.

.
.

15 Mayıs 2012 Salı

GEZEGENLERİN KADERİ


Pek güzel başlamıştı aslında herşey; alan kalabalık, ekipmanlar kurulmuş, balon-gezegenler hazır, ışıklandırma süper, hava limonata kıvamındaydı. Saat 21.00'de gecikmeden başladı 3. Uluslararası Tiyatro Festivali'nin açılışı nedeniyle hazırlanan İtalya Studio Festi'nin "Gezegenler" gösterisi. Antalya Devlet Tiyatrosu'ndan iki sunucu sahneye gelip gösteri ve müzikleri hakkında bilgi verdikten sonra her bir gezegenle ilgili bölüm sırayla sahnelenmeye başladı.


Görsel açıdan muhteşem bir gösteri izliyorduk sahneden uzak olsak ve etraftan çocuk cıyaklamaları ve konuşma sesleri gelse de.


3 gezegeni geride bırakıp sıra Venüs'e geldiğinde görsellik had safhaya ulaşmış ve Venüs'ü temsilen havada uçan devasa bir balondan sarkan genç kız izleyicilerin üstüne konfetiler yağdırmaya başlamıştı.


O iplere tutunarak akrobatik hareketlerle gösterisini sürdürürken sahnede de devasa bir istiridyenin içinden çıkan Venüs temsil ediliyordu. 



Sıra Neptün'e gelmiş, temsili balon havada uçuşuna başlamış ve arkamızdaki daha büyük bir başka balon havalanmaya hazırlanırken alana bir polis arabası girdi. Gösterinin güzelliğine daldığımız için pek önemsememiştik ama az sonra sunucunun yaptığı anons duyuldu. Güvenlik nedeniyle panik yapmadan alanı boşaltmamız isteniyordu. Muhtemel ki bir bomba ihbarı alınmış, tedbir olarak gösteri kesilip alanın boşaltılmasına karar verilmişti. 


Feci bir hayal kırıklığıyla alanı terk ederken gördüğümüz son manzara yukarıdakiydi. Bu muhteşem görsel şöleni sonuna kadar izleyemediğimize mi yanalım, onca emek, onca masrafın heba olduğuna mı yanalım, İtalyanlara karşı mahcup olduğumuza mı yanalım bilemedik. Ve duyduğum kadarıyla ihbar da asılsızmış, kısacası kısmet değilmiş tamamını izlemek. Gördüğümüz kadarıyla iktifa edip "seneye inşallah" demekten başka yapacak birşey yok. Yine de izlediğimiz kadarıyla bile gözlerimiz bayram etti, "grazie Studio Festi"...

Not: Küçük resimleri tıklayarak büyütebilirsiniz.

14 Mayıs 2012 Pazartesi

KUTLANACAK BİRŞEY VARSA KUTLANMALI...

Dün Anneler Günü'ydü malumunuz. Anam bu dünyadan gideli 7 sene olacak neredeyse, çocuklar dersen uzaktalar. O zaman "Kendin pişir, kendin ye" tarzı bir kutlama uygundur diyerek kızlarla felekten bir gece çaldık. Ganimetler fotoğraflarda...


Bulutlar masaya düşerse


Enginde yavaş yavaş günün minesi soldu


Gökyüzünde yangın var


Akşam yine akşam, yine akşam
Bir sırma kemerdir suya baksam


Yemek vakti


Ve eşlikçisi
En kötü günümüz böyle olsun...

13 Mayıs 2012 Pazar

BİR MEVSİM YOK ANNE GİBİ...*


Çoçukluğumdan kesilen saçlarımı
geri istiyorum berberlerden
(anneme küstüğüm için oluyor bunlar)
yüzümü ve dizlerimi bir koşu
kanatıp okulun bahçesinde
tekrar dönerim, hemen.
Büyüklere mahsus şeyler de konuşuruz
seninle istersen.
...............

Hem hiçbir mevsim ısıtamaz ellerimi
anne gibi
istersen kahve içip fal da bakarız yine
bana üç vakte kadar bir yolculuk görünür
belki ay doğar fincanda hanemize.

Alevi içine bakan bir mumum ben
derine kaçan bir anıyı istiyorum
berberlerden.

Irmak bitti
devrildi dağ
büyüdüm.

Çocukluk anılarımdan
düşecek kadar
kırıldı âvâz
yüzümden kovuldu
anneler korosu
söndü ateş.
..................

Birhan KESKİN

Tüm kadın blogdaşlarımın Anneler Günü kutlu olsun, giden annelere selam olsun...

*Bir Mevsim Yok Anne Gibi-Birhan Keskin /Kim Bağışlayacak Beni

11 Mayıs 2012 Cuma

HAFTANIN KİTAPLARI


Çok verimli bir hafta geçirdim okuma açısından, 4 kitabı okuyup tamamladım, birinde de hayli yol aldım. Kahve ve bizzat üretimim Beste patentli turunç-kahve likörüyle bitimini  kutladığım kitaplar sırasıyla şöyle:

-OLMAYAN/BAHRİ GÖRDEBAK: Genç bir yazarın ilk kitabı "Olmayan". Üniversite öğrencisi bir gencin hayata ve aşka bakışını, arkadaşlarıyla ilişkilerini, yazar olma yolundaki çabalarını konu alıyor. Otobiyografik özellikler taşıdığını ve bilhassa gençlerin ilgisini çekeceğini düşündüğüm kitap keyifle okunuyor. Dilerim yazar açısından devamı gelir. Küçük bir alıntı: 
"Belki yayınlanmamış bir yazar aslında bir yazardır ama yayınlanana kadar bunu kimseye söylemeye yetkisi yoktur. Yayınlanmak, yazar olduğunu söyleyebilme lisansıdır aslında."

-ZEVAL/NİHAN TAŞTEKİN: Polisiye tarzı kitaplarını çok sevdiğim Nihan Taştekin'in son romanı "Zeval"in İstanbul'un seçkin semtlerinden birindeki bir parkta sıradan bir günde işlenen cinayete şahit olan ve onu çözmeye azmeden iki arkadaşla park ve çevre sakinlerinin yaşamlarından izler taşıyan sürükleyici bir konusu var. Polisiye sevenlere tavsiye ederim. 
"Tanrılar canavar kullarını, analar cani oğullarını bağışlamamalı artık"
"Kimseler yoktu, sadece Patyus güneşin alnında, açık unutulmuş bir fermuar gibi müstehcen oturuyor ve sırıtıyordu; içi dışında, kayıtsız."

-MENEKŞELER ATLAR OBURLAR:  "Mino'nin Siyah Gülü" ile kalbimi fetheden Hüsnü Arkan'ın aslında ilk ama benim okuduğum ikinci kitabı "Menekşeler Atlar Oburlar". Yine küçük bir kasabada-yer yer İzmir'de-bir çiftlikte geçiyor. Küçük yaşta babasız kalmış bir gencin amcasının hoyratlığı, annesinin kırılganlığı, kadın akrabalarının şefkatli düşkünlüğü arasında geçen sorunlu hayatını anlatıyor. Akıcı, etkileyici bir kitap. Mino kadar olmasa da sevdim, sizin de seveceğinizi düşünüyorum:
"Sıralara oturmuş çocuklar kokulu silgilerle çocukluklarını silerlerdi. Ben de silerdim ama çoğu zaman kendimi yok etmeyi başaramazdım."
"Havaya saçılan üzüntü bulutlarından dökülen göz yaşlarının, başkalarının acılarını da ıslattığını ve harekete geçirdiğini yaşamım boyunca çok gördüm."
"Dışarda tarafsız kalamayacağım bir savaş sürüyordu; oburlarla gurmelerin savaşı. Yaşamın anlamı buydu."
"Amcam sözleşmeyi bozmuştu,. Bir menekşeye, bir ata dokunduğu gibi dokunmuştu."

-BEŞ PARASIZDIM VE KADIN ÇOK GÜZELDİ: Yine bir polisiye. Emekliye ayrılmak zorunda kalmış, dünya gençler satranç şampiyonu eski bir istihbarat görevlisini bir gün genç bir kadın arayıp bir yıldır kayıp olan babasını bulmasını ister.  Önce tereddüt eden kahramanımız kitabın kapağındaki cümleye istinaden işi üstlenir: "Beş parasızdım ve kadın çok güzeldi". Yer yer mantıksal boşluklar ve tutarsızlıklar saptasam da okunabilir bir kitap, tabii yine polisiyelerden hoşlananlar için, edebî açıdan pek birşey vaat etmediğini söylemeliyim.
"Evet, fena halde satranca benziyordu hayat...
Ve bir gün, bir trafik kazasıyla satrancın hayata asla benzemediğini öğrenecektim: Satranç adil bir oyundu, hayatsa adil değildi..."

