.

.
.

14 Kasım 2015 Cumartesi

HASTANE GÜNLÜĞÜ 3


Ankara'ya sonbahar iyiden iyiye gelmiş, bugün emin oldum. Hastane günlerimizin 12.sinde nöbeti kızkardeşe devredip minibüsle eve dönerken önünden geçtiğim Kurtuluş Parkı'nın renkleri öylesine cezbetti ki beni ikindi üstü tüm yorgunluğuma rağmen ufak bir yürüyüş yaptım, nasıl iyi geldi anlatamam. Geldim geleli ev ve hastane dışında bir yere elim, gözüm değmedi. Evi otel, hastaneyi ev gibi kullansak da ikisi de eğreti duruyor. Dışarıda şaşırtıcı bir pastırma yazı hüküm sürerken biz hastanenin alabildiğine yanan kaloriferlerinin ısısından korunmak için pencereleri açıyoruz. Hastalar ve refakatçileriyle küçük bir mahalle gibiyiz. Yavaş yavaş herkes birbirini, hastalığını, ne kadar süredir orada olduğunu tanıyıp öğreniyor. Sabah kahvaltı faslı bitince sondasını kucaklayan kimi kendi başına, kimi refakatçisinin kolunda koridorda turlamaya çıkıyor. Kostümler çeşitlilik arzediyor; kimi cıbıklı pazen picama, kimi eşofman, kimi pijama üstü kumaş yelek ve kasket giyiyor. Hatta bir tanesi çiçekli bir etekle yaptı yürüyüşünü iki gün boyunca (sözkonusu kişi erkek tabii ki). Zorunluluk insanı ne hallere sokuyor. 

Babam perşembe günü ameliyat oldu, öncesinde bir kan temini krizi yaşadık. Ameliyat tarihi son anda belli olunca ve kolaylıkla temin edebileceğimiz Kızılay Kan Merkezinin kanı istenmeyip donör zorunluluğu olunca panikledik. Hastanelerde ameliyat öncesi böyle bir prosedür var, hastaya kan verilse de verilmese de 3 ünite kan temin etmek mecburiyetindesiniz. Annemin deyimiyle "ayağı yanmış it gibi" koşturdum kan merkezi ile hastane arasında. Sonunda çareyi Facebook arkadaşlarından yardım istemekte bulduk. Sağolsunlar, bizi çok mutlu eden geri dönüşler aldık dostlardan. Hele ki blog arkadaşım Nehir İda , birbirimizin yüzünü görmemiş olsak da anında yardımını esirgemedi benden. Eşi donörlerimizden biri oldu, kendisi de akşamın geç saatinde yanıma gelip bana destek verdi. Hiç unutamayacağım bir jestti bu, sağolsun varolsun, insana inancımı, güvenimi tazeledi. Böylece sorunu çözdük, ameliyat sonrası babama verilen 2 ünite kan belki onlarınki değildi ama onların emekleri ve gayretleri vardı. 


Gün hastane penceresinden görkemle batarken babam da sedyeyle odasına getirildi ameliyathaneden. Anestezinin etkisiyle şaşkındı tabii ki, 2 gün devam etti yorgunluğu ve huzursuzluğu. Bugün iyi, doktorların söylediğine göre ameliyat başarılı, gidişat da şimdilik öyle gösteriyor. Umarım taburcu olduğumuzda sorun tamamen çözülmüş olur. 

Hastanenin sıkıcılığında babamla ilgilenmenin dışında yapabildiğim tek şey okumak. Şimdiden 5 kitabı devirdim. Ekin Açıkgöz'den "Her İşte Bir Hayır Vardır" isimli bir polisiye, Harper Lee'nin aslında ilk, yayında son kitabı olan "Tesbih Ağacının Gölgesinde", yazarı hamil-i kart yakinim olan :) "Uzak Şehir" çizgi romanı, Ayşegül Devecioğlu'nun son romanı "Ara Tonlar", bir Celil Oker polisiyesi "Sen Ölürsün Ben Yaşarım" hastane anılarıya aklımda kalacak kitaplar olacak. Elimde ise Sarah Quigley'in "Orkestra Şefi" isimli romanı var. Aslında Soştakoviç'in "Leningrad Senfonisi" eşliğinde okunacak bir kitap ama kader utansın, hastane koşulları elvermiyor. 

Hastanenin her penceresi ayrı bir Ankara manzarasına bakıyor, odamızın bol binalı hastane manzarasından bıkınca Kocatepe Camii-Atakule ya da Anıtkabir manzarasına geçiyoruz, seç, beğen, al pardon seyret :)


Ama ben bir an önce taburcu olmak ve aşağıdaki manzaraları seyretmek arzusundayım. Haksız mıyım?






6 Kasım 2015 Cuma

HASTANE GÜNLÜĞÜ 2


Ankara'daki hastanede 4. günümüzü doldururken tecrübelerim giderek artıyor. Dün bütün günü, bir gün önce söylenen ufak müdahalenin yapılmasını bekleyerek geçirdik, sonra farkettik ki unutulmuşuz. "Geç olsun, güç olmasın" dedik, demesek ne olacaktıysa :) Babam sabırla yatağında sondası eşliğinde bekliyor. Arada bir Nedim'den şiirler okuyor yatmaktan tıkanmış burnundan gelen bir ses tonuyla :)

"Bir safa bahşedelim gel şu dil-i nâşada 
Gidelim serv-i revânım yürü Sâdabad'a
İşte üç çifte kayık iskelede âmade
Gidelim serv-i revânım yürü Sâdabad'e

Gülelim, eğlenelim, kâm alalım dünyadan
Ma-i tesnim içelim çeşme-i nev peydadan
Görelim ab-ı hayat aktığın ejderhadan
Gidelim serv-i revânım yürü Sâdabad'e"

Şiir okumak dışında, her gelen hemşireye, hastabakıcıya ve görevliye önce adını, sonra nereli olduğunu soruyor. Şimdilik Söke, Çorum ve Çankırı dolaylarından hizmet almaktayız. Dün geceyi onunla birlikte hastanede geçirdim. Biraz evvel nöbeti kızkardeşe devredip biraz dinlenmek için eve geldim. Kendimi hastaneden arındırdıktan sonra kısacık da olsa normal hayata dönüş molası verdim, blog yazıp biraz internette turladıktan sonra kendimi yastığıma ve yorganıma emanet edeceğim. Babam nasılsa kızkardeşe ve Türk doktorlarına emanet. 

Hastanelerde geceler bir başka alem, daha hüzünlü, daha sıkıcı, daha yorucu. Babam saat dokuza doğru yatmaya karar verdi, benim de yatmamı istedi ama pabuç bırakmadım. Lakin ışığı söndürmemi isteyince o uyuduktan sonra kitabımı alıp servisin lobisine geçtim. Daha koltuklara yaklaşmadan hırıltılı bir sesin söylediği Urfa dolaylarından bir bozlak çalındı kulağıma. Ses kolonun ardındaki koltuktan geliyordu, sahibi de kötücül bakışlı, haylı kırışmış, iri yapılı bir yaşlı adamdı. Beni görünce sustu, karşısına oturup başımı kitabıma eğdim korkutucu bakışlarını görmeyim diye :) Derken sondasını poşete yerleştirmiş bir başkası göründü, adam Şener Şen'in ikizi adeta. Bir gün önceki kadın olsa "Şener Şen'in aynısından Üroloji'de var" derdi :) Bir de Keje bulsak "Eşkiya"nın devamını çekebilirdik esasen. Baran aslında ölmemiş, çatıdan düşünce böbrekleri hasar almış, Üroloji servisine tedaviye gelmiş, eski hasımlarından biri bozlak söyleyerek onu ararken Keje gelir pansumanını yapar falan şeklinde bir senaryo uydururduk. Ne çeksen gidiyor nasılsa :)

Bizim odanın olduğu blok çok gürültülü, yandaki odaya sürekli kalabalık gruplar halinde ziyaretçiler geliyor ve geç saatlere kadar sohbet ediyorlar. TV'ler son ses açılıyor falan, hastaneden ziyade kıraathane ya da altın günü havası var ortamda, bir bakıma iyi, insan kendini normal hayatta imiş gibi hissediyor. Uyumak isteyen hastaları saymıyorum tabii ki :)

Hayli rahatsız, babamın sık sık uyanması nedeniyle uykusuz ve sıkıntılı gecenin sonunda aynaya bakınca kendimi tanıyamadım. Kirlenmiş saçlarıma iki tarak atıp, babamın kahvaltısını ayarladıktan sonra Kardiyoloji'nin önerdiği EKO çekimi için randevu almaya servise indim. 9. kattayız ve asansöre binebilmek bir mucize, o nedenle sürekli merdivenleri kullanıyorum. İnmek neyse de çıkmak arızalı dizlerim için ilaç yerine geçiyor adeta. Bu diz benden normale dönünce intikamını fena alacak diye düşünüyorum. EKO'daki sekreter pek havalıydı, hafif tertip azarlandım, süngüsü düşmüş bir şekilde geri döndüm, yağlı saçlarımı, solgun yüzümü ve çökmüş gözaltlarımı beğenmemiş olabilir :) Çekim işlemini kızkardeşe havale edip bir daha gözüne görünmedim. Kirlileri toparlayıp yarın sabaha kadar vedalaştım. Umarım yokluğumda çıkacak sonuçlar beklediğimiz gibi olur. Hastane dolaylarından yeni anekdotlarda görüşmek üzere diyor ve uyumaya gidiyorum...

4 Kasım 2015 Çarşamba

HASTANE GÜNLÜĞÜ

Geçen yazımı okuyanlar biliyordur, bu aralar babam rahatsız, bir ameliyat olasılığı var. Bir süre İzmir'de hastanede yattıktan sonra sonuç alamadığımız için seçim nedeniyle Antalya aktarmalı Ankara yaptık. Ankara'ya gelişimiz ayrı bir maceraydı zaten. Yola çıkmadan önce tıkanan sondasını bir özel hastanenin acilinde açtırmıştık ama henüz yolun üçte birini almadan sonda bize yine bir numara çekti. Şehirlerarası yolda bir kez daha tıkandı. Çaresiz direksiyonu Keçiborlu Devlet Hastanesi'ne kırdık. Büyükçe bir apartmandan hallice, oldukça da bakımsız hastane bana Ayfer Tunç'un "Bir Deliler Evinin..." isimli romanındaki hastaneyi hatırlattı. Neredeyse ıssız denecek boşluktaki hastanede bizi güvenlik görevlisi karşıladı babamın koluna girerek acil servise götürdü. Orada iki genç, kadın acil teknisyenine halimizi anlattık. Görevli doktoru çağırdılar. Orta yaşlarının başında bir aile hekimi kadın çıktı geldi. Gerekli talimatları verdi ve 3 gün önce üniversite hastanesinde iki asistanın 2 saate yakın uğraşarak binbir güçlükle ve babamı adeta helak ederek taktıkları sondayı 5 dakikanın içinde şıpın işi değiştirip gerekli ayakta tedaviyi de uyguladıktan sonra güler yüzle yolcu ettiler. Demek ki yetkin kişilere denk geldikten sonra kurumun büyüklüğü küçüklüğü hiç önemli değilmiş. Olur ha, tesadüfen  okurlarsa isimlerini bilmediğim o görevli sağlık personeline kocaman teşekkürlerimi bir kez de buradan yollarım. 

Dün Ankara'da bir hastaneye müracaatla babamı tekrar yatırdık. Gerekli tetkik ve tahlillere başlandı, henüz son durum netlik kazanmadı ama ben 2 günde hastaneler konusunda bir sürü tecrübe kazandım. Tek kişilik özel bir odada kalıyoruz. Babamın yatağı dışında açılabilen tek bir koltuk var. Sırayla oturuyoruz :) Penceremiz başka bir hastaneye ve o kadar yüksekten bakılınca minyatür oyuncak arabalara benzeyen araçların parkettiği bir otoparka bakıyor. Doktorları ve hemşireleri tanıyabiliyoruz ama diğer görevlileri giysilerinin renklerinden seçiyoruz. Kazara farklı renkten diğer rengin hizmetini istersek kendileri tarafından ilgili renge yönlendiriliyoruz :) Bugün babamı konsültasyon için polikliniğe indirmem gerektiğinde tekerlekli sandalye istediğim kırmızı giysili mavi giysililere başvurmamı söyledi mesela. Beis yok, yavaş yavaş renklerin gizemini çözüyorum. Bir de şöyle bir durum var, kazara farklı renk diğer rengin işini görürse-mesela kırmızı mavinin görevini yerine getirirse rica üzerine-o işi yaptıktan sonra kapı önünde oyalanıp gereksiz açıklamalarda bulunuyor. Bunun Türkçe'ye tercümesi ise "yani ben biraz yoruldum, cebime doğru yapılacak ufak bir çalım dinlenmemi sağlar" şeklinde. İçinizden bu tarz davranışlara prim vermemek geçse de yazılı olmayan kurallar gereğince o çalımı yapmak zorunda kalıyorsunuz. Aksi halde bırak primi fazla mesai bile hayal :) 

Neyse bin güçlükle tekerlekli sandalye temin edip bin güçlükle asansörde yer bulduktan sonra Anestezi Polikliniğinin önünde 3 saat sıra bekledik. Haliyle bekleme hallerinin ritüellerini de yerine getirdik. Yanımızda oturan iki adamdan yaşlı olanı bana dönüp: "Sen Samsunlu musun?" dedi. "Değilim, nerden çıkardınız Samsunlu olduğumu" diye sorunca da "Samsunluca konuşuyorsun da ondan" dedi. İçinizde Samsunluca bilen var mı? Nasıl bir dildir? Kulağı ağır işiten babamın sorduğu sorulara duysun diye bağırarak cevap verince bir diğeri "Babana bağırma" diye uyardı sağolsun. Kahve almak için kafeteryaya gidip döndüğümde rastladığım bir kadın ise beni babamın karısı sandı :) Meğer başka biriyle karıştırmış, "babanızın aynısından Nöroloji'de de var" dedi, hahaha :)

Kısacası yorgun, üzgün, huzursuz ve endişeli olsak da gülecek bir şeyler bulabiliyoruz. Taburcu olana kadar daha neler göreceğiz kimbilir. Aşağıdaki fotoğraf mı? O da servisin gün batarken Ankara manzarası...




1 Kasım 2015 Pazar

HAYAT İŞTE, NE YAPACAĞI BELLİ OLMAZ

Aslında size geçen hafta zeytin toplamak için gittiğimiz kasabadaki şu güzelliklerden bahsedecektim:


Bu şirin keçiden,


Bulutun, jet izinin, ağaç formunun birbirine karıştığı bu pastoral görünümden,



Ve topladığımız yeşilli-karalı zeytinlerden. Gel gör ki evdeki hesap çarşıya uymadı. Babamın rahatsızlanıp hastaneye yattığını duyunca apar topar İzmir'e yollandık. Hayli endişeli bir yolculuk olduğunu tahmin etmişsinizdir ama yine de yer yer gülümseten manzaralara da rastlamadım değil. Görür görmez kahkaha attıran ilk görüntü şuydu; Korkutelimizin medar-ı iftiharı mantarın devasa boyuttaki post modern heykeli, yapan eller mantar hastalığı görmesin :)


Henüz mantarın şokunu üstümden atamamışken Atça'da bir tele dizilmiş, yere doğru sarkan devasa boyuttaki çilek, karpuz ve incirden ödüm koptu. Herbiri hilafsız 2 metre çapında idi ve aralarında asla bir oran yoktu. Tüm uğraşılarıma rağmen fotoğraflarını çekemedim, kader utansın. 

Denizli'ye yaklaşırken verdiğimiz mola şu manzaraya karşı yemeğimi yiyip kahvemi yudumlarken orada geçirdiğim 2 yılın ve ilk öğretmenliğimin anılarını canlandırdı.


İzmir'e ulaştığımızda hava kararmıştı, hastaneye uğrayıp babamı ziyaret ettikten ve korktuğumuz kadar vahim durumda olmadığını gördükten sonra amcamızın evine yollandık. Geriye kalan 3 gün hastane koridorlarında doktor kovalayıp, bir türlü sonuç alamadığımız tıbbi faaliyetlerle geçti. Zaten tatildi, hastane gayet tenha, doktorlar da izinli idi. Son uğraşıdan da olumlu bir netice çıkmayınca babamı alıp Ankara'ya gitmeye karar verdik. Yorgunluk, üzüntü ve endişeyle geçen 3 günden geriye birazcık nefes aldığımız şu görüntüler kaldı:



Babayı kapıp arabaya attık ve vatandaşlık görevimizi ihmal etmemek için önce Antalya'ya uğradık. Malum yarın seçim var, koyvermedik oy vermeye geldik. Daha sonra yolculuk Ankara'ya. Dilerim hem seçim sonuçları, hem de babamın sağlık durumu yüzümüzü güldürür. Haydi rastgele...

22 Ekim 2015 Perşembe

GÜNLÜK





Görsel: Buradan

Sezonun ilk tarhana çorbasını pişirdik hayırlısıyla, resmi sonbahar açılışı diyeceğim ama burası Antalya. Daha pastırmalı pastırmasız çok sıcak yapar. Dün öğleden sonra başlayan yağmur-hoş buna yağmur demek hafif kalır, ufak çaplı bir tufan diyelim-"hımm, galiba yaz bitiyor" dedirtti. Bir süre bekledim, apartmanın altında biriken gölcüğe gemisiyle Nuh yanaşır mı diye ama gelen giden olmadı. Böyle kısa süreli tufanlara gönül düşürmüyor sanırsam. Zaten sonra dalga geçer gibi güneş çıktı. Şaşırdım mı? Hayır, bu memleketin netameli havalarına alışkınız biz. Yine de yağmurun gazıyla tarhana pişirmeye karar verdim, verdim vermesine de evde tarhana stoku tükenmiş. Bu memlekette üzerinden yaz geçen tarhananın kanatlı konukları olacağı için Ankara'ya giderken tüm kuru erzakları ya yanıma almış ya da elden çıkarmıştım. Eee niyet ettik bir kere, ne olacak şimdi? Beis yok, apartman komşuların yiğenlerin olunca alırsın eline tası, çalarsın kapılarını, "şu yengenize bir pişirim tarhana" dersin. İkiletmezler sağolsunlar, kapar tarhanayı, koyarsın ateşe. Sonrası afiyet olsun. 

Bu aralar hala tam anlamıyla sağalmamış ruh halimden dolayı tek yapabildiğim kitap okumak, bazen de film ya da dizi izlemek. Dizi derken TV'den değil hafazanallah. Şu aralar elimden gelse TV'yi kilide vuracağım ama evde yalnız yaşamıyorum. 6. sezonu başlayan "Downton Abbey"in ilk beş bölümünü muhteşem Lady Grantham'ın entrikalarına gülerken izlemiş bulunuyorum. Yine 4 bölümlük bir mini dizi olan "Olive Kitteridge" de bir ütü seansı sırasında tüketiliverdi. Sırada Lale'nin önerisiyle "North&South" var.

Kitaplara gelince yer gibi okuyorum bu aralar, neredeyse günde bir tane ve genelde iyi çıkıyor elime aldığım kitaplar. Pazartesi'den bu yana "Kelebeklerin Yazı" ve "Kağıt Ev"i bitirdim, Ayşegül Devecioğlu'nun ilk romanı olan "Kuş Diline Öykünen"i ise yarıladım. Bazen okurken beni şaşırtan enteresan tesadüfler oluyor. "Kelebeklerin Yazı"nda tam ağzıma "After Eight" çikolatası atacakken okuduğum satırda "After Eight"ten bahsedilmiş olması gibi :) Dün bitiridiğim 89 sayfalık ama dolu dolu bir kitap olan "Kâğıt Ev" ise kitaplar konusunda hislerime tercümandı:

"Harf haritasında parıldayan yıldızlar vardı, bir gece içinde yayınevlerinin korumasındaki rezil kitapları paraya dönüştüren, pazarlama taktikleriyle piyasaya sunulan, edebiyat ödülleri kazanan, romanları kepaze filmlere dönüşen ve kitapçıların vitrinlerini süsleyen, sergilendikçe para üstüne para kazandıran yıldızlar. Ve tüm bunlar bir yazarın aşması gereken rengarenk bir savaş alanı gibi beliriveriyordu bar masalarında, üstelik yazı macerasında da değil; gerçi orada başlayanlar da oluyordu bu savaşı ama pek azı tamamlayabiliyordu. Editörler iyi kitapların yokluğundan, yazarlar büyük yayınevlerinin yayımladığı "bok"lardan şikayet ediyordu; öfkeli iddiaları, başarısızlıklarını haklı kılan mazeretleri, çaresizce hırsları vardı her birinin. Buenos Aires'te kitaplar bir strateji, aynı anda birden çok yerde bulunma ve güç yeteneği savaşının göz yanıltıcı merkezine dönüşmüştü."

Dünyanın her yeri aynı sanırsam; ha Arjantin, ha Türkiye. Vah biz okurlara...

16 Ekim 2015 Cuma

ÖFF!



Sıkıldım...

Boş boş tavana bakmaktan sıkıldım, dün gittiğim ziyarette sıkıldım, evde oturmaktan da sıkılmıştım zaten. Eskiden sıkılmadığım için şimdi sıkıldığıma daha çok sıkıldım. Elbise dolabının kulpuna iliştirilmiş kuş biçimindeki objenin uzaktan kocaman bir çekirgeye benzemesinden sıkıldım. Kısacık ve daha bitirmeden aklımdan çıkan öyküler okumaktan sıkıldım. Duvardan bakıp sürekli gülümseyen, milattan önce çekilmiş düğün fotoğrafımızdaki genç kadınla aramızda yıllar olmasından sıkıldım. Pazarda her hafta tezgah açan çiçekçinin yerine uzun donlar satan bir satıcının yerleşmesine sıkıldım. Dünyanın parasına aldığım hünnapların yarısının çürük çıkmasına sıkıldım. Mütemmim cüzüm haline gelen geniz akıntısından sıkıldım. Kahve içmekten bile sıkıldım-ki bu pek hayra alamet değil-sıkıldığım için ellerimle koltuk kenarında tempo tutmaktan sıkıldım, insanların cahilliğinden, dünyanın kötülüğünden sıkıldım. "Frigo" diye pazarladıkları şeyin Magnum'un dörtköşe kopyası olmasından sıkıldım, ağzıma gelen tadın bana frigoyu çok seven annemi ve Anafartalar Caddesi'ndeki frigocuyu anımsatmamasından sıkıldım. Patateslerin lekeli, domateslerin tatsız olmasından sıkıldım. Hala bitmeyen nemden sıkıldım, terlemekten daha çok sıkıldım. Sanal alemde ayar veren insanlardan ve iki postumdan birine yorum bırakıp Uludağ'daki otellerin reklamını yapan şahsiyetten sıkılmanın ötesinde sıkıldım. Durmadan uzayan ve bu aralar aynı sıklıkta dökülen saçlarımdan sıkıldım. Bu kadar çok sıkıldığım için kendimden sıkıldım.

Ben gidip bulgur pilavı pişireyim, sıkıntım geçince görüşürüz...

13 Ekim 2015 Salı

NE ÇOK ACI VAR*


15 gündür uzakmışım buradan, önce kişisel gündem, sonra ülke gündemi nedeniyle. Ne yazsam, ne söylesem, neyi paylaşsam bilemiyorum, elim gitmiyor, içim almıyor. Metin Altıok'un güzelim dizelerindeki gibi "Bir şey yok paylaşacak acıdan başka". Oysa biz küçük şeylerden mutlu olan insanlardık; vazoya koyduğumuz bir demet kasımpatının rengi, kitapçıdan eve taşınmış yeni bir kitabın kokusu, denize karşı  içilen bir fincan kahve, posta kutusunda bulduğumuz katrpostal, telefonun ucunda bir dost sesi, izlediğimiz güzel bir film, güz yapraklarının kızılı, Bey dağlarının heybeti içimizi coşkuyla doldurmaya yeterdi. Gel gör ki ülken huzurluysa sen de huzurlusun, hiç tanımadığın insanlar için gözyaşı dökmediğin zaman gülersin, yarın ne olacak endişen yoksa düş kurarsın, açtığın her kanal bir genç ölümü sunmuyorsa şarkını, türkünü içinden gelerek söyler, dinlersin. Kötü günlerden geçiyoruz, vicdanımızın sesini dinlemek, umuda sıkı sıkı sarılmak, hem kendimizi hem de ruh sağlığımızı korumak zorundayız. Unutmayalım ama hayata küsmeyelim, yasımızı tutalım ama etrafımızdakileri de kırıp dökmeyelim. Çocuklarımıza vicdan ve aklıselim sahibi olmayı öğretelim. Elimizden ne kadarı gelirse. 

Yunus Emre duygularıma tercüman:

"Bu dünyada bir nesneye 
Yanar için göynür özüm
Yiğit iken ölenlere
Gök ekini biçmiş gibi"



*Cahit Zarifoğlu/Yaşamak