sarılır ve kurutma makinesinin koca kaskına sokulurdu kafaları. Fön makineleri ne gezsin o zamanlar. Pek de uzun sürerdi o saçların kuruması, o süreçte ya dergi bakılır ya da yan makinedeki ile sohbet edilirdi. Tabii kendi sesleri kulaklıktan dolayı net duyulmadığından bangır bangır bağırarak yapılırdı o sohbetler. Hatta bazen sesin ne kadar yüksek olduğunu farketmediklerinden orada bulunan birinin dedikodusu da alçak sesle yapıldığı sanılarak sözkonusu kişiye duyuruluverirdi.
Nereden aklıma geldiyse şimdi bu, "Çinçi Kuaför Salonu" gözümde canlanıverdi. Yanında da Aile Kasabı Ahmet vardı, kasaptan ziyade kalem efendisine benzerdi. Pek kibar, pek saygılı genç bir adamdı, sürekli alışveriş edildiğinden annem ve babamla ahbap olmuşlardı. Kardeşim bebekti o zamanlar ve eti çok severdi, onun için en yumuşak, en güzel etleri seçip verirdi. Bir seferinde annem kendi gidememiş, komşulara bebek için et almalarını rica etmişti. Kardeşimi çok seven komşu teyzeleri ete olan merakından "Nermin'in minik köpeği" takmışlardı adını. Kasaba gidip "Nermin'in köpeğine et istiyoruz" demişler. Kasap ne bilsin, arka tezgahta birşeyler paketleyip vermiş. Evde paket açılınca ortaya çıkan manzaraya bakakalmıştık. Koca koca kemikler vardı içinde. Bizim ufaklığın takma adını bilmeyince gerçek köpeğe istendiğini sanıp kemikleri paketlemişti adamcağız 😃
Ben evin civarında yürüyüşe çıkmıştım esasen Yenimahalle'ye ne ara gittiysem 😊 Kuruyemişçiden sonra bir Bankamatik ziyareti yapıp evin yoluna vurdum kendimi. Üst geçitin yürüyen merdiveni her zamanki gibi arızalıydı, bereket asansör çalışıyordu da geri dönmekten kurtuldum. Bir zamanlar en sevdiğim sokağa sapınca ağlamaklı oldum. 3-4 yıllık kentsel ya da rantsal dönüşümle bulutları yakalamaya çalışan 8 katlı kazulet binaların arasında sokağın en güzel üç katlı evi inatla direniyordu. Eskiden bu zamanlarda o sokak limon çiçeği kokardı, esriyerek yürürdünüz kokunun yoğunluğundan. Şimdi sadece o üç katlı evin bahçesinde kaldı narenciye ağaçları. Bahçe duvarının dibindeki biberiye çalısı inşaat tozundan sararmış, ağaçların yaprakları bozarmış ama bina inatla dönüşüme direnmekte. Aklıma Tahsin Yücel'in "Gökdelen" romanı geldi. Gökdelenlerin Tanrı katına ulaşmaya çalıştığı distopik bir devirde, zeminde gidecek yollar kalmayıp insanlar ulaşımı gökyüzünden sağlarken bahçe içinde, minicik, tek katlı bir ev tüm müteahhitlerin ısrarlarına direnerek ranta ve kata teslim olmaz. İş öyle büyür ki devrin politikacıları, yöneticileri girer devreye, yine de vermez sahibi. İş büyür, iddialaşmaya döner, sahibi asla razı olmayınca hukuk özelleştirilir ve evin mülkiyetinin böylece alınması sağlanır. Geçmiş zaman epey oldu okuyalı, bu minvalde bir öyküydü ve Tahsin Yücel'in okumalara doyamadığım dili ve öngörüsüyle yazılmıştı. O üç katlı evin önünden her geçişte kitabı anıp evin bu şekliyle sahibinde kalması için dilekte bulunuyorum.
Sokağın sonundaki bakkala daldım sonra-evet hâlâ bakkal var tüm o kazuletlerin arasında-niyetim Isparta ekmeği almaktı. Bakkalı göremedim, bakınırken arkada, elindeki bağlamayı dımbırtattığını farkettim. Ekmeği alıp parasını ödemek için tezgaha yanaşınca sazı bırakıp geldi. "Çalıyor musunuz, yoksa öğrenmeye mi çalışıyorsunuz?" dedim. Öğreniyormuş ama "Zor" dedi, "bir yaştan sonra kafa tam basmıyor". Yine de yılmamasını dileyerek ayrıldım bağlamacı bakkaldan. Evin yakınındaki marketten alışveriş yapıp yaya geçidine adımımı atmıştım ki motorsikletin biri ramak kala durdu. Tam çemkirmek için kafamı kaldırmıştım, üstündeki Eşref Kolçak bıyıklı ve toz pembe takım elbiseli adamı görünce çemkirmekten cayıp kahkahalarımı zaptetmeye çalışarak kendimi karşıya attım.
Eve geldiğimde dişçi-market-kuruyemişçi derken maaşımın neredeyse üçte birini sokakta bıraktığımı farkettim, "Kader, kime şikayet edeyim seni" şarkısını mırıldanarak ellerimi yıkamaya gittim...







