.

.
.

13 Eylül 2018 Perşembe

YEMEKLER-ŞARKILAR-KİTAPLAR

Sabahın köründe panikle uyandım, havaalanına ulaştırılması gereken biri vardı ve telefonun alarmı çalmadı. İç saatime kurban olayım, digital out, manual in 😀 Neyse yolcuyu geciktirmedik ama bir daha uyku tutmadı, zaten gece boyu yatakla düello etmiş ve sabaha karşı ancak sızmayı başarmıştım, kısacası yine uykusuzum. Yataktan o saatte kalkınca yemek yapmaya karar verdim. Hava netameli görünüyordu, yağacak gibiydi, gri bulutlar yığılmıştı gökyüzüne. Ben mutfaktayken şöyle bir serpip geçmiş, şimdi günlük güneşlik. 

Menü olarak zeytinyağlı barbunya, şehriyeli pilav ve imambayıldı belirledim. Malum şarbon var, etten uzak duruyoruz. Ayrıca her zaman üç çeşit yemek yapmam, yarın işim çok, o yüzden elim değmişken mevcut sebzeler tencereye girsin dedim. Patlıcanları yıkayıp soymaya başladım ve birinin tadına baktım, acı. O zaman ne yapacağız, tuzlu suda bekleteceğiz. Kendilerine Beşiktaş forması giydirip toksinlerini atsınlar diye havuza yolladım, paltolarını çıkarmış barbunyalara duş aldırdım, acıklı bir şeyler düşünerek soğan doğradım ki gözyaşlarım boşa gitmesin, sarmısak soydum, düdüklü tencereye koydum, ben bir yemek uydurdum, duma duma dum, kırmızı mum. Sonra pilava giriştim, şehriyeleri sıvı yağda kavururken yağ gözüme çok az göründü, biraz daha ekleyim dedim. Yağ şişesi yerine bulaşık deterjanı şişesini elime aldım ve ne yaptığımı ancak yağ yeşerince anladım. Hayatımın ilk Kurbağa marka, aloe vera deterjanlı pirinç pilavı deneyimini başlamadan sonlandırdım. Deterjanlı yağda kavrulmuş şehriyeleri bir poşete döktüm, dökerken sıcaklığını hesaplamadığım için poşet delindi ve şehriyeler mutfak zeminine yayıldı. Valla sinirlenmedim, sadece "Kendim ettim kendim buldum, gül gibi sararıp soldum, eyvah eyvah" türküsünü çığırmaya başladım. Yerleri sildim, tekrar yağ koyup pilavı bu kez-kesin bilgi-deterjansız hallettim ve kimselere duyurmadan, kendi kulağıma eğilip "çaktırma ama galiba yaşlanıyorsun" dedim, sonra kendi kendimi tokatlayıp "Hadi ordan densiz!" diye çıkıştım. Bahaneyi uykusuzluğa ve henüz kahvaltı yapmamış olmama buldum, patlıcanlara "siz biraz daha yüzün" dedim ve kahvaltı tepsimi alıp bilgisayarın başına geçerek bir süre internette gezindim. Ardından 5 el "Toyblast" oynadım, 3 gündür geçemediğim aşamayı hala geçemeyince tableti kapatıp mutfağa geri döndüm. Sudan çıkardığım patlıcanları fırçayla yağlayıp tepsiye dizdim ve havuzdan sonra sauna uyar diyerek fırına gönderdim. Sebzelere spa hizmeti veren muallimelikten tekaüt fedakar bir ev kadınıyım. Zaten Meddiha Şenşen de o evlere şenlik şarkısını benden ilham alarak yazmıştı: "Aydın bir Türk kadınıyım".

Bu arada imamı bayıltan lezzetteki iç harcı da ocakta birbiriyle hemhal olmuş, patlıcanların ağuşuna yerleşmek üzere bekliyordu. Sauna faslı bitene kadar makineye çamaşır attım, sonra da harcı, imambayıldı olmak üzere karnıyarık formunda fırınlanmış patlıcanların göbeğine doldurdum, biraz su, süslemek için domates dilimi, yallah tekrar fırına. Oh! Yemek derdi bitti. Çamaşırlar da yıkandığına göre günün geri kalan kısmı keyfime keder 😋

Bugün size dün bir akşam boyunca okuyup bitirdiğim kitaptan bahsedeceğim, Tülay German'ın özyaşamöyküsü olan "Düşmemiş Bir Uçağın Kara Kutusu"ndan:


Tülay German'ı çok yeni nesil dışında herkes bilir diye düşünüyorum. Bizim kuşak, hatta bizden bir önceki kuşak ise çok daha iyi bilir. Ben O'nu ilk mısraını hayli uzatarak söylediği "Burçak Tarlası" adlı şarkısı, daha doğrusu türküsü ile tanımıştım. Tok ve şahane bir ses "Sabahtan kalkım kiii ezaan sesi vaaaaaaar" diye giriyordu melodiye. İlkokuldaydım ve Tülay German adı çığ gibi büyümekteydi memlekette:


Yıllarca bu şarkı hep onun adıyla anıldı. Dün okuduğum kitapta ise sözlerinin zorunluluktan değiştirildiği yazıyordu. German sahnede başka, plakta başka kullanıyordu şarkı sözlerini sansür nedeniyle. Türkünün hikayesi şöyle imiş: Şehirli bir kız köyden bir gence aşık olur ve evlenip onun köyüne yerleşir, lakin evlendiği gün zaptiyeler gelip eşini askere alırlar. Zavallı kızcağız baba ocağından, eşinden ve alıştığı düzenden ayrı düşmüş, köyde kaynananın yanında, tarlada burçak yolmaya başlamış, hayatından bezmiştir. Üstüne üstlük köyün ağası da taze geline göz koymuştur. "Aman da kızlar ne zor imiş burçak yolması/Burçak tarlasında yar yar gelin olması" şikayeti bundandır. "Bakın şu adamın kaç tarlası var" diye söylenen mısranın esası ise ağayı kastederek "Bakın şu deyyusun kaç tarlası var" şeklindedir. Lakin plağa alınırken sansür nedeniyle "deyyus" adam olarak, kocayı askere alan zaptiyeye edilen beddua da "zaptiye"den "kaynana" olarak değiştirilmiş, "İlahi kaynana, ömrün tükene" olmuş. Tülay German sahnede şarkıyı plağa okuduğu şekliyle değil "deyyus" ve "zaptiye" sözcüklerini kullanarak söylerken bir gece adamın biri tabanca çekip "Bu orospunun yüzünden tarlalarımız elimizden gidecek" diye bas bas bağırarak sahneye yürümüş. Adamın elinden tabancayı o sırada gece klübünde olan Kadir Has almış.

Tülay German 4 yaşında "Gurbet elde kimsesizim, buna sebep yar oldu" şarkısını hatasız söyleyerek müzik hayatına ilk amatör adımını atmış, sonra da bir daha müzik hayatından kopmamış. Hayatına giren en önemli insan ise 30 yıllık hayat arkadaşı Erdem Buri. Türkiye'de zirveye yükseldiği yıllarda Erdem Buri'yle birlikte Fransa'ya yerleşmiş ve orada da ünlenerek sahne hayatını 1997'de sonlandırana kadarpek çok plak doldurup konserler vermiş. Erdem Buri Tülay'ın hayatında çok önemli bir yere sahip, bu kitap da biraz ona adanmış zaten. Aşağıdaki fotoğrafta Tülay German, Erdem Buri ve ona "Tract" adlı elektronik müzik albümünü yapan İlhan Mimaroğlu birlikteler:


Çok renkli bir yaşamı olmuş Tülay German'ın, kitabı zevkle okudum ve okurken de en sevdiğim şarkılarını dinledim; "Burçak Tarlası", "Kumbaya", "Ave Maria", "Kızılcıklar Oldu mu?".

1935 doğumlu sanatçı halen hayatta, kalan ömrü sağlıklı olsun, kitabı okursanız seveceksiniz:


Fotoğraflar: Buradan

3 Eylül 2018 Pazartesi

AĞUSTOS OKUMALARI

Şaka maka yazı yolcu etmek üzereyiz, Ağuştos'u da selametledik diyeceğim ama o bizi pek selametlemedi. Dolarlar, eurolar zıpladı, kriz kapıya dayandı, yetmedi şarbon telaşı sardı. Dur bakalım Eylül ne sürprizler sunacak, Egeli lehçesiyle "Yetti gaari!" diyor ve Ağustos kitaplarına geçiyorum. Bu ay 10 tam, bir yarım kitap okumuşum ama bence 15 kitabı bedel, zira 3 adet tuğla vardı okuduklarım arasında.


-İşte tuğlalardan ilki, çok sevdiğim ve okumakta nedense bugünlere kadar geciktiğim Bulgakov'un pek şükela eseri "Usta ve Margarita". T. İş Bankası Kültür Yayınları tüm kitaplarını, hem de pek hoş kapaklarla basmış, ben de denk geldikçe okuyorum. Külliyatı tamamlamama bir ya da iki kitap kaldı yanılmıyorsam. "Usta ve Margarita"ya gelince; Moskova'ya inen şeytan ve maiyetinin maceralarının yanısıra Usta ve Margarita'nın aşkını, eski Kudüs'te vali Pontius Platus'un yaşadıklarını "bu kadar da olmaz, bu nasıl hayalgücü doktor?" düşüncesiyle okumak çok keyifliydi. Alttan alttan gelen keskin Sovyet hicvi ise ayrı bir mevzuydu tabii ki. Gerçi son sayfalara doğru Woland ve avanesinin marifetlerinden bezip "eh, artık yeter" dediysem de onu da kitabın tuğlalığına verin. Bence okumadan ölünmeyecekler arasında...


-"Oya Baydar hakkında bilmediğim bir şey kalmış mıydı?" diye düşündüm kitabı alırken ama nehir söyleşi okumanın cazibesi baskın geldi. Dürüst, samimi ve sıcak bir söyleşi olmuş "Aşktan ve Devrimden Konuşuyorduk", Ebru Çapa iyi iş çıkarmış, tabii çıkarana değil çıkartana da bakmak lazım :) Zorlu bir yaşam karşısında dik duruşu satır satır hissediyorsunuz okurken. Son kitabı "Yolun Sonundaki Ev"in de izini sürüyorsunuz ayrıca. Zaten Oya Baydar'ın külliyatını ve hakkında yazılanları okuyanlar o kitapta O'ndan çok şey bulmuşlardır. Romana konu olan mor salkımlı ev yazarın şu anda oturduğu evmiş.Oya Baydar sevenlerin kesinlikle beğeneceği bir kitap, okumadan geçmeyin...


-Tuğlaların arasına bir polisiye arası verip kafayı dağıtmaktı amacım ama vermesem de olurmuş. "Mina" açık ara bu ayın en tatsız okuması oldu. Kitaptaki aynı avukatın isminin Fatih'le başlayıp Fırat'a, oradan Adnan'a ve sonra tekrar Fatih'e evrilmesi ilginç bir durumdu. Yazar farkında değildi belki ama okur farkında, ben ettim, siz etmeyin...

   
-"Doğal Roman"a roman demek ne kadar doğru bilemeyeceğim, eğlenceli ve düşündürücü metinlerden oluşmuş bir kitap. Tuvaletler, sinekler, kediler, bitkiler, gündelik hayatın sıradan detayları, kısacası adı gibi "Doğal" bir kitap ve çok keyifli. Okuyunuz...


-Çocukluğumun ve ilkgençliğimin (benim kuşağım iyi tanır) en popüler gazetecisi Mete Akyol'u okumak hoş oldu, yakın tarihe geri döndüm. İsmet İnönü'lü, Ecevit'li, Cevdet Sunay'lı zamanları, Kıbrıs Çıkarmasını yeniden yaşadım, bazı anılar oldukça eğlenceliydi. Tek kanallı, siyah-beyaz TV zamanlarının ekranına bakıyor gibi oldum, Nostalji sevenlerdenseniz "Bir Başkadır Benim Mesleğim"i seveceksiniz.


-Yapı Kredi Yayınları bu aralar oldukça güzel kitaplar basmakta. "İnsan Dengesi" de bunlardan biri. Birlikte uzun zamandır aynı ıssız adada tatil yapan iki aile yola çıkmak üzereyken aralarına eski bir arkadaşın kızı ve köpeği katılır. Annesi ve babası üvey abisi tarafından öldürülen kız uzun bir psikolojik tedavi sürecinden geçmiştir. Adaya birlikte gidilir ve 30 gün kalınan adada gün gün neler olduğunu okuruz. Hem ada tasvirleri, hem kızın yaşadıklarının anlatımı açısından benim bu aralar okuduğum en iyi kitaplardan biriydi, tavsiyelerimden bir diğeridir...  


-Bu ayın tuğlalarından ikincisi Fransız yazar Jean Michel Guenassia'nın "İflah Olmaz Optimistler Kulübü" idi. Kitap sevgili Macera Kitabım Özlem'in bana yeni yıl hediyesi idi, okunmak için Ağustos ayını bekliyormuş. Soğuk mevsimde gelip sıcak mevsimde içimi ısıttı :) 725 sayfayı okurken bir anından bile sıkılmaz mı insan, çok beğendim. Çok okuyan, fotoğraf çeken, matematikle arası iyi olmayan, Balto isimli cafede langırtta önüne geleni yenen ergen Michel Marini günün birinde o cafedeki arka odayı keşfeder. Burası Demir Perde ülkelerinden kaçıp gelmiş, sevdiklerini arkalarında bırakmış ve kendilerine "İflah Olmaz Optimistler Kulübü" adını vermiş bir grup insanın buluştuğu bir mekandır, Michel çok geçmeden onların aralarına karışır. Zaman zaman bu mekana Sartre ve Joseph Kessel de takılır. Michel bir yandan burada hayatı öğrenirken bir yandan da ailevi ve kişisel sorunlarıyla boğuşmaktadır. Sonra Sacha girer hayatına, bir sırla birlikte. Yazarın kendi yaşamından da izler taşıyan kitaptan daha fazla spoiler vermeden derim ki çok okunası, sayfa sayısı gözünüzü korkutmasın...


-Araya bilindik Nasreddin Hoca fıkraları sıkıştırılarak bir nevi masalımsı roman yazmış Rus yazar Solovyov. Nasreddin Hoca Buhara'da ve kötülüklere karşı (en çok da Buhara emiri ve yardakçılarına karşı) savaşıp huzur kaçırmakta. Lakin bizim Hoca beynelminel olmuş "Huzur Bozan Nasreddin"de, biz Sivrihisar'da doğup Akşehir'de ölmüş bilirdik ama yazara bakarsanız Buhara eşrafındanmış :) Hoca'ya çok özel bir sevginiz ve ilginiz yoksa kendinizi yormayın derim :)


-Alberto Manguel'in alışılmış kitaplarının aksine bir kurgu roman "Yabancı Bir Ülkeden Haber Geldi" ve okuma üzerine kitaplar yazmış bir adamın kurguyu da ne kadar güzel yapabileceğini ıspatlıyor. Kanada'da başlayan öykü geri dönüşlerle muhtelif kişilerin ağzından (çocuk, anne, baba) Cezayir, Paris ve Arjantin'de devam ediyor. Spoiler vermek istemiyorum ama şahane bağlantılarla dünya çapındaki toplumsal sorunlar ele alınmış. Bence okuyun bu sert kitabı, çok etkileneceksiniz...  


-Ve ayın en ağır tuğlası, 800 küsur sayfa ve yazarın üslubu açısından okuması oldukça zorlayıcı bir kitap "İtiraf Ediyorum". Zira Jaume Cabre birinci tekil şahıs olarak anlatıp dururken birdenbire kendinden üçüncü tekil şahıs olarak bahsetmeye başlıyor. Alışana kadar bir süre iki farklı kişiden bahsedildiğini sanıyorsunuz. Sonra ana öykü akıp giderken, tam öykünün içine girip olayları ve sahısları çözmeye başlamışken hop paragraf arası bile vermeden yüz yıl geriye dönebiliyorsunuz. Kitabın yarısına kadar bu anlatım nedeniyle hayli bocaladım, esas itibarıyla iyi bir konu, çok detaylı, geçmiş zamanlar katmanlı, olaylardan olaylara atlanıyor. Bir kemanın ve el yazmalarının peşinde yolculuk yapıp duruyoruz. Bunca kalın  bir kitabın ve bunca olayın hakkından gelmek haliyle biraz zaman istiyor. Her dakika yanımda taşımak kütlesinden dolayı imkansız olduğundan bir başka kitapla birlikte sürdürdüm okumayı, hala 200 sayfam var ama azimliyim iki güne bitireceğim. "Tavsiye eder misin?" derseniz, daha sade bir üslupla yazılmış olsaydı "Belki" diyeceğim ama bu durumda "Hayır!"


-Ve Ağustosun son kitabı, Norveçli yazar Dag Solstad'ın yine YKY'den çıkmış "Mahcubiyet ve Haysiyet"i oldu.  Çok fazla methini duyduğum 110 sayfalık bir roman, lakin YKY dışında başka bir yayınevi bassa 110 sayfa olur muydu emin değilim. O minnacık puntoları takip edeceğim diye gözlerimden olacaktım :) Son zamanlarda enfes kitaplar basıyor YKY, gelgelelim puntolar, ah o puntolar... Kitaba gelince, beklentim epey yüksekti umduğumu fazla bulamadım ama yine de iyi bir okumaydı. Meslek yaşamının sonuna yaklaşmış, kendi halindeki edebiyat öğretmeni Elias Rukla sıradan bir okul gününde, Ibsen'in "Yaban Ördeği" isimli eserini yorumladığı bir dersten çıkınca yaşadığı, görünüşte basit bir olayla hayatını sorgulamaya başlayacaktır. Sonrasında da hayatı bir daha eskisi gibi olmayacaktır. İlgi çekici bir roman, psikolojik açılımlardan hoşlananlar için daha da keyifli olabilir...

Eylül ayında da güzel kitaplarda buluşmak dileğiyle... 

17 Ağustos 2018 Cuma

ORTAYA KARIŞIK

Hello blog, özlemişsindir umarım beni. Yazlık rehavet, sıcaktan evlere kapanma, ekonomik gündem vs vs insanda yazacak hal bırakmıyor. Bugün şöyle bir silkinip klavye başına geçeyim dedim, malum önümüz bayram, benim gibi "bayramdatatileçıkmayangiller"denseniz ve evde kös kös oturup sıkılacaksanız zaten yazacak bir şey bulamazsınız, yazsanız da okuyucu kitlesi kızgın kumlardan serin sulara atlarken bloglara falan gönül düşürmez 😀 O yüzden vakit geçmeden bir "Merhaba" demekte fayda var takipçilerime.

Bu haftanın ilk etkinliği aşağıdaki, neredeyse karşısında saygı durusuna geçeceğim, bana çocukluğumu hatırlatan şahane resmin ressamı Füsun Ürkün ile buluşmak oldu. Biz arkadaşız, bol bol muhabbet ettik, ne konuştuğumuzu boşverin, şu nefis resme bakın:


O duvar halısı, kaneviçeli, dantelli yastıklar, yorgan ağzı, pirinç karyola beni benden aldı. Ne diyeyim, ellerine emeğine sağlık sevgili Füsun Ürkün'ün. Eğer şimdiye kadar resimleriyle tanışmadıysanız Google'da aratın ve ne güzellikler yaptığını görün derim. 

Haftanın diğer etkinliği ise PTT Pul Müzesi oldu. Açıkçası müzeyi gezmekten ziyade yemek yemeye gittik. Daha önce detaylı bir şekilde gezmiştik zaten. Müzenin giriş katında bir kafeteryası var, temiz, sade ve düzenli bir mekan. Yemekler çok güzel, fiyatları da son derece makul. Gelen herkese kamu personeli fiyatı uygulanıyor bu ara, ayrıca cumartesi-pazar kahvaltı servisi de var 10.00 ile 14.00 arasında. Özel olarak gitmeseniz bile Ulus'a yolunuz düştüğünde acıkırsanız bir öğlen yemeği yiyin derim. Akşamları ve resmi tatil günleri kapalı oluyor.

Hemen hemen bir aydır yıkadığım her şeyi bir çamaşır sepetinin içinde "Yıkanmış ve ütülenmeyi bekleyen giysiler koleksiyonu" kapsamında biriktirmekte idim. Her çamaşır sonrası koleksiyona yapılan ilavelerle kendim "Korkunç Koleksiyoncu" mertebesine yükselirken dolaptaki askılar da giderek boşalmakta idi. Baktım sonu gelmeyecek koleksiyonu sonlandırayım dedim, kurdum ütü masasını. Lakin onca çamaşır boş boş ütüye bakarak hallolmaz, önce Netflix'i bir kurcaladım. Birkaç diziye göz attım, sonra yeni başlamış bir Meksika dizisinde karar kıldım: "Le Casa De Les Flores". Yani "Çiçekler Evi". ismi tavladı zaten, sonra baktım tam ütülük, fasulye ayıklamalık, sarma yapmalık. Kurdum laptopu ütü masasının karşısına açtım diziyi, "Haydi rastgele" diyerek ilk gömleğin yakasından başladım. Ben yaka-kol-sağ ön-sol ön-arka sırasıyla giderim gömlek ütüsünde, yanlışsa da ben yaptım oldu 😀 Neyse diziyi izliyorum bir yandan, kocaman bir aile var, çiçekcilikle iştigal ediyorlar. Büyük bir malikanede yaşıyorlar, bir bölümü çiçekçi olarak kullanılıyor. Dizinin ilk bölümünde de evin babasının doğum günü kutlanıyor. Herkes şık, herkes güzel, herkes yakışıklı. Derken evin annesi teşrif ediyor doğum günü alanına, kütük gibi bir şey, güzel diyeceğim diyemiyorum, şık diyeceğim diyemiyorum. Boyun nahiyesi yitmiş gibi kadıncağızın, botoksları ve kabarık saçlarıyla vücuduna büyük gelmiş gibi sanki kafası. Renkli, güzel gözleri var ama surat erkeksi, üstelik pek de tanıdık geliyor. Dayanamadım, dizinin künyesini açtım. Aaa, şu bizim kız ayol, bildiğimiz Marianna, hani bizi ekran başına kilitleyen ağlayabilen zenginlerden 😀


Efenim, karşınızda 80'li yılların tek kanallı TV'sinin popüler dizisi:
"Zenginler de Ağlar"

Buyurun bu da baş oyuncumuz "Marianna"mız yani Veronica Castro


Ve öncesi ile sonrası


Bu da ütü dizisinin posteri efendim:
"Le Casa De Les Flores"
Fularlı hanım hanımanamız, yani eski Marianna, yeni Virginia
Arkadakiler de saygıdeğer(!) eşi ve evlatları

Dizide yok yok maşallah, 16 yaşından küçüklere izletilmemesi tavsiye olunur. Her tür domestik işlerinizin eşlikçisi olarak size kolaylık sağlayacaktır. Benden söylemesi. Ben dün bundan 6 bölüm izlerken ütü koleksiyonumu bitirdim, bir tencere yaprak sardım, 12 tane biber doldurdum, bir kilo börülce, 1,5 kilo da barbunya ayıkladım diyeyim, gerisine siz karar verin 😀

Konu tek kanallı TV dizilerinden açılmışken bir anımı da anlatayım. Anneannem bu dizilerin hastası idi. Gerçek hayatmış gibi onlarla yaşar, izlerken transa girerdi. Şimdi adını unuttuğum bir Meksika dizisine çok sarmıştı. Ertesi günü sabırsızlıkla beklerdi yeni bölümü izlemek için. Bir yaz tatili idi ve biz de Ankara'da idik, oğlum daha çok küçük. Anneannem annemlere geldi bir süreliğine. Dizinin de tesadüfen final bölümü var ertesi gün. Dizide bir kayıp adam var, adı Jose Mario mu ne, öyle bir şey işte, tipik bir Meksika adı. Final bölümünde bu kayıp Jose Mario'nun akibeti belli olacak, anneannem sonsuz merak ve heyecan içinde. Sabah erkenden kalktı, suratı bir karış. "Ne oldu, bu ne hal?" dedik. "Sabaha kadar gözüm gözüme değmedi" dedi. Bunun tercümesi "Hiç uyumadım" oluyor. "Hayrola hasta mısın, niye uyumadın?" diye sorduk. "Meraktan" dedi, "aklım Jose Mario'da, adam öldü mü kaldı mı, ne oldu, sabaha kadar onu hayalledim". Tabii ki kahkahayla gülüp anneannemi kızdırdık. Neyse dizinin yayın saati yaklaştı, çizgi film seyreden oğlumu "Kalk bakiyim, benim dizi başlıyor" diyerek kovaladı. Hepimize "Hösün hösün" tembihleri yaptı. Bu da "Susun" demek ve daha başlamadan TV'nin karşısına konuşlandı. Derken büyük an geldi, dizi başladı, anneannem paralize bir şekilde ekrana kilitlendi. Ben birkaç dakika izledikten sonra sıkıldım, daha önce izlemiyordum zaten, kitabımı alıp balkona çıktım. 10 dakika kadar ya geçti ya geçmedi, kitaba dalmışım, sayfalara düşen gölgeyle irkildim. Başımı kaldırdım, tepemde anneannem dikiliyor. Ellerini beline koymuş, surat ifadesi feci halde kızgın, "Utanmaz, arlanmaz, vicdansız" diye höykürdü bana. "Ne oluyoruz yahu?" demeye kalmadan "Sen burada yayıl otur, hiç mi ciğerin sızlamaz, hiç mi merak etmezsin, o Jose Mario'ya ne oldu, öldü mü kaldı mı, yaşıyor mu, insan bir gelir bir bakar, tuu senin suratına" dedi ve koşturarak ekranın başına döndü. Ben malum o günden beri şaşkınlıktan balkonda donmuş bekliyorum 😀😀😀

"Zenginler de Ağlar" görselleri: Buradan

7 Ağustos 2018 Salı

SERGİLERDEN

Sabahtan hatta dün sabahtan bu yana apartmanı inleten ve beynimi delen balyoz ve matkap sesleriyle muhatabım. Apartmanın altındaki boş dükkanı birileri kiraladı sanırım ve içinde tadilat yapıyorlar. Büyük olasılıkla "Rent a car" popülasyonuna bir ilave daha olacak. Babamın vitrin camlarına bakıp bakıp "Bu kadar aracı kim kiralıyor yahu?" diye sormakta hakkı var ama durmadan yenileri açıldığına göre birileri kiralıyor belli ki. Matkap çalışırken öylesine ağlamaklı bir ses çıkarıyor ki kızacağıma "Kimbilir ne derdi var garibin?" diye hüzünlenesim geliyor 😀 Yıllar önce biz bu apartmana taşındığımızda sözkonusu dükkanda bildiğimiz türden bir mahalle bakkalı vardı. Kendisi de yandaki apartmanda oturan Bakkal Ahmet'in normalde kırmızı olan yüzü kızdı mı bordoya dönüşür, canını sıkan müşteriyi rahatlıkla kovalayıverirdi. Balkondan sepet sallar bağırırdık, dışarı çıkıp kızmış gibi yapar, "Ne var, yine ne istiyonuz?" diye söylenir, sonra da istediğimiz şeyi sepete koyup "Çeek!" diye bağırırdı. 250 gram peynir, yarım ekmek, kırmızı kapaklı cam şişede günlük AOÇ sütü, çuvaldan 1 kilo kuru fasulye, teneke kutudan pötibör bisküvi, 1 litrelik Coca Cola alabildiğimiz günlerdi. Kırmızı yanaklı, yuvarlacık karısının getirdiği öğle yemeğini tezgahın ardında yer, alüminyum demlikteki çayı ibiğinden içerdi. Market kültürüne yenik düşüp dükkanı kapattığında mavi önlüğünü, süslü harflerle Kayseri Bakkaliyesi yazan tabelasını, dükkanın önüne yığdığı süt şişelerini ve özellikle ekmek almaktaki kolaylığı gözümüz ve ayaklarımız çok aradı. 

Nereden nereye geldim. Bugün aslında pazar günü gittiğim Cermodern'deki sergiden bahsedeceğim. "Mekan-Atölye" adını taşıyan sergide pazar günü rehberli tur vardı ve sergilenen eserlerden birini yapan kişi tanıtacaktı. Kızkardeşle buluştuk, kişi başı 10'ar (ki bu ücreti çok fazla bulduğumu belirteyim, üstelik bu öğretmen fiyatı) lira verip girdik sergi salonuna. Rehberli tur başlayana kadar alelusul dolandık eserler arasında ve belirlenen saatte aşağıdaki fotoğrafta görülen "Kentin Bahçeleri" isimli çalışmasını tanıtmak üzere Büşra Özdemir geldi.


Gazi Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi'nden mezun olan genç sanatçı 6 parçalık çalışmasını kentlerde yeşil alanların giderek azalmasından hareketle ve İtalo Calvino'nun "Görünmez Kentler" isimli kitabından esinlenerek  hazırlamış. Tuval üzerine toprak ve yosunla hazırlanan çalışmada yosunlar yeşil alanları, daha doğrusu kent bahçelerini temsil ediyor. Kuşbakışı bir harita görünümü verilmek istenmiş, yolların ve binaların görünmüyor olması da yeşil alanları özgürleştirme amacına yönelik olarak bilinçli tercih edilmiş. Sanatçı yosunları iki haftada bir sulayarak gelişmesini sağladığını ve görsel bir çalışma sayesinde bile olsa böylece yeşil alanları arttırma ütopyasını gerçekleştirdiğini belirtti. Fikir çok hoşumuza gitti, umarım gerçek hayata da geçebilen bir düşünce olur. Aşağıdaki fotoğrafta Büşra Özdemir'i çalışması hakkında bilgi verirken görüyorsunuz.


Sonrasında Cermodern'in görevlisi eşliğinde eserler hakkında bilgi aldık ama anladım ki güzel sanatlarda rehberlik pek bana göre bir şey değil. Çalışmaların kafamızda uyandırdığı imaj ile rehberin anlattıkları çok farklı idi. Mümkünse çok çetrefil olmayan konularda ben rehbersiz seyredeyim eserleri ya da yukarıdaki gibi eserin sahibi yapsın rehberliği. Zaten müzik parçalarını da klip eşliğinde dinlemekten hoşlanmam, benim kurduğum hayalle klipteki çok farklı oluyor zira. Şimdi rehbersiz olarak size biraz sergi gezdireyim. Bazı eserlerin sahiplerinin ismini not etmeyi unutmuşum, peşinen özür diliyorum kendilerinden:


"Bataklık" isimli çalışmayı Eda Taşlı yapmış


Azat Yeman


"Gergedan" isimli bu çalışma Nilay Sorgüven'e ait


Patchwork yöntemiyle yapılmış bu eserin adı "Beyhude Geçti Yıllar", sanatçı ise Merve Üstünalp.
Sanat camiasının erkek egemen yapısını ve kadının bu camiaya dahil olmasının zorluğunu simgeliyor



Sergideki en beğendiğim iki çalışma, seramik evler ama sanatçısının adını almayı unutmuşum ne yazık ki :(


Özge Yağcı'dan "Düş Otu" isimli çalışma
Aslında üçlü pencere, ben bir tanesini fotoğrafladım. Ev bitkilerinin sahibinin isteğine aykırı olarak da büyüyebileceğini konu almış. Evet, ev bitkileri bazen korkutucu olabiliyor :)

Sergide daha pek çok eser vardı ama haliyle hepsini fotoğraflamam mümkün değildi, 12 Ağustos'a kadar devam ediyor, bence gidip görün...

4 Ağustos 2018 Cumartesi

BİR DÜĞÜN ÖĞLESİ

Okuduğum kitaba yoğunlaştırdığım ilgim evin çok yakınından gelen davul zurna sesiyle dağıldı. Bir süre kulak verip yoldan geçen bir araçtan mı, yoksa apartmanın önünden mi geliyor diye anlamaya çalıştım, olmadı balkona çıktım. İkinci seçeneğin doğru olduğunu gördüm. Bizimkinde değilse de yandaki apartmanda düğünsel faaliyetler gelişmekte idi. Biri gelin arabası olarak süslenmiş, hepsi de beyaz renkli, muhtelif yerlere parketmiş dört aracın içinden inen bir sürü insan telaşla koşuştururken Oktay Kaynarca'ya benzeyen zurnacı kıpkırmızı bir yüzle yanaklarını şişirerek zurnasını üflüyor, daha yaşlıca kır bıyıklı, kır saçlı, kavruk arkadaşı da var gücüyle davulunu dövüyordu. Her ikisi de işlemeli cepkenler ve şalvarımsı siyah pantolonlar giymiş aşk ile şevk ile sanatlarını icra ederken biz mahalle sakinlerine de davulun sesinin gerçekten uzaktan hoş geldiğini ıspatlıyorlardı. Oraya buraya hareket eden bir sürü erkeğin içinde gözüm uzun süre damat olabilecek kişiyi aradı, hiçbiri o pembe tüllerle, beyaz güllerle süslenmiş, plakasında peşinen "Mutluyuz" yazan arabaya layık görünmüyordu. Damatlığa uygun yaşta görünen birkaç taneden kel kafalısı kot ve tişört giymişti ki peşinen elendi. Seyrek saçlarını atkuyruğu bağlamış, koluna masa saati boyutunda (öyle ki üçüncü katın balkonundan miyop gözlerimle ben bile saatin kaç olduğunu neredeyse görecektim 😀) kırmızı kayışlı bir saat takmış olanınsa ayakkabıları spor, hem de fena halde kırmızıydı, o da ekarte oldu. Sıradan görünümlü çizgili gömlekli ise arabanın sürücü kapısını açıp torpido gözünden bir Marlboro paketi çıkardı, anlaşıldı ki o da gelin arabası kullanıcısı. "Peki damat nerede?" derken yakaladım, apartmanın giriş kapısının önünde dikilmiş, zil ile cep telefonu arasında kararsız dakikalar geçirmekteydi. Genç irisi denebilecek kadar boylu-boslu, elma yanaklı, çenede bir tutam siyah sakal bırakmış, sakalıyla aynı renkteki saçlarını muhtemel ki bir erkek kuaförü (elbette berber değil, ne sandınız 😀) marifetiyle geriye yatırıp briyantin ya da benzeri bir sıvı ile parlatmış damadımız lacivert takım elbise giyip yakasına da minik bir tutam renkli çiçek yerleştirmişti.  Damat cep telefonu-zil seçeneğiyle uğraşırken davulcu "Lorke Lorke" çalmaya, erkek tarafının kadınları ve erkeklerinin bir bölümü de yarım halka halinde halay çekmeye başlamıştı bile. Halay başı türbanlı irice bir teyze, halay sonu da kolunda kırmızı masa saati taşıyan, kırmızı ayakkabılı gençti. Diğer düğüncüler alkışlarıyla olaya katılırken davulcu damada yaklaşıp onu da halaya davet etti ama damat netti. Elinin ayasıyla "hayır" jesti yapıp sonunda karar verdiği cep telefonu seçeneğini kullanarak birtakım numaraları tuşlamaya başladı. Ortalık davul-zurna sesiyle yıkılırken komşular da yavaştan olaya dahil olmaya başladı. 2. kattaki perde aralığından kısaca olan bitene bir göz atıp açık duran kapısını kapattı ve içeri çekildi. Bizim apartmandan birkaç komşu ise birebir katılmaya karar vermiş olacaklar ki aşağıya inip düğün ahalisine dahil oldular. Alttaki komşunun sarışın minnak torunu çalan davulun temposuna uyup kendi çapında halay çekmeye başladı. Bu arada damat telefon konuşmasını bitirip sonunda parmağını zile uzattı. Davul-zurna ekibi hareketlendi, akraba-yı taallukat da halayı kesip apartman kapısına yöneldi. "Tık" sesiyle açıdan kapıdan ilkin damat girdi, ardından da tüm düğün ekibi gelinin en üst kattaki evine ulaşmak üzere ardından seğirtti. 


Görsel: Buradan

Kız evinde geçen, gözlerden ırak 10-15 dakikalık süreçte kendime kahve yaptım ki seyir daha keyifli olsun, ben daha kahvemden son yudumu almadan merdivenlerde bir hareketlilik başladı ve önce aileden bir genç kadın kapıyı açıp gelinle damadın rahatça geçebilmesi için açık tuttu. Önden beyaz gelinliği, belinde olmazsa olmaz kırmızı kuşağı, duvağının üstüne örtülmüş pullu boncuklu al yazması ile gelin göründü, ardından da dirseğinden tutmuş damat. Gelinin üstüste örtülmüş örtülerden yüzünü görmek mümkün olmasa da damadın iyice kızarmış yanaklarından ve alnında birikmiş terlerden ne denli heyecanlı olduğu anlaşılıyordu. Önce gelin arabasının sol yanına yöneldiler, sonra sağ taraf teklif edildi. Damat gelini kapıya kadar getirdi ama ne olduysa binmekten vazgeçildi. Gelin kenara bir yere çekildi, damat biraz daha uzağa geçti. Davul-zurna konserine başladı, önceki kadar iştahlı olmasa da aynı ekip tekrar halaya durdu. Onca kalabalığın içinde ne yapacağını bilmez halleriyle, bir yana sabitleyemediği bakışlarıyla ve yönünü gelinden yana çevirmemesiyle dikkat çeken solgun, ince, orta yaşlı bir adam vardı ki dikkatli bakınca gelinin babası olduğunu farkettim. Damat verilmezken gelinin alınması olayından ossaat bir kez daha nefret ettim. Tam o sırada, aşağıda şamata devam edip giderken merdiven boşluğunda kırmızılı bir gölge belirdi, sonra açık pencereye yanaştı ve kederli bakışlarını bir kenarda sessizce bekleyen geline doğru yöneltti. Ağlamaktan kızarmış gözleri ve burnuyla bir hüzün abidesi gibi duran genç kız, gelinin ergen yaşlarını sürmekte olan kızkardeşi idi. Sonra koşarak indi, kapıyı hızla açtı ve ablasına doğru koşup boynuna sımsıkı sarıldı. Günün en yüreğe dokunan anlarıydı, içeri girip bir kağıt mendil aldım ve çaktırmadan gözlerimi sildim. Yıllar önce içinde bulunduğum apartmanda, olayın bir benzeri kardeşimle benim aramda yaşanmıştı çünkü. İki kardeş sarmaş dolaş bekleyedursun davul-zurna çoştukça coştu, halay katılımı arttıkça arttı ve sonunda zemin katın penceresi açıldı, uzun boylu bir adam (o daireye henüz taşınmışlardı) pencere demirlerinin arkasından alkışlayarak tempo tutmaya başladı. Bununla da kalmadı, elinde içi kağıtlı şeker dolu bir kase ile apartmandan çıktı, kayınvalide olduğunu düşündüğüm kadına uzattı ve misafirlere ikram etmesini söyledi. Bu da günün en güzel, en dayanışmacı anıydı sanırım. Herkes bol bol şekerlendi, şeker kasesi teşekkürlerle sahibine iade edildi, davul sustu, zurna sustu, gelin süslü arabaya bindi, planda değişiklik yapılarak ağlaması dinmeyen kızkardeş de ablasına eşlik etmek üzere gelin arabasına alındı, ahali araçlara pay edildi ve beklenildiği üzere gelin arabasına yol verilmedi. Damadın babası bahşişleri dağıttı, gelin aracı tam hareket edecekken alt katımızdaki balkondan "Durun!" diye bir ses duyuldu. "Eyvah" dedim, arkası "siz kardeşsiniz evlenemezsiniz" diye gelecek Türk filmlerindeki gibi 😀 Meğer ardından su dökeceklermiş gelin kızımızın, bir sürahi su toz kaldırarak aşağıya serpildi ve final. Onlar ermiş muradına, biz çıkalım kerevetine...

3 Ağustos 2018 Cuma

TEMMUZ OKUMALARI

Temmuz ayı okuma açısından oldukça verimli geçti, inceli kalınlı 16 kitabı bitirmiş, birini de yarılamışım, aynı performansı Ağustos'dan da bekliyorum. Neler okumuşum görelim bakalım:


-"Kırmızı Defterli Kadın" aslında Haziran sonunda başlayıp Temmuz'da bitirdiğim bir kitap oldu. Satın almadan önce o kadar çok yerde adını, övgüsünü duydum ve kapağı o kadar sevimli geldi ki adetim hilafına edindim. Fazla edebi bir beklentiye girmeden çarçabuk okunan, akıcı bir yaz romanı. Kitapçılardan, kitaplardan, yazarlardan ve listelerden bahsetmesini sevdim, o kadar...


-Alef Yayınevi çıkardığı hemen hemen her kitabı severek okuduğum bir yayınevi, "Aztek Çiçeği"ni seçerken kıstasım da o oldu zaten. Açıkcası diğer kitapları kadar sevemedim. Clara'nın Arjantin taşrasından Buenos Aires'e kadar uzanan hüzünlü öyküsü. Onun tek arzusu denizi görmektir ama hayat onu başka mecralara sürükler. Okunabilir ama okumazsanız da fazla bir şey kaybetmezsiniz. 


-"Sanşiro" belirgin bir konusu olmamasına, bol dialog içermesine ve biraz ağır ilerlemesine rağmen taşradan gelen bir gencin kendini bulma çabalarını eski Japonya atmosferinde veren bir kitap olarak ilgi çekici idi. Uzakdoğu edebiyatına ilgi duyanlara önerilir. 


-"Yeşil Yol" iyilikleri, kötülükleri, delilikleri, tuhaflıkları ile bir aile öyküsü, iki kız, iki erkek 4 kardeş ve anneleri farklı bölümlerde anlatılıyor. Sevdim...


-"Kız Natamam Bir Şeydir", tuhaf ismiyle ilgimi çeken kitap ne yazık ki okuduktan sonra aynı ilgiyi uyandırmadı, zor bitirdim desem yeridir. Romanın tamamı 2-3 kelimeden oluşan kısa kısa, kesik kesik cümlelerden oluşuyor, bu da okuma sırasında çok yorucu geldi. Biri beyin kanseri olan iki kardeş arasındaki sevgi-nefret durumları, ensest, kişiliğini bulmaya çalışan ve travmalarını aşmak için aşırılıklara kaçan sorunlu kızkardeş, karmaşık ilişkiler... Kısacası ruhum daraldı, ben ettim siz etmeyin :)


-Gittiğim seyahatlerde bulunduğum yerden bir kitap almak gibi adetim vardır. "Jar"ı da Denizli'de küçük bir sahaf-kitapçıdan çok da fazla aramadan, rastgele satın almıştım. İyi ki de almışım, bu ay okuduğum en doyurucu kitaplardan biriydi. Olay Arkanya adında hayali bir kasabada (Google'da küçük bir araştırma yapınca buranın Ergani olduğunu anlıyorsunuz) geçiyor. Karşılıklı kahvelere oturup günboyu birbirini düşmanca bakışlarla süzen iki yaşlı adamın hikayesi "Jar". Kitap bu düşmanlığın sebeplerini muhtelif ağızlardan, farklı anlatımlarla dillendiriyor. Adeta bir 1001 gece masalı gibi. Çok sevdim, tavsiyemdir...


-"Başka Zaman Kütüphaneleri" Sırp yazar Zoran Zivkovic tarafından kaleme alınmış kitaplarla, daha doğrusu kütüphanelerle ilgili birkaç fantastik öyküden oluşuyor. Fikir güzel ama ya yazımdaki, ya tercümedeki bir şey öykülerden alınan keyfi azaltıyor. Kısacası bana hitap etmedi.


- Pek çok sayfası profesyonel müzik diliyle yazıldığı için anlamakta zorluk çeksem de İdil Biret'e olan hayranlığımı arttıran bir kitap oldu. Harika çocuk olduğunu biliyordum zaten ama bu kadarını tahmin etmiyordum. Sahnede defalarca izledim İdil Biret'i, tavrı hep soğuk ve yukarıdan gelmişti ama bunun sebebini de buldum okurken. Miyop olduğunu, bu nedenle uzaklara baktığını, bunun da seyircilerle iletişimsizlik yarattığını söylüyordu. Müthiş bir yetenek ve dolu dolu yaşanmış, çalışma ile geçmiş bir ömür. Ne diyeyim, çok yaşasın ve daha çok yıllar dinleyelim kendisini...


-Çok başarılı, ufuk açıcı ve asap bozucu bir tarihi belge olmuş "Diktatörlerin Çocukları". Aslında çok da şaşırmadım, çoğu şeyi tahmin edebiliyordum ama bu kadarını da beklememiş olduğumu belirteyim. Mussolini'nin, Stalin'in, Franco'nun, Kaddafi'nin, Saddam'ın, Çavuşesku'nun, Mao'nun, Bokasa'nın, Pinochet'nin, Mobutu ve daha kitapta yer alan pek çoğu gibi 20. yüzyıla damgasını vurmuş liderlerin başında bulundukları ülkeleri nasıl demir yumruk altında yönettiklerini ve çocuklarını nasıl nasiplendirdiklerini ya da ihmal ettiklerini okumak istiyorsanız buyrun, pişman olmazsınız. Her bir diktatörü farklı bir kişi kaleme almış.


-"Sessiz Sahil" de İstanbul seyahatinden bir anı. Richard Yates'i ilk kez okuduğumu sanıyordum ama sonra "Ablamın Mutluluk Fotoğrafı" isimli başka bir kitabını daha önce okuduğumu farkettim. "Sessiz Sahil" iki aileyi, aile fertlerini, büyüme sancıları içindeki bir yeniyetmeyi, sevgiye aç, yalnız bir kadını konu alan, etkileyici bir kitap. Tavsiyemdir...


-Edebi anlamda çok beklentiye girmeden eğlenceli bir yaz kitabı olarak okunabilir "Sinemada Ağlarken". Yazarın muhtelif zamanlarda izlediği filmlerle ilgili anılarını kaleme aldığı bir kitap...


-İki komşu çiftlik, önce büyük bir dostluk, arkasından kıskançlık nedeniyle işlenen bir cinayet ve bundan etkilenen komşu çocukları. "Hadi, Yarın Görüşürüz"ün konusu aşağı yukarı böyle. Yıllar sonra katilin oğlunu hatırlar arkadaşı ve anılarından hareketle olayı hayalen tekrar yaşamaya başlar. Hafiften polisiye tadı da veren kitabın ilk bölümleri daha akıcı ilerlerken ikinci bölümde hafiften sıkıldığımı itiraf edeyim.


-Bulgakov okumalarım biraz gecikmeli olsa da zararın neresinden dönülse kardır düşüncesiyle külliyatı ele almak arzusundayım. "Genç Bir Doktorun Anıları"ndan sonra "Köpek Kalbi" de aynı güzel duyguları uyandırdı. Bir sokak köpeğine bir insanın hipofiz ve erbezlerini nakleden doktor köpeğin insana dönüşümü karşısında hayrete düşecek ve bu durumu düzeltmek için çareler arayacak. Yer yer eğlenceli de olan kitap aslında bir Sovyet hicvi. Kesinlikle okunmalı...


-"İstanbul Kokulu Mutfaklar" bir yemek kültürü kitabı. Farklı yaş, etnik köken ve meslek grubundan 32 kadınla mutfak ve mutfak kültürü üzerine yapılmış bir söyleşiler derlemesi. Mutfak kültürüne benim gibi siz de ilgi duyuyorsanız (özelllikle Ermeni, Rum, Levanten ve diğer etnik kökenlerin mutfak kültürüne) kitabı seveceksiniz. İçinde birkaç tarif de var, tabii ki hiç pratik değil ama eskilerin sofraya, sofra adabına, yenilip içilenlerin kalitesine ne kadar önem verdiğinin bir göstergesi. Her şey gibi yeme-içmenin de pratikleşip sıradanlaştığı, eski tatların unutulmaya yüz tuttuğu günümüz için tarihe kayıt düşecek önemli bir kitap olduğunu düşünüyorum...


-"Balıkçıl", 1947 yılında, İtalya'da sisli bir kış günü Edgardo Limentani'nin uyanışıyla başlayan gün nasıl bitecektir acaba? Bol betimleme içeren ve sinematografik bir anlatımı olan keyifli bir kitaptı.

Bu aylık bu kadar efendim, Ağustos sonunda görüşmek üzere... 

2 Ağustos 2018 Perşembe

BİR GÜNE DÖRT MEVSİM YAZISI

 Bu yazıya dün başlamıştım ama yetiştiremedim, siz dün yazmışım gibi okuyun lütfen 😀

"İlkokuldayken mevsimleri anlatan bir şarki öğretmişti öğretmenimiz, her ayın kendine has özelliği anlatılırdı mısralarında. "Temmuzun sıcağı çok/Başka marifeti yok", "Ağustos ondan beter/Durmadan dökeriz ter". Şu anda klavyenin tuşları burnumla boynumun bitim yeri arasındaki musluktan dökülen terlerle sırılsıklam. Ağustosun geldiği kesin bilgi arkadaşlar, Ankara'da bile ter dökebilme kapasitesine sahip olduğum için kendimi tebrik ediyorum. Oysa dün akşam "Bırr, hava ne kadar serinledi, galiba mevsim kış" demiştim. Bu denli değişken bir havaya sahip olduğu için de Ankara'yı tebrik ediyorum. 

Saçlarımı son olarak seçim için Antalya'ya gittiğimde boyatmıştım, kendisi "tezboyverengiller"den olduğu için 1 ayda uzadı da uzadı, fırsat bulup gidemedim kuaföre. Nihayet dün planımı, programımı yaptım. Niyetim mahallemizin mütevazı ama çok yetenekli kuaföründen ertesi gün için randevu almak, sonra boyayı temin etmek, bir kısım alışverişler yapıp eve dönmek ve bugün için de boya eylemini gerçekleştirmekti. Lakin dün sabahtan başlayarak hava o kadar sıcaktı ki, biraz serinler düşüncesiyle ikindiye kadar oyalandım. Tam hazırlanmaya başladığımda hava bulutlandı. "Aman yaz yağmurudur, serper geçer, ne olacak" diye çıktım evden, çıkarken de ne olur ne olmaz diye bir şemsiye kaptım.Üç-beş damla kafama düşmeden kuaförün kapısına ulaştım, lakin kapıda koca bir asma kilit. Ben şaşkın günlerden salı olduğunu ve bazı kuaförlerin salı günleri tatil yaptığını unutmuşum. "Kader utansın" diyerek dönecektim ki kocaman bir gökgürültüsüyle birlikte yağmur bardaktan değil kazandan boşalır gibi yağmaya başladı. Çaresiz zıplayarak sığındığım saçak altına kendilerini dar atan iki gençle birlikte yağışın hafiflemesini beklemeye başladım. Gençler şakırdayan yağmuru videoya çekerken ben  "ya sabır" çekiyordum. 10 dakika kadar sonra şemsiyeyle idare edilebilir duruma geldi de "bari markete gidip boya alayım" diyerek yola düştüm. Karşıdan karşıya geçerken ne kadar akasya çiçekli su varsa ayakkabılarımın içine doldu. Battı balık yan gider, devam ettim yola, markete yaklaşırken bir gümbürtü oldu. Caddenin paralelindeki yokuştan inen bir tırımsı yan tarafa parketmiş arabalardan birine bir güzel geçirdi, sonra da bir şey olmamış gibi yoluna devam etti. Umarım aracın sahibi kameralar aracılığıyla çarpanı tesbit etmiştir. Yan tarafta olayı seyreden kadının yorumu şu oldu: "Oh olsun, o da oraya parketmeyiverseymiş". Buyrun buradan yakın, yenge sen kimden yanasın, sanki her yer otopark da adam keyfinden yol kenarına parketti. Her neyse sonunda markete girmeyi başardım, 3-5 alışveriş yaptım, sıra uzun ama kasalar yetersizdi, beklemeye başladım. Birkaç kişi önümde 70 yaşlarında, oldukça yapılı, platin saçlarını topuz yapmış, süslü bir hanım yanındaki torununa komut verip dururken birden sayım yapılan kasaya yöneldi: "Siz açık değil misiniz?". "Hayır" dedi görevli, "sayım yapıyoruz, diğer iki kasayı kullanın lütfen". "Ama ne zamandır bekliyoruz" dedi ve sıradan çıkıp kasalardan birine yaklaştı. Tabii önde bekleyenler itiraz etti ve geri, yerine dönmek zorunda kaldı. Bu durum haliyle zoruna gitti, birinden bunun acısını çıkarması gerekiyordu ve en uygun kişi olarak arkasında elinde iki ayranla bekleyen ufak-tefek, orta yaşlı, giyiminden Suriyeli olduğunu düşündüren kadını seçip ona döndü, "Sen benim arkamdasın" dedi. Kadın sesini çıkarmadı, belki de anlamadı, zaten öne geçmek gibi bir hamlesi de olmamıştı sakince bekliyordu yerinde. Lakin platin teyze tatmin olmamış ve rahatlamamıştı, tekrar kadına döndü ve "sen benim arkamdasın diyorum" diye tekrarladı. Kadıncağız ağzının içinde "tamam" benzeri bir şeyler geveledi, belli ki bulaşmak istemiyordu. Platin teyze yine doymadı, "Yabancısın sen değil mi?" dedi. Kadından yine ses çıkmadı, eğildi, kadının kulağına doğru "Yabancı diyorum yabancı, yabancısın değil mi? Benim arkamdasın sen". Arkasıyla derdi neydi anlamadık cümleten, kadının elinde topu topu 2 ayran zaten, önde olsa bile işlemi taş çatlasa bir dakika sürer. Sonunda benim arkamda bekleyen kadın dayanamadı: "Hanımefendi, evet arkanızda ve itiraz etmiyor, ayrıca yabancı olmasının ne ilgisi var da yabancı mısın diye üsteleyip duruyorsunuz" dedi. "Size ne?" diye terslendi platin, "yabancıysa yardımcı olacağım". "Yardım istemiyor ki sizden, niye yabancı yabancı diye söyleniyorsunuz, yabancıysa yabancı, ne olmuş yani" cevabı geldi arkamdakinden. Platin sonunda içindeki zehri kustu: "Evet tabi, yabancı, yardım istemiyor, anamızı ....tiler". Cümleten önce dumura uğradık, sonra yükselen itiraz sesleri arasında platin teyze aldırmasızca kasaya yöneldi, işlemini yaptı ve salına salına çıktı gitti. Bütün bu olup biten sırasında sessiz kalan Suriyeli kadından özür dilemek de bize düştü. Başkaları adına utanmaktan helak olduk, bittik. "

Evet dünden bu yana saçlarım boyandı, yeni bir kitaba başladım, boşalan B12 depolarımı doldurma amaçlı enjeksiyonlarımı yaptırmak üzere aile hekimi kaydımı geçici olarak Ankara'ya aldırdım, ve bugün de kızkardeşle buluşup Ulus'taki 2. Meclis binasında çalışan bir arkadaşımızı ziyarete gittik. Meclisin dışardan belli olmayan, halka kapalı ama benim çocukluğumdan hatırladığım yan bahçesinde dolaştık. O zamanlar adı "Millet Bahçesi" idi ve giriş serbestti. Biz daha çok hemen meclis duvarının dibindeki Yenimahalle otobüs duraklarına kestirme yoldan gitmek için kullanırdık, anneannemin elinden tutar ağaçlara, su kaskatlarına baka baka koştururdum ardından. Her şey bıraktığım gibi, hatta daha gelişmiş daha yeşil olarak duruyormuş meğer. Bir çeşit nostalji oldu benim için:


2. Meclis Binası, 1923 yılında mimar Vedat Tek'in tasarımıyla inşa edilmiş bu şahane bina. Şimdilerde Cumhuriyet Müzesi olarak ziyarete açık. 60'lı yıllarda CENTO binası olarak kullanıldığını hatırlıyorum. Hatta babamın orada çalışan bir arkadaşı yabancı iş arkadaşları aracılığıyla ara sıra bana şahane ithal çikolatalar getirirdi 😀 Çatıda ve arkadaki ek binada düzenleme çalışmaları var. 


Bahçe duvarının üstündeki birbirlerine zincirle bağlanan bu taş küreler ne mutlu çocukluğumdan bu yana değişmeden meclis binasına bekçilik etmeyi sürdürüyorlar. Önünden her geçtiğimde mutlaka her birine ayrı ayrı elimi sürerdim. 


Bu da sözünü ettiğim bahçe, eski adıyla Millet Bahçesi. Çok yeşil, çok ferah, çok güzel ve çimler yeni biçildiği için mis kokulu. Bahçenin dizaynı zamanında yurtdışından getirilen bir peyzaj mimarına yaptırılmış, hatta eskiden CSO'nun zaman zaman konser verdiği küçük bir anfitiyatro bile varmış içinde. 



Kaskatlı havuzun nilüferli, kırmızı balıklı görüntüsü. 

Gezimizin sonunda yemek yemek üzere PTT Müzesi'nin kafeteryasına gittik. Yemekler çok güzel ve kamu personeline hayli hesaplı fiyatlarda sunuluyor. Tavsiye ederim. 

Eh buraya kadar okuduysanız sabrınızı kutluyorum, Ankara'ya az evvel yine sonbahar geldi, dışarıda şakır şakır yağmur yağıyor. Ben gidip bir kahve yapayım ve biraz yağmuru seyredeyim. Haydi kalın sağlıcakla...