.

.
.

8 Haziran 2011 Çarşamba

KALEİÇİ KAÇAMAĞI


Uyudum uyandım, tekrar yoruldum ama bu sefer keyif için ve size güpgüzel fotolarla döndüm. Çok eski bir arkadaşımın doğum günüydü bugün. Tanışalı 30 yıla yakın ama biz tanışmadan önce de tanışıyormuşuz haberimiz yokmuş; aynı mahallede bir sokak arayla oturmuş, aynı ilkokulu, aynı liseyi, aynı fakülteyi birer yıl arayla bitirmişiz birbirimizin farkında olmadan. Hayat bizi çalıştığımız lisede birleştirdi, bir daha da ayrılmadık zaten. Aynı alt kültürle yetişmenin gereği pekçok olaya bakış açımız, zevklerimiz, ilgi alanlarımız benzeşir ve ben bu uzun ayrılık döneminde arkadaşımı çok özlemişim. O yüzden bugün hala bitiremediğim işlerime bir ara verdim ve bence Antalya'nın en güzel manzaralı yerinde, Yat Limanı'nda felekten bir gün çaldık. Haydi siz de mahrum kalmayın bu güzellikten, tıklayın ve seyredin, içiniz açılsın...




Bu kahve sevgili Kaymaklı Kadayıf'ın şerefine. Bana siparişi vardı Yat Limanı'na karşı bir fincan kahve içmem için, onu kıracağıma yeni yaptırdığım dişimi kırarım:)



Red'imiz Kit'imiz, Daltonlarımız, Temel Reis'imiz ve Gülcemal vapurumuz Yat Limanı'nda yeni açılmış Oyuncak Müzesi'nden. Henüz eksiklikleri olsa da güzel bir girişim olmuş.


Güzel bir gündü, en az Beydağları kadar...

7 Haziran 2011 Salı

YORGUNUM YORGUN, HEM DE UYKUM VAR


Nasıl yorgunum anlatamam. Gözlerim kapanmak için ısrar ederken beynim "İncir Reçeli" filmini izlemekte direniyor. Filme ara verdim, belki ayılırım diye bloga geldim. Bu güve denen yaratıklar beni helak etti üç gündür. Evde ne kadar halı varsa bugün yıkamaya gönderdim, bir tanesi hariç. Onu da yollayacaktım da görevli almadı, zira güve ahalisi ucundan accık  tadına bakmışlar, makineye girince parçalanabilir diye götürmedi. İyi çocukmuş, hem paramı hem halımı çarçur olmaktan korudu. Toraman birşeydi, merdiveni çıkıp halıları da kapı önüne taşıyınca pek yoruldu, pek terledi. Ben de onu buzdolabından çıkma suyla ödüllendirdim ama annene söyleme terli terli soğuk su içtiğini dedim:) Sonra hazır gömme dolabı elden geçirmişken ayırdığım öteberiyi düzenledim, Belediye'nin yardım servisine telefon ettim gelip almaları için, gün içinde uğrarız dediler. Akşam 17.15'e kadar beni evde esir ettiler bir sürü işim olmasına rağmen. O saatten sonra pes ettim ve halledilecek işler için dışarı çıktım. Ben gitmişim onlar gelmiş, telefonda kayıtlı numaradan gördüğüm kadarıyla, işin yoksa bir gün daha evde kapanıp gelmelerini bekle. 

Dışarı çıktığımda ilk olarak kargoya uğradım. Son derece neşeli ve sempatik bir kızdı kargo görevlisi. "Ödemeyi siz mi yapacaksınız?" diye sordu, ben "İsterseniz siz yapın" deyince gülmekten yerlere yapıştı. İşlemi beklerken duvardaki bir levhaya gözüm ilişti: "İçerisi güvenlik nedeniyle kamera ile izlenmektedir, gülümseyin" yazıyordu. Gayrıihtiyari sırıttım ama bir alttaki cümleyi görünce bilerek kahkaha attım. Zira gülümseyin yazısının hemen altında büyük harflerle "EMİR" yazıyordu. Sıkıysa gülme, adamlar emrediyor:)) Sonra baktım büyük harfli emirin yanında küçük harflerle devamı varmış. Emir, sistemi kuran firmanın adıymış, tesadüfün böylesi. Kargo ücretini kuruşu kuruşuna tam olarak ödeyince de "günün müşterisi" ilan edildim ve gururla çıktım oradan:)

Sonraki adres alışveriş merkezi idi. Bu AVM'Leri icat edene dua mı etsem beddua mı bilemedim. Yorgunluktan bitap düştüm, aklımda olan hiçbirşeyi alamadım, hiçbirşekilde aklımda olmayan üç adet tişört alıp çıktım. Ama giyinme kabinlerindeki görevli kız çok kibar ve güleryüzlü idi, hiç olmazsa onun prim almasına katkım oldu. Bugün satış ve hizmet görevlilerinden yana bahtım açıktı. 

Daha devamı var ama benim çok uykum geldi, hem de uzadı bu post. İncir Reçeli'nin kalanını da yarın kaynatırım. Hadi bana müsaade; homini gırtlak, pufidi kandil, tumba yatak...

Not: Bu post Pazartesi'yi Salı'ya bağlayan gece saat 00.37'de yazılmıştır, biline...

6 Haziran 2011 Pazartesi

YORUCU PAZAR GÜNÜNDE DİNLENDİREN GEZİNTİ


İki gündür güve savaşları var bizim evde. Neredeyse bir yıldır kapalı ve havasız kalan bir evin-hem de Antalya gibi sıcak bir iklimde-gömme dolabında istirahate terkedilmiş saf yünden bir kilim oldukça davetkar görünmüş olmalı ki geldiğimde bir güve ordusu tarafından işgal altına alınmıştı. Olayı farkettiğim anda bir yandan kaşınarak, bir yandan hapşurarak, bir yandan iğrenerek o dolapta ne varsa balkona, güneş altına taşımaktan bitap düşmüş durumdayım. Kilimlikten çıkıp elek haline dönüşmüş cenaze bir çarşafla paketlenip anında çöpe gitmek üzere kapının önüne konuldu. Battaniyeleri, halıları güneşe serdik, yarın da kısmetse yıkatmaya yollayacağım, hani içinde yumurta falan kalmış mıdır hesabıyla. Dolapta geri kalan ne varsa çamaşır makinesini boyladı. Dünden beri yıkayıp yıkayıp asıyorum. İşin ilginç yanı kahraman güve neferlerinin kilim dışında dolapta bulunan battaniye, yün yorgan ve benzeri eşyaya dokunmamış olması. Eh ağızlarının tadını biliyorlar tabii, şamfıstığı varken sarı leblebiye kim yüz verir ki? Ayrıca sağlıklı beslenmeyi şiar edinmişler anladığım kadarıyla, sentetik katkılı şeylerden uzak duruyorlar, organik gıda, saf yün:) Ama siz görürsünüz gününüzü yünle beslenen aşağılık cüce canavarlar, gitmeden evvel ekipleri çağırıp üstünüze ilaç sıktırmazsam. Katil edersiniz siz insanı yahu...

Günboyu devinip durduktan sonra ikindi üstü kendimi ödüllendirdim. Arkadaşımı aradım ve yürüyüş için buluştuk. Parkın geçen gün uğramadığım bölümlerinde yürüdük, jakarandalarla başladık, ağaç mineleriyle devam ettik. Geç kalmışım aslında fırça ağaçları da duvak ağaçları da çiçeklerini dökmeye başlamış. Yine de heryer çok güzeldi, biz yürürken hafiften bir de yağmur başladı ki parka yayılan toprak kokusunu ne siz sorun ne ben söyleyim. 


Sarılar duvak ağacı, arkadaki tek tük kırmızı çiçekli olansa fırça çalısı (tıklayıp büyüterek bakın lütfen)


Buyrun, benim çocukluk arkadaşları fişgeneler. Toplaşmış, bana karşılama töreni düzenlemişler. Yeni yetme palmiyelerden birinin üzerinde yüzlerce fişgene öbeklenmiş.


Begonvilleri çalı formunda budamışlar, çok da güzel olmuş.


Park yürüyüşünü bitirip dönerken yağan yağmurla renkler iyice canlanmıştı, şekilde gördüğünüz gibi.



Bu iki fotoğraf Konyaaltı Caddesi'nden, Atatürk Parkı üstünden şehre bakış ve parkın doğal yüzey şekli



Ve son iki fotoğraf da Belediye'nin köpek sahibi vatandaşlara hizmeti: Üstte köpekler, çocuklar ve büyükler için çeşme, altta ise köpek dışkıları toplama ünitesi. Ben bu hizmeti çok tuttum. Ha, park içine de köpekler için oyun alanı yapılmış.
Antalya izlenimleri sürecek efendim...

5 Haziran 2011 Pazar

HAFTANIN OKUYANI 3

 
Bu haftanın okuyanı ABD'li çağdaş bir ressama, John Williams'a ait. Orijinal ismi "Sunny Reading". Yazlık bir resim yani, güneşli, sıcak, rehavet içinde geçen öğleden sonraları hatırlatıyor insana. Ben kendimi gördüm resimde: Antalya'da bir yaz günü, okul kapanmış, tatile girmişiz. Birdenbire bir boşluk hissi, bütün zaman kendine ait. Henüz bilgisayar başında saatler geçirme dönemlerine girilmemiş. Yalnızlık arkadaşı sadece kitaplar. Lakin hava sıcak, hem de çok sıcak. Terden saç-baş bir yana gitmiş, sırtta en incesinden bir penye elbise. Bütün odalar ve bütün oturulup yatılacak yerler denenmiş, sonuçta nisbeten serin olan yatak odasına, yatağa yangelinmiş, okumaya dalınmış. Birazdan terle ıslanmış rahatsız bir uykuya geçilebilir, zaten hafiften uyku pozisyonu alınmış. Kitaba bir isim bile verebilirim: Laura Esquivel'den Acı Çikolata. İçinde bolca yemek tarifleri olan hoş bir roman, öyle ki yaz sıcağında canımın kuru fasulye istemesine sebep olmuş üşenmeyip kalkıp pişirmiştim. Kısacası bu resimdeki benim:)

Haydi bakalım sıra sizde...

4 Haziran 2011 Cumartesi

GÜNE GÜZEL BAŞLAMAK


Sabahın köründe kalkıp yüklükteki saf yünden kilime tebelleş olan güvelerle verdiğim mücadele canıma okumuş olsa da parkta yürüyüş yapma arzumdan caymadım. Henüz saat 10 olmasına rağmen sıcak kendini hissettiriyordu. Ama hafiften esen rüzgar, denizin maviliği, ufukta görünen tekneler, puslu gökyüzü, zeytin ağaçları, çiçekler, palmiyeler, yaprakların hışırtısı, havadaki ıtırlı koku sıcağa aldırış etmemi engelledi. Kendimi Yaşar Kemal romanlarından birinin kahramanı gibi hissederek yürüdüm de yürüdüm. Sizleri de unutmadım tabii ki, buyrun benimle yürüyün, benim gözümden seyredin etrafı. Fotoğrafları tıklamayı unutmayın ki küsmesinler size:)









Yeni bir yürüyüşte buluşmak üzere iyi hafta sonları...

2 Haziran 2011 Perşembe

PARANTEZ

Gökyüzünde parlayan güneş

Balkonuma uzanan çınar dalları

Tezgahta fasulye

Salkımında domates

Vazoda çiçek niyetine semizotu


Ve Yaz Çılgınlığı

Antalya, ev, dinginlik, aydınlık, telaşa küçük bir parantez...

1 Haziran 2011 Çarşamba

ANTALYA'DAN SON TURFANDA


Nihayet bugün kendimi parklara atabildim. Biraz gecikmişim tabii ki, ağaçların saltanatı bitti bitecek. Ateşağaçları (umarım doğru biliyorumdur ismini) bile hafiften çiçeklerini söndürmeye başlamış ama yine de çok güzeller. Zümrüt taşlarla süslenmiş bir tacın arasına yakut damlalar kakılmış sanki (bu tanımlamamı hoşgörün, zira Muhteşem Sülüman dizisi oynamakta şu an TV'de, gözucuyla da olsa etkilenmişimdir:).



Bu sıralar keyfi en yerinde olan, en görkemli dönemini yaşayan ağaçlar jakarandalar. Eflatun bir rüya gibiler, uçucu, bulutumsu.

Zakkumlara gelince, Akdeniz Bölgesi için sıradan ağaççıklar onlar. Çocukluğumda anneannemin Ankara'da zakkum yetiştirebilmek için verdiği uğraşıyı düşünüyorum da, bir türlü başaramamıştı kadıncağız. Şu görüntüde benim ilgimi zakkumdan çok göletin karşı kıyısında fotoğrafçıya poz veren nişanlı çift çekti. Abajur etekli, çılgın pembe tuvaletinin eteklerini toparlayıp park içinde dört döndü gelin hanım kızımız. Nişanlıktan ziyade sünnet yorganına sarınmış gibiydi, öyle süslü, öyle sırmalı.


Bu gördüğünüz kocaman balkonlu semiz hatunlar Büyükşehir Belediyesi'nin Kibelya Bebek Projesi kapsamında yapılmış maketler. Parkın girişine konuşlanmışlar.  Kibelya Bebek Yapım Atölyelerinde kadınlara kurs verilip sertifika sahibi olmaları sağlanmış. Bebeklerin esin kaynağı ise bereketi simgeleyen ana tanrıça Kibele. Hoş olmuş değil mi?

Şimdilik bu kadar, siz fotoğrafları tıklayıp büyütün bir zahmet, yarına başka fotoğraflarda görüşmek üzere...