16 Ekim 2013 Çarşamba
15 Ekim 2013 Salı
12 Ekim 2013 Cumartesi
KRİTİK
Dün akşam tüm yorgunluğumla TV başında yaprak sararken Altın Portakal'ın kapanış törenini izledim canlı yayında. Ulusal Yarışma'ya katılmış filmlerin hiçbirini izlemediğim için verilen ödüller bana bir şey ifade etmedi, lakin Uluslararası Yarışma'da birincilik portakalını "36" filminin yediğini görünce özenle sardığım yaprak elimden düştü. İzlediğim filmlerden biri ve en sıkıcısıydı. Deneysel bir çalışmaydı sonuçta; bir ilk film, oyuncuların ilk rol tecrübesi ve durağan bir yapımdı. Analog fotoğraf filmlerinin 36'lık olmasından yola çıkılmış 36 kısa sahneden oluşuyordu ve hem hareket, hem diyalog çok azdı. Verilmek istenen mesaj da "ne kadar fotoğraf çekerseniz çekin hatırladığınız hafızanızda kalandır" şeklindeydi. Film sonrası salonda bulunan oyuncularla bir söyleşi yapılmıştı, izleyenlerin çoğunun görüşü de filmin durağan ve sıkıcı olduğu yönündeydi. Lakin jüri farklı düşünmüş olmalı ki çok daha güzel filmler izlemiş olmamıza rağmen ödül buna gitti. Eh onlar da sinemacı gözüyle değerlendirip bir nevi teşvik etmek istediler gençleri sanırım ama halk için yapılmayan film de biraz havada kalıyor sanki. Her neyse ben kişisel portakalımı-yarışmaya katılmış katılmamış ayırmadan- Asghar Farhadi'nin "Geçmiş"ine, en iyi ilk film ödülünü "Arkadaşlar Arasında"ya, en iyi kadın oyuncu portakalını Nazan Kesal'a, en iyi erkek oyuncu portakalını "Omar" filminin sevimli Omar'ına, en kanlı kasap portakalını da Kim Ki Duk'a takdim ettim. Afiyetle yesinler. Kendime de "Yılın İzleyicisi" portakalını uygun gördüm, itiraz edebilirsiniz ama hiç derdim değil, jüri ben değil miyim istediğime veririm :)
Şimdi bu defteri kapatıp bayram moduna geçme, çocuklarla keyif çatma, yiyip-içme, gezip tozma zamanıdır. Hâlâ dinlenemedim esasen, tembellik hakkımı bayram sonrası için saklı tutuyorum. Haydi şimdilik kalın sağlıcakla...
11 Ekim 2013 Cuma
PORTAKAL 6
Benim 6, festivalinse 8. günüyle birlikte bir Altın Portakal'ı daha soyup yemiş bulunuyoruz. Portakal teyzemiz bu sene 50. yaşını kutlayarak yarım yüzyılı devirdi maşallah. Vücut taş gibi amma velakin yüzü çökmüş hatunun. Ee kolay değil onca stres, sahne ışığı, makyaj ihtiyarlattı kadını. Bugün kulağına fısıldayarak seneye yüz estetiği yaptırmasını, biraz da güler yüzlü olmasını tavsiye ettim. Helallik istedim, vedalaştık 2014'e kadar. Sonra ben Filistin yapımı "Omar" filmini seyretmek için salona girdim.
Son gün olması sebebiyle festivalin neşesi kaçmış, ortalık ıssızlaşmıştı. Salonda çok fazla izleyici yoktu oysa "Omar" oldukça güzel bir filmdi. Kâdim insanlık sorunları konu edilmişti yine, işgal altındaki Batı Şeria, İsrail-Filistin çekişmesi ve arada kaybolan hayatlar. "Omar" benim için festivalin kayda değer filmlerinden biriydi.
Günün ikinci ve festivalin benim için son filmi ise bir kahve molasından sonra izlediğimiz "Serbest Düşüş" oldu.
Alman yapımı film bu yıl festivalde gösterime giren filmlerin çoğunun işlediği bir konuyu, eşcinselliği işlemişti. İki meslektaş polis arasında gelişen ilişkiyi ve sevgilisinden bebek bekleyen Marc'ın tereddütle karşıladığı duygularını, kontrolden çıkan hayatını izledik perdede. Daha önce "Metabolizma" filminde de benzer bir konu ele alınmıştı ama bu film diğerine göre daha bir izlemeye değerdi.
Bir festival de böylece bitti. O coşkulu havayı, sinemalar arası koşturmaları, iki arada bir derede atıştırılan yemekleri, içilen kahveleri, elimizin uzantısı haline gelen festival broşürünü, yanıbaşımıza oturup birlikte film izlediğimiz oyuncuları, yönetmenleri, film sonrası söyleşilerini özleyeceğiz. Yeni bir festivale-ki sırada Piyano Festivali var-kadar bayram koşuşturması içine dalarken 51. Altın Portakal'da görüşmek dileğiyle diyorum...
10 Ekim 2013 Perşembe
PORTAKAL 5
Efendim, sabahın köründe kalkıp, akşamdan biten tüpü rica minnet bir saatte yenileyip ilk seans için sinema salonuna koşturdum. Aklımca bugün 4 filmle en yoğun festival günüm olacaktı. Lakin görmeyi en çok istediğim filmlerden "Gerçeğin Dansı" teknik bir aksaklık nedeniyle gösterime giremedi. Kös kös boşalttık salonu ve kahve içmeye gittik. Kanıtı yukarıda; festival günlerinin olmazsa olmazı el uzantısı haline gelip eskimiş festival programı, biletler ve uzak gözlüğü eşliğinde sade kahve. Görünmeyen kalemler ise çanta içindeki hırka ve şal. Film yerine kahve ve sohbet seansından sonra "36" isimli Tayland filmini izledik. Nawapol Thamrongrattanarit adındaki, soyadı bateri solosuna benzeyen bir yönetmenin çektiği film son yıllarda izlediğim en durağan filmdi.
Film sonrası salonda bulunan filmin oyuncuları Koramit Vajrasthira ve Wanlop Rungkumjad izleyicilerle yaptıkları söyleşide filmin mesajının "hafıza" olduğunu, "36" isminin ise fotoğraf filminin 36 poz olmasından kaynaklandığını söylediler.
"36" dan pek fazla keyif almadan çıkıp AKM'ye, tamamı Antalya'da çekilen "Her Şey Yolunda" isimli filmi izlemeye gittim. Gitmez olaydım. Sanki Antalya'da yaşamıyorum, git o görüntüleri bizzat orijinalinden gör, filme ne hacet. Hayatımda bu kadar kötü film çok az izledim, müsamereden hallice diyeyim siz anlayın. Oturduğum yer sıranın ortası olmasa ve insanları rahatsız etmekten çekinmesem ilk 10 dakikanın sonunda çıkacaktım. Çaresiz sonuna kadar katlandım bu eziyete.
Allahtan akşam seansında gittiğim Asghar Farhadi'nin "Geçmiş" isimli filmi gündüz çektiğim eziyeti unutturdu. Başrollerinde "Artist" filminden tanıdığımız Berenice Bejo ve ilk gün "Son Adım" filminde yönetmen ve oyuncu olarak izlediğimiz Ali Mosaffa'nın olduğu film boşanma aşamasındaki bir çiftin geçmişteki ve günümüzdeki sorunlarını konu alıyor. Vizyona girerse kaçırmayın derim.
Yarın festivalin son günü, hiçbir ulusal yarışma filmini izlemediğim için sonucu merak etmiyorum. Uluslararası yarışma ödüllerinin izlediğim filmlerden birine gitmesini umuyorum ve son olarak 2 film izleyip 50. Altın Portakal'a veda ediyorum...
9 Ekim 2013 Çarşamba
PORTAKAL 4
4. Festival günümde niyetim tek bir filme gidip kalan zamanda eve çeki düzen vermekti. Ancak sabah erken kalkıp yapmayı planladığım işleri düşündüğüm zamandan önce bitirince bari 2 belgesel seyredeyim dedim ve yollandım AKM'ye. Dışarıda gayet güzel ve güneşli bir hava varken morg düzeyinde soğutulmuş salonda ceketlere ve şallara bürünerek 2 güzel belgesel izledim. Birkaç yıl önce festival salonlarında öyle üşümüştüm ki artık çantama bir hırka, bir şal atmadan çıkmıyorum.
İlk belgesel "Antigoni/Küçük Adamız Hayatımız", Burgaz Adası'ndan başta Yunanistan olmak üzere çeşitli ülkelere göçmüş adalı Rumların adayla ilgili anılarını ve yıllar sonra adaya ziyaret amaçlı geri dönüşlerini konu alan hoş bir yapımdı. Yer yer hüzünle izledik.
İkinci belgesel "Bûke Baranê/Yağmurun Gelini" Kürtçe'de gökkuşağı anlamına gelmekti imiş. İlkokulu Yüksekova'nın bir köyünde aynı sınıfta okuyan çocukların o yıllarda çekilmiş bir fotoğrafından hareketle hazırlanan ve güneydoğu sorununu o yöre insanlarının ağzından anlatan bir yapımdı. Her iki belgeselin sonunda yönetmenleriyle küçük bir söyleşi gerçekleştirildi.
Fotoğrafta yönetmenler Nilüfer Uzunoğlu ve Dilek Gökçin söyleşi esnasında görülüyor.
Belgesellerin bitiminde koşarak diğer salona gittim "Ölüler ve Yaşayanlar/The Dead and The Living" isimli filmi izlemek üzere yerleştim yerime. Uluslararası Yarışma jürisinde İranlı aktrist Leila Hatami var ve her görüşümde kadının güzelliğine bir kez daha hayran olmaktayım, onu da bu arada belirteyim.
Filmin kahramanı Sita büyükbabasının 2.Dünya Savaşı'nda Auschwitz'de görevli bir SS subayı olduğunu öğrenir ve geçmişinin peşine düşer. Benzerlerini çok gördüğümüz bir konu olsa da başrol oyuncusu Anna Fischer'in sempatik oyunu filmi seyredilir kıldı.
Bu arada neredeyse tüm filmlerde tesadüfen yanyana koltuklara düştüğümüz festival arkadaşımla bu filmde ayrıldık ne yazık ki, ben bir arka sıradaydım. Kendisine buradan sevgilerimi gönderiyorum. Yarın yoğun bir film trafiğim olacak, bu arada finale de yaklaştık. Portakal 5'te görüşelim diyor iyi geceler diliyorum...
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)









