.

.
.

6 Mayıs 2017 Cumartesi

SERGİLERDEN

Ankara'ya geleli 5 gün oldu ve her günümü dışarda geçirdim; çocuklarla, kızkardeşle hasret gidermeler, arkadaş buluşmaları, cafe sohbetleri, sergiler derken elimdeki Antalya'dan getirdiğim yarım kitabı bitirme fırsatım bile olmadı. Boşver, nasılsa biter, fırsatları değerlendirmek lazım. Daha geldiğim günün ertesi soluğu bir sergide aldım. Deniz Oslu'nin eskiz defterlerini, kartpostal haline getirdiği eskizlerini ve dünyanın çeşitli yerlerinden kendisine gelen kartpostalları sergilediği "Posta Kutusu Dolusu Eskiz"i çok severek gezdim:




Aynı gün Kore Büyükelçiliği ile birlikte oluşturulan "Bocagi-Bohça" sergisi ile "Konuşan Resimler/Ebedi-Edebi" sergisini de gezdik. Aşağıdakiler "Bocagi-Bohça"dan:






"Ebedi-Edebi" sergisinde ise Cumhuriyet Dönemi'nin beş farklı akımından edebiyatçılarının Ebru Ceylan tarafından çizilmiş portrelerine ünlü sanatçıların seslendirdiği yaşam öyküleri eşlik ediyor. Aşağıda Bedri Rahmi'yi görüyorsunuz:


Dünkü sergi ise Ankara'ya erken gelmeme değen çok değerli bir sergi idi, bilinen adıyla "Mardinli Nasra Teyze"nin yani Nasra Şimmeshindi'nin baskıları ve çizimleri 1. ölüm yıldönümü anısına halkın izlemesine sunulmuştu. Evimin duvarında da naif bir deseninin asılı olduğu Nasra Teyze 1916-2016 yılları arasında Mardin'de yaşamış Süryani bir halk sanatçısı. Amcası ve babası da ressam ve heykeltraştır ama hayatını basmacılıkla kazanır. Evdeki bu sanatsal ortamdan etkilenen Nasra küçük yaşta evlendirilir ve uzun yıllar terzilik yaparak evin geçimine katkıda bulunur. Eşinin ölümünden sonra babasının kalıplarını kullanarak basmacılığa ve kendi naif desenleriyle çizimler yapmaya başlar.  Ölene kadar fırçasını ve kalıplarını bırakmadan çalışan, okuması-yazması olmayan Nasra Teyze'nin eserleri dünyanın dört bir yanında tanınmakta, İsa'yı, melekleri ve dini sembolleri resmederek yaptığı perdeler Süryani kiliselerini süslemektedir. 








Üstteki bayraklı aslan babası Mıksi İshak Şimmeshindi'ye, alttaki güllü aslan ise Nasra Teyze'ye ait çizimler.


Anısına saygıyla

Sergi Çankaya Belediyesi Çağdaş Sanatlar Merkezi'nde 14 Mayıs'a kadar gezilebilir. Ankaralılar kaçırmasın derim...

3 Mayıs 2017 Çarşamba

NİSAN OKUMALARI VE ANKARA

Efendim, iki gündür varlığımla başkentimizi onurlandırmaktayım 😀 Mayısın ilk günü, Antalya hafiften yaza meyletmişken düştük yola. Burdur'a kadar yarı uykuluydum, sonra ayıldım. Keçiborlu-Sandıklı arasını rüzgar tribünlerini seyrederek geçirdim, Adalya tesislerinde verdiğimiz kısa molada muhtemelen bir tura iştirak etmiş orta yaş üstü, yüklüce bir kadın nüfusun tuvaleti çınlatıp dışarılara taşan seslerini dinledikten ve kendim de dahil olmak üzere kadın kısmının ses ayarlarını pek kontrol edemediklerine kanaat getirdikten sonra yola tekrar revan olduk. Afyon il sınırlarına girdiğimiz andan itibaren gözüm-gönlüm leylak bayramı yaptı. Tahmin ediyorum ki Afyon belediye başkanı da en az benim kadar leylak sevgisine haiz, zira yol kenarlarından refüjlere kadar en alakasız yerler bile çiçek açmış leylak ağaçlarıyla doluydu. Aylar süren hasretim daha yolda son bulmaya yüz tuttu. İkinci molamızı İkbal'de vererek aç karnımızı doyurduk, satış mağazasında önümdeki iri kıyım beyefendinin istediği 15 kadar ekmek kadayıfı ve kaymağın paketlenmesini bekledikten sonra kendimize de bir miktar temin edip yola devam ettik. En sevmediğim ve bir türlü bitmek bilmeyen Bayat-Sivrihisar arasını henüz yeni yeşermiş ekin tarlalarına bakıp Tarkan'dan Alaturka şarkılar dinleyerek katettikten sonra "uğramazsanız küserim" durağımızda bir mola daha verdik: "Sivrihisar Muhteşem Tesisleri". Oradaki görevlilerden birinin eşimle olan kökenini kendisinin de tam olarak bilemediği muhabbetinden dolayı bir ballı gözleme zorlamasına maruz kalırız her daim. Daha oturur oturmaz önümüze gelir gözleme, "yemezseniz küserim" modunda yükleniriz o kalori bombasını ve asla hesap ödeyemeyiz, kabul etmez. Allahtan bu sefer işi vardı galiba görmedi bizi de yalnızca çay içerek atlattık vartayı 😀 Bu arada ben tesisin arka tarafında bir leylak ağacı keşfedip kendisiyle düzeylinin de üstünde bir ilişki geliştirdim 😀

Ankara'ya yaklaşırken müthiş bir sağnak başladı, şehrin sevinç gözyaşları mıydı yoksa "eyvahlar olsun yine mi geldiler" diye dertten mi ağlıyordu bilemedim ama neyse ki çok sürmedi kesildi.  Eve gelip eşyaları içeri atar atmaz kızkardeşe yollandık. Dün gün boyunca da o sergi senin, bu cafe benim hasret giderdik. Sergiler bir dahaki yazıya kalsın, gelelim Nisan kitaplarına:

9 kitapla kapattım Nisan'ı, eksiklerimi Ankara'da tamamlamak niyetindeyim.


-"İstanbul İstanbul" benim geçen yaz Ankara'da başlayıp yarım bıraktığım, sonra da evde arayıp bir türlü bulamadığım bir kitaptı. Meğer o kadar kolay bir yerdeymiş ki, adeta gözümün önünde. Tesadüfen elime geçtiğimde hemen okumaya başladım. Değişik bir İstanbul hikayesi, aslında hikaye de değil acı bir İstanbul masalıydı. Aynı hücreyi paylaşan mahkumların işkence arası birbirlerine anlattıkları etkileyici öyküler uzun süre aklımdan çıkmayacak. 


-Güney Dal pek adı duyulmamış bir yazar, yıllar önce "Gelibolu'ya Yolculuk" isimli bir kitabını okumuş ve sevmiştim. "Kılları Yolunmuş Maymun"u da tamamen yazarın referansına dayanarak satın aldım ama aynı tadı aldığımı söyleyemeyeceğim. Almanya'da yaşayan bir ailenin oldukça otoriter babasının gazete çıkarma sevdası ve zamanla tutkuya dönüşüp ailesini sıkıntıya sokması anlatılıyor. Kitabın ilginç bir özelliği de yazarın verdiğin sayfa numarası ipuçlarıyla iki farklı roman olarak okunabilmesi. Yine de çok tavsiye edeceğim bir kitap değil.


-Alper Canıgüz sevdiğim bir yazardır, tüm kitaplarını okudum, özellikle Alper Kamu'ya muhabbetim büyüktür. "Kan ve Gül" yazarın son kitabı. İskender Doğan'ın  gençlik yıllarımızın ünlü şarkısı "Kan ve Gül"ünü söyleyerek aldım elime: "Kan ve gül, gül ve diken, sevgim ve sen/Birbirine dönük sırt sen ve beeeen/Bilmem anlatabiliyor muyum/Seviyooorum, seviyor musun/Ağlıyooorum, gülüyor musun/Sevdikçeee itiyor musun/Pekii, öyle olsuuuun/Dırttırı dırttırı dırttırı dıt dıt". Nitekim kitabın kahramanlarından biri de "Kan ve Gül" isimli kuru temizleme dükkanıyla İskender Doğan'dı. Akıcı, eğlenceli, hafiften fantastik bir polisiyemsi. Fazla beklentiye girmeden okunabilir. Bana sorarsanız Alper Kamu'lu olanları tercih ederim.


-Ve ardarda iki Stefan Zweig okuması. İlki "Bilinmeyen Bir Kadının Mektubu". Kimliği belirtilmemiş bir kadının yazdığı, "Sana, beni asla tanımamış olan sana" hitabıyla başlayan hüzünlü bir mektup. Bir tek taraflı aşk novellası. Okunmalı...

- Diğeri ise yazarın başyapıtlarından biri "Satranç". Gestapo'nun tutukladığı Viyanalı ünlü avukat tecrit edildiği otel odasından sorguya götürüldüğü sırada gizlice cebine attığı kitabın satranç üzerine olduğunu görünce mahpusluğu süresince satrancın tüm kurallarına vakıf olur. Serbest bırakıldığında Arjantin'e gitmek üzere bindiği gemide bir satranç şampiyonuyla hiç istemediği bir karşılaşma yapar. Bir klasik üstüne yorum yapmayı haddim olarak görmesem de diyebileceğim tek şey çok güzel olduğu ve mutlaka okunması gerektiği.


-"Gölgesinde" Irmak Zileli'nin üçüncü kitabı. Evli bir çiftten kadın olanı bir sabah aniden kaybolur. Önce erkeği, sonra kadını-yer yer fantastik unsurlar da katarak-derinlemesine didiklemiş yazar. Katmanlı ve ufuk açıcı bir roman. Farklı bir okuma yapmak isterseniz öneririm.


-Fransız yazar Philippe Claudel'in yazdığı "Kokular" bu ay en beğenerek okuduğum, yer yer hüzünlendiren, çoğu zaman çocukluğuma götüren, anılarımı canlandıran bir kitap oldu. Yazarın çok güzel bir yazım dili var, zaten 2013 yılında Jean-Jacques Rousseau otobiyografi ödülüne layık görülmüş. Kokuların izini süren yazar kendiyle birlikte sizi de anılar alemine taşıyor. Mutlaka okuyunuz dediklerimden.


-"Samuel Beckett'e Göre Arıcılık", bu tuhaf isimli küçük kitap sözde Samuel Beckett'in kısa bir süre sekreterliğini yapmış bir kişinin ağzından yazılmış ironik, eğlenceli, ilginç bir günlük. Samuel Beckett sevenler için ilgi çekici olabilir.


-Yine bir Fransız yazara ait "Kitap" taşıdığı isimle çok fazla alakası olmasa da insanı daha başlangıçta içine alan heyecanlı bir gerilim romanı, düşle gerçeğin birbirine karıştığı bir çeşit kara polisiye de denebilir. Daha belirgin bir finali olsaydı üzerimde daha fazla etki yapabilirdi. Bu tür kitapları sevenlere önerilebilir.

Evet, bu ayın kitapları bunlardı. Yeni kitaplarda ve yeni Ankara haberlerinde buluşmak dileğiyle...

25 Nisan 2017 Salı

KOKULAR*

Öğleden sonra boyamı ve kitabımı yanıma alıp kuaföre doğru yola koyuldum. Onlarca kere yazdım, bir kere daha yazacağım, bu kadar çabuk uzayan saçlarımdan dertliyim. Boyuna değil, enine lütfen, uzayacağına dökülme arkadaş. Beni de üç haftada bir kuaföre gidip saç boyatmaktan kurtar. Hişşt, kime diyorum, dinleyen yok ki 😀 El mahkum istikamet kuaför.

Boya hazırlanırken aynanın karşısında yerimi alıyor ve kitabımı açıyorum. Kuaförde aynaya bakmaktan hiç hoşlanmam, hele de kafam boyaya bulanmışken. Fön çekilirken bile doğrudan aynaya değil aynadan görünen diğer müşterilere bakarım, bir nevi dikiz yani 😀 Beklerken kahvem de geliyor, oh hayat bana güzel (bu lafı gıcıklığına yazıyorum, sosyal medyada su içerken fotoğraf koysan altına bazıları "hayat sana güzel" yazıyor da ondan. Küçücük şeylerden keyif alırsan hayat herkese güzel aslında)


Boya saçlarıma sürülürken ve bekleme süresini doldururken kitabıma dalıyorum. Kitabın adı "Kokular". Philippe Claudel adlı bir Fransız yazarın. İnsanı hatırlattığı kokularla şiirsel bir yolculuğa çıkarıyor, kendi anılarına döndürüyor. Sık sık sayfayı kapatıp okuduğum şahane cümleyi sindirmek için duvara bakıyorum. Benim bir kitaptan keyif alma ölçütümdür kapatıp duvara bakma ritüeli. "Kokular"ı okurken sık sık tekrarlanıyor. Kitaba koşut ve bir kuaför dükkanına yakışan olarak havada bolca koku var; saç boyası, amonyak, sprey, briyantin, oje, aseton, parfüm. Claudel gübreden bahsederken boyadaki amonyak yakıyor genzimi. Maydanozgillerin kokusu yolda gelirken kopardığım ebegümeci çiçeğinin kokusuna karışıyor, zaten az sonra kitabın sayfaları arasına emanet edeceğim onu. Uyuyan bebek kokusunu okurken gözüm pusetinde uyuyan müşterinin çocuğuna takılıyor, koklasam annesi kızar mı acaba? Gauloises ve Gitanes sigaralarının kokusunun anlatıldığı bölüm çok eskiden okuduğum Emile Zola romanlarının kahramanlarını getiriyor usuma, onlar da hep Gauloises içerlerdi, zaten yazar da Gauloises'i proleterlerin, Gitanes'i kadrolar ve ara mesleklerde çalışanların içtiğini söylüyor. Altın vuruşu "Çocukluk Evi" isimli bölüm yapıyor. Çocukluğumun bütün evleri iyi ve kötü kokularıyla hücum ediyorlar zihnime. Dayımın evinin bahardaki hanımeli kokusu, anneannemin Altın Damla kolonyalı salonu, babaannemin yamaca kurulu evinin tuvaletindeki sistemden kaynaklanan ve önlenemeyen kötü koku, yaz günleri balkon sofralarının çoban salatası kokusu, tatillerimizin mekanı Amasra'nın iyot kokusu, hangi birini söylesem. Kalfanın "yıkayalım" sesiyle kendime geliyorum. Sağ yanımdaki müşterinin esmer yüzüne hiç gitmeyen, boyanmaktan keçeleşmiş sarı saçlarına maşa çekiyor diğer kalfa, lüleler saçtan çok marangozhanedeki talaşlara benziyor, öylesine doğallıktan uzak. Burnumda yanık saç kokusuyla yıkama ünitesine gidiyorum. Bu kitap da kuaför salonu kokularıyla yer edecek belleğimde. Derim ki "okuyun", kimbilir size neler anımsatacak...

*"Kokular/Philippe Claudel"
Sel Yayınları/2016, 1. bası/159 sayfa

20 Nisan 2017 Perşembe

SERGİLERDEN

Bugün güzel bir sergi gezdim. Bu yıl düzenlenen "ArtAnkara" sergisinde herkesten methini duyduğum ve göremediğim için üzüldüğüm Mehmet Emin Erdoğdu'nun "Zeytin Kadınlar"ı ayağıma geldi. Dantel perdelerin, pencerelerin, sardunyaların ve kedilerin şahane ressamı arkadaşım Füsun Ürkün'ün paylaşımıyla haberdar oldum serginin Antalya'da açıldığından ve hemen koşturdum, iyi ki de gitmişim, gözlerim ve gönlüm güzelliğe doydu.

Sergi "Şebnem Bahar Sanat Galerisi"nde açılmış. Antalyalılar için adres vereyim, Yeşilbahçe Mahallesi, 1457 Sokak, 8 Numara'daki tek katlı şirin binada elinizle koymuş gibi bulabilirsiniz. Tarifi biraz daha açarsam Metropol Çarşı'nın yakınındaki Shell istasyonunun yanındaki sokak diyebilirim. Bizi galerinin sahibi Şebnem hanım karşıladı, resimler ve galeri hakkında bilgilendirdi. Üst kattaki cam ve seramik atölyelerini gezdirdi. Seramik ve cam üzerine kurslar açılıyormuş, ilgilenen olursa diye yazayım dedim. Şahsen ben galeriyi öğrenmekten ve Şebnem hanımla tanışmaktan çok mutlu oldum. Gelelim sergiye, önce küçük bir bilgilendirme. Eserler zeytin ağaçları üzerine yapılmış ama hiçbiri için özel olarak ağaç kesilmemiş, budanan ağaç dalları tuval gibi kullanılmış. Anaçlığın ve dişiliğin simgesi olarak kabul edilen zeytin ağaçlarından yapılan kadınların çoğunun omuzunda ya da başında resmedilmiş kuşlar karatavuk kuşu imiş. Zeytin ağacının çekirdeği toprağa ekildiği zaman o sert kabuğu kırıp içindeki fidenin dışarı çıkması mümkün olmuyormuş. Karatavuk kuşu (Turdus Merula) adı verilen küçük siyah kuşlar zeytin meyvelerini yiyerek etli kısımlarını sindiriyor, sindiremedikleri çekirdek kısmını da dışkılarıyla toprağa bırakıyorlarmış. Kuşların kursaklarında asitle incelen çekirdekler böylece çimlenip zeytin ağacının oluşmasına sağlıyorlarmış. Doğa insanı sürekli şaşırtmakta ve hayran bırakmakta. Şimdi zeytin kadınlardan ve karatavuk kuşlarından birkaç örneği paylaşayım:









Daha pek çok var ama gidip görün, hepsini mi ekleyeyim yani, ayrıca orijinalleri çok daha çarpıcı, şahsen ben büyülendim. Sergi 22 Mayıs'a kadar açık, kaçırmayın bence...

18 Nisan 2017 Salı

BİR OTOBÜS YOLCULUĞU

Yağmurlu bir sabaha uyandık, belki yıkayıp temizler ruhlarımızı...

Bir markanın yılbaşı nedeniyle piyasaya sürdüğü kızılcık ve badem kokulu kremin son kalanlarını oldukça efor harcayarak sıktım ve ellerimi kremledikten sonra klavye başına geçtim. Aslında aklım hala krem tüpünde, üzerine çıkıp zıplasam biraz daha çıkar mı acaba?  Cimri demeyin ya, çok güzel kokuyordu da ondan 😀


Dün kuzenime davetliydik, bizim mahalle bu aralar köstebek yuvasına döndüğü için arabayla çıkmadık, otobüse bindik. Mesafe Antalya standartlarına göre epey aralı. Üstelik dolaşarak giden hatta binmişiz, yoğun trafikte 1,5 saatimizi yollarda heba ettik.  Otobüs çok kalabalık, çok sıcak, çok nemli, çok havasız ve çok gürültülüydü. Etten bir duvarın içinde sığışabildiğim elli santimlik alanda yüzümü cama dönüp, elimde demir kokusu oluşturan tutamağa sıkıca yapışarak çılgın gibi araba kullanan şoförün sebep olduğu sallantılardan etkilenmemeye çalışıyor, bir yandan da arkamdaki koltuklardan birine yerleşmiş anne, anneanne ve iki küçük çocuktan oluşan ailenin oluşturduğu gürültüleri duymazdan geliyordum ki ne mümkün. Çocuklardan kız ve 6-7 yaş civarında olanı tek başına bir otobüse yetecek ses kapasitesine sahip, fena halde şımartılmış bir yeni nesil bebesiydi. Önünde trafik sıkışıklığından 15 dakikaya yakın beklemek zorunda kaldığımız AVM'ye gelene kadar türlü çeşitli soru-cevap ve şımarıklıkla ailecek tüm otobüsü taciz ettiler. AVM önünde beklemeye başlayınca ufaklık aldı sazı eline: 
"Ben çok sıkıldım, burada inelim gezelim". 
Anne: "Ben de çok yoruldum inemeyiz, eve gideceğiz". 
"Yaa bana ne, gezmeye gidelim, hem ne zamandır gitmiyoruz"
"Gidemeyiz yorgunum, hem annenannenin ayakları ağrıyor"
Anneanne: "He kızım ayaklarım ağrıyor"
"Yaaa, bana ne bana ne, gidelim gidelim"
"Gidemeyiz dedik ya"
"Gidelim
Gidelim
Gidelim 
Gidelim
........
Bu "Gidelim" vızıldaması sonsuza kadar sürebilirdi-ki saat tuttum 15 dakika boyunca devam etti-karşılarındaki koltukta oturan orta yaşlı adam kalkıp yerini yaşlı bir hanıma verdi. İlgisi dağılınca "gidelim"i bir süre unuttu, bu sefer oyuncak istemeye başladı:
"Bana oyuncak al"
"Kızım otobüsten oyuncağı nerden bulayım"
"Yaa işte burda inelim oyuncak al"
"Burda inilmez, evin ordaki Şok'tan alırım" 
"Bana ne burdan al"
Derken yerini verip ailenin tepesinde dikilmekte olan adamcağızın sabrı taştı: "Ee sus biraz ama hepimizi rahatsız ediyorsun"
"Sana ne"
"Bana ne olur mu, başım ağrıdı"
"Ağrısın bana ne"
Anne ve anneanneden tepki yok, arada bir cılız bir sesle: "Akşam olsun babana söylemezsek" diyorlar, yine bir "Yaa bana ne" cevabı geliyor. O sırada öndeki koltuklardan biri boşaldı ve ben binbir zahmetle ilerleyip kısacık boylu, elma yanaklı, tombik bir teyzenin yanına oturabildim. O da çocuğun gürültüsünden pelteleşmiş bir durumdaydı, yanına oturunca çaktırmadan yaka silkti. Derken ayakta dikilen bey çocuğun abartılı gürültüsünden iyice bezmiş olacak ki ikazını yaparken ses tonunu biraz sertleştirdi. Çocuktan el cevap:
"Öküz"
Bu defa yanımdaki teyze dayanamadı, çocuğa dönüp şöyle dedi:
"Aaa yeter artık ama başımız şişti, şimdi seni tutup karakola götüreceğim, ben polisim"
Ben kahkahamın dudaklarımın arasından fırlamaması için dişlerimi sıkarken teyze söylediğinin biraz absürd kaçtığının farkına varmış olacak ki ilave etti:
"Sivil polis"
Eh artık, dişlerime izin verdim, kahkaha dışarı fırlarken sivil polis teyze inmek için arka kapıya yürüdü...

14 Nisan 2017 Cuma

SON ZAMANLARDA

10 gündür uğramamışım buraya, blog bana küsse yeridir. Her gün oturup bir şeyler yazayım diyorum, sonra ne yazacağımı bilemeyip cayıyorum. Hem kişisel, hem ülkesel gündem yaşam sevincimizi savurdu bir yerlere, ara bulabilirsen, topla toplayabilirsen. Sonunda kendime bir kahve koydum, yılbaşı için yaptığım kahveli portakal liköründen şişenin dibinde kalan yarım parmağı da kahvenin üstüne ekledim ve "göç yolda düzelir" diyerek oturdum klavyenin başına. Parmaklarım hangi harfe basar, içimden ne gelirse artık. 

Son yazımda bahara güzelleme yapmışım, sen misin yapan, bugün dışarıda kapanık, gri ve yağmurlu bir hava var, dün başladı ve sanırım bir-iki gün daha sürecek. Oysa daha hafta başı bahardan yaza geçiverecek gibiydik. Meyve ağaçları çoktan çiçeklerini savıp yapraklandılar ama yağmur Kıbrıs akasyalarının sarı ponponlarını sıyırıp atıverdi, toprağın üstünde sarı gölcükler oluştu. Halbuki ne coşkuluydular:


Fotoğraf geçen hafta bu günden. Parkta uzun bir yürüyüş, en güzel gözlemecide karın doyurma, gözlemecinin iki oynak köpeğini izlemekle geçen, şurup gibi havanın tadını çıkarttığımız bir gündü.


Alev ağaçlarından sadece bu çiçeklenmiş, en görkemlisi de budur zaten. Diğerlerini budamışlar ama öyle ilginç bir gövdesi var ki budanmış halleriyle bile postmodern bir heykeli andırıyorlardı. Mayıs sonuna ateş ağaçları da çiçeklenir, onu jakarandalar takip eder. Gülibrişimlerin eli kulağında, yalancı orkideler açmak üzere. Narenciyelerden hiç bahsetmeyelim zaten, tüm Antalya mis kokuyor. Bahar bir şölen burada ama şu an pencereden puslu gökyüzü görünüyor, o tarafa bakmıyorum.


Şu papatyaların üstünde Banu Alkan pozu vermek istedim ama oturunca kaldırmak için belediyeden vinç çağırdı arkadaşım hahaha :) Babam papatya gördü mü şiir okumaya başlar:
"Bahar olsun da seyredin
Nasıl süsler bayırları
Zümrüt rengi çayırları
Altın gözlü papatyalar
Gelin yüzlü papatyalar"
Ben de şiiri okuyup babamın kulaklarını çınlattım belediyeden vinç gelene kadar oturduğum yerde :) 

Sonra da kahve içtiğimiz mekandaki tavşanları ve hamsterleri sevdik, şunun yumuşluğuna baksanıza:

 
Havalar güzel olunce gezmelere doyamadık, aşağıdaki fotoğraf bir başka günden, Bey dağlarını kahvemize katık ettiğimizin resmidir :)


Bu kadar çok gezince haliyle pek kitap okuyamadım. Bu ay verimsiz başladı, ay ortasına geldik ancak iki kitap okuyabildim. Etkinlik kapsamında sinemada bir filmle bir tiyatro oyunu izledim ve Kuğu Gölü balesini ikinci kez seyrederek bir kez daha hayran oldum. Film Türkçe'de "Umut Bahçesi" adıyla gösterime giren "The Zookeeper's Wife" idi. Polonya'da bir hayvanat bahçesinde 2. Dünya Savaşı sırasında geçen film hayli güzeldi. Tiyatro oyunu ise "Soğuk Bir Berlin Gecesi" ismini taşıyordu. 5-6 yıl önce Ankara Küçük Tiyatro'da izlemiştim, farklı castla izlemek de hoş oldu. "Kuğu Gölü"nden tekrar bahsetmeyeceğim ama şu kadarını söyleyebilirim, önümüzdeki sezon tekrar sahneye konulursa bir kez daha o salonda yerimi alabilirim.

Artık bitireyim. Belediyenin atık toplama aracını kaçırmamak için balkona çıkmam lazım. Muratpaşa Belediyesi yeni bir uygulama başlattı, bir hafta boyu biriktirdiğim geri dönüşebilir atıkları belediyenin aracına teslim ediyoruz, onlar da karşılığında bize dağıttıkları karta puan yüklüyorlar. O puanları da anlaşmalı marketlerde paraya çevirip kullanabiliyoruz. Buraya kadar güzel de bir haftalık birikimden balkonda adım atacak yer kalmayabiliyor, o nedenle aracı kaçırmamam lazım. Haydi kalın sağlıcakla.



4 Nisan 2017 Salı

BAHAR...


Sabah balkona çıktığımda gözlerime inanamadım. Apartmanla yaşıt, artık boyu son kata kadar uzanan çınarımız baştan aşağı yapraklanmıştı. Daha bir hafta önce kuru dalları rüzgarda sallanıp duruyordu, ne ara yeşertti o yaprakları, ne ara büyüttü, doğanın hikmetinden sual olunmuyor vesselam. 

Bahar, sanırım en güzel mevsim. Canlılığından mı, renginden mi, tüm doğanın yeniden doğuşundan mı, tez bitişinden mi nedir, "kalk gidelim" diyor ruhlara. Bütün bir mevsim tombul ayılar gibi kış uykusuna yatmış beden kendini ceylan zerafetinde hissedip kırlara açılmak istiyor. Gelgelelim şişede durduğu gibi durmuyor işte. Tombul ayı bazen diz ağrısıyla, bazen baş ağrısıyla, kimileyin kas tutulmasıyla, hemen her an yorgunlukla "Bi dur bakalım" diyor, "artık ceylan falan değilsin, bırak ceylanı geyik bile değilsin. Ayı postundan öyle kolay çıkılmıyor, sakin ol, yavaşla". Eh her zaman içimizdeki çocuğu dinleyecek değiliz ya, bazen içimizdeki ayıya da kulak vermek gerek. Kendini fazla yormadan da baharın tadı çıkar elbet.

Çocukluğum ve ilk gençliğim Ankara'nın-o zamanlar için-nisbeten dışında kalan bir semtte geçti. Hemen tüm evlerin tek ya da iki katlı, bahçe içinde, sakinlerinin çoğunun memur olduğu bir semtti. Mahalle gibi bir mahalleydi, adı da Yenimahalle'ydi zaten. Şimdi ara ki bulasın o tek katlı evleri, o bahçeleri, mahalle kültürüyse çoktan yokoldu bitti. Her ne hal ise doğal sürecin önüne geçilemiyor maalesef, bize de anılarımızla avunmak düşüyor. 6 yılımı geçirdiğim okulun (benim öğrenci olduğum yıllarda ortaokul ve lise aynı binada öğrenim görürdü) şahane bir bahçesi vardı, baharda coşardı. Öyle ki paket taşların arasından fışkıran çimenler, rengarenk açan güller, tarhlardaki çiçekler, yan duvara tırmanıp çatıya kadar uzanan sarmaşık ve çam ağaçları zarar görmesin diye teneffüse çıkarılmazdık. Bizim için teneffüs koridorlar, merdivenler, radyatör üstleri, kantin ve tuvalet demekti. Kantin dediğime bakmayın, o da duvar girintisine kondurulmuş bir camekandan ibaretti, simitten başka bir şey de bulunmazdı, yine de önünde kuyruk oluşurdu. Okulun bütün güzelliği içinde değil dışındaydı, ona da ancak giriş-çıkışlarda ulaşabilirdik. Beden Eğitimi derslerini bile tozlu arka bahçede yapardık, oranın tek güzelliğiyse baharda olağanüstü kokan çiçekleriyle saçlarını okul duvarından kaldırıma sarkıtan iğde ağacıydı. Zaten her şeyi, okulu bile güzelleştiren bahardı. Türkçe öğretmenimiz, her oturduğunda eteğinin altından görünen paçaları lastikli pembe pazen donuyla öğretmenden çok komşusuna kahve içmeye gelmiş altın günü teyzesine benzeyen dünya tatlısı Nuriye hanım açık pencerenin önüne geçer, kollarını iki yana açarak derin bir nefes alır ve "Ohhh, Yenimahallemiz baharda ne güzel" derdi. O yüzden bir parça da Nuriye hanımın derin nefesidir benim için bahar.

Okul çıkışları satıcılar toplaşırdı kapının önüne, baharda nitelik değiştirirdi satılanlar. Galvaniz kovalar içinde rengarenk laleler, sevdiği kıza hediye etmek için kendisini alacak delikanlıları beklerdi. Aşk-meşk çağlarına eriştiğimizde okul kız lisesine döndüğü için bana lale alan çıkmadı ama o görüntünün güzelliğinu unutamam. O yüzden bir parça da galvaniz kovalardