.

.
.

15 Ocak 2014 Çarşamba

YILIN İLK SERGİSİ

Bugün Fikret Otyam Sanat Galerisi'nde Azerî ressam Nazım Hajıyev'in "Dinler" isimli resim sergisini gezdim ve sergi ile aynı adı taşıyan tablonun başından 15 dakika kadar ayrılamadım. Detayların inceliği, renklerin güzelliği ve ressamın tekniği adeta büyüledi beni. Sözkonusu resim aşağıda, büyüterek bakmanızı tavsiye ederim:


Bunun dışında sergiden birkaç resim daha aşağıda, yine büyütmenizi önereceğim:


Şehrin Üzerinden Uçuş


388,5


 Bitmemiş Müzik


Filcik


Kapı


13 Ocak 2014 Pazartesi

HAFTA BAŞLARKEN


Bir haftalık tadilat telaşı ve yerleşme yorgunluğunun ardından nihayet dün kendimize zaman ayırabildik. Güneşli ve ılık bir kış Pazarı'nda falezlerin üstünde Beydağları manzarasına karşı kahveleri yudumladık.



Kahve içmekle kalmadım tabii, müthiş sanatsal yönümü(!) konuşturup kadehin masaya vuran yansımasını fotoğrafladım, o la la :)

Eve dönüşte ara vere vere yılan hikayesine dönen "Mavi En Sıcak Renktir" filmini izleyip bitirdim. 


Tamam güzeldi güzel olmasına da benim için yılın en iyi filmi değildi, belki sinemada kesintisiz izlesem daha farklı düşünebilirdim, bir de sevişme sahnelerinin bu kadar uzun ve detaylı tutulması gerekli miydi akıl erdiremedim. Kesinlikle muhafazakar bir yapıya sahip değilim bu konuda ama abartılı geldi, filmin duygusal yönünü ikinci plana atmış sanki o uzun sahneler. 

Bu sabah da "Frances Ha"yı izledim ve bayıldım. Dişe dokunur bir konu yoktu ama insanı sıkmayan, yormayan, eğlenceli, keyifli bir filmdi. Kesinlikle öneririm.


Öğleyin evimize bir usta daha gelerek koleksiyona 4. kişi olarak eklendi. Bu defaki çocuk yüzlü ufak-tefek bir adamdı. İlla bir ünlüye benzeteceksek Halit Akçatepe'nin gençliği diyebilirim. En çok sivri burunlu rugan pabuçlarını sevdim :) Pabucunda mıydı sırrı bilmem ama işini çabucak ve kesin olarak yapıp gitti.

Ve öğleden sonra alışverişe gitmek için bindiğim minibüste sürpriz vardı, şoför geçen defaki "tringilizli" muhabbete iştirak eden şofördü. Bu defaki bombası bir durak erken indirdiği toraman ergene "az yürü sağdan dönüver ha yegenim, gıdısını yidiğim" demesiydi. Plakayı alsaydım keşke, hep o dolmuşa binerdim, her yolculukta bir komedi yaşanıyor çünkü.

Ve D&R'a girmesem iyiydi, hiç niyetim yokken Nedim Gürsel'den "Yüzbaşının Oğlu" ve Marc Levy'den "Bay Daldry'nin Tuhaf İstanbul Yolculuğu" ile çıktım. Kader utansın, ben değil :)


11 Ocak 2014 Cumartesi

USTA LA VİSTA :)


Ev dediğin şeye fazla yüz vermeye gelmiyor, bir tarafa tadilat yaptırınca diğeri kıskanıp "bana da, bana da" diyor arsız çocuklar gibi. Tam dolaplar kuruldu, iyi kötü yerleşti, iş temizliğe geldi derken çamaşır makinası su koyuverdi. Evet kelimenin tam anlamı bu, su koymak. Tadilat sırasında kirlenen bazı öteberiyi yıkarken zeminin ıslandığını farkettik. Orasını, burasını kontrol ettik ama çözebileceğimiz bir sorun olmadığını anlayınca ikinci usta eve teşrif etti. İlk ustamız tarz olarak Müslüm Gürses'e benziyordu, bu ise çok farklıydı, bunun modeli Cahit Berkay'a daha uygundu. Orta yaşın sonlarına yaklaşmış olsa da atkuyruğu yapılmış uzun beyaz saçları, blucini ve yeleği ile elindeki tamirci çantasından İngiliz anahtarı yerine gitar çıkaracağı beklentisine girdim. Gitar çıkmadı tabii ki, onun yerine sigarasıyla banyoya girdi ve izmariti de klozete attı. Diken diken olan saçlarımı çamaşır makinesinin hastalığının ölümcül olmadığını duymak normale döndürdü. Değişecek parçaları temin ettiğinde haber vereceğini söyleyerek ve geride anı olarak klozette yüzen sigara izmaritini bırakarak veda edip gitti. İzmariti arzın derinliklerine göndermek için sifona bastığımda rezervuarın akıttığını farkettik bu defa. "İmdat" çığlığımızı zor zaptederek yeni bir usta aramaya koyulduk. Ustalardan koleksiyon yapmak niyetindeyim, imzalı fotoğraflarını istesem fena olmayacak. Su Ustası Miraç-pardon o Füruzan'ın bir öyküsünün adıydı-geldiğinde bunun tarzının Abdurrahman Dilipak'a uyduğunu gördüm. Sessizce ve sigarasız olarak banyoya girdi, 10 dakikada işi bitirdi, kahve teklifimizi reddetti ve gitti. Ardından yaptığımız kontrolde rezervuarın akıtmaya devam ettiğini gördük. Yarın kendisiyle bir kez daha müşerref olacağımız için mutluyum(!)

Tüm bu süreç içinde yorgunluktan süründüm adeta, tek arzum yakınlarda yeni bir ustayla daha muhatap olmamak. Elde zaten 2. seferlerini yapacak 2 tane mevcut, fazlası kurdeşen döktürecek. Şimdi ayaklarımı uzatıp, çayımı elime alıp biraz keyif yapacağım, bunu yeterince hakettim çünkü. Sizlere de ustaya ihtiyaç duymayacağınız bir Pazar günü diliyorum...


9 Ocak 2014 Perşembe

USTAN MI VAR DERDİN VAR


Her şey artık iyice eskiyen ve içine tek bir ilave parça bile almamakta direnen giysi dolabını yenileme fikriyle başladı, sonra fikir genişledi, odadaki diğer eşyaları da kapsadı ve tavsiye edilen bir ustayla pazarlığa oturuldu. Çekişmeli bir pazarlık oldu, hem fiyat hem de dolabın görüntüsü açısından. Usta klasikçiydi, ben daha modern bir tarz istedim. Usta sürgülü kapak dedi, bu defa ben klasik oldum, normal kapakta direndim. Usta benim her dediğime itiraz etti, ben ustanın her dediğine itiraz ettim, sonunda ikimiz de yorulduk ve asgari müşterekte mutabakata vardık. Ölçüleri aldı ve "yılbaşından önce teslim edemem ha" diyerek gitti. Ah o arada geçen 1 aylık sakin günler ne güzelmiş :)
Sonra tam yılbaşı günü telefon edip, "dolaplar bitti montaja geleyim mi?" diye sordu. Bir zamanlama harikasıydı, haliyle reddettim. Yılbaşından 2 gün sonra telefon edip çağırdığımızda da o bizi reddetti ve sonunda dün 1 usta, 1 kalfa, 1 taşıma yardımcısı, bir dolu demonte parça, çekiç, çivi, matkap vs donanımıyla "home sweet home"a çıkarma yaptılar. O andan itibaren ev "home sweet home" olmaktan çıkıp "home kaos home"a dönüştü. "Yatak odasının eşyasını değiştirmek=taşınmakla eşdeğer olmak" imiş anladım, an itibarıyla da anlamaya devam ediyorum. Dolap, çekmece, raf niyetine sığınacak ne kadar mekan varsa içindeki her türlü nesne salona taşındı, tabii ki tarafımdan. Salonun eşyaları şu anda görünmez durumda, üzerleri giysiden örtülerle kaplanmış durumda, dalgalı bir deniz gibi. Bu taşınma seferberliği esnasında müthiş nostaljik ve duygu dolu anlar yaşadım. Milattan önceden kalmış bazı giysiler ortaya çıktı, örneğin nişanlığım. Henüz etiketi koparılmamış ve ne zaman aldığımı hatırlamadığım bazı "Unidentified Flying Object"ler buldum, sevindim. 36 bedenle 46 beden arasında değişen giysiler zaman içerisinde enlemesine geçirdiğim metamorfozun açık işaretleri olarak dehşete düşürdü. 10 yıldır bir kere bile üstüme geçirmediğim giysileri görüp hala saklamaya devam ettiğim için kendimden nefret ettim. Rengini, desenini ve hatta kimin tarafından hediye edildiğini unuttuğum ambalajı açılmamış havlu, çarşaf ve benzeri mefruşat eşyasının bolluğu bir daha benzeri şeylere uzun süre para vermeyeceğim gerçeğiyle mutlu etti. Taa çeyizimden kalma el emeği dantelli-neredeyse hiç kullanılmamış-yatak takımlarına bakıp annemi andım, hafiften sulandım. Bazı desenler Denizli'ye götürdü, bir köşede sıkışmış bulduğum yastık kılıfıysa ilk gençliğime. Neyse bu duygu şelalesi akmaya devam etsin ustamız ayağındaki koca postalları çıkarmaya gerek görmeksizin-neyse ki halıları toplamıştım-odayı teftiş etti. O esnada duvardaki çerçeveli nikah fotoğrafımızı görüp inceledi, kocamı çok yakışıklı buldu, beni de hatırım kalmasın diye bir dizide oynayan adını hatırlayamadığı oyuncuya benzetti. "Hangi dizi?" diye sordum, "Huzur Sokağı" dedi, "Ben dizi izlemiyorum, bilemedim" deyince de "Bilgisayarın başında oturacağına dizi seyret hocam" dedi. Hah, bilgisayar yüzünden bir ustadan azar işitmediğim kalmıştı, o da oldu şükür. Bir an babam geldi sandım ama en azından o bilgisayara alternatif olarak dizi önermezdi. Merak ettim gidip internetten baktım, sözkonusu oyuncu Selin Demiratar'mış. Eh, fena bir benzetme olmamış ama bu benzetme iltifat olarak mı, yoksa "İşte geldin gidiyorsun uzak bir diyara/Eskiden turp gibiydin şimdi döndün hıyara" dizelerine atfen mi yapıldı çözemedim, fazla da karıştırmadım :)
Usta yardımcısına ve bize uzun uzun talimat verdikten sonra ağrıyan ayağını göstermek üzere hastaneye gitti, ardından sancılı bir montaj süreci başladı. Kaç kere elektrik süpürgesi kullandım, kaç kere yerleri sildim, kaç kere getir-götür yaptım bilemiyorum. Sonunda montaj işlerinin büyük kısmı bitti, usta elinde sipariş ettiğim bir çerçeveye takılmak üzere  minik askılarla "bak ne güzel birşey buldum" diyerek geldi, askılar da yerine monte edildi. Kendisinin perdeleri değiştirip jaluzi takmamız, badana yaptırmamız, avizeyi değiştirmemiz yolundaki önerilerine "hehe" deyip yolcu ettikten sonra derin bir nefes alıp ilk bulduğum yere yığıldım. "Bugünün işini yarına bırak" felsefesini benimseyerek akşamı dinlenerek geçirdim. Şu anda bir salon dolusu giysi ve benzeri çul-çaput elden geçirilip ayıklanmak ve elde kalanları dolaplara yerleştirilmek üzere dört gözle beni bekliyor. Hayli uzun bu yazıyı okurken yoruldunuz biliyorum ama benim kadar yorulmamışsınızdır yine de. Size güzel bir gün diliyor ve kumaştan yapılmış bir denizde kulaç atmak üzere aranızdan ayrılıyorum...

5 Ocak 2014 Pazar

PAZAR PAZAR

Dışarıda pırıl pırıl bir güneş ve bahar ılıklığı var. Antalya havası konuğum gittikten sonra silkelenip kendine dönerek ayıp ettiyse de biz yine de yağmurla, bulutlu demedik tadını çıkardık beraber olmanın. 
Dün baktık ortalık gri, gökyüzü bulutlu olsa da yağmur durmuş, attık kendimizi dışarı. Kısa bir yürüyüşün ardından oturduğumuz cafedeki sohbetimize kahve ve makaron eşlik etti: 


Sonrasında parkta biraz dolaşıp omuzlarında bulutları taşıyan Beydağları'yla selamlaştık:


Eh, yol buralara düşmüşken Antalya usulü piyaz yenmeden eve dönülmezdi, o görevi de ifa ettik, sefamız olsun. 

Akşamın etkinliği Opera Sahnesi'nde "Umut" balesini izlemekti. 2. kez seyretmeme rağmen yine çok beğendim, çok zevk aldım. Varolsun Operamız:


Görsel: Buradan

Fotoğraftaki dansçılar Esra Taner ve Murat Özdemir. Danslarıysa tam bir görsel ziyafetti. 

Ve bugün 2014'ün ilk pazar günü; güneşli ve ılık. Yılbaşı süslerini toplayıp gündelik hayata geçiş yaptım, birazdan da kahve içip kitabımla köşeme çekileceğim. Cümlenize hafta sonunun geri kalan bölümü şen olsun...


3 Ocak 2014 Cuma

3 GÜN RAPORU


Yılbaşlarının 10 gün falan sürmesi gerektiğini düşünüyorum. Onca hazırlık yaptık, ağaç süsledik, kurabiye yaptık, hediyeler aldık, kartlar attık, bir sürü yemek pişirdik, ne oldu? Bir gecede bitip gitti, ayıp yahu. Emeklerimize yazık, kısacası birşey anlamadım ben bu işten. Neyse ki bir dahaki yılbaşına az kaldı, 362 gün dediğin nedir ki, su gibi geçip gider :)

Yeni yılın ilk üç günü gayet güzel geçti. Yukarıdaki fotoğraf 1 Ocak tarihli, Antalya Karaalioğlu Parkı'ndan bir bulut şöleni. Yılın son ve ilk günü güneşli bir hava sunan şehrimiz ikinci ve üçüncü gün cozuttu. Bir yağmur bir yağmur.  Biz de kendimizi film izlemeye adadık. Önce evde "The Broken Circle/Kırık Çember"i izleyip dağıldık. Kendimize gelmemiz epey vakit aldı. 2014'ün bu ilk filmi çok etkileyici, çok hüzünlü ama bir o kadar da güzeldi. Akşamına da artan hindilerle "arabaşı çorbası" yapıp içtik :)

3 Ocak geceden hızını arttıran yağmurla devam etti. Bu defa evde oturmadık, kendimizi bir AVM'ye atıp sinemada film izledik, daha iyi bir seçenek olmadığı için "Patron Mutlu Son İstiyor"a girdik zorunlu olarak. Enfes Kapadokya görüntüleri, Ezgi Mola'nın güzel yüzü, sıcak gülümseyişi ve şık giysileri dışında bir numarası yoktu filmin. Tolga Çevik'in "Hello Kitty"li donunun göründüğü sahne dışında gülmedik bile. Ardından karnımızı doyurup kahvemizi içtik, ben Mudo'da iki adet bardak kırdım-öncesinde de evde bir adet bardak, bir adet de fincan kırmıştım, üçledim hatta dörtledim iyi oldu-ödemek istedim ödetmediler, günah benden gitti ne yapayım :)

Eh, üç gün için fena sayılmayacak bir performans sergilemişiz görüldüğü gibi, darısı diğer günlerin başına der huzurdan çekilirim...




1 Ocak 2014 Çarşamba

DÜNDEN KALAN

Yılın son günü neler mi yaptık:


Pırıl güneşli, yazdan kalma bir havada, falezler üstünde harika bir yürüyüşle başladık güne.


Üstüne birer de kahve götürdük denize karşı.


Ortam günün anlam ve önemine uygun olarak süslenmişti.


Eve dönünce yoldan aldığımız nergislerin kokusuna kahve, yılbaşı likörü ve Laleciğimin fondanları eşlik etti.


Öğleden sonramız şu sofraya konanları hazırlamakla geçti. Mide gözden daha kolay doyunca 3 gün idare edecek kadar yemek arttı doğal olarak.


Geri kalan, sohbet, muhabbet, hediyeler, kahkahalar ve iyi dileklerden ibaretti. Ha bir de keman sanatçısı küçük kuzimin bizim için kemanıyla yaptığı küçük dinleti vardı. Kısacası her şey hoştu, güzeldi. Umarım aynı güzelliği 2014'de de sürdürürüz. Hepinize bir kez daha sağlıklı, huzurlu, barış içinde bir yıl diliyorum...