.

.
.

16 Nisan 2012 Pazartesi

HAFTAYA GÜZEL BAŞLAMAK


Hafta sonum harika geçti. Eski dostlarla birlikte, gezdik tozduk, yedik içtik, güldük eğlendik. Uzun zamandır bu kadar gülmemiştim,  iyi geldi. Lakin ruh hayatından çok memnun kalınca beden biraz asabiyet yapıyor. O kadar eğlenip yürümek dizağrısına, uykusuzluk ve beyaz renkli sıvı da başağrısına sebebiyet verdi. Şikayetçi miyiz peki? Asla, pilavdan döneni kaşığı kırılsın. Diz dinlenince, baş ilaç alınca geçer, yeter ki ruhun keyfi yerinde olsun. Bugün dinlenip kendime gelmek için evde ayaklarımı uzatmış otururken zil ardı ardına iki kere "zarrrrr" sesinin en yüksek tonuyla çınlayıp beni yerimden zıplatınca görmeden bildim geleni: Postacı. Çok geçmedi merdivenlerin başında mutsuz, asık suratı ve "bıktım senin mektuplarından, defolup Ankara'ya gitsen de kurtulsam" ifadesiyle göründü kendileri. Esasen değil yukarıya çıkmak mektupları posta kutusuna atmak zahmetine bile katlanmıyor yüce şahsiyet, desteyle kutunun üstüne bırakıp gidiyor, ölen ölüyor sürünenlerden sağ kalanları topluyoruz apartmancak. Ama bu seferki yurtdışından ve imza karşılığı olduğu için yorduk nazik bedenini, kendisinden şahsım ve o zarfı gönderen arkadaşım adına özür diliyorum:))


Zarftan çıkanlar postacının ekşimiş ayran suratını anında unutmamı sağladı, korkunç koleksiyoncuya en güzel ayraçları uçurmuştu sevgili arkadaşım. Kendisine buradan koccaman teşekkür ediyor, büyük bir keyifle kullanacağımdan emin olmasını istiyorum. Üstteki ayraçta görülen kişi benim, onu da belirteyim dedim. Haydi kalın sağlıcakla...

15 Nisan 2012 Pazar

YİNE Mİ GÜZELİZ, YİNE Mİ ÇİÇEK


Süreç bir gün önce gelen beklenmedik bir telefonla başladı. Bir süredir yapılagelen ve son ikisine katılamadığımız üniversite yemeğinin  Antalya'da olacağını söyledi bir arkadaş.  Organizasyonu yapan kişinin işbilmezliği yüzünden az daha kendi şehrimizdeki toplantıyı kaçıracaktık, son anda direkten döndük. Buluşma mekanına gittiğimizde beklediğimizden daha kalabalık bir katılımın olduğunu ve birkaç yakın arkadaşın da gelmiş olduğunu görünce keyifler tavan yaptı. Aslında bu tür toplantılar hem sevinç, hem hüzün veriyor insana. Yıllar önce çayır çimen misali saçları omuzlarına, kapkara bıyıkları fırça gibi dudaklarına dökülen arkadaşını kel ve bembeyaz bıyıklarıyla görünce "Nasıl yani?" falan deyip kendi görüntünden de şüpheye düşüyorsun. Malum insan kendini aynada sürekli görünce her zaman o görüntüdeydim sanıyor:) Böyle buluşmalarda acı gerçek insanın kafasına "dank" diye iniveriyor balyoz misali. Kadınlar biraz daha şanslı, en azından kel olmuyorlar ve ağaran saçlarını bir tüp boya yardımıyla eski haline sokuveriyorlar. Lakin erkek arkadaşlar parlayan kafalarının ve ağarmış saçlarının intikamını alırcasına kendi vücutlarındaki gelişmiş göbek kaslarını(!) gözardı edip bizlere "Yahu ne kadar kilo almışsın" demiyorlar mı, işte o zaman kollarından çekiştire çekiştire en yakın boy aynasının önüne götürmek ve üniversite yıllarındaki bir fotoğraflarını da burunlarına dayamak için kıvranıyorum:)

Neyse bunlar işin esprili tarafları, aslında herkes birbirini görmekten son derece mutlu, yılların eklediklerini bir anda silip öğrencilik yıllarına dönüveriyor. En sevdiğim arkadaşlarımdan biri sağımda öbürü solumda, diğerleri karşımda yedik, içtik ama en çok eğlendik. Dün akşam ne sızlayan dişim, ne ağrıyan dizim umurumdaydı, en çok ağzım yoruldu konuşup gülmekten. Yemek bitti, salon boşaldı ama lobide gecenin devamını sohbetle getirdik. Eve döndüğümde yorgunluktan bitaptım ve her zamanki gibi sabaha kadar uyuyamadım ama olsun varsın, yine güzeldik, yine çiçek...

14 Nisan 2012 Cumartesi

İSTEK ÜZERİNE

Umumî arzu üzerine buyrun, yavrularımız Hokka ve Toka anaları Cukka ile muhabbet halinde...



Lakin dün bütün gün bu vaziyette olan ailemizde bu sabah garip bir durum başgösterdi. Sabah erken saatte balkona çıktığımda anne Cukka arazi olmuş, saksı-yuvanın içinde de tek bir minik kuş vardı. Bir an yanlış mı gördüm acaba birbirlerine sokuldular da tek kuş gibi mi oldular diye sıkı bir inceleme yaptım ama yok, kardeşlerden biri kayıptı. Panik halinde, deli gibi balkonu araştırdım, neden sonra yerde, sandalyenin bacağının kenarına büzülmüş tir tir titrerken buldum. Nasıl geldi oraya anlamadım, galiba kıpırdarken düştü, daha uçma denemesi yapacak kadar büyümediler çünkü. Hemen aldım yuvaya yerleştirdim ama korkum da bana yetti. 

Ben bunları yazarken öğlen olmuştu ve az evvel Cukka Hanım teşrif etti, sanırım yiyecek bulmaya gitmiş, o gelip saksıya konduğunda yavruların halini görmenizi isterdim, sonra beslemeye başladı. Ben bu anları bana sunulmuş bir armağan olarak kabul ediyorum, katıksız sevgi budur sanırım. Buyrun şu anda çektim aşağıdaki fotoğrafı, anne yavrularını besliyor, adeta vecd içinde birbirlerine kenetlenmiş biçimdeler (Camdaki yağmur lekelerini görmemezlikten gelmeniz dileğiyle:)...


13 Nisan 2012 Cuma

KOMŞU, BALKON, ÇINAR, KUMRU VS VS


Selam bilok ahalisi:))
Bugün keyfim yerinde, neden derseniz üst kat komşularım taşındı. Yerine gideni aratan biri gelmezse bir süre kafam rahat, dolayısıyla siz de hayın komşu masallarından kurtulmuş olacaksınız. Esasen dün sabahın köründe "gaarç, guurç, güm, çat, paldır, küldür" sesleriyle gözlerimi açıp sunturlu bir küfür (burası bipli) savurarak yataktan kalkmıştım ama balkona çıkıp aşağıdaki nakliye kamyonunu, ona eşya yükleyenler arasında da üst kat komşularımı görünce küfürleri yuttum, ağzım kulaklarıma doğru şirin bir fiyonk şeklini aldı, balkonda oynayamadığım için içeriye sessizce süzülüverdim. Baktım dizim sabah katılığında oynamaya mani, ben de içimden oynadım; atmıııış, yetmiiiş, sekseeeen:))) Umarım yerlerine daha beter birileri gelip bu içerden-dışardan oynamaları bana yedirmezler.

Bugün kış mevsimi nedeniyle uzun süredir uğramadığım batıya bakan balkona çınar teftişine çıktım. Ben görmeyeli bizim çınar epey boy atmış ve yaprakları en güzel tonunu bu mevsim görebileceğimiz bir yeşile bürünmüş. Toplayıp sarma yapasım geldi (bunlar diyetin yan etkileri, baktığın herşey bir süre sonra yiyecek moduna dönüyor:). Bir de farkettim ki çınarın meyveleri yeni çıktığında kiraza benziyor. İşte buyrun:


Evet yine diyet etkisi başgösterdi diyeceksiniz ama benziyor işte, hem merak etmeyin yemek istemedim, pek kiraz sevmem, tercihim vişneden yanadır. Bunları kulağıma küpe diye takmak arzusundayım ama kaşındırıp batma gibi bir riski göze almam gerekecek. Ben çınarı incelerken karşı apartmanın balkonundaki pek de samimiyetimin olmadığı komşu seslenip "hiç görünmüyorsunuz, nerelerdeydiniz?" diye sordu. Anladım ki uzun zamandır o balkondan seslenmemişim sevenlerime. Bu ilgi üzerine "O Romeo Romeo, sen neden Romeo'sun" diye bir Jüliet tiradı attırmak istedim ama sabah sabah annemin Kilisli komşusunun deyimiyle balkondan balkona "hanek edesim" gelmedi. El sallayıp mutfak balkonuna geçtim. Cukka'nın bebeleri epeyce ele gelir olmuş, baktım yalnızlar, anaları yok. Birbirlerine sokulmuşlar titreşip dururlar. Kadın yine kahveye okeyci kocayı aramaya gitti diye düşünürken aşağıda, kaldırımda çöplenirken gördüm. Halbuki hemen saksı-yuvanın yanına bulgur koymuştuk yorulmasın diye. Ama Cukka Hanım ev yemeği sevmiyor anlaşılan, illa dışarda yiyecek. O kadar da söyledim GDO'lu gıdalara dikkat et, kola içme, meyveyi-sebzeyi iyice yıka diye ama yok hatun laf anlamıyor. Mis gibi bulguru beğenmedi dışarda fast food yiyor. Kendi bileceği iş ama bebelere yazık, çürük nesil yetiştirecek:) Ben bunları yazarken bir yandan da camdan bakıyorum, Cukka gelmiş yavrularını gagadan gagaya besliyor, görülesi bir manzara.

Galiba yine çok konuştum sevgili bilokdaşlarım, en iyisi kahvemi alıp kitabıma döneyim ben. En güzel hafta sonları temennilerimle hoşçakalın...

12 Nisan 2012 Perşembe

KUMRULU KOMBİN

Epeydir kombin yapmıyorduk değil mi? Moda dünyasını küstürmeyelim gezip tozarken, buyrun son kombinim:)

-Kitap: Eşik/Irmak Zileli (Ödünç)
-Fincan: Avanta (Nescafe Gold paketinden çıktı)
-Kahve: Doğal olarak Nescafe Gold
-Vazo: Yıllar öncesinden kalma, nereden aldığımı bile unuttum
-Kağıt güller: Hediye 
-Not defteri: Hediye
-Kurşun kalem: Alkım Kitabevi'nden ve o da hediye. Avantacı olduğum kesinleşti:))
-Eşlik eden Müzik: Cengiz Özkan'ın Naz albümü (Valla bunu kendim aldım:)

Kitaba yeni başladım, otobiyografik özellik taşıyan bir roman, ilerleyen sayfalarda daha detaylı bilgi veririm. Bu sabah Cukka ev taşıdı, uzağa değil ama aynı bina içerisinde yan daireye taşındı. Naneyi kurtarmak için aceleyle hazırladığım deterjan kovasından bozma saksının içine iki küçük saksı koyarak yapmıştım yuvayı. Öndeki küçük saksıdan arkadaki küçük saksıya taşımış bebelerini. Bebeleri bir görseniz çirkinlik numuneleri, kapkaralar, üzerlerinde tek tük fırça gibi sarı tüyler var. Babalarının karga olduğundan şüpheleniyorum, Okka bu konuyu bir araştırsa iyi olacak. Zaten o da vefasız çıktı, pek uğramıyor, zavallı Cukka gözü yolda bekleşip duruyor yavruları kanadının altında. Dedim ben, okeyden başalamıyor ki bebeleri gözü görsün. Burdur deyimiyle "afat ölümcüğüne uğramayasıca" :))

11 Nisan 2012 Çarşamba

HİŞT HİŞT


Dün öğleden sonra arkadaşa gitmek üzere çıktım evden. Otobüsü kaçırmamak için hızlı hızlı yürürken arkamdan "hişt, hişt" diye bir ses geldi. Bana değildir diye aldırmadım, zaten acelem de vardı ama sesi yine duydum: "Hişt, hişt". İkirciklendim, kim olabilir diye düşünürken ses tekrar geldi "hişt, hişt". Hem bu sefer seslenmekle yetinmedi, bir de dürttü. Döndüm ve yukarıdakini gördüm; meğer bana seslenen Sait Faik okumuş bir leylakmış...

10 Nisan 2012 Salı

*SABAH GÜNEŞİ DOĞMUŞ BOYALI KONAKLARA


Gezinin son durağı Akseki'ye ulaştığımızda ikindi vakti olmuştu. Otobüsten inip hemen yan taraftaki çay bahçesine daldık ve çay içerek bizi tarihi konaklara götürecek kişiyi beklemeye başladık. Daha çayları yarılamamıştık ki "Haydi" dediler ve yola düştük, sanırım o yola "Uzun Yol" diyorlar Akseki'de. Antalya'nın düzlüğüne alışmış ayaklarımıza yokuş biraz yorucu gelse de yukarıdaki görünüm varacağımız yerde bizi hoş birşeylerin beklediğini müjdeliyordu.


Yokuşu tırmanıp sola kıvrıldığımızda gördüğümüz yapı gözlerimizi kamaştırdı. Halk arasında "Boyalı Ev" denilen bu konak 2 yıldır restore edilmekte imiş. İçine girdiğimizde şaşkınlığımız ve hayranlığımız tavan yaptı. Ahşap bir merdivenle ulaştığımız üst katta geniş kare bir sofaya girdik önce. Karenin her köşesine birer oda yerleştirilmiş, arada kalan bölümler cumba şeklinde balkon ya da küçük oda amaçlı kullanılmış. Pencerelerdeki mavi, yeşil, kırmızı ve sarı vitray camlar sanırım konağın boyalı adını almasının sebeplerinden biri. Tavanlardaki, kapı üstlerindeki, duvarlardaki kalem işleri ve rölyefler dikkat çekici.





Her odanın tavanına ayrı bir göbek, ayrı bir motif işlenmiş. Bazıları tek tek bakıldığında kitsch bir özellik gösterse de bütün olarak ele alındığında ilgi çekici geliyor. Bana en garip gelen üstteki fotoğrafta görülen tavan köşelerindeki, elinde hilal başlı bir kılıç taşıyan el rölyefi oldu. Her ne kadar sapına gül ilavesi yapılmış olsa da böyle bir odada uyumak istemezdim şahsen, geceleyin o elin canlanıp kılıcı boynuma dayayabileceği düşüncesi uykumun kaçması için yeterli sebep olabilirdi:)) Bir üst fotoğraftaki  leylak motifli tavana sözüm olmazdı ama...


Konak şehre hakim bir tepede kurulduğu için panoramik manzarası insana sonsuzluk duygusu veriyor, renkli vitrayların ardından bakmak da masal aleminde imiş gibi bir hava yaratıyordu.


Bahçedeki çiçek açmış bahar dallarının da  görüntünün güzelliğine katkısı inkar edilemezdi tabii ki.


Ziyaret ettiğimiz ikinci konak ise "Beyaz Ev" adını taşıyordu. O da elden geçirilmiş, yenilenmiş ve halen içinde yaşayan bir aile var. Kapıda ayakkabılarımızı çıkarıp içeri girdik ve gezdik evi. Mimari planı "Boyalı Ev"le hemen hemen aynı. Aynı kare sofanın köşelerine yerleştirilmiş odalar ve cumbalar burada da mevcut. Kalem işi tavan süsleri diğer konaktaki kadar olmasa da burada da görülüyor ve oyma ahşap kapılar çok güzeldi. 



Konakta yaşayan ailenin bireyleri  oldukça yaşlıydılar, bizi sevecenlikle karşılayıp dualarla yolcu ettiler. Benim şaşırdığım bu koca konağın işlerinin hakkından o yaşlı hanımların nasıl geldiği idi. 


Gezilecek benzer bir konak daha olduğu söylendi ama dönüş zamanımız yaklaşıyordu, onu bir dahaki sefere bırakıp bu defa yokuş aşağı saldık kendimizi. Çay bahçesine girip bir çay daha içtikten sonra otobüslerimize yerleştik ve Antalya'ya doğru yola düştük. Çok keyifli bir geziydi, hepimiz memnun kaldık. Daha nicelerine gidip sizlerle paylaşmak dileğiyle Evliya Çelebi gibi "Seyahat ya Resulullah" diyor ve sevgilerimi iletiyorum...

*"Sabah Güneşi Doğmuş Boyalı Konaklara": Zaralı Halil'den alınma Sivas/Zara türküsü