Elimde okumaya devam ettiğim kitapsa "Tirza", henüz başlardayım ama iyi gidiyor. Hafta sonunuz güzel geçsin...

10 Mayıs 2012 Perşembe

KAHVALTININ MUTLULUKLA İLİŞKİSİ ISPATLANMIŞTIR


Kahvaltı için sözleştiğim arkadaşımla buluştuğumda aklıma geldi Börekçi Tevfik Usta'ya gitmek. Senelerdir Antalya'da yaşar ve Tevfik Usta'nın böreklerinin methini duyarım ama börek merakım fazla olmadığı için hiç yememiştim. Eh herşeyin bir ilki vardır dedik ve sabah arkadaşımla rotayı şehir merkezine çevirip Tevfik Usta'nın minicik dükkanına yerleştik. Serpme börek yapıyor Tevfik Usta, böreğin özelliği hamurunun oklava ya da merdane ile değil elle havada savrularak açılması, serpme börek ismi de buradan geliyor. Fotoğrafta havada daireler çizdirerek hamur açarken gördüğünüz Tevfik Usta'nın dükkanı bir pasajın içinde mütevazı, küçük bir mekan. 1930'dan bu yana 3 kuşak; sırayla dedesi ve dayısı burada hizmet vermiş, şimdi de kendisi sürdürüyor bu geleneği.


Siz dükkanın küçük olduğuna bakmayın, kimler kimler gelip burada o güzelim böreğin tadına bakmamış ki. Daha dün bir videoda V.edat M.ilor'u Tevfik Usta'nın böreklerini götürürken izledim, hem de lezzet, kalite ve fiyat bakımından tam not vermiş:)


Ben peynirli yedim, arkadaşım kıymalı, inanılmaz lezzetli ve hafifti. Pudra şekerli olanı da varmış, onu bir dahaki sefere deneyeceğiz inşallah. Tevfik Usta çok canayakın, sempatik bir insan. Bize börekler bitince birer de orta kahve ısmarladı. En kısa zamanda tekrar gelmek üzere vedalaştık sonra. 


Gerçi kahvemizi içmiştik ama deniz havası alarak bir tane daha içelim istedik. İşte bu da iyot kokulu ve sade olanı. Kahve pişirenleriniz, börek açanlarınız çok olsun efendim...

9 Mayıs 2012 Çarşamba

DÜN


Dün akşama doğru internetten aldığım Tiyatro Festivali biletlerimi gişede gerçeğe çevirdikten sonra şöyle manzaralı bir mekana konuşlanıp çay içerken kitabımı karıştırmak istedi canım. Mekanı buldum, manzaralı masayı da, yerleştim. Çayımı söyledim, tiyatro biletlerimi önüme yayıp sevindim, festival programını tekrar inceledim. Sonra çayım geldi, ilk yudumu alıp kitabımı açtım. Kitabım Derviş Şentekin'den "Beş Parasızdım ve Kadın Çok Güzeldi" idi ama çayım güzel değildi. Antalya'daki tipik işletme mantığı, manzara güzel olursa geri kalan herşey teferruattır. Ben de bu teferruatı görmemezlikten gelip ilk bölümün başlığını okuyarak başladım kitabıma: "Bu işler satranç oynamaya benzemez." Lakin ikinci satıra gelemeden karşı masadan kocaman bir ses yükseldi: "Okul müdürlerini öğretmenler seçmeli". Karşılıklı oturan ve muhtemelen bir ilk buluşma heyecanı yaşayan-ikisinin de öğretmen olduğunu tahmin ettiğim-genç çiftin erkek olanından gelmişti bu öneri. Kadın hararetle destekledi, ardından da okullarda müdür seçimi üzerine bağıra çağıra tartışmaya başladılar. Benim kitabın kahramanı emekli istihbaratçının Cafe 41'de yaptığı kahvaltı bu minvaldeki cümlelerle kesilmeye başladı. Bu yetmezmiş gibi tam yanımdaki masaya da bir grup genç gelip yerleşti. Sevgili olanların "aşkım" hitapları tentenin direğine konan kumruların kuğurdamalarına karışırken bu hitaplara uyumsuz "oha" ve "çüş" nidaları da roman kahramanımın cafenin sahibi Cengiz'le yaptığı sohbetin üstüne yağmur misali iniyordu. Karşı masada konu değişmiş, ilk görüşte aşkın olumsuzluklarından söz edilirken anladım ki bana ve kahramanıma huzur yoktu bu mekanda. Attım kitabımı çantaya, ödedim acımış çayın parasını, seyrettiğim manzara yanıma kâr düştüm evimin yoluna. Lakin kitabın mikrobu girmişti bir kez bünyeye. "Tirza"ya biraz ara verip devam ettim gecenin 3'üne kadar. Şimdi ikisi eşzamanlı yürüyecek. Bir doz "Beş Parasızdım ve Kadın Çok Güzeldi", bir doz "Tirza". Zehirleyecek mi, şifa mı olacak bitince göreceğiz...

8 Mayıs 2012 Salı

SIRADAN GÜN, SIRADAN ŞEYLER


Dışarısı insana kendini yaz ortasındaymış gibi hissettirecek kadar sıcak. Sabah yıkayıp astığım çarşaflar yarım saate kalmadan kurudu, kururken de siyah benekli, minicik, kıpkırmızı bir uğur böcüğüne evsahipliği yaptı. Umarım böcük de hayatından çarşaflarım kadar memnundur. Neyse ki duvarlar henüz ısınmadı, ev içleri halen serin, açık pencereden ara sıra bir esinti girip tülü havalandırıyor, rüzgar çanını şıngırdatıp zarında sorun olan sol kulağımı tıktıklatıyor. 


Sertab Erener'in Türk Sanat Müziği şarkıları söylediği "Ey Şûh-i Sertab" albümünü dinliyorum bu aralar Fatih Erkoç'la dönüşümlü olarak. İkisi de babaları için yapmışlar bu CD'leri, çoğu şarkılar da aynı zaten. Fatih Erkoç'un albümünü daha çok sevdim, daha aslına uygun olmuş sanki. Gerçi her ikisi de bazı şarkı sözlerini uydurmuşlar, bunca danışmanları varken niye böyle bir hata yaparlar onu da anlamam ya neyse. Şarkılar çok güzel, oldum olası severim sanat müziğini, öyle ki bazılarını dinlerken elimde içinde beyaz sıvı olan bir bardak, karşımda da dostlarım olsun istiyorum. Tam da şu anda en sevdiğim şarkı, "Dertliyim Ruhuma Hicranımı Sardım da Yine" çalıyor. Ruhun şadolsun Sadettin Kaynak...


Dün Hüsnü Arkan'ın "Menekşeler Atlar Oburlar" kitabını okuyup bitirdim. Öncesinde de sevgili Mavianne aracılığıyla adıma imzalı gelen Bahri Gördebak'ın "Olmayan"ını okumuştum, her ikisinden de ayrı bir postta bahsedeceğim. Şu an elimde "Tirza" var, bu aralar çok gündemde, olumlu görüşler okudum hakkında, yeni başladım, bakalım nasıl gidecek. 

Bildiğiniz sıradan bir yaz öğleden sonrası geçiriyorum, bu hafta pek etkinlik yok, okuyorum sadece. İsabet oluyor, kulede yığılı kitaplar böylece erir biraz. Önümüzdeki hafta Tiyatro Festivali başlıyor, hareketli günler geçireceğiz. Dört oyun için biletim var, ayrıca açılış ve kapanış gösterileri de cabası. Şimdi günün 3. kahvesini elime alıp Tirza'nın yanına gidiyorum. Kahvesiz ve kitapsız kalmayalım...

Not: Resimler bana ait, hiçbiri üzerinde durulup tam olarak geliştirilmemiş yeteneklerimden birini kullanarak yapmıştım bir zamanlar:))