.

.
.

5 Mayıs 2016 Perşembe

FESTİVALLERE, SERGİLERE DOYAMADIK :)

Kaleiçi Festivali'nin 2. gününde iki etkinliğe katıldım, aslında sabah kalkıp havayı kapalı ve yağmurlu görünce az kalsın ilkinden cayıyordum. Sonra biraz açar gibi olup güneş hafiften yüzünü gösterince programımı uygulamaya karar verdim, iyi de etmişim. İlk etkinlik Sufi müzik dinletisi ve sema gösterisi idi. Gösterinin yapılacağı mekana gelince hava durumu nedeniyle kapalı alana alındığını öğrendim ve Kaleiçi'ne, Suna-İnan Kıraç Müzesi'ne (Ak-Med) yollandım, neyse ki başlamadan yetiştim. Aslında sema ayininin bir halk dansı gibi olur olmaz sergilenmesi bana tuhaf geliyor ama ilk kez böyle bir şey göreceğim için prensipleri bir kere çiğnemekten bir şey olmaz dedim ve salonda yerimi aldım :) Ney, kanun ve daireden oluşan üçlü bir sufi müzik grubu eşliğinde tek semazenli bir gösteri izledik:



Bir süre sonra hava iyice açınca gösterim Ak-Med'in avlusuna alındı.



Sema gösterisi bitince başka bir etkinliğe katılmak için ayrıldım oradan, rehber eşliğinde bir Kaleiçi turu yapmak üzere buluşma yeri olan Hadrianus Kapısı'na gittim ama o gezinin detayları bir dahaki postta. Bugün Kaleiçi Fırın sokakta, Akdeniz Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi öğretim üyelerinin "Wish&Hope" isimli, Hıdrellez temalı enstalasyon sergisinden söz edeceğim, çok güzel ve eğlenceli bir sergi idi. 

Hangi eser kime aittir tam olarak not alamadım ama eser sahibi öğretim üyelerinin isimleri şöyle: Kamuran Özlem Sarnıç, Defne Alkandemir, Işık Aslıhan, Cengiz Bodur, Gül Yasa, Umut Kayapınar, Handan Dayı, Kemal Tizgöl ve Özgü Gündeşlioğlu Demir. 



Seyahat Günlükleri (Tekrar Orda Olmayı Dilemek). Sanatçı gittiği seyahatlerden topladığı objeleri kullanarak enstalasyonlar yaratmış.


Sokağın girişindeki digital ateş bir Hıdrellez geleneğini simgeliyor, sergiye ateşten atlayarak girmiş gibi oluyoruz.



Dilekleri ağaç dalına asmayı simgelemiş sanatçı üstteki enstlasyonda, alttaki küçük kağıtlara ise siz de dileğinizi yazabiliyorsunuz. Yazdık tabii ki :)


Efendim bu kapılardan beğendiğiniz birini açıyor ve kısmetinize çıkan kartı alıyorsunuz. Benim beğendiğim kapı boş çıktı ne yazık ki, arkadaşın kapısından iki kart çıkınca birini benimle paylaştı, bakınız ne çıktı:


Amanin Allah korusun :)


Mavi gökyüzünde şeytan uçurtmaları. Hangimiz çocukluk hayallerimizi göğe yükseltmedik ki bir uçurtmayla. 


Bu çalışmanın adı Dilekler Kılavuzu. Sevdiğiniz bir rengi seçiyor ve istediğiniz yeri boyuyorsunuz. Ben hangi rengi seçtim dersiniz?


Umarım siz de beğenmişsinizdir sergiyi. Madem ki bu gece Hıdrellez, o zaman hepimizin dilekleri kabul olsun diyelim.

Not: Antalyalılar için duyuru, sergi 8 Nisan'a kadar açık. Kaleiçi Fırın Sokak Art Cafe yanında izlenebilir.

FESTİVALDEN FESTİVALE VE ÇELINÇ 23-24

Festivallere doymayan Antalya'dan bildiriyorum. Tiyatro Festivali'ne ramak kala Muratpaşa Belediyesi "Kaleiçi Festivali" düzenledi. Şimdi adamlar o kadar emek çekmişler, katılmasak ayıp olacak dedik ve dün akşama doğru soluğu Üçkapılar (Hadrianus Kapısı) da aldık. Haliyle oldukça kalabalıktı, çantalarımız ve kendimiz arandıktan sonra bariyerleri aşıp festival konserinin düzenleneceği alana girdik. Sahnede Doğa Koleji'nin öğrencileri hayli başarılı bir konser vermekte idiler. Sonuna yetişmişiz, az sonra onların yerini Kübalı bir dansçı çift aldı, banttan yayınlanan müzik eşliğinde hareketli danslarıyla izleyenleri coşturdular. Öyle ki seyircilerden de dansetmek için sahneye çıkanlar oldu.



Çiftin dansları sona erince festivalin açılışını yapacak protokolü beklerken Hadrianus Kapısı'ndan Kaleiçi'ne doğru ne var ne yok diye kısa bir tur yaptık.


Hemen merdivenlerin üstünde "Dostlarım, Romalılar" boruları ve miğferleriyle halkı selamlamak üzere dizilmişlerdi :)


Önden görünüş


Arkadan görünüş :) Soldan ikincinin sandalet ayağını sıkmış sanırsam. Muhtemelen bu kıyafetleri giydirmek için belediye personeli arasında kura çekilmiştir ya da ceza verilecek personele zorla giydirilmiştir :)

Romalıların kostümlerini rüküş bulduğumuz için konser alanına geri döndük, geri dönerken şu aşağıdaki canlı heykel yeniçeriye "Hello" dedik. En az Romalılar kadar acı çekiyor olsa gerek :)


Protokol açılışı kapıların içinde yapadursun biz tekrar Kübalı çiftin danslarını izlemeye koyulduk. 


Bu arada bir yer kavgası yaşandı. Çoğunluk ayakta izledi gösteriyi ama bir kaç kişi sahne arkasından temin ettikleri sandalyeleri sahne önüne yerleştirip oturdular. Ben ayakta durmayı tercih ettim. Derken evlerden ırak tabirinin cuk oturduğu bir teyze sandalyesini sürükleyerek geldi ve bana çekilmemi emretti. "Neden?" dedim, "Sen orada durursan ben göremem sahneyi" dedi, "O zaman sen de ayakta dur" dedim ve inadım tuttu milim kıpırdamadım. Teyze dediğime bakmayın, üç aşağı beş yukarı ben yaşlarda biri. Söylenerek sıkıştırdı sandalyesini bir yere ve önüne gelene bağırıp çağırdı. Sahne önünde oynaşan minnak boylu çocukları bile oturmaları için azarladı. Ama Küba grubu sahne alınca herkesin önüne geçip ayağa kalkarak uzun süre video çekti, oturması için yapılan itirazları tınmadı bile. Zaten o kadar sevdi ki yerini ve programı, bir ara bir yere gitmesi gerekti, yerine birini oturtup sandalyesini garantiye aldı, sahnedekiler coştukca o da coşup bir güzel salsa yaptı, hatta bir ara izleyen adamlardan birini kolundan çekip zorla kavalye yaptı kendine :) Kısacası gösteri içinde gösteri izledik. 

Derken açılışı gerçekleştiren protokol sahne aldı. Muratpaşa bld. başkanı ve Küba büyükelçisi birer konuşma yaptılar. Büyükelçi pek tonton, pek sempatik bir adamdı, sevdik kendisini sizden iyi olmasın. Zaten konserin sonunda Küba'ya yerleşmeye karar verdim, böyle oynak, böyle kıvrak, böyle neşeli halkın arasında insanın ömrü uzar yahu.


Ve nihayet beklenen an geldi, Latin Cuba Band sahneye çıktı. 



Solistleri pek güzel, pek kıvrak, pek latif, pek neşeli bir hatundu, çok beğendim. Şu çektiğim pozlarını da eklemeden edemeyeceğim:







Ön gösteri yapan dansçılarımız ara sıra orkestraya da eşlik ettiler, yalnızca onlar değil, sahnenin arka tarafında bekleyen görevli belediye ve elçilik personeli de kravatları ve takım elbiseleriyle şarkılara ve danslara dahil oldular. Diyorum ya pek oynak, pek kıvrak, pek neşeli bir millet bu Kübalılar.


Ayakta dikilmekten dizlerimizde derman kalmasa da bu harika gösteri yorgunluğumuza değdi doğrusu. Konser hepimizin bildiği Küba'nın ünlü şarkısı "Guantanamera" ile sona erdi. Alkışlayarak dağıldık ve Kaleiçi'ne bir göz atmak üzere yine Hadrianus Kapısı'na yöneldik, yeniçeri uyumaya gitmişti sanırım, yoktu.


Kesik Minare'nin dibinde üçlü bir müzik grubu La Comparsita'yı çalıyordu, etrafta gelinle damat aradık ama yoktu.


Kaleiçi'nin ışıklı, canlı sokaklarından geçerek evimizin yoluna düştük. Festival devam edecek, muhabiriniz olarak sizi mahrum bırakmam.

Gitmeden Çelınç'ın 23. sorusunu da cevaplayıvereyim:

-Yaparken heyecan duyduğunuz bir şeyden bahseder misiniz?

Evliya Çelebi gibi "Seyahat ya Resullullah" diyeceğim.  Zorunlu bir durum değilse ve görmediğim bir şehre gidiyorsam içim içime sığmaz, günlerce kafamın içinden hazırlık ve plan yaparım. İnternette mıncık cıncık araştırırım, hep son anda bir şey olacak gidemeyeceğim endişesi taşırım, beni götürecek vasıtaya bindiğim anda da derin bir "oh" çekerim. Sonrası gel keyfim gel :)

Haydi elim değmişken bir de 24, en kolay soru:

-Şu an okumakta olduğunuz ya da son okuduğunuz kitap hangisi? 

Şu anda elimde bir derleme var: "Bir Türk Çocukluğu". Elif Deniz Ünal'ın yayına hazırladığı bu kitap ünlü yazar ve düşünürlerin çocukluk anılarından oluşuyor. Keyifli bir kitap. Son okuyup bitirdiğim ise Thomas Mann'ın uzun zamandır okumak istediğim "Büyülüdağ"ının 1. cildi. Sıradaki kitabımı da merak ettiyseniz James Joyce'un "Dublinliler"i. E haydi ben gittim artık. 


3 Mayıs 2016 Salı

NEYE Mİ GÜLERİM? ÇELINÇ 21-22

Jet gibiyiz maşallah, üç haftaya baybay dedik bile kendimizi seveyim :) 21. günün sorusu şöyle:

-Sizi güldüren 5 kelime ya da söz öbeğini listeler misiniz?

Hem çok zor, hem çok kolay gülen biriyim ben. O nasıl şey demeyin, daha önce de yazmıştım komedi filmleri falan pek güldürmez beni ama bazen yerinde ve zekice söylenmiş tek bir kelimeye dakikalarca gülebilirim. Fiks güldüğüm şeyler de var tabii, ah anneannem. Keyfi yerindeyken şurup gibiydi, sinirliyken de zehir :) Sağlığında istisnasız her olaya kullandığı standart sözcükleri vardı, o sıralarken ben, daha doğrusu ailecek biz gülerdik. Benim en çok güldüklerim şunlardı mesela:
-Angaldan zangal çıkarma.
Şimdi bu lafı ne zaman duysam kıkırdamaya başlarım. "Angal" ne arkadaş, peki "zangal" ne? Uzun araştırmalar sonucu "zangal"ın kavga anlamına geldiğini öğrendim lakin "angal" ne hala çözebilmiş değilim. Deyimin kullanılma durumuna dayanarak basit olay, küçük bir şey anlamına gelebileceğini tahmin ediyorum ama ben "angal" ve "zangal"ı birarada duyunca Lorel'le Hardy, Nokta ile Virgül gibi tipler aklıma geliyor, ha bir de mangal yakılsın et falan yiyelim istiyorum :)
-Hasta gavurun Ankara'ya gitmesi.
Anneannem ve annem genellikle bu deyimi benim ve kardeşim için kullanırladı. Bir işi ağırdan alarak ve gönülsüzce yaptık mı anında yapıştırırlardı: "Hasta gavurun Ankara'ya gittiği gibi yapma, doğru dürüst yap". Yav bak yine gülüyorum şimdi, gavur hasta olunca niye gönülsüz ve ağır iş yapıyor, ayrıca başka yerde hastane yok mu, niye Ankara'ya gidiyor, tövbe estağfurullah :)
-B.k yediğinden Bor'a gitmek, Kemerhisar'dan geri dönmek.
Bu bir Niğde deyimidir ve beceremeyeceği bir işe kalkışmak anlamında kullanılır. Deyim zaten yeterince komikken kızkardeşim bunu bir de dramatize eder ve beni gülmekten yerlere yapıştırırdı. 
-Gel bana bir ayak, geleyim sana iki ayak
 Kör Allah'a ne kadar bakarsa Allah da köre o kadar bakar.
Beni sevenin bendesiyim, beni sevmeyenin ben nesiyim.
 Öl benim için, hasta olayım senin için.
Anneannem kendisine nankörlük yapıldığını hissettiği an bu dört cümleyi ardarda sıralardı, ne eksik, ne fazla. Beni güldüren söylediklerinden ziyade sonuncudaki yanlışlık olurdu. Nasıl öğrenip ezberlediyse aklında öyle kalmış, "Hasta ol benim için, öleyim senin için" diyeceğine karşıdakini öldürüp kendi hasta olacak, iyi valla :)

Ve son olarak ne zaman duysam güldüğüm kısacık bir Laz fıkrası:
Temel yolda senet bulmuş, ödemiş. 


Ve bu beştaş oynayan hatun da yukarıdaki sözlerin kaynağı olan anneannem. Ruhu şad olsun...

Gelelim 22. soruya, tesadüfe bak ki 22 anneannemin ölene kadar ikamet ettiği, balkonunda esen yele karşı oturup "es kara bağrıma es" dediği dairenin numarası. İşte soru geliyor:

-Sahip olduğunuz en kıymetli şey nedir? Neden kıymetli?

Efendim,  elbette ki fındık büyüklüğündeki tek taş pırlanta yüzüğüm, sebebi de on yüz milyon bin lira olması, dersem inanmayın :) Öyle maddi değeri yüksek olan bir şeyim yok zaten, en kıymetli diyebileceğim şey kitaplarımdır, bir de fotoğraf albümlerim. Yıllardır dantel örer gibi ince ince biriktirdim o kitapları, baktıkça mutlu oluyorum. "Neden kıymetli?"nin cevabını kitapseverler anlar, sevmeyene de anlatamam zaten. 

Haydi gittim ben, anneannemi hatırlayınca hafiften efkar yaptım...

2 Mayıs 2016 Pazartesi

BİSİKLET TURU

Geçen haftaya damga vuran etkinlik 52. Cumhurbaşkanlığı Bisiklet Turu idi. Çocuklar sayesinde ben de tiryakisi oldum turun. Birkaç yıldır sıkı takipteyim. Her ne kadar bisiklete binmesem de yarışların o renkli görüntüleri, heyecanı, etaptı, startttı, finişti derken hoşça vakit geçirmemizi sağlıyor. Geçen Pazar İstanbul'da başlayan tur bugün Marmaris-Selçuk etabıyla sona erdi. Darısı bir dahaki yıllara. Önceleri TV'den izlediğimiz yarışların Kemer ve Kumluca etaplarını canlı olarak takip ettik. Aşağıdaki fotoğraflar oğlumun objektifinden, o Alanya-Kemer etabını baştan sona izleyerek çekti bunları:













Bundan sonraki görüntüler bu kadar şık olmayabilir, zira onları ben çektim :) 


Burası Kemer'de finişin yapılacağı alan, heyecanla bisikletçileri bekliyoruz.


Ve etap birincisi mutlulukla ilerliyor.


İlk üç podyumda.


Burası Cuma günkü etabın başladığı Kumluca, birazdan start verilecek, amcam portakalın altına konuşlanmış zamanın gelmesini bekliyor :)


Elektrik direğinden sallanan sebzeler ağzınıza layık. Bisikletçiler start başlamadan türlü yapmak için patlıcan, biber, kabak seçiyor :)


Aslında uğraşmalarına gerek yokmuş, hizmeti ayaklarına getirdik. Canlı canlı "Domaates, biber, patlıcaaaan". Barış Manço ruhun şadolsun :)


Bunlar da ayrılırken arkamızdan hüzünle el sallayan salkım domatesler :) Seneye görüşmek dileğiyle...

1 Mayıs 2016 Pazar

NİSAN OKUMALARI VE ÇELINÇ 20

Nisan ayı aşırı etkinlikle geçip gitti, giderken de beni pert etti :) Öyle yorgunum ki asla dinlenemeyeceğim gibi geliyor. Anamur seyahati, birtakım evsel faaliyetler, çocukların gelişi, Expo, Bisiklet Turu derken kitap okuma açısından hayli verimsiz oldu, ne yapalım can sağlığı olsun, nasılsa eksikleri tamamlarız, geçen güzel günler yanımıza kâr kalsın. 


Nisan ayının ilk kitabı D&R'da avare avare dolanırken gözüme çarpan ve hem yemek öyküleri olduğu, hem de Anamur'a giderken otobüste kolayca okunacağının düşünmem yüzünden satın aldığım "Tadın Kıyısında" oldu. Yazarı Ayla Özberk 80 yaşında bir edebiyat öğretmeni, birbiriyle ilişkili küçük öyküler kurgulamış ve çoğunlukla da bir yemeğe bağlamış. Düşündüğümden daha nitelikli ve keyifli bir okuma oldu, kitabın yarısını anamur yolunda, kalan yarısını da Anamur'da okuyup bitirdim. Aşırı edebî bir beklentiniz yoksa tavsiye edebilirim. 


Adı ilginç geldiği için almıştım Haldun Taner'in "Ayışığında Çalışkur" kitabını geçen yaz. Başlanmak için kuaförde saçımın boyanmasını, bitirilmek için de Anamur'dan dönüş yolculuğunu bekliyormuş. "Çalışkur" isimli bir apartmanda yaşayanların bir gecelik öyküleri deneysel bir metodla kurgulanmış. Yazım biçimi ilginç ama "nasıl buldun?" derseniz "eh işte" diyorum. 


"Büyülü Dağ" lise son sınıfta Thomas Mann'ın "Buddenbrook Ailesi"ni okuduğumdan beri aklımda olan ve bir türlü okuma fırsatı yaratamadığım bir kitaptı. Sağolsun Bilge'nin annesi bu yılbaşı hem kendine aldı, hem de  bana hediye etti. Senkronize okumayı planlıyorduk, öyle de yaptık ama araya ikimiz de başka kitaplar karıştırdık sanırsam. Bu birinci cilt, aslında Nisan okumaları biraz da bu yüzden sınırlı sayıda kaldı, hayli kalın ve okuması dikkat gerektiren, ağır ilerleyen bir kitap, araya çeşitli etkinlikler de girince bitirmem biraz vakit aldı. Hamburg'lu gemi mühendisi Hans Castorp İsviçre'de bir sanatoryumda tedavi olan kuzenini ziyarete gider ancak orada kendisinin de hasta olduğu ortaya çıkar ve kısa ziyaret 7 yıllık bir sanatoryum hayatına dönüşür. Castorp'un ruh hali de bu süreçte bir dönüşüme girer. 1. ciltte ancak Castorp'u sanatoryuma yatırmayı başardık. Bakalım, 2. ciltte neler okuyacağız.


"Cadıbostanı Cinayeti" Esra Türkekul'un ilk kitabı "Kapalıçarşı Cinayeti"ni okuduğumdan bu yana çıkmasını sabırsızlıkla beklediğim bir polisiye idi. Sonunda yayınlandı ve ben "Büyülüdağ"a kısa bir ara verip sular seller gibi okuyuverdim. Kahramanımız Berna'yı özlemişim. Berna bu kez evlerinin yakınındaki bir cinayeti çözme işine soyundu Sonuç ne oldu derseniz okuyun o zaman, hem öğrenir, hem de çok eğlenirsiniz.  

Evet gördüğünüz gibi yalnızca 4 kitapla kapatmışım Nisan ayını ama olsun varsın, toplamda 41 kitapla 120 kitaplık hedefime doğru emin adımlarla ilerliyorum. 

Çelıncımızın 20. sorusuna gelecek olursak:

-Günün birinde nereyi ziyaret etmek ya da nerede yaşamak isterdiniz?

Açıkcası Antalya'da yaşamaktan memnunum, başka bir yerde yaşamak istemezdim ama iş ziyarete gelince sanırım Prag, Floransa ve Barselona ilk üçte yer alır.
İyi pazarlar efendim ayrıca bedensel ya da zihinsel, emeğiyle çalışıp kazanan herkesin bayramı kutlu olsun...