.

.
.

25 Nisan 2021 Pazar

25 NİSAN (BALKON ZAMANI GELDİ)

Havalar ısınmaya başladı, sabahtan böyle bulanık, puslu iken öğleden sonra güneş bulutlarla köşe kapmaca oynayarak  yüzünü gösterdi. Kitabımı alıp balkona çıktım, geçen gün yıkayıp kumru pisliklerini temizlemiş, bu arada dizim yetmiyormuş gibi bir de bacak kaslarımı zedelemiştim. O kadar kibar oldum ki, balkon yıkamaya bile gelemiyorum, tencere buharından romatizmalarım azıyor, marul yıkarken dikenleri elime batıyor, abajur ışığından tenim yanıyor, nohut üstünde premsesim anlayacağınız 😃 Neyse abartmayayım güneşi görünce biraz D vitamini alırım diye düşündüm, bir sandalyeye oturdum, bir sandalyeye ayaklarımı uzattım, tam kitaba başlamışken gözlerim ayaklarıma kaydı. Epeydir çorapsız müşerref olmamıştım kendileriyle gün ışığında. Farkettim ki ayaklarım eş yumurta ikizi değil, birbirlerine hiç benzemiyorlar. Sol ayağım ne kadar düzgün, efendi görünümlü ise sağ ayağım serkeşin teki. Sol ayağın parmakları hizalı, kemikleri ait olduğu yerde iken, sağ ayak yayılmış gitmiş, her bir kemik bir yana fırlamış. Başparmağın kemiği "Ben buradayken size söz düşmez" dercesine büyüyüp yerleştiği mekana yayılmış. Sanırım yanındaki parmak da ona hayran ki sol yana meyledip kolunu omzuna atmış, tırnağı da çarpılmış, yampiri yampiri bakıyor. "Bana bak" dedim, "kardeşinden biraz örnek alsana, o nasıl uslu, tertipli, kendine ait odasında sakin sakin oturuyor". "Ben abiyim bir kere" dedi, "zamanında her işte beni öne attınız, yok kapıdan çıkarken sağ ayağınla çık, yok topa sağ ayağınla vur, çocukken bile 'önümüze gelene bir tekme' oynarken önce benim sallamamı istediniz tekmeyi, ne bekliyordunuz, yıprandım işte, her şeyin sorumlusu sizsiniz, ötekini küçük diye kayırdınız". Haklıydı galiba sustum, daha fazla konuşmasın diye çoraplarımı giyip kitabıma döndüm. 

Çınar budanınca boyu iyice küçüldü, yandan yandan sürgün veriyor ama nerede o eski hali, balkonun üstüne çardak gibi yayılışı. Budanması kuşlara yaradı, kesik gövdelerin üstünde dem çekip cilveleşiyor kumrular.

 Antalya'da kumru popülasyonu çok yüksek. Özel olarak beslenmedikçe güvercine rastlanmıyor. Kimi zaman çınarın üstünde kabul günü yapıp hep bir ağızdan konuşuyorlar. Sokağımızın bir de ağası var, kara karga, kocaman bir şey. Her sabah mutlaka karşı apartmandaki, sahipleri köydeki evlerinde olan kapalı dairenin balkonunu ziyaret ediyor. Ne arıyor, ne yapıyor orada bilmiyorum ama mutlaka bir kolaçan ediyor balkonu. Belki bitki varsa onların tohumlarını falan yiyordur, ya da ordan burdan aparttığı öteberiyi saklıyordur sakin bulunca. Günün geri kalan kısmında ise sokakta turlayıp duruyor, arasıra çatılarda mola veriyor. Ağa karga, serçe, kumru nüfusunun dışında güzel ötüşlü bir kuşa da rastladım birkaç kez, şöyle bir şey:

Google'da arattım, ala sığırcık muhtemelen, değişik bir ötüşü var. Baharı balkonda yaşayınca floram da sınırlı kalıyor. Balkon çınarımızın dışında evin etrafında bir adet upuzun selvi, selvinin dibinde ona yetişmeye çalışan bir defne, ikinci kata yükselen bir çam var. Karşımızdaki yıkılması beklenen apartmanın bahçesinde portakal ve iki yeni dünya, yan tarafında yine iki çam ve çama dolanmış bir mor salkım, mor salkımın karşısında yeni farkettiğim bir Hint leylağı (tesbih ağacı), ön cepheden karşımızdaki binanın önünde 4-5 zeytin, sokağın sonuna doğru tepeleri görünen iki palmiye ve yeni bitirilen bir apartmanın mendil kadar bahçesine laf olsun diye dikilmiş bir muz ağacı  ile sınırlı bir flora bu, hoş buna da şükür, bir çöl kadar boz sokaklar da var çünkü. Leylak yok haliyle, hatta şehirde yok, olanlar da pek uyuz, o yüzden her türden leylak demeti, aslı bulunamazsa fotoğrafı kabul olunur. Aşağıdaki bugün taze geldi, Ankara'dan kızkardeş yolladı, içim açıldı:

Flora ve fauna incelemem bitince Spotify'da "Plastic Ono Band"ı açtım, John Lennon ve Yoko Ono eşliğinde kitabıma döndüm. Bu albümü dinlerken okuduğum kitabın adı da manidardı: "Çocuklar İçin Bach" 😄

Nisan ayı festival ayarında geçiyor. İstanbul Festivali festival filmlerini online olarak evlerimize getirdi sağolsun. Normalde bulup izleyemeyeceğimiz ilginç filmleri 12 lira karşılığında izliyoruz. Neredeyse her güne bir film izledim. Bugünkü filme biletim olmadığı için alışkanlık bu ya boş durmayım diye Netflix'e başvurdum, canım şöyle sudan, neşeli bir film izlemek istedi, şunu buldum:


İtalya'da Vespa motorsikletlerin üretim sürecinden esinlenilmiş bir kurgu, kafa dağıtmalık, keyifli bir filmdi. Dün de yine Netflix'de son zamanların ödüle doymayan filmi Ercan Kesal'ın yapımcı, yönetmen, senarist ve başrol oyuncusu olarak yer aldığı "Nasipse Adayız"ı izleyip çok beğendim, oysa kitabını okurken çok sıkılmıştım. 

Filmlere girersen bu yazı bitmeyecek. Bu gece Oscar töreni var, kırmızı halı olacak mı bilmiyorum, uykum kaçarsa izler, kırmızı halı varsa da bir yazı döşenirim. Şimdilik kalın sağlıcakla...





20 Nisan 2021 Salı

20 NİSAN (HİŞT HİŞT)

Uyanır uyanmaz balkona attım kendimi, henüz canlanmaya başlamamış sokakta kimsecikler yoktu. Derken "Hişt, hişt" diye bir ses duydum. Bakındım, kimseler yoktu. Tekrar geldi ses: "Hişt, hişt!". Haydaa, Sait Faik miyim ben, Burgaz Ada mı burası? Bir "Hişt, hişt!" daha, derken keşfettim. Karşı balkona çıkarılmış kanarya kafesinden geliyor ses. Kanaryacık da benim gibi sıkılmış, muhabbet edecek adam arıyor, bana seslenmiş. "Buyur" dedim, "derdin ne?". "Beni balkona atıyor bunlar, kendileri içerde bir sohbet, bir sohbet" dedi, "bir yardımcı olsanız". "Valla Fenerbahçeliyim kanaryam güzel kuşum ama sahiplerinle hiç muhatap olmuşluğum yok, o nedenle yardımcı olmam da mümkün değil, sen karşıdaki teyzeye anlatsan derdini, o seviyor balkondan balkona muhabbeti. Belki bir faydası olur". "Senden yardım isteyende zaten kabahat" dedi, eğdi boynunu, döndü arkasını, ben de döndüm arkamı, girdim içeriye.

Kırlara çıkamasam da kısa bir süre kendimi Sait Faik gibi hissetmek iyi geldi, eşyalar ve hayvanlar konuşuyor bazen benimle, gerçekten. Ev telefonum mesela, kapatırken "Yürü git!" diyor. Terbiyesiz. Ne kadar uğraştıysam da düzeltemedim ağzını-pardon ahizesini. Ben de bitmiş pilini yenilemeyerek cezalandırıyorum kendisi. Çalıp duruyor, açmıyorum. Terbiyeli cep telefonumdan arasın aramak isteyen, o her seferinde Refik Talat'ın "Mahur Saz Semaisi" ile sesleniyor bana. Dinlemek ister misiniz?


Nisan ayı İstanbul Film Festivali ile başladı ve sürüyor. Pandeminin yegane faydası festivali evimize getirmek oldu sanırım. Hergün bir film izliyorum, bazen iki. Dün mesela önce bir İran filmi olan "180 Derece Kuralı"nı izledim, çok beğendim. Tüm İran filmleri gibi sakin, sade ve abartısız ama aynı ölçüde etkileyici bir filmdi. Sonra elime Kemal Varol'un son kitabı "Kara Sis"i alıp balkona çıktım. Hava bir garip, bulanık, nemli ve sevimsizdi. Çınarımı geçen sene eşeklemesine budadıkları için artık yaprakları balkona sarkmıyor, bizleri de karşı apartmandakilerin gözlerinden saklamıyordu. Canım sıkıldı, bir süre dallara konup kalkan kumruları izledim, hayli samimiydiler, "Geldi bahar ayları/Gevşer gönül yayları" moduna geçmişler. Çınara "çabuk büyü" diyerek girdim içeri, o konuşmuyor ama beni anlıyor.

Baktım yapacak iş yok, "Doğan Apartmanı Belgeseli"ni açtım. İstanbul'da en sevdiğim binalardan biridir, vakt-i zamanında bir arkadaş aracılığı ile girip gezmişliğim de vardır. Herhalde çok param olsa ve İstanbul'da yaşasam bir daire almak için fırsat kollayacağım yerlerin başında gelirdi. Belgeseli izledim izlemesine de renklerinde ve senkronizasyonunda sorun vardı, pek keyif almadım. Hem bana ne ya, "zenginin malı züğürdün gözünü yorar" di mi 😃 Hoş o göz değil çene idi ama olsun varsın, kim var konuşacak etrafta ki çenemi yorayım, ancak göz yorabiliyoruz. 

Öyleyse göz yormaya devam dedim ve Mubi'ye yenilerde gelen bir başka İran filmini açtım, geçen yıl Berlin'de Altın Ayı'yı kapmış, İran'da siyasi yasaklı olduğu için yönetmen Mohammed Rasoulof'un gizlice çektiği "Şeytan Yoktur/Sheytan Vojud Nadarad"u. İran'da sıklıkla uygulanan idam cezasını konu alan bir film ve çok çarpıcı dört hikaye ile anlatılıyor. Ana tema "idama hayır diyebilmek". 2,5 saati bulan uzunluğuna rağmen soluksuz izledim. Denk getirdiğinizde mutlaka izlemenizi tavsiye ederim. 

Böyle böyle akşamı bulduk haliyle, mevsimin ilk zeytinyağlı fasulyesini yiyerek akşam yemeğini de eda ettikten sonra tam elime kitabımı alıyordum ki kızkardeşin yolladığı Füruzan söyleşisi çarptı gözüme. Kitaba geçmeden onu da okuyuverdim. Füruzan'ın ilk kitabı "Parasız Yatılı"nın 50. basım yılı nedeniyle YKY bir koleksiyon kitap çıkardı. 5000 adet basılan bu özel kitabın 4683 numaralı olanı benim kitaplığımın en güzel yerinde şimdi.

 

Pandemiye değmediğim bir yazı yazmak istedim bu sefer, Sait Faik'le başladım madem yine onunla bitireyim:

Bu sefer yakaladım. Bahçıvandı. Oydu oydu.
— Hadi, hadi, yakaladım bu sefer seni, dedim.
— Yok vallahi, dedi. Vallahi daha kesmedim bakla, senden ne diye
saklayayım, parasıyla değil mi?
— Sen değil misin «hişt hişt» diyen?
— Ben de duyarım bir ses, amma bulamam nereden gelir?
Nereden gelirse gelsin; dağlardan, kuşlardan, denizden, insandan, hayvandan, ottan, böcekten, çiçekten… Gelsin de nereden gelirse gelsin!.. Bir «hişt hişt» sesi gelmedi mi fena. Geldikten sonra yaşasın çiçekler, böcekler, insanoğulları...

- Hişt hişt!
- Hişt hişt!
- Hişt hişt

(Sait Faik ABASIYANIK, Alemdağ'da Var Bir Yılan)


 




15 Nisan 2021 Perşembe

15 NİSAN (BENİM PASTANELERİM)

Sabah kafamın içinde çalan "Kiraz aldım dikmeden/Halimem dallarını bükmeden/Bir armağan ver bana/Halimem ben gurbete gitmeden" türküsüyle uyandım. Bu benim kafamda bayatlayan türküler inanın TRT Radyo repertuarında bile artık kullanılmıyordur, bana ne oluyorsa, eskileri yaşatma derneği başkanıyım galiba. Şurada yenilerden 5 şarkıcı adı say deseniz Mabel Matiz'den öteye geçemem, o da yeni sayılırsa. Kendimi eskiden pastanelerde, cafelerde bir köşede duran, içine para atıp istediğiniz şarkıyı ışıklar saçarak çalmaya başlayan müzik dolaplarına benzetiyorum, "jukebox" deniyordu galiba bunlara, şöyle bir şeydi:

 

 Görsel: Buradan
 
Gençliğimizin olmazsa olmaz mekanlarından Akay Caddesi'ndeki Funda Pastanesi'nde vardı bunlardan bir tane, şimdi yerinde kazulet bir bina ve bir banka şubesi var hatırladığım kadarıyla, pastane mastane kalmadı. Zaten nerede pastane kaldı ki, varsa yoksa cafeler, onların da 3. nesil olanları. Kış günü vanilya kokulu ılık pastanelere oturup demleme çay ve Türk kahvesi ile gençlikleri geçmiş bizlerce "Chemex"lerin erlenmeyer, "Dripper"lerin fincan sanılması gayet normal 😃 Tam "Moka pot"la "French Press"e alıştığımız gibi onlara da alışacaktık ki pandemi çöktü üstümüze. Yine de yeni nesil cafelerdense bulduğum yerde nesli tükenmeye yüz tutan pastanelere oturmayı tercih ederim. Sözüm pandemi sonrasına tabii, umut fakirin ekmeği, yiyip dururuz işte. En sevdiğim Flamingo idi, önce Atatürk Bulvarı'ndaki upuzun salon, sonra taşındığı Tunalı'daki duvarları bakır flamingo rolyefleriyle kaplı, mermer zeminli mekan. Yediğim, içtiğim her şeyin ayrı lezzette olduğu, kapısının önündeki masalarda Tunalı'nın kâdim büyük teyzelerinin tüm görkemleri, kabartılmış ve sarıya boyanmış seyrek saçları, hatırı sayılır makyajlarıyla bir şeyler yiyip içtiği güzelim pastane. 3-4 yıldır yerini yağ kokulu, sıradan bir dönerci aldı. 
 

Arkasından ağıt düzdüğüm bir başkası Akman. Bozasıyla çocukluğum, kahvesiyle gençliğim, sosisli sandviçiyle yetişkinliğim. Annemle gittiğim son pastane, ölümüne yakın bir hastane dönüşü yolda rastladığımız oğlum "Yorgunum" demesine rağmen ısrarla götürmüştü, vişneli pasta yiyip çay içmiştik, kucağındaki çantadan bize çaktırmadan hesap ödemek için cüzdanını arayışı hâlâ gözümün önünde. Kapanan her mekanla ölenler bir kez daha ölüyor, anılar bir kez daha soluyor. Önce Ulus'taki güvercinlerin dem çektiği havuzlu mekan, sonra Kızılay'daki turuncu sandalyeli küçük şube. Yeni nesiller tutar mı bu aile büyüklerinin yerini?


Çocukluğumda alışveriş için Ulus'a giderdik, Kızılay henüz hayatımıza pek girmemişti, daha sosyetik bulurdu büyükler orayı. Ulus'a gitmenin adı "Ankara'ya gitmek"di. Yenimahalle başka bir şehirdi sanki 😄 Yenimahalle otobüsünden inip eski Meclis'lerin önündeki yokuşu tırmanırdık. 2. Meclis'in önünden geçerken bahçeyi çevreleyen, aralarına zincir gerilmiş o beton toplara mutlaka dokunurdum. Ne mutlu ki hala yerlerinde duruyor o beton küreler. Yokuşun sonunda Ulus İş Hanı çarşılarına gitmek için yeşil ışığın yanmasını beklerdik. Küçüklüğümde sesli bir sistem vardı trafik ışıklarında, yeşil yanınca "Yayalar geçebilir" diye üstüste anons ederdi bir kadın sesi. Genelde komşularla giderdik Ankara'ya(!) ve eğer yanımızda Valentin Teyze ile kızı Elizabet varsa anneanneme döner "Yayalar geçebilirmiş Niğdeli Teyze, hadi sen geç" derdi 😉 Canım Elizabet, ilk arkadaşım, kimbilir nerelerdedir? 

Ulus İşhanı'nda işimizi bitirince Akman'a oturur muyduk hatırlamıyorum, sanmam ki oturalım ama yan taraftaki Dodanlı Mağazası'na mutlaka girilirdi. Tabelada ardarda yazdığı için mağazanın adı benim için hep "Dodanlı Yerli Mallar Dodanlı"dır. Çok büyük bir kumaşçı idi. Yapısı aynen Akman'ın formunda idi. İçerisi mis gibi apreli kumaş kokardı. Şakkadak açardı kumaş topunu tezgahtar, elindeki metreyle ölçer, cebinden çıkardığı makasla da inanamadığım bir hızla cırrt diye keserdi.  Artık Dodanlı da yok, Akman'ın yerini dondurmasıyla ünlü bir cafe almış, Dodanlı boş duruyordu son gördüğümde, şimdi nicedir bilmiyorum. 

Israrla oturup, sonra da gülerek çıktığımız bir başka pastane yine Bulvar üstündeki Meram idi. Arkadaşım oranın çayını çok severdi, o yüzden okul çıkışları sık sık uğrardık üniversitedeyken. Üst katta, cam önündeki bir masaya oturur çay isterdik, bazen yanında bir pasta. Suratsız bir garsonu vardı, çayları getirir adeta kafamıza atarcasına masaya koyardı. Daha o masadan ayrılmadan biz arkadaşımla kıkırdamaya başlar, sonra adamın aslında garson olmak istemediğini, başka bir mesleği arzu ettiğini ama mecburen garson olduğunu düşünüp ona meslek yakıştırmaya başlardık. Hesabı öderken de aynı suratsızlığa maruz kalır ama her seferinde oradan geçerken girer, aynı masaya oturup aynı garsonun çayları kafamıza atmasını beklerdik. Meram da yok artık, başka bir yerlere taşınmıştı, hala duruyor mu bilmiyorum.
 
Çocukluğumun Yenimahalle'sinin pastaneleri, babamın bana "Prenses" pastası aldığı Avrupa Pastanesi. Sonradan cinsiyeti değiştirilip ünlü firmalarca paketli ürün haline getirilen Çokoprens'in büyükannesiydi prenses pastası, en güzel yapanı, belki de icat edeni de Avrupa Pastanesi 😃


 Ne mutlu ki pastane de, pasta da orijinal haliyle hala yerinde. Ve çocukluk günlerimizin sihirli mekanı, kornet külahıyla, şahane dondurmalarıyla Vardar, başka yerlere şubeler açsa da Yenimahalle'deki eski yerinde hala duruyor çocukluk kalemiz olarak:

 "Aygın mısın Halimem, baygın mısın"dan nerelere geldim. Sürç-ü lisan ettim ve başınızı ağrıttıysam affeyleyin. Malum evde hapisiz, buraya yazı yazmak da bir nevi terapi, aksi takdirde kafayı bozmak işten değil. Hepinize sağlıklı günler diliyorum...


9 Nisan 2021 Cuma

9 NİSAN (ANNEMİN ÇEYİZ SANDIĞI)

Birkaç yıl önce kardeşim çeyiz sandıkları üstüne bir çalışma yapmış ve bunun sonucunda ortaya çıkan yazılar artık ne yazık ki yayını sona eren "Amargi" dergisinde yer almıştı. İçlerinden bir tanesi de benimki idi. Bu sabah bilgisayardaki yazı arşivimi karıştırırken karşıma çıktı. Okumayanlar için bir kez de blogda yayınlansın bari dedim, hem de çeyiz sandıklarına özel bir önem veren annelerimizi yadetmiş oluruz.


Hangi eve taşınırsak taşınalım yatak odasının değişmez eşyasıydı o ceviz sandık. Ceviz miydi acaba, şimdi kararsız kaldım, daha çok meşeye yakındı rengi, kalın bir cila tabakasıyla kaplıydı ve el girebilecek gibi anatomik bir tutamağı vardı. Oda ne kadar dar olursa olsun mutlaka sığdırılırdı bir köşeye; karyola, gardrop, tuvalet masası defalarca değiştiği halde o hep sabit kalırdı. Benim için Alaaddin’in sihirli lambası ya da Ali Baba’nın hazine mağarası gibi gizemli bir şeydi. Elbise dolabı ya da çekmece değildi ki zırt pırt açasın, hem açma ehliyetim yoktu, onu ancak anneler açabilirdi. Babaların bile yaklaşması yasaktı. İçinden bir şey alınacağı zaman heyecandan boğazım kururdu. Annem sandığın önüne diz çöker, törensel bir edayla kaldırırdı ağır sayılabilecek kapağı. İçinden ahşapla naftalin karışımı bir koku yükselir, içeriği daha da esrarlı kılardı. Öyle bir saygılı el hareketiyle alırdı ki annem içindekileri ibadet ediyormuş gibi gelirdi. O zamanlar çok gençti, bense küçük bir çocuk. İçinde annemin genç kızlık hayallerinin, ana evinin sıcaklığının, anılarının, belki de kırılmış umutlarının yattığını düşünemez, sandıktakileri görmek için sabırsızlanır, “haydi, haydi” diye dürterdim biteviye. Belki de acelemin ve heyecanımın nedeni annemin benim doğmadığım zamanlarından bir ipucu ele geçirmekti.

Sandıkta benim için en çarpıcı eşya pembe bir kutuydu. Kalın kartondan yapılmış, üzerine leblebi yiyen dalgalı saçlı, esmer bir kadının resmedildiği, Çorum’dan geldiği alt yanındaki leblebicinin adresinden belli olan orta boy bir kutu. Annem sandığın içindekilere dalmışken fark ettirmeden kutuyu açmış ve üst üste yığılmış bir sürü mektup görmüştüm. Babamın el yazısını tanımış ve müthiş merak etmiştim neler yazdığını. Okumaya hiç muvaffak olamadım, sonraları sandık açma yasağımın sona erdiği zamanlarda aklım kendime yazılmış mektuplara kaymıştı, merakım tekrar hayata geçtiğinde ise gizemli pembe kutu sandıktan yok olmuştu. Hep şaşarım, annem gibi tutucu, romantik gönül hikâyelerinin hayatında pek fazla yer almadığı bir kadının babamın muhtemelen askerden ve onsuz birkaç ayını geçirdiği görev yeri Meriç’ten yazdığı mektupları niye bu kadar uzun süre sakladığına.

Pembe kutunun sırrına erememiştim ama sandıktan çıkan annemin hiç kullanılmamış, zamanla sandık lekeleri oluşmuş çeyizlerine, eski giysilerine, kendimin çocukluk kıyafetlerine bakmaktan büyük zevk alırdım. Bir sabahlık vardı mesela, pembe satenden, pek görkemli bir şey. Dikiş kursunda bizzat dikmiş, işlemiş, su büzgüleriyle, kapitone dikişlerle süslemişti. Bir kere bile üstünde görmedim, ben doğmadan ya da yeni gelinken giydiyse giymiştir, o kadar. Utanırdı annem öyle kadınsı giysilerle ortalık yerde salınmaya. Üzerinde onca emeğin, ince işin olduğu o sabahlık sandık köşesinde ihtiyarlayıp gitti. Sabahlığın takımı, daha ince bir satenden geceliği de vardı, onu bazen yalvar yakar bir süreliğine dışarı alır, üzerime giyip şarkıcılık oynardım. Sonraları gecelik olarak ben giyip eskittim zaten, o sabahlık ablası gibi sandıkta yaşlanmadı sayemde.

Üst sıralarda, mor üstüne sarı dallar işlenmiş bir bohçanın içinde nişanlığı ve gelinliği dururdu. Nişanlığına bayılırdım, bir yüzü pembe, bir yüzü mavi, üzerinde minik çiçekler olan yine satenden bir giysiydi. Elimi kaygan yüzeyinde gezdirir, “Annem bunu şimdi neden giymez ki?” diye düşünürdüm. Gelinlik bohçadan çıkarkense nefesimi tutardım; kendinden desenli, verev etekli, beyaz bir tuvaletti. Duvağı hiç yer etmemiş zihnimde ama kırmızı kurdeleyle bağlı bir yumak gelin telini hiç unutmadım. Her seferinde birkaç tel koparır, o gün bebeklerimden birini mutlaka gelin ederdim. Sandığın kuytu karanlığında uzun süre dinlenen iki giysiden birincisi zaman içinde yastık başına, ikincisinin kocaman verev eteğinin bir kısmı bir aile dostunun oğlunun sünnetinde kardeşim için gelinliğe, bir başka kısmı da bana şık bir bluza dönüşecekti.

Eski giysilere gelirdi sonra sıra; yeşilli-sarılı, belden kloş kaşe paltosu, eski fotoğraflarında gördüğüm kahveli bejli, yarasa kollu kazağı, mavi jilesi, yakası el örgüsü dantelden beyaz bluzu çıkardı ardı ardına. “Bunları niye giymiyorsun?” diye sorardım, gülerdi, “Demode oldu bunlar, hem dar geliyor” derdi. Niye saklardı ki acaba bir daha giymeyeceğini bile bile?

Derken beni güldüren ve sevindiren bebeklik giysilerim dökülürdü ortaya. Çiçekli basmadan büzgülü bir tulum. Fotoğraflarımdan biliyorum, minik bir ayıya benziyorum onu giydiğimde. Annem her seferinde aynı şeyi anlatırdı, bu tulumu giyer, Meriç’de düğün olup davul çaldığında oynamaya başlarmışım, herkes beni izlermiş. Ayıya benzetmekte haksız değilmişim kendimi. Eflatunumsu pembe, askılı bir etek, göğsünde ve etek uçlarında çiçek sepetleri işli, tabii ki annem işlemiş. Ve koleksiyonun en nadide parçası, turuncu üstüne beyaz çiçekli 1 yaş elbisem. Kundak bezleri, kol bezleri, battaniyeler sırayla dizilirdi halının üstüne. Bunların saklanma sebebi hatıra olsun diye miydi, yoksa yeni bir bebek olur da giyer düşüncesiyle miydi, ne sordum, ne merak ettim. Yıllar içinde hepsi bir şekilde yok oldu zaten.

Sandığın diplerine yaklaşırken yatak takımları, kumaşlar, yorgan yüzleri ve annemin işlenmesi yıllar süren ara dantelinin bitmiş parçaları görünürdü. Şimdi o ara danteli kumaşa eklenmiş ve hiç kullanılmamış bir yatak takımı olarak bende duruyor. Sandığım yok ama o da bir çekmecenin içinde yaşlanmakta. Sandığın dibinden patiska ve kola kokusu yükselmeye başladı mı tören sona eriyor demekti. Son bir gayretle niye orada durduğuna akıl erdiremediğim takı kutusuna-altın falan değil, sıradan bijuteri takıları-el atar, kulağımı boynumu doldururdum. Turkuaz rengi süngerden yapılma gül biçimi klipsli küpeler gözdemdi, annemden çok ben takıp sonunda süngerlerini parçalayarak muradıma ermiştim. İçinden çıkanlar yavaş yavaş geri konmaya başlarken kapanış ritüeli olarak pompalı, pembe parfüm şişesini alır, boş oluşuna aldırmadan yüzüme boynuma fısfıs yapar ve gönülsüzce kalkardım sandığın başından.

Annemin orta yaşlarına kadar sandığa gösterilen özen ve içindekiler hep aynı kaldı. Sonraları benim sandığa olan ilgim azalmışken annem içini bana ve kardeşime yaptığı çeyizliklerle doldurmaya başladı. Nikâhıma birkaç gün kala, eşyalarım yeni evime gidecekken sandık bir kez daha törenle açıldı ve içindekiler kardeşimle aramızda paylaştırılmaya başlandı. Kardeşim çok küçüktü ve içinden her çıkan parça, özellikle renkli ve süslü olanlar o kadar hoşuna gidiyordu ki sonunda anneme şöyle bir teklifte bulundu: “Şimdi kapat bu sandığı, ablam işe gidince açarsın, o yokken ben istediklerimi alırım, kalanlar onun olur”.

2 Nisan 2021 Cuma

2 NİSAN (MART OKUMALARI)

Ben yazarken şunu dinliyorum, siz de okurken dinleyin. Ne zaman dinlesem kalbim titrer:


Pandeminin 1. yıldonümünü eda ettiğimiz Mart ayı, dert ayı bitmek bilmeden uzadı gitti, çok kitap okudum ama bir lokma şeker için bir kilo keçiboynuzu çiğnemeye benzedi. Onca kitabın içinden çok azını keyifle okudum. Bu ay genellikle anı ve biyografi kitapları ağırlıklıydı. Dişe dokunur diye düşündüğüm bir iki kitapsa ne yazık ki beklediğim tadı vermedi. Bakalım neler okumuşu:

-Devasa "2666" 4. bölümü Mart ayının başında, 5. ve son bölümü de sonunda olmak üzere nihayet bitti. Siz sağ, ben selamet. Açıkçası okuması oldukça zor ama müthiş bir kitaptı. Her şeyden önce yazara hayran olmamak mümkün değil. Bu kadar derin bir araştırmayı yapmak ve onu hasta halinde yazıp bitirmek olağanüstü bir durum. Her bir bölüm ayrı bir konuyu işlese de ortak yön Santa Teresa'da geçmesi ve her bölümdeki karakterlerin bir şekilde birbirleriyle bağlantısının olması. Özellikle 4. bölüm insanda ciğer böbrek bırakmayacak kadar kanlı bir bölümdü. Santa Teresa'da neredeyse salgın gibi devam eden kadın cinayetlerini ele almış yazar ve içine zerre edebi bir dokunuş katmadan açık açık anlatmış. Karın deşmeler, boğmalar, tecavüzler, kurşun yaraları gırla gitti. Bölümü bitirdiğimde dayak yemiş gibiydim. Son bölümde ise ilk bölümün ana karakterine dönüş yaptık. İlk bölümde adı var kendi yok olan yazar Benno von Archimboldi son bölümde teşrif edip bütün sayfaları kapladı. Doğumundan ters köşe eden son sayfalarına kadar Archimboldi'ye dönüşümünü okuduk. Kafamızdaki sorular açığa kavuştu, taşlar yerine oturdu. Oldukça zor bir okumaya isteğiniz varsa, gerçekten okumanıza değecek düzeyde ve ilginçlikte bir kitap okuma arzusundaysanız, bu kadar uzun sayfalar ve uzun monologlar sizi sıkıp yormayacaksa, kadın cinayetlerindeki kanlı anlatıma yüreğiniz dayanacaksa mutlaka okumalısınız derim...

 -Zorlu "2666" okumasının üstüne beni eğlenceli ve hafif bir polisiye paklar dedim ve Yıldız Alatan maceralarının 3. olan "Perisiz Köşk"ü okudum. Yine 80'lerde ve Zonguldak'taki Kömür İşletmesi lojmanlarında geçen bir cinayet öyküsünü aydınlattı orta yaşlı, terzi dedektifimiz. Fazla beklenti içine girmez ve akıcı bir okuma isterseniz Yaprak Öz'ün polisiyeleri ile güzel vakit geçirebilirsiniz.

 -"Fasulye Ayıklama Sanatı Üzerine Bir Tez"den oldukça umutluydum başlangıçta. Her şeyden önce ilginç ismi çarpmıştı beni. Eski bir elektrikçi ve saksafoncunun ağzından yaşam hikayesini okuyoruz 315 sayfa boyunca, tüm bunlar bir gün içinde, bir fasulye ayıklama eylemi sırasında oluyor. Edebi anlamda gerçekten iyi bir kitap ama onca sayfa boyunca bir monolog okumak zorluyor insanı, gönül biraz hareket istiyor. O nedenle pek keyif aldığım bir okuma olmadı...

 
-"Şöhret Dediğin" aslında daha önce basımı yapılmış bir biyografi imiş ama Netflix'de yayınlanan "Bir Başkadır" dizisinde Ferdi özbeğen'in klibi yayınlanıp da hayranları tarafından hatırlanınca düzenleyerek yeni baskısını yapmışlar. Sanatçıyı çok fazla dinleyen biri değildim ama biyografi ve anısever bir insan kişisi olduğum için bu tarz kitaplara pek hayır demem. Daha kapsamlı olabileceğini düşünüyorum, pek beklediğimi vermediyse de hayranları için ilgi çekici olabilir. 
 

 -Bu ay aynı çizerin (Fabian Toulme) üç ayrı grafik romanını okudum ve üçüne de hayran kaldım. "Beklediğim Sen Değildin" yazarın kendi hayatından bir kesit. Down sendromlu kızlarının doğum ve doğumdan sonra varlığını kabullenme sürecini anlatmış. Ama nasıl güzel anlatmış, hem anlatım, hem çizimler müthiş. Mutlaka okuyun derim...


-Türkiye doğumlu bir Sefarad olan Metin Arditi yıllar sonra bir baba-oğul hesaplaşması yapmış "Babam Omuzlarımda" adlı anı kitabında. İlkokuldan itibaren İsviçre'de bir yatılı okula verilmesi ve tüm eğitim hayatı boyunca ailesini çok az görebilmesinin onda yarattığı ruhsal tahribatları babasının ölümünden sonra onunla hayalen yüzleşerek yenmeye çalışıyor. Aşk ve nefretin birlikte yer aldığı klasik bir baba-oğul ilişkisi. İncecik bir kitap ama hayli doyurucu, tavsiye ederim.

 -Yeni kuşak gerçek anlamda bir müzik meraklısı değilse Ayferi adını duymamış olabilir. Sanatçının revaçta olduğu dönemler benim ergenlik çağlarıma denk gelir. O yıllarda gündemde olan daha ünlü olan kadın şarkıcıların biraz gölgesinde kalmış olduğunu düşünüyorum. Daha ziyade orkestra ve caz şarkıcısı olarak ün yapmıştı ama kitaba da adını veren "Çal Çingene Çal" adlı şarkısı epey meşhurdu. Kitap bir nehir söyleşi olarak hazırlanmış. Yazar onunla uzun sohbetler-bir kısmı zoom üzerinden-yaparak bu kitabı hazırlamış. Hayli kapsamlı bir kitap. Yaşı kemale ermiş Ayferi hayranlarının ya da benim gibi anıseverlerin ilgisini çekebilir. 

-Ali Smith'i "Sonbahar" ile tanımış ve sevmiş, "Gibi" ile daha çok sevmiştim. "Rastlantısal" biraz hayal kırıklığı yaratsa da  "Kış"ı çıkar çıkmaz almakta tereddüt etmedim. Lakin kitap kafamı karıştırdı, konunun içine giremedim, kim kimdir çözemedim. Sorun bende miydi, kitapta mıydı onu da anlayamadım. O yüzden size olumu ya da olumsuz bir fikir beyan etmek istemiyorum ama şu kadarını söyleyeyim bir "Sonbahar" değil...

 -Kitaba konu olan oyuncuyu tanımayan yoktur diye düşünüyorum. Bugüne kadar pek çok filmde izlediğimiz yün takkeli, sigaranın sarattığı bıyıkları ve eksik dişleriyle sıradan bir yardımcı oyuncu olarak gördüğümüz İhsan Yüce'nin ne denli bilge bir insan olduğunu kitapta dostlarının kaleminden okurken anlıyorsunuz. Değeri yeterince bilinmemiş, hep gölgede kalmış ama onlarca tiyatro oyununda oynayıp yüzlerce filmin senaryosuna katkıda bulunmuş ve oynadığı her rolü hakkıyla canlandırmış sanatçının ne denli dervişane bir karakteri olduğunu bu kitap sayesinde anlıyorsunuz. Yeşilçam'ı ve oyuncuyu sevenler için mutlaka okunması gereken bir kitap...

  

-Mutfağı konu alan kitapları her zaman sevdim, bunu da adından ve kapağından hareketle öyle bir kitap olduğunu düşündüm. Bir apartmanın çeşitli dairelerinde oturan insanların yaşadıklarını bir yiyecek üzerinden anlatmaya çalışan bir konusu var "Sofraya Bir Tabak Daha Koy"un. Sanırım öykü okuma konusunda biraz seçiciyim, o yüzden kitap bana biraz vakit kaybı gibi geldi...


-Amin Maalouf'u çok severim, tüm külliyatını okudum. "Empedokles'in Dostları"nı da yeni kitabı çıkmış diye sevinçle aldım. Yazar güncel bir distopya yazmak istemiş, ne diyeyim ben çok sevemedim. Çünkü distopyadan pek hazetmem. Nerede o eski kitapları, nerede bu diyeceğim ama distopyaseverleri kızdırmaktan korkarım :))) Yalnız o şifa tüneline girmek isterdim doğrusu :)


 -Çizer Fabien Toulme'den yukarıda bahsetmiştim. O kitabını çok beğenince hemen bu ikisini sipariş ettim. "Hakim'in Yolculuğu" bir mültecilik öyküsü ve hayli zorlu bir yolculuğu konu ediyor. Suriye'li Hakim'in ülkesindeki karışıklıklar sonrası işine el konup yaşamı da tehlikeye girince ülkesini terkedip Fransa'ya yerleşene kadar yaşadıklarını anlatmış çizgileri ve anlatımı ile Toulme. Kendi halinde bir bahçıvan olan Hakim'in, 1. kitap Suriye'den yola çıkıp Lübnan ve Ürdün üzerinden Türkiye'ye, 2. kitap ise Antalya'dan İstanbul'a ve İzmir'e, oradan kaçak botlarla Yunanistan'a geçmesini konu alıyor. Hakim'in maceraları 3. kitapta devam edecek ama henüz o kitap yayınlanmamış. Çizimler yine enfes, hele Türkiye çizimleri çok tanıdık. Antalya'da "Falez Park" tabelasını görünce yüzüme kocaman bir gülümseme yayıldı. 3. cildi sabırsızlıkla bekliyorum ve grafik roman sevenlere mutlaka okuyun diyorum.

-"Fresko Apartmanı"nı okuduktan sonra bir daha asla kapağa aldanarak kitap almamaya karar verdim. Artık aynı konuların aynı kişiler üzerinden işlenmesinden sıkıldım. 6-7 Eylül olayları sonrası sevdiği kadın intihar edince onun apartmanını satın alıp her dairesine ihtiyacı olan birini yerleştiren Kirkor'un  ve kiracılarının öykülerinden oluşan bir kitap. Bence bu da vakit kaybı...


-Mart ayının son kitabı beni siyah-beyaz Yeşilçam yıllarına ve çocukluğuma döndüren bir kitap oldu. Türk sinemasının duayenlerinden Türker İnanoğlu'nun anlatımıyla anılarını Serpil Akıllıoğlu kaleme almış. Tüm sevdiğim eski oyuncular önümde resmi geçit yaptı adeta. Pek çok anıya ve anekdota yer verilmiş ama sahiplerinin mahremine ve çok özel hayatına ait herhangi bir bilgi vermekten kaçınmış İnanoğlu. Sinema seven, özellikle de Yeşilçam filmlerine ilgi duyan biriyseniz bu kitabı mutlaka okuyun derim...

Mart ayı nitelik anlamında çok doyurucu olmasa da nicelik olarak epey kitaba evsahipliği yaptı. Bakalım Nisan kitapları neler olacak. Kendinize dikkat edin, sağlığınız koruyun, çok sevgiyle...

 

 







1 Nisan 2021 Perşembe

1 NİSAN (YEŞİLÇAM'DAN)

 

Dışarıdaki havaya ve benim eve kapanmış halime bakılırsa pek Nisan gelmiş gibi durmuyor ama takvim de yalan söyleyecek değil ya, üstelik Aylin yapmış takvimi, önceden araştırmıştır elbet 😃

Mart ayında okuduğum kitaplar pek tatmin etmedi beni, içlerinde 1-2 si dışında "Niye vakit kaybettim ki?" duygusuyla kapattım kapağını. Yarın topluca yazacağım, elimdeki kitabın son birkaç sayfası kaldı onun bitmesini bekliyorum ama bugün buraya biraz da o kitaptan bahsetmek amacıyla geldim.

Anı okumayı oldum olası severim, aynı anıları kızkardeşle birlikte okuyup sonra üstünde saatlerce konuşmaya ise bayılırım. Hele o anıların içine biraz da dedikodu karışmışsa, tanıdık isimler varsa ohoo tadından yenmez. Dedikodu iyidir arkadaşlar, ruhu besler 😃😃😃 Yeşilçam dedikoduları ise ruha kilo bile aldırır 😃 Elimdeki kitabı da Yeşilçam'ın duayenlerinden biri olan Türker İnanoğlu yazmış, daha doğrusu o anlatmış, Serpil Akıllıoğlu yazmış. 20'li yaşlarının başından beri sinema piyasasında olan bir kişiden daha iyi kimse bilemez elbette bu alemi. Şimdi hakkını yemeyeyim kimseye çamur atmamış, özel hayata saygı göstermiş, mahrem alanlara girmemiş. Dedikodu derken şaka yapıyorum ama beyazperdede görüp aşina olduğumuz, evin insanı haline gelmiş oyuncular hakkında bilmediklerimizi öğrenmek de şu boğucu ortamda ilaç gibi geldi bana. Özellikle de Yeşilçam'ın siyah-beyaz olduğu zamanları hatırladım. Gündemden, pandemiden o kadar bunalmışım ki o sakin, tasasız günlere müthiş bir özlem duydum. Seyran Sineması'nda cumartesi-pazar günleri 10.00 ve 12.00 matinelerinde, evin yanındaki arsaya konuşlanmış açık hava Güneş Sineması'nda ve bir sokak ilerideki kapalı salonunda izlediğim siyah-beyaz filmlerin tadını, naifliğini hatırladım. O saçma sapan sahneler, eğreti efektler, tuhaf seslendirmeler bile ne kadar sevimliymiş meğer. Dünyanın en güzel filmlerini bile izlesek şimdi o naif yılları özlememek mümkün değil. Okuduğum ilkokulun zemin katındaki büyük kütüphane salonunu pazar günleri sinema salonu haline getirirler, duvara gerilen bir perdede izlememizde sakınca olmayan Türk filmlerini ufak bir bedel karşılığında izlettirirlerdi. Okulda yapılan bir etkinlik olduğu için de aileler rahatlıkla izin verir, tek başımıza bile gidip izlerdik. "Kötü Tohum"u orada izlemiştim mesela. Zamanında pek sükse yapan bir filmdi. Lale Oraloğlu kızı Alev Oraloğlu ile birlikte oynamıştı. Sonra Küçük Hanımefendi serisinden birkaç filmi hatırlıyorum. Belgin Doruk'un "cina" denilen kulak altında kıvrılan saç modeli (muhtemel ki o devrin ünlü İtalyan yıldızı Gina Lollobrigida'nın saç modelinden esinlenilerek) ve puanlı elbiselerine bayılırdım. Göksel Arsoy ilk göz ağrım, tahtını kısa sürede Kartal Tibet'e devretti. Kartal Tibet gençliğiyle kıyaslanamayacak kadar kötü yaşlandı diye düşünüyordum ki kitaptan okuduğum kadarıyla içkiden olduğunu anladım, hatta o nedenle böbreğinin biri alınmış. Necdet Tosun'dan çok bahsediyor İnanoğlu, evimizin çocuğu gibiydi diye. O kocaman adam gözüme ne kadar yaşlı görünürdü çocukluğumda, meğer 51 yaşında ölmüş. Hasta hasta şehir dışına gitmiş iş için, döndüğü gün hastalanıp ertesi gün de vefat etmiş. Kalp o koca gövdeyi taşıyamadı demek, boğazına çok düşkün olduğu belli, çok da güzel yemek yaparmış, bunu tahmin edebiliyordum ama çapkın oluşuna çok güldüm. Karısından da fena halde korkar, gizli yapmaya çalışırmış ama çevresindekiler bunu bildiği için adama binbir çeşit oyun oynarlarmış.  O eski oyuncular birer birer geçti gözümün önünden okudukça, Vahi Öz ile Mualla Sürer'i görünce gülümsedim. "Rükneddin", "Bediaa" deyişleri geldi aklıma. Cevat Kurtuluş, Sami Hazinses, Salih Tozan, Erol Taş. Erol Taş Yeşilçam'a girmeden önce sırt hamalıymış meğer. Yapılı gövdesi, sarı saçlarıyla bir devrin çok sevilen kadın oyuncusu Neriman Köksal ile ilgili bir anekdot vardı, çok güldüm. Trene binmiş bir gün Neriman Köksal, Ankara mı, İstanbul mu bir yere gidiyor. Yemekli vagona oturmuş, karşısında tesadüfen Vehbi Koç ama Neriman Köksal hiç tanımıyor, uzun uzun sohbet ediyorlar, sonra aklına gelip adını soruyor, "Vehbi Koç" cevabını alınca "Aaa!" diyor, "ne tesadüf", "ben de hep Koç Seyahat'le yaparım yolculuklarımı" 😃 Bir de filmlerin monşeri, monokl gözlüklü papyonlu Feridun Çölgeçen anısı anlatayım. Çok uyanık ve dedikoducu imiş, duyduğu, gördüğü bir şeyi mutlaka yayarmış herkese. Bir gün Önder Somer'i İzmir'de bir hanımla samimi bir vaziyette görmüş. Önder Somer İnanoğlu'na gelip Çölgeçen'e tembihlemesini, bu durumun duyulmamasını sağlamasını istemiş. İnanoğlu yarı tembih, yarı tehdit ağzını sıkı tutmasını söylemiş. Aradan iki gün geçmiş Feridun Çölgeçen gelmiş, "Ya Türker deli olacağım, ne olur izin ver de bir kişiye bari söyleyeyim, duramıyorum" demiş 😃

Unuttuğum ya da zihnimin gerisine ittiğim çocukluğumun ne kadar oyuncusu varsa bir bir çıktı karşıma. Ne yazık ki çoğu içki ve uyuşturucuya çok düşkünmüş, ölümleri içki yüzünden olmuş ve  içki-esrar-kumar yolunda kazandıkları paraları çarçur edip düşkün bir halde ölmüşler. Çocukluğumun güzel çağlarına katkıda bulundukları için hepsine bin teşekkür, yattıkları yerde huzurla uyusunlar...

Almak isterseniz kitabın adı: "Sinemaya Adanmış Bir Ömür/Türker İnanoğlu"-Türvak Yayınları