.

.
.

14 Ağustos 2020 Cuma

14 AĞUSTOS (GİDENLER-KALANLAR)

Meral Niron ölmüş. Tamam hastaydı, yaşlıydı, sıralı ölümdü ama giden kişi, bireysel olarak hiç tanışmasanız da gençliğinizin fonunu oluşturan yapı taşlarından biri olunca insanın içi çok acıyor. Hele de orta yaşın üst sınırını zorlayıp dururken gençlik figürlerinizin arka arkaya kaybolması zaten gündem yeterince katlanılmazken bir de "eksiliyoruz" diygusu ekliyor. 

Ben onu AST'da ilk izlediğimde aşağıdaki yaşlardaydı:

Maksim Gorki'nin "Ana" oyununda "Pelage/Ana" rolünde, müthiş bir oyunculuktu. O yıllarda küçücük salonuyla Ankara Sanat Tiyatrosu bir nevi mabedimizdi. Ihlamur Sokak'taki tiyatro ne mutlu ki hala eski yerinde ve kadrosu çok değişse de iyi oyunlar sergilemeye devam ediyor. Meral Niron'u daha sonra "403. Kilometre" (bu oyunda sonradan TV'de "Kavruk Hasan" rolüyle ünlenen Savaş Yurttaş'ı unutamam), "Komün Günleri", "Nereye Payidar", "Dimitrof" gibi oyunlarda izledim. Yıllar sonra çeşitli dizilerde rol aldığında ise eski bir dosta rastlamış gibi sevinirdim. Herkes onu "Ferhunde Hanımlar" ve "Bizim Evin Halleri" ile hatırlasa da TRT'de gündüz kuşağında yayınlanan bir köy dizisinde ilk olarak izlemiştim. Hatta dizi çekimleri sırasında meme kanseri olduğunu ve bir süre ekranlardan ve sahnelerden uzak kaldığını biliyorum. Dönüşü Ferhunde Hanımlar'daki Şukufe roluyle olmuştu sanırım. Onu son olarak 6 yıl önce Akün Sahnesi'nde Anton Çehov'un "Vanya Dayı" oyununda izlemiştim, iyi ki izlemişim. Yattığı yer incitmesin...

Hayat kendimizi pandemi koşullarına uydurmak zorunda bırakarak sürüp gidiyor. Çok sıkıcı, ne kitap okumak, ne bilgisayar başında eğlenmek, ne film, dizi izlemek eş-dostla bir cafede içilen bir fincan kahvenin, edilen sohbetin, birlikte yenen bir yemeğin yerini tutmuyor. İnsan sıcağı arıyoruz. Mümkün olduğunca ılık koşullarda hayatı sürdürmeye çalışırken bazılarının aşırı kızgın yaşayış tarzı da "pes" dedirtiyor, acaba aykırı olan biz miyiz diye düşünmeden edemiyorum. Haftada bir çocukları ve kardeşimi görmek dışında kapı komşumla bile muhatap olamadım daha. En sevdiğim Dost Kitabevi'ne bile uğramadım, dışarıyla bağlantım parklar, bahçeler aracılığıyla oluyor ancak. Alışverişler sanal ve böyle hayat çok banal 😒 Biter mi onu da bilmiyorum, daha fazla da sızlanmak istemiyorum. Bugünlük bu kadar olsun, kendinize dikkat edin, kalın sağlıcakla...


10 Ağustos 2020 Pazartesi

10 AĞUSTOS (UYKU GİDER, ANILAR GELİR)


Dün gece yine uyku tutmadı, koyun saymadım, zira saymakla bitmiyor, uykuya da etki etmiyor. Gündemi düşünsem hiç uyuyamayacağım, geçmişe daldım yine. Aklımın erdiği günlerden bu yana yaşadığım, abuk, saçma, komik, yakın plan dram, uzak plan komedi olayları düşündüm durdum, içlerinden dayıma kız istemeye gidişimizi seçtim. 

Küçük dayım; ailemizin en haşarı, en nev-i şahsına münhasır, en karizma, en erken giden elemanı. "Hızlı yaşadı, genç öldü, cesedi yakışıklı oldu" denir ya, aynı öyle işte. Aramızda 9 yıl vardı, dedemin erken yaşta ölümü üzerine daha da erken yaşta yalnız kalan anneanneme destek için dört yıl kadar aynı evde yaşadığımızdan dayı-yiğenden ziyade, abi-kardeş gibi bir ilişkimiz vardı ama sürekli didişen, kavga eden, yine de birbiri olmadan yapamayan abi-kardeş misali. Doğduğum gün hastaneye, annemi ziyarete elinde benim için bir paket çikolata ile gelen, kabak kafalı, esmer, kavruk bir oğlan. Dedemin öldüğü gün üzerinde cenazenin yattığı karyolaya bakan maviye boyalı kapının eşiğine yanyana oturup, onun babası için, benimse niye ağladığımı bilmeden döktüğümüz on iki ve üç yaş gözyaşları. O gözyaşlarından sonra dayım anneannemin indinde hiç büyümedi, hep "öksüz", hep "tırnak kadar et" olarak kaldı. Adam gelişip neredeyse bir seksen beş boya ulaşsa da anneannem onu tırnağının boyutunda, himayeye ve özel ilgiye muhtaç bir et parçası olarak görmekten vazgeçmedi. Dayım da bu ilginin hakkını hayatının her döneminde kadını ardından koşturarak verdi. Liseye başlayacağı zaman kolay yoldan meslek sahibi olsun diye Endüstri Meslek Lisesi'ne kaydını yaptırdı, o zamanlar Erkek Sanat Okulu idi adı, dayımı Yapı Meslek bölümüne kaydettirdiler. Müdürün adı Hüseyin Bezmez idi, dayım odadan çıkarken "Ben onu çabuk bezdiririm" dedi. İnsanın kendini bilmesi güzel şey aslında, açıldığı günden başlayarak sık sık kaçtı okuldan, muhtelif dolmuşlarda muavinlik yapmayı yapı meslek ustası olmaya tercih etti. İkinci sınıfa ulaşmayı başaramadan bıraktığı eğitimden ona "Teknik Resim" dersinde öğrendiği stille, çoğu zaman cetvel kullanarak yazdığı bir hattatınki kadar güzel yazısı kaldı. Anneannem tırnak boyutundaki öksüz oğlunu kimi zaman dualarla, kimi zaman beddualarla bir gölge gibi izledi. Sahiplerinin ne akla hizmet 16 yaşındaki ehliyetsiz bir çocuğa emanet ettikleri arabaların başına bir iş gelecek diye gecelerce uykusuz kaldı. Böyle günlerden birinde "Araba bozuldu, Karşıyaka'ya bırakıp geldim" diyerek gamsızca yatıp uyuyan dayımın yerine araç kurtarma operasyonu düzenledi. O gecenin erken sabahında pencereden gördüğümüz sahne ancak bir Fellini filminde olabilirdi; kaldırımın kenarında bir at arabası, at arabasının arkasına kalın bir urganla bağlanmış, o yılların dolmuşu kocaman bir steyşın vagon araç, kafası kasketli, eli kırbaçlı, pos bıyıklı at arabası sürücüsü ve yanında oturan başörtülü, pardösülü anneannem. Sabah namazı kalkıp "Elin arabasının başına bir iş gelir tenha yerde" diye arabayı dayımın bıraktığı yerde bulmuş ve at arabasına bağlatıp getirmişti. 

Tırnak boyutundaki öksüz onu daha çok üzecekti ama işte anneannemin ve hatta annemin yumuşak karnı idi o şeytan tüyüne sahip, kara gözlü, çapkın gülüşlü genç adam, dünyayı başlarına da yıksa dokunulmazlığı vardı, af vesikası anında yazılıyordu. 18 yaşına girdiği gün evde parti verdi, Mayısın ilk günü doğmuştu, ben dahil edilmedim haliyle ama çok eğlendiği belliydi, nisbet yapar gibi kolunu uzattı parti bitimi. Üzerinde o yılların dillerde dolaşan şarkısı, Adamo'nun seslendirdiği "Tombe La Neige"in kazılı olduğu gümüş bir bileklik vardı bileğinde. "Heer Yeerde Kar Vaar" diyerek uzaklaştı, çarpıcı tipine ve düzgün telaffuzlu, tok konuşma sesine  hiç uymayan karga gibi bir sesle söylüyordu şarkıyı. 

Aradan birkaç ay ya geçti ya geçmedi, bir gün anneannem pardösüsünün eteklerini uçurarak bize geldi. "Yandım ben, bittim ben, bir su verin uşaak, nideyim ben, nerelere gideyim ben" diye çırpınıyordu. Ödümüz koptu, meğer dayımın evlenesi gelmiş 😃 "Gidip bana kız isteyin" diye tutturmuş. Askere gitmemiş, işi yok, boyutu tırnak kadar, üstelik de öksüz ama evlenmek istiyor, ba ba ba ba... Bir süre "Divane aşık gibi dolaşırım yollarda" türküsü çalındı dayım dolaylarında, sonrasında el mahkum "he" dendi, çünkü "tırnak kadar", çünkü "öksüz". Meğer kız da dayımla yaşıtmış ama en azından o çalışıyormuş, PTT şehirlerarası serviste memure. Bir sonbahar akşamı toparlandık, giyindik, süslendik, anneannem yakası kürklü paltosunu giydi, krep eşarbını taktı, annem, babam, büyük dayım, yengem ve tabii ki bendeniz eşliğinde önden önden, elleri sinirli olduğu zamanlardaki gibi arkasında kenetli, bir yandan kendi kendine söylenerek yola düştü. "Ben şimdi derim ki, bu oğlanın işi yok, ben şimdi derim ki, bu oğlan askere gitmedi, ben şimdi derim ki, ben dul bir kadınım, oğlan evlendirecek durumum yok. Onlar da eşek değiller ya, vermezler kızı". Anneannemin hayalleri eşliğinde yürüme mesafesindeki kız evine vardık. 5 katlı bir apartmanın en üst katında bir daire, kapıyı çaldık. Dayım önde, bir elinde çiçek, bir elinde çikolata. Kapıyı orta yaşlarda, dinç bir adam açtı ve şöyle dedi: "Aaa Ünal, damat sen miydin?". Müstakbel gelin hanımın babası dayımın paraşüt okulundan çok sevdiği hocası çıktı iyi mi? Anneannem tarafından herkesin işitemeyeceği bir şıngırtı duyuldu, gelirken yolda kurduğu hayaller paramparça olmuştu. Kahkahalar eşliğinde buyur edildik. Kapının tam karşısına gelen duvarda devasa bir çerçeve içinde sonradan renklendirildiği belli bir portre fotoğraf asılıydı, dalga dalga saçları omuzlarına dökülen, sarışın, renkli gözlü, havalı bir kadın fotoğrafıydı bu. Sonradan öğrendik ki gelin hanımın kanserden ölen annesiymiş, bizi karşılayan orta yaşlı, esmer güzeli kadın ise üvey annesi. Gayet neşeli geçen bu kız isteme töreninde tabii ki anneannemin beklentisi yerine gelmedi, "Kız bizim değil, sizin dediler", anneannem deplasmanda yenilmiş bir takım ezikliğiyle döndü eve.

Zaman içinde alıştı, hatta sevdi bile aileyi, kendileri de yeni evli olan büyük dayımın evinde bir nişan töreni düzenlendi. Annemle halam öyle eğlendiler ki, bir şişe likörü içip galonlarca viski içmiş kadar sarhoş oldular. Bitince çok mahzun olup likör şişesini limon gibi sıkmaya kalktılar belki birkaç damla daha çıkar diye 😃Halamı bilmem ama annemi bir daha asla o kadar neşeli görmedim, likör bile olsa şişede durduğu gibi durmuyor haliyle 😃Nişanlılık süresince dünürlerin kocaman salonda yeni yıl kutlamalarına mı katılmadık, "Tık" (o yıllarda çok yaygın bir kağıt oyunu) partileri mi yapmadık, çay sofralarına mı oturmadık, hasılı anneannem gönülsüzdü ama aileye çabuk ısındı ve kendimizi alışık olmadığımız bir tatlı hayatın içinde buluverdik. Nişanlılar cephesinde ne olup bittiğindense haberimiz pek yoktu. Bir yaz günüydü, esmer güzeli üvey anne haber bile vermeden bize geldi. Elinde bir paket, meğer bizim toy nişanlılar kavga edip ayrılmaya karar vermişler, durumu iletmesi ise kadıncağıza düşmüş. Çok üzgündü, takıları ve diğer hediyeleri getirmiş ama dayımı çok sevdiği için ona alınan kumaşı anı olarak diktirip giymek istediğinden geri vermemek için iznimizi istiyordu. Dayımı herkes seviyordu ama o sadece bizi üzüyordu, garip bir çelişki. Evcilik oyunu bitmiş, geriye çekilen fotoğraflar, iade edilen hediyeler ve anılar kalmıştı. Yeni bir macera için de çok beklemeyeceğimiz kesindi 😃


2 Ağustos 2020 Pazar

2 AĞUSTOS (TEMMUZ OKUMALARI)

Ziyaret yok, bayramlaşma yok, tatlı yok, ben de bayram günü kitaplarla kafanızı ütülemeye geldim. Mutluyum, gururluyum, şeytanın bacağını kırdım sonunda, Temmuz iyi geldi, yarısında fırlatıp attığımı da sayarsak tam 20 kitap okumuşum bu ay. Görelim bakalım o zaman neler okumuşum:


-"Çalıkuşu" için ne denebilir ki, okumayan, haydi okumayı bırak, dizisini, filmini izlemeyen, en azından konusunu bilmeyen, Feride'nin, Munise'nin adını duymayan yoktur. İlginçtir gayet iyi bildiğim kitabı okumayı ben de bu zamana kadar ihmal etmiştim. Şu pandemi döneminde Reşat Nuri'nin satırlarını okumak içime sonsuz bir huzur verdi. Zamanı geçmeyen kitaplardan Çalıkuşu, okumadıysanız "Nasılsa biliyorum" demeyin, benim gibi gecikmeden okuyun, zira kitaptan alınan keyif çok farklı...


-Banu Özkan Tozluyurt benim bloglar aracılığı ile tanıdığım, onun önderliğinde iki derleme kitap yaptığımız, henüz yüzyüze görüşemesek de çok sevdiğim, enerjisini, çalışmalarını takdir ettiğim bir arkadaşım. "Gitmek De, Kalmak Da Zor Geldiğinde" iki yıl önce kızının eğitimi için bir süreliğine ikamet ettiği Kanada'da yaşadıklarını anlattığı bir anı kitabı. Aslında anıdan ziyade bir nevi eğitim amaçlı Kanada rehberi gibi. Yazım dili son derece güzel ve anlaşılır, yurt dışında, özellikle de Kanada'da eğitim almak isteyenlere ya da sadece merak saikiyle okumak isteyenlere öneririm...


-Temmuz ayı benim yetenekli blog ve instagram arkadaşlarımın kitaplarını okuma fırsatı bulduğum bir ay oldu. Zerrin Dağcı da bu vesileyle tanıdığım arkadaşlardan. "Rüyalar, Aşk ve Hüzün" yazarın büyük halasının yaşam öyküsü aynı zamanda. Bir eski zaman filmi izlermiş gibi merak ve yer yer hüzünle okudum. Akıcı, keyifli bir anlatımla hayata bağlı, cesur bir kadının öyküsünü okumak isterseniz tavsiyemdir. 


-"Geçen Yüzyılın Ortasında Çocukluk Nesneleri" çocukluğunu İzmir'de geçirmiş Serhan Ada'nın o günlerde aklında yer etmiş, onda iz bırakmış bazı nesneleri anlattığı çok hoş bir anı kitabı. Aşağı yukarı kuşakdaş olduğumuz için çoğu nesne bana da tanıdık gelip çocukluğuma ışınladı. Bu tarz kitapları sevenlere öneririm.


-Fotoğrafta iki kitabını gördüğünüz Tuğba Gürbüz de benim İnstagram vasıtayla tanıdığım sanal alem dostlarımdan. Sağolsun öykü kitaplarını adıma imzalı yolladı. Ben henüz sağdakini, "Kendisiymiş Gibi"yi okudum. Kısa ama çarpıcı öykülerin toplandığı bir kitap. "Lodos Çarpması" da Ağustos ayı okumaları için sıra beklemekte...


-Gelelim "Ayrılık Çeşmesi Sokağı"na. Selçuk Altun benim her seferinde "Artık yeter!" deyip her yeni kitabı çıktığında dayanamayıp okuduğum bir yazar. Tüm kitaplarını okudum ve hemen hemen hepsinin konuları neredeyse birbirinin aynı, aynı gizemler, üst düzey aile ya da beklenmedik şekilde gelen servetler, fakir kız çocukları, estetler, bibliyofiller ve kahramanlardaki bir şekilde kendini hissettiren kibir kitaplarının olmazsa olmazı. Gelgelelim tüm bunlara rağmen insanı illa ki okumaya zorlayan bir şey var, sayfaların arasından bir sürü başka kitap, sanat eseri, yazar, heykeltraş, ressam fırlıyor, Ali Baba'nın mağarası gibi her seferinde yeni bir şey keşfediyorsunuz. O nedenle siz de bir kitap tutkunuysanız eliniz ister istemez gidiyor. Bu defa takıntı yapılan yazar Samuel Beckett. Konu diğerlerinin çok benzeri ama diğer kitaplarına göre daha zayıf buldum. Tiryaki bir Selçuk Altun okuru iseniz düşünceniz benzer olacaktır. İlk kez okuyacaksanız bununla başlamayın derim. İlk kitabı en güzelidir: "Yalnızlık Gittiğin Yoldan Gelir".


-Abdülhamid devrinde Evgenia Mars isimli bir Bulgar kadın eşi ve devrin ünlü bir şairiyle İstanbul'a bir yolculuk yapar ve şehrin önemli yerlerini gezer, incelemelerde bulunur, izlenimlerini not eder. Genel olarak şehri beğense de insanlar hakkındaki görüşleri küçümseyici ve olumsuzdur. "Abdülhamid Devrinde Bir Kadın Seyyah" adıyla basılmış kitabın kayda değer fazla bir yönü yok...


-Nibel Genç uzun yıllardır cezaevinde olan bir siyasi mahkum. "Mısır Koçanlarını Kızartan Koku"da köyünü, muhtemel ki "Ezima" kimliğinde kendisini, annesini, babasını, dedesini, nenesini, köyün başka kişilerini, evlerini, nesnelerini anlatmış. Öykülerdeki tüm acıya rağmen yer yer gülümsetmeyi de başarmış. Farklı bir kitap okumak isterseniz...

-Yaprak Öz'ü ilk kitabı "Berlinli Apartmanı" ile tanımış ve açıkçası daha ilk sayfalarda katilin kimliğini tahmin ettiğim için de pek sevmemiştim. Daha sonra ev kadını-terzi Yıldız Alatan'ın dedektifliğe soyunduğu "Farahnaz'ın Çiçeği"ni biraz da bölüm başlıklarına koyduğu giysi modelleri yüzünden daha ilgiyle okumuştum. "Villa Şakayık"da Yıldız Alatan başka bir gizemli cinayeti çözmeye çalışıyor. Edebi anlamda bir sıkıntınız yoksa, eğlenceli bir polisiye arıyorsanız birebir. Giysi modelleri ayrıntısı burada da var, üstelik 80'li yıllar konu edilmiş. Sıkıntılı pandemi günleri için ideal...


-"Babil" bu ay en severek okuduğum kitap oldu. Yasmena Reza kendisi de Babil Kulesi gibi bir ırklar karışımı, İran asıllı Rus bir babanın Fransa'da doğmuş kızı, annesi ise Macar. Birkaç yıl önce tiyatroda izlediğim ve müthiş bulduğum-biraz da oyuncularının katkısıyla-"Vahşet Tanrısı" isimli oyunun yazarı olduğunu da yeni öğrendim. Kitabın ana kahramanı Elizabeth'in yaşadığı apartmanda verdiği bir parti esnasında üst kattaki komşu karısını öldürür. Normal şartlarda naif, insancıl ve sakin bir insan olan bu komşunun hangi saikle bu işi yaptığına dair derin düşüncelere dalan Elizabeth komşusuna yardım etmeye çalışır, devreye polis girer. Elizabeth geri dönüşlerle kendini sorguladığı bir sürece girmiştir. Kitapta öyle güzel iç monologlar, insan-eşya ilişkisine dair düşünceler, hayvanlarla ilgili ayrıntılar vardı ki dönüp dönüp okuma isteği duydum. Sanırım yazarın okuduğum ilk kitabı olmakla kalmayacak, kesinlikle tavsiyemdir.


-Çocukluğunda bitkilerden kaynaklı yaşadığı bir korku yüzünden uzun süre tedirginlik duyan ama sonra bu korkuyu yenip botanik ilmine, bilhassa nesli tükenmekte olan çiçeklere ilgi duyan, zamanla bu işle ilgili yasadışı yollara sapan Kryzstof'un ilginç öyküsünü anlatıyor "Anormal". Okuyup okumama konusunu sizlere bırakıyorum ama beni bazı bitkiler konusunda detaylı araştırmaya yönlendiren bir kitap olduğunu da belirtmeden geçemeyeceğim.


-Büyükler için öyküleriyle tanıdığım Şermin Yaşar'ın çok ünlenmiş kitabı olan "Dedemin Bakkalı"nı aslında torun ileride okur diye almıştım ama hazır elimdeyken ben de bir çırpıda okuyuverdim. Ergenlik öncesi yaşlar için eğlenceli ve faydalı bir kitap olduğunu söyleyeyim...


-Ferhan Şensoy'un kitaplarındaki eğlenceli, yer yer iğneleyici ve zekice üslubunu çok severim, bilhassa biyografileri çok keyiflidir. Yeni kitabı "Dündeste"yi de bu nedenle edindim. Kitapta geçmiş zamanlarda yaşadığı, kendinde iz bırakan bazı olayları şiir diliyle anlatmış. Açıkçası diğer kitapları kadar ilginç gelmedi. 


-Gönül Kıvılcım adını bir-iki yıl önce son çıkan kitabı "Uğultular"ı okumadan önce hiç duymamıştım. Kitabı okuduktan sonra ise "Keşke daha önce okusaydım" gibi bir duyguya kapıldım, beni çok düşündüren ve ilgimi çeken bir kitap olmuştu. Bilhassa mekanın Hatay oluşu, Hatay gezisinden daha yeni ve çok etkilenmiş olarak döndüğüm için özellikle iyi gelmişti. Tek kitabının "Uğultular" olduğunu sandığım yazarla sanal medya aracılığı ile tanışınca başka kitaplarının da mevcut olduğunu öğrendim. "Babamın En Güzel Fotoğrafı" bunlardan biriydi ve ismi gibi en güzeliydi belki de (Bu konu hakkında kesin konuşamam, çünkü elimde okunmayı bekleyen iki kitabı daha var, sıralama değişebilir 😊). "Babamın En Güzel Fotoğrafı" katman katman açılan bir aile hikayesi, insanı yer yer hüzünlendirip, yer yer çok fena çarpıyor. Kitabın kahramanı Sema elinde kısa süre önce ölen babasından kalma bir dizi fotoğrafla bozkırın fon teşkil ettiği bir yolculuk yaparak ailesindeki gizemi çözmeye çalışıyor. Sayfalar arasında Kızılırmağın sesini, rüzgarın uğultusunu, kırmızı buğday başaklarının hışırtısını duyuyorsunuz, bozkır ve tarih size gizlerini açıyor. Bu ay bana en iyi gelen kitaplardan biri de buydu. Mutlaka okuyun derim, hem bunu hem de "Uğultular"ı...


-"Her Gün Perşembe Olsa" yazar Attila Şenkon'un ilk öykülerinden oluşan bir derleme. Daha önce "Telef", "Gökkuşağına İki Bilet", "Yalan Satıcısı", "Bütün Düşler Nazlıdır" gibi başka kitaplarını okuduğum ve sevdiğim-bilhassa "Telef"-yazarın bu öyküleri açıkcası çok hitap etmedi, sanırın yazım dilinin çok olgunlaşmadığı bir dönemin eserleri olduğu içindir. İlk kez Attila Şenkon okuyacaksanız yukarıda andığım kitaplarıyla başlamanızı öneririm...
-Murat Uyurkulak'ı "Har" ve "Tol" kitapları  ile tanımıştım. Her ikisi de hayli derinlikli, zor ve sert kitaplardı. "Delibo" ise daha farklı bir okuma oldu, daha kolay, daha akıcı, biraz Yeşilçamvari rastlantılarla dolu. Seveni çok olacaktır eminim ama Uyurkulak'ın her zamanki tarzından çok farklı olduğunu bir kez daha belirtmek isterim...


-Rus klasiklerininin çoğunu gençlik yıllarımda okuduğum için ilerleyen yaşımda daha çağdaş yazarlara öncelik vermekteyim. Lakin T.İş Bankası Yayınları bu klasikleri öyle güzel kapaklarla basıyor ki insanın eli ister istemez okumadığı kitaplara yöneliyor. Çehov'u oyun yazarı olarak severim, "Üç Kızkardeş"i, "Vanya Dayı"sı, "Vişne Bahçesi" çok severek izlediğim tiyatro oyunları idi. Kapağı güzel "Üç Yıl" isimli bu novella ise pek de gönüllü yapılmayan, zorunluluklara dayalı bir evliliğin ilk üç yılını anlatıyor. Oyunları kadar etkileyici olmadığını, daha hafif kaldığını söyleyerek geçeyim. 



-Mark Haddon'u yıllar önce otistik bir çocuğu konu aldığı "Süper İyi Günler" isimli kitabı ile tanımıştım. Çok severek okuduğum bir kitap olunca yeni basılan "Küçük Bir Sıkıntı"yı da hemen temin ettim. 495 sayfalık hacimli bir kitap olmasına rağmen kolay okunan, akıcı, yer yer eğlenceli bir kitap. Emeklilik yaşlarına gelmiş George ve Jean çifti görünüşte imrenilesi bir hayat sürmektedirler. Kızları Katie'nin ikinci evliliğini pek de sevmedikleri biriyle yapma isteğini onlara bildirmesiyle birlikte buzdağının altından yatanlar yavaş yavaş ortaya çıkacaktır.  "Süper İyi Günler" kadar olmasa da sevimli ve sürükleyici bir kitap, sıkıcı yaz günleri için ideal...


-"Otopsim" Jean Louis Fournier'in ülkemizde basılıp da okumadığım tek kitabı idi, sonunda okudum ve rahatladım 😊 Yazar her zamanki cesur ve ironik diliyle kendi bedenini otopsi masasına yatırıyor. Doğrusu biraz ürküttü bu kadar açık seçik bir otopsi olayını yazılı olarak da olsa izlemek. Diğer kitaplarına göre ise biraz daha zayıf buldum. Hiç Fournier okumayanlar için tavsiyem bununla değil de "Nereye Gidiyoruz Baba?" ile başlamalarıdır...


--Gelelim "Büyük Cam"a. Kitabı neye dayanarak aldım, kimden tavsiyesini duydum, yoksa kapaktaki 3 otobiyografi yazısı mı cazip geldi bilmiyorum ama keşke almasaydım, İlk otobiyografideki sürekli hamama götürülüp annesinin cinsel organlarını sergileterek hediyeler topladığı küçük oğlanın öyküsünü güç bela bitirip ikinciye geçtiğimde işler arapsaçına döndü, yarıya kadar zor katlanıp üçüncüye şöyle bir göz attıktan sonra da kitabı fırlatıp attım. Ömür kısa, kitaplar çok arkadaşlar, sevmediyseniz bırakın 😃

Sevdiğiniz kitapları okumanız ve daha güzel zamanlarda, daha keyifli bayramlarda buluşmak dileğiyle...

24 Temmuz 2020 Cuma

24 TEMMUZ (YENİSİNİ BULAMAYINCA ESKİYİ HAYAL EDENLER)

Yatmadan önce bir doz da olsa Corona uzmanı doktor açıklaması almayın dostlar, hele benim gibi paranoyadan evhama yeni ingirdenmiş iseniz yarım doz bile yeter. Sonuçta olan uykuya oluyor. Elimdeki kitabı bitireyim inadı da binince işin içine gecenin 4'ünde ben hala yatağın içinde tepinmekle meşguldüm. Kendimi uykuya bırakmak için yapmadığım kalmadı, bu yıl-belki de daha uzun zaman-seyahate çıkma şansı olmayınca geçmiş seyahatleri geçireyim aklımdan dedim, belki uykumun gelmesine yardımcı olur. Tabii ki defalarca gittiğim ve çok sevdiğim İstanbul oldu ilk aklıma gelen ve ilk gidişimi düşündüm (uyku yine gelmedi 😃).

Yıl 1967, İstanbul'a ilk gidişim, ikincisi 40 yıl sonra olacak, komik ve imkansız gibi ama gerçek. Annem, babam, komşumuz Şefika abla, küçük oğlu Ersin ve ben. Kız kardeş henüz doğmamış. İstanbul'a indiğimizde, karşımda duran denize bakıp "Vay canına, İstanbul'a geldik" dediğimi, akabinde de çocukluğum boyunca araba tutmasından muzdarip olduğum için şakkadak kustuğumu hatırlıyorum. Şehirlerarası otobüsten inince hemen deniz gördüysem Harem miydi acaba orası, bilenler söylesin, otogardan deniz görünüyor muydu, yoksa benim çocuk hafızamda öyle mi kalmış? Sonraki gidişimde İstanbul'un medar-ı iftiharı(!) Esenler'e taşınmıştı çünkü otogar, o yüzden fikir beyan edemiyorum 😃 2 günlüğüne gelmiştik İstanbul'a, Şefika ablanın kayınvalidesi Müyesser Teyze'de kalacak, sonrasında da Amasra'ya deniz tatiline gidecektik. Babam öğrencilik ve askerlik yıllarının geçtiği İstanbul'u tanıtmak istiyordu bize. Müyesser teyze ya da kendine taktığı ve sonrasında 4 blokluk sitenin kabullendiği adıyla "Asker Anası", İstanbul'da çalışmaya başlayan torununa yardımcı olmak için bir süreliğine İstanbul'a taşınmıştı. Başından eksik olmayan kar beyazı yazması, yazması kadar beyaz teni, yumuk gözleri ve herkesin yardımına koşan kalender yapısıyla çok sevilirdi. Arada bir ziyaretine gelen heyheyleri saymazsak eğlenceli kadındı. Bize verilen adrese gittiğimizde kendimi Osmanlı İmparatorluğu yıllarında sanmıştım. Kadıköy'de bir sokaktaydı ev, sokak karşılıklı benim eski filmlerde ve kitaplarda gördüğüm, okuduğum gibi cumbalı ahşap evlerle doluydu ve Müyesser teyzenin oturduğu da bunlardan biriydi. Gıcırdayan merdivenlerden çıktık, sevinçle karşılandık ve yattık uyuduk, arada ne oldu sormayın, bu kadarını hatırlamam bile şaşırtıcı zira. 

Ertesi sabah erkenden Müyesser Teyze'nin dürtmesiyle uyandım, "Kalk" dedi bana, "seni bir yere götüreceğim". Pardesüsünü giydi, siyah sokak eşarbını taktı, evdekileri uykuda bırakıp yola koyulduk. Şimdi tahmin edebiliyorum, Eminönü İskelesi'ne gidip bir motora atladık. O zamanlar denizin büyüklüğüne, teknelere, vapurlara, insan kalabalığına şaşkın şaşkın bakmakla meşguldüm. Yaşını başını almış, daha önce hiç İstanbul'da yaşamamış, Ankara'nın mahalle havası taşıyan semtlerinden birinde oğlu, gelini ve torunlarıyla yaşadığı evinden çok da fazla çıkmayan bu kadının şehri böyle çabuk benimsemesi ve İstanbul'a bu kadar kısa sürede adapte olması beni şaşırtmıştı. Karşıya geçince Mısır Çarşısı'na çevirdik yönümüzü, birkaç baharat aldı Müyesser Teyze ve aynı şekilde geri döndük. Alt tarafı 3-5 baharat için onca yolu niye gittik diye düşünüyorum şimdi, kimbilir belki de beni gezdirmek içindi. Aslında aynı gün, aynı yolu bir daha gidecektim, bu defa O'nu evde bırakıp bizimkilerle. Babam da bizi ilk olarak Kapalıçarşı ve Mısır Çarşısı'na götürdü, Yeni Cami'ye geçtik sonra, babam boynunda bir parçası gibi taşıdığı Lubitel marka, Rus malı fotoğraf makinesiyle güvercinlere yem verirken fotoğrafımı çekti. 30'lu yaşlarımın ortasına kadar yaşadığım-yaşadığımız-her özel şey o makineyle kayda alınmıştır ve flaşı olmadığı için hep dış mekanlardadır. Asker arkadaşı Dr. Çetin'le birlikte sipariş verip Rusya'dan getirtmişlerdi o makineyi, kutu gibi, üstten bakılarak çekilen ve muhteşem fotoğraflar veren bir makineydi, işlevi yitmiş de olsa hala durur evde. Güvercinlerin kanat çırpışlarından dolayı biraz flu çıkan o fotoğraf da durur albümlerin birinde. Sonra "Gelin" dedi babam, "size balık-ekmek yedireceğim". İtiraz eden seslerimize aldırmadı ve büyük ihtimal Galata Köprüsü'nde konuşlanmış sandallardan birinden hepimize balık-ekmek aldı. "İstanbul'un şanındandır bunu yemek" dedi hafiften gururlu, "ben buraların kurduyum" dercesine bir ifadeyle. En çok itiraz eden ben ve annem de dahil olmak üzere hepimiz bayılmıştık yediğimiz şeye, ki o zamanlar balıktan nefret eden bir çocuktum. Bir daha da o kadar lezzetlisini yemedim. Babam motor yağında kızardığını ve balığın köpekbalığı olduğunu iddia etse de pek doğruluk payı olduğunu sanmıyorum, hadi köpek balığını anladık da motor yağı kokar pis pis yahu 😃

Karnımız doyunca vızıldamaya başladım, "Hani mayoma maskot alacaktık?". İstanbul'dan Amasra'ya geçeceğimiz için annem Burda mecmuasında beğendiğim modelden alt kısmı lacivert, üst tarafı mavi pötikareli bir mayo dikmişti bana, bel kısmında çapraz britleri vardı ve modelde britlerden birine çapa şeklinde bir maskot, daha doğrusu anahtarlık benzeri bir şey takılmıştı. E haliyle benimkinde de eksik olmasındı. Araya taraya bu tür şeylerin satıldığı bir dükkan bulduk, ömrümde bunca anahtarlığı birarada ilk kez görüyordum, haliyle İstanbul'u da ilk kez görüyordum, ben memur şehri Ankara çocuğuydum. Çapa şeklinde bulamadık, deniz fenerinde karar kılıp ahşap bir tane aldım, mayoma taktığım ilk gün denize girer girmez düşürüp kaybedeceğimi bilmeden, hevesle 😃

Mayomun süsü de tamamlanınca babamın peşine takılıp rotayı Topkapı Sarayı'na kırdık. Hayat Tarih Mecmuası'ndan bildiğim, gördüğüm pek çok şeyin orijinali beni bekliyordu, Kaşıkçı Elması başta olmak üzere:


Örgülü saçlı Leylak'ın Lubitel fotolarından birini görmektesiniz. Beni boşverin de arkadaki arabalara bakın, vay be 60'lar ne estetik zamanlarmış, hoş, benzin mi yeter bunlara 😃

Haliyle Topkapı Sarayı uzun uzun gezilince akşam oldu, yemek saati geçti, dönüş vakit aldı ve evde bizi Müyesser Teyze ile heyheyleri karşıladı. Neyse ki çabuk yolladık heyheyleri 😃

Ertesi gün talebim doğrultusunda yine karşıya geçti aynı ekip ve Dolmabahçe Sarayı'na yollandı. Lakin günlerden pazartesiydi ve tüm dünyada müzeler kapalıydı, kös kös geri döndük. Yıllar sonra İstanbul'a ikinci gidişimin 3. gününde tek başıma keşfe çıktığımda ilk durağım Dolmabahçe Sarayı olacaktı, İngilizleri gezdiren bir tur ekibinin peşine takılıp gezecektim. Sonuçta sarayın dışının içinden daha güzel olduğuna karar verip çocukluğumdaki hayal kırıklığıma yanacaktım.

Saraydan eli boş dönünce babam Emirgan'a götürmeye karar verdi, yine okul anıları eşliğinde yollandık Bebek'e ve Emirgan'a. Aklımda kalan en yoğun anı Bebek sahilinde denize giren insan kalabalığıydı, burada hep birlikte Selda'nın sesiyle melodili olarak, "Ne günlerdi aaah o günler" diyoruz...


Lubitel'in hapsettiği bir kare daha; Leylakınız duygulu gözlerle karşı sahile bakıyor, karşı sahil ne kadar bâkirmiş 😟

Ertesi gün bizi Amasra'ya götürecek otobüse bindiğimizde "İstanbul şok güsel, şiş kebap şok güsel, bir daha gelecek ben" demediğim için 40 yıl bekleyecektim yeniden gelmek için. Amasra maceraları da bir dahaki yazıya kalsın...

19 Temmuz 2020 Pazar

19 TEMMUZ (PAZAR SIKINTISI)

Oldum olası sevmem pazarları, çalışırken de, emeklilikten sonra da değişen bir şey olmadı. Ayın en gereksiz, en sıkıntılı günü. Hayat rutin seyrinden kayar ve durağanlaşır, bazen de rutin seyrin çok üstünde bir karmaşaya sebep olur, çocukluğumda olduğu gibi. Tezer Özlü "Çocukluğun Soğuk Geceleri" kitabında bahseder bu sıkıcı pazarlardan, aynı benim hissettiklerimi yazar. Ben neredeyse 15 günde bir annemin bitmeyen çamaşır sevdasıyla kargalar kahvaltısını yapmadan uyandırılırdım: "Kalk, yorganını sök, ipi uzun tut, kopuk kopuk yapma". Bitmek bilmez tasarruf kaygıları, 2. Dünya Savaşı'nın çayı kuru üzümle içen, ekmeği karneyle alan neslinin dinmeyen tutumluluğu, kendileri değilse de ana-babalarından şartlanmışlar. Anneannem bir yiyeceği ekmeksiz yediğimiz görürse çıldırırdı: "Katık et!" ya da "Ekmeksiz yeme, karnında kurt olur". Ekmek bir nevi kurtsavar vazifesine haizdi anlayacağınız. Oysa benim ekmek eşliği olmadan yemeye bayıldığım şeyler vardı, anneannemin şerrinden kurtulmak için önce ekmeği kuru kuru yer, sonra sevdiğim yiyeceği gönderirdim mideye. Kurt kapanı 😃

Yorgan banyodan gelen deterjan kokuları arasında sökülüp çarşaflar anneye teslim edilir, yorgan ipi kontrol edilir, kısa kısa sökmüşsem ödül olarak küçük bir azar alırım. Pazar kahvaltısı mı, hadi canım, o son zamanların modası. Annem çamaşır yıkayıp temizlik yapıyor, ne haddimize pazar kahvaltısı beklemek. Bütün bir hafta çuvala girdi ya, herkesin evde olduğu pazar günleri yapılsın tüm işler ki anamızın kıymetini bilelim. Vakit biraz ilerlediğinde deterjan kokuları ve çamaşır makinesi tıngırtılarına radyodan yükselen maç yayını da eşlik etmeye başlar. Daral daralabildiğin kadar. Hele bir de ertesi güne yazılı varsa, hepten bittik. Kendine ait bir oda mı? Yahu Virginia Woolf'muyuz biz, nohut oda bakla sofa evlerimizde cümle alem salonda seyran eyler. Tamam iki odamız daha vardır ama biri ebeveyn yatak odası, diğeri ise yılda üç kere falan gelen hatırlı misafirler için tahsisli müze odadır, girmek yasak, çıkmak haliyle yasak. Daha bunun pazar alışverişi var, mevsim kışsa soba için kömürlükten tenekelerle odun-kömür taşıması var, annemin burnundan soluması var, varoğlu var yani. Öyle içime işlemiş ki Tezer hanımın deyimine atfen "Çocukluğumun gıcık pazarları" büyüdüğümde de ısınamadım kendilerine, hem de o günlere inat en ufak bir işe elimi sürmediğim halde, emekli olup tüm günlerimi pazar modunda geçirdiğim halde. Bu sıcak temmuz pazarında da o kanepeden bu koltuğa atıp duruyorum kendimi, ruhumu daraltan pandemi günlerinin arttırdığı sıkıntıyla. 

Elimde Çek yazar Marek Sindelka'nın "Anormal" isimli kitabı var. Kitap, kahramanlardan biri  olan Krystof'un çocukken annesiyle birlikte Wroclaw'a yaptığı bir tren yolculuğuyla başlıyor. Tren bir ormanın içinden geçiyor, ormanda dev çiçekler açmış upuzun bitkiler var, annesi bu bitkilerin zehirli olduğunu, dokunmaması gerektiğini, aksi halde cildinde büyük yumruların oluşacağını söylüyor ve bitkilerin adının "Tavşancıl otu" olduğu bilgisini veriyor. Krystof'un çocukluğunun büyük bölümü bu bitkilere geliştirdiği fobi yüzünden korku içinde geçiyor ama bir süre sonra bu korku ilgiye dönüşüyor, Krystof bir bitki uzmanı oluyor ve hayatı da zamanında korktuğu bu bitkilerin olduğu ormanda, onlardan birinin dibinde son buluyor. Henüz kitabı bitirmedim, arkadaşın ölümüne kadar neler yaşadığını öğrenemedim ama devasa çiçekleri olan bu bitkileri merak edip bir Google araması yaptım, beni araştırmaya sevk eden kitapları seviyorum. Tavşancıl otu ne çıktı biliyor musunuz? Geçenlerde bizim bahçede fotoğrafını çekip Instagramda paylaştığım, dantel gibi beyaz çiçekleri olan bitki. Hatta bitkinin bizim memlekette halk arasındaki adının "Arnamus çiçeği" olduğu yazıldı, güya ortasında daha geniş bir siyahlık varmış ama ülkedeki ahlak seviyesi düştükçe o siyahlık azalmış şeklinde bir halk efsanesi de mevcutmuş. Gelgelelim  esası tamamen başka bir şeymiş, şimdi bitki şu:


Bildiğimiz tarlada, bayırda yetişen otumsu bitki, bunlar da alerjik reaksiyona sebep olabiliyormuş ciltle aşırı teması olursa, bilhassa hassas bünyelerde kızarıklık, şişkinlik yapabiliyormuş ve güneş ışığıyla temas ederse kalıcı iz bırakabiliyormuş. Bunun yanısıra belirli ölçülerde şifalı bitki olarak kullanım alanı da bulunmaktaymış. Efendim bir de bunların "Dev" olarak tabir edilen cinsi varmış ki, kitapta bahsi geçen bunlarmış, bakınız:



Görseller: Buradan

Latince adı "Heracleum Mantegazzianum" olan (Herakles'den mi geliyor acaba?) "Dev Tavşancıl Bitkisi"nin kadın ve çocukla oranlayarak büyüklüğünü tahmin edebilirsiniz. Zavallı Krystof'un korku geliştirdiği kadar varmış değil mi? Sanırım bu kitap bitene kadar ben botanik konusunda epey geliştireceğim kendimi 😃

Haydi ben gidip az daha kurcalayayım kitabı, kimbilir daha neler çıkacak karşıma. Pazarınız keyifli geçsin...

15 Temmuz 2020 Çarşamba

15 TEMMUZ (SAÇLAR-KİTAPLAR-DANTELLER)

Bir haftadır kararsızdım, pandemi nedeniyle yıllardır uzamadığı kadar boy atan saçlarım artık eziyet olmaya başlamıştı. Kestirmek için müthiş bir istek duyuyor ama kuaföre gitmeye de bir o kadar korkuyordum. Eskisi kadar paranoyak olmasam da ben hala temkinli kalanlardanım. Lakin sıcaktan açık bırakamadığım, toplayınca da ters dönen saç dipleri nedeniyle başağrısı çektiğim saçlarım çekilmez hale gelmişti, aynaya bakınca kendimi tanıyamıyordum ayrıca. Herkesin bir tarzı var kardeşim, ben uzun saçların ya da topuz ve atkuyruğunun insanı değilmişim demek ki. Sonunda bu sabah kesin kararımı vererek erkenden kalktım, önce kuaförün yıkamasını önlemek için duş alıp ıslak saçlarımı tokaladım, tedbiren çift maske taktım ve hemen evin yakınındaki her zaman gittiğim salonun yolunu tuttum. İçerisi boştu ve ağır işitip zor konuşan kuaförüm bilgisayar başında oyun oynuyordu. İçeri girmeden elimle makas işareti yaptım, başıyla onay verdi. Maskesini taktı, açık kapıya yakın koltuğa oturttu, tek kullanımlık havluyu paketinden çıkarıp omzuma serdi, ardından yine tek kullanımlık naylon bir örtüyü üstüme doladı ve makası eline alıp yüzüme baktı. "Her zamankinden" dedim içimden kendi söylediğime gülerek, sanki bara gitmiştim de her daim içtiğim içkiyi istiyordum. E ama adam biliyor benim nasıl kesim yaptırdığımı, sadece keseceği miktarı-ki bu neredeyse 10 cm kadar vardı-elimle tutarak gösterdim ve makas şıkırtısı başladı. Bir haftadır gidip gitmeme konusunda istihare yatıp huzursuz olduğum olay 15 dakikada bitmişti bile. Tekrar yıkama, kurutma istemedim, ücretimi ödeyip yine ıslak saçlarla eve dönerek kendimi duşa, üstümdeki giysiyi de makineye attım. İşlem tamam, kafam rahat. 

Eve dönünce kuaföre gecikmemek için yapamadığım kahvaltımı yaptım ve yeni başlayacağım kitabı alıp kanepeye yayıldım. Kendime nazar etmeyeyim Temmuz ayı okuma açısından hayli verimli geçecek gibi. Ayın tam yarısında 10. kitaba başladığıma göre bu ayı en az 15 kitapla kapatırım diye düşünüyorum, Ankara yaradı bana. Kitabın ismi "Babil", yazarı Yasmina Reza ve Babil Kulesi gibi bir soya sahip, babası İran asıllı bir Rus, annesi Macar, kendisi ise Paris doğumlu. Kitap da Paris'in bir banliyösündeki yüksek bir apartmanda geçiyor zaten. 60 yaşını bir süre önce kutlayan bilim insanı Elizabeth'in evinde verdiği bir parti sırasında aynı zamanda arkadaşı olan üst kat komşusunun karısını öldürdüğünü söylemesiyle düşünceleri değişir ve günlük yaşamını sorgulamaya başlar. Hoş bir kitap okumanın keyfiyle 40. sayfaya, Elizabeth'in annesinin öldüğü ve kız kardeşiyle birlikte evini boşalttıkları bölüme geldiğimde birden durakladım. Eşyaları dağıtırken annesinin yardımcısı dantel bir örtüyü almak istiyor, "hatıra niyetine" diyerek çantasına atıveriyor. Elizabeth kadının duygusuzca alışına kızıp örtüyü ona verdiğine pişman oluyor, annesinin hayattaki en büyük keyfi dantel örmekmiş, torunlarının alt bezlerine kadar dantel işlermiş. Konu şöyle bir cümleyle devam ediyor: "Bir kadın ömrü boyunca dantel işliyor ve geriye kimsenin işine yaramayacak parçalar kalıyor." Kitabı kapattım, gözlerim annemin ölmeden önce son günlerinde sürekli üstünde yattığı ve hastalanmadan bir ay önce büyük bir hevesle aldığı kanepeye yöneldi. Boyun omurlarından birindeki kitlenin-boşa kürek çekmek-alındığı ağır ameliyat sonrası eve geldiğinde başını fazla öne eğmemesi, dikkatli olması gerektiğini söylediğimde "Dantel de mi öremeyeceğim?" demişti. Elizabeth'in annesi gibi en büyük keyiflerinden biriydi, TV'nin karşısındaki, üstten ışık alan kanepeye ayaklarını uzatarak bir yandan ekranda oynayan diziye laf yetiştirip bir yandan dantel örmek. Ölüm fikri aklında bile yoktu ve bu cümle benim kalbime bıçak gibi saplanmıştı, hala orada duruyor. Kız kardeşimin de, benim de tüm itirazlarımıza rağmen boş vakitlerini çeyizimize danteller örerek geçirmişti. Sandık dolusu danteli yaşım daha büyük olduğu ve o zamanlar biraz da moda olduğu için ben bir-iki yıl kullanıp tekrar sandığa doldurmuş, kardeşimse evlendikten çok kısa bir süre sonra annemin evine "yer yok" diyerek geri getirmişti. Ondan geriye aynı kitaptaki gibi onlarca el emeği dantel kaldı, dekorasyon zevkimizden dolayı hepsi çekmecelerde. Hastalanmadan önce başladığı, üzerinde tığıyla yarım kalan ağ ipinden bir perdeyi ise bir komşuya tamamlayıp kullanması için vermiştim. Kitap içimi sızlattı, gerçekten işe yaramayacak parçalar gibi çekmecelerde bekleyen annemin ellerinin izini taşıyan dantelleri düşündüm ve kitabı alıp serili tek parçanın, sehpanın üzerindeki dantelin üstünde fotoğrafladım:
Sonra kanepeye, annemin her daim oturup dantel ördüğü yere baktım ve evdeki kitapları düşündüm, ardımdan birilerinin işine yarayacaklar mıydı acaba?

6 Temmuz 2020 Pazartesi

6 TEMMUZ (ÇALIKUŞU)

İlkokul son sınıftan lisenin son yıllarına kadar kültürel beslenmemin büyük kısmını Yenimahalle İlçe Halk Kütüphanesi sağladı. 5. Durakta, benzinliğin karşısındaki bir binanın giriş katındaki eski kitap kokulu aydınlık mekan okuma delisi bir ergenin bir nevi mabedi olmuştu. Beni oraya ilk kim götürüp üye olmamı sağladı, hatırlamıyorum. Muhtemel ki bir arkadaşımla gitmiş, fotoğrafımızı verdiğimiz, ince yapılı, sarışın kütüphane memuru kadın tarafından kaydımız yapılmış, kartımız verilmiş, kitapları nasıl alıp iade edeceğimiz konusunda bilgilendirilmişizdir. Sonrası arpa ambarına düşmüş aç tavuk misaliydi. Yaz tatilleri boyunca neredeyse her gün gidip bir kitap alıyor, ertesi gün iade edip bir yenisiyle dönüyordum eve. Hatta bir seferinde sabah aldığım kitabı öğlen bitirip öğleden sonra değiştirmeye gittiğimde sıkı bir azar işitmiştim ince yapılı sarışından. Kartelaların arasında kitabınkini bulamayınca sinirlenmiş, ne zaman aldığımı öğrenince de "Pes" demişti, "beni niye yoruyorsun, bari bir gün dursun sende kitap". Bayılırdım o ince, uzun ahşap çekmeceleri çekip kartelaların içinde kaybolmaya. Kitaplar kadar eskiyip sararmıştı haklarında bilgi veren kartlar da, mekanın her yanı mis gibi eski kitap kokardı. Aklımda olan ya da tesadüfi bulduğum bir kitabın kartını alır, sarışına uzatırdım. Gidip getirirdi kitabı, sabırsızlıkla beklerdim işlenmesini, sonraları iyice alışıp kendimi tanıtınca kitapları da kendim bulmaya başlamıştım. Mavi ya da kahverengi deri taklidi sentetikle ciltli, kimi zaman yaprakları bantla tutturulmuş, bazıları önceki okurların yediklerinin izlerini taşıyan, kimi zaman içine not düşülmüş kitabı kucağıma bastırır, bir an önce okumak için eve koştururdum. Klasik okumalarımın pek çoğunun kaynağı bu kütüphanedir. Şimdiki kadar çok yayınevi, şimdiki kadar çok kitap basımı, şimdiki kadar çok yazar yoktu ki. Richard Llewellyn'in "Vadim O Kadar Yeşildi ki"sini almıştım bir gün tesadüfen. İç kapağına önceki okurlardan biri "Bu kitap şahane" diye not düşmüştü. O cümlenin gazıyla başladığım kitabı bir solukta okumuştum, Galler Bölgesindeki madencilerin yaşamlarını anlatan kitap gerçekten şahaneydi, ortaokul ikide falandım sanırım. Yıllar sonra filmini izlemiştim siyah-beyaz, tek kanallı TV'de, o kitabın burnumdaki kokusu geri gelmişti. 

Sonra bir gün kütüphanemize yeni dolaplar ve yeni basılmış yerli kitaplar eklendi, Lunapark'a gitmiş çocuklar gibi sevinmiştim bir sabah içeriye girip de o dolapları ve içine sıralanmış rengarenk kitapları görünce. Bir süre alışverişim hep o kitaplar üstünden oldu. Reşat Nuri, Halide Edip, Hüseyin Rahmi o yaz boyu bizim evde, bana ait olan küçük somyanın üstüne sık sık misafir oldular. Oburcasına okuyordum, hepsini çok seviyordum ama Reşat Nuri'nin yeri başkaydı:


Zihnimdeki fotoğraf da yukarıdaki gibiydi, her daim şık ve temiz giyinen, ince yapılı, kibar bir İstanbul beyefendisi. Hem canımın içi ilkokul öğretmenim Firdevs'in Kız Muallim Mektebi'nden edebiyat öğretmeniydi, bana okuma sevgimi aşılayan ve sınıftaki adımı "Çalıkuşu" takan kadının öğretmeni olarak dolaylı yoldan emeği vardı üstümde. Hüseyin Rahmi'nin kitapları daha çok güldürse, Halide Edip hemcinsim olsa da ille de Reşat Nuri, hemen hemen bütün kitaplarını devirdim o kütüphanede bulunan. İlginçtir bunların içinde "Çalıkuşu" yoktu, en çok bilineni, en çok okunanı oysa. Lakin kitap o kadar meşhurdu ve o kadar çok yerde bahsi geçiyordu ki sanki okumuş gibiydim. Bir gün kuzenim geldi başka bir şehirden konuk olarak, ben ilkokul sondaydım sanırım, o lisede. Çevremdeki herkes beni en mutlu eden hediyenin kitap olduğunu bildiğinden armağan ederlerdi sağolsunlar. O da bana bir kitap hediye etmek istediğini söyledi, "Haydi birlikte gidelim kitapçıya, istediğini al" dedi. Beraber gittik bir apartmanın zemin katında, hatta merdiven altında bulunan, camekanla çevrilip dükkana dönüştürülmüş Karakedi Kitabevi'ne. İki kişinin zor sığdığı minicik kitapçıda kitaplar daha çok camekanlı vitrinde sergilenirdi. Okula giderken önünden geçerdim ve gözüm hep "Çalıkuşu"na takılırdı. Kitap seçiminde serbest bıraktı kuzenim beni, elim hemen "Çalıkuşu"na gitti haliyle. Çaktırmadan fiyatına baktım, 5 lira. Harçlıkla idare eden bir lise öğrencisi için yüksek bir meblağ, "yok" dedim, "başka alacağım". Kuzen ısrarla almamı önerse de kıyamadım o parayı vermesine, yarı fiyatına "Lessie, Yuvaya Dönüş"ü aldırdım. Hala kitaplığımda durur, içindeki ithaf yazısıyla. Aklım "Çalıkuşu"nda kalsa da gönlüm rahattı. Kitap bana okula gidiş dönüşlerimde vitrinden eşlik etmeye devam etti.

Sonra filmi çekildi romanın, başrolünde Türkan Şoray. Film hayli uzun, eh biraz da gişe hasılatı düşünülerek iki bölüm olarak bir hafta arayla gösterildi sinemalarda. Biz de Yenimahalle'nin ahşap zemini nedeniyle sürekli mazot kokan Alemdar Sineması'nda izledik. İkinci haftayı ne sabırsızlıkla beklediğimizi tahmin edersiniz. Kâmran'ı sanırım en çirkin yaşlanan oyuncu ödülünü kimselere kaptırmayacak K.artal Tibet, Munise'yi ise Ayşecik rolleriyle ünlü Zeynep Değirmencioğlu canlandırıyordu. Dr. Hayrullah rolünde ise Kadir Savun'u hiç unutamam, o derece yakışmıştı. Müjgan rolünde o dönemin ünlü karakter oyuncusu Serpil Gül vardı, Feride'nin küçüklüğünü ise çocukken soyadı benzerliğinden dolayı "Kardeşim" diye millete hava attığım Parla Şenol canlandırıyordu. Benim için en unutulmaz "Çalıkuşu" uyarlamasıdır.



İlkinden 20 yıl sonra, yine aynı yönetmen, Osman Seden bu defa TV için dizi olarak çekecektir "Çalıkuşu"nu. Başrolde Aydan Şener, Kâmran rolünde Kenan Kalav. Esin Engin'in yaptığı şahane müzikleri ile. Dr. Hayrullah rolünü ise canım Sadri Alışık en az Kadir Savun kadar şahane canlandırmıştı. 



Güzel bir diziydi, Aydan Şener de başarılı bir Çalıkuşu olmuştu ama son çekilen Fahriye Evcen'li "Çalıkuşu" dizisini izlemeye içim elvermedi, modernleştirilmiş ve üzerinde oynanmış öyküler benim işim değil. Gönlüm hâlâ Türkan Şoray'lı filmde...

Bunca Çalıkuşu'na maruz bırakıldığımız halde ben hala kitabı okumamış olmanın eksikliğini duyuyordum ki bir-iki yıl önce blog arkadaşım Lale'nin kızı Gamze bana bir kitap hediye etmek istedi, biraz danışıklı döğüş kabilinden oluyor bizim kitap hediyeleşmeleri. Çok okuyan takımına okumadığı kitap bulup hediye etmek zordur, onun için teklifsiz bir ilişki ise isteği sorulur. "Çalıkuşu" dedim, ergenken okunmayan yaş kemale erdiğinde okunmalı 😃 Sağolsun o sayede sonunda ben de ilkokul yıllarında adını taşıdığım "Çalıkuşu"na sonunda sahip oldum. Kendim alamaz mıydım, elbette alırdım ama bu yolla gelmesi çok daha güzel ve anlamlı oldu. Bir süre de evde bekleyen kitabın okunması pandemi zamanlarına denk geldi, pek de güzel oldu, salgınla kararan ruhumu aydınlattı. Her satırını önceden okumuş gibiydim zaten, bilmediğim tek bir şey yoktu ama yine de okumak çok iyi geldi bana. Ruhun şad olsun Reşat Nuri, sağ olasın Gamzeloş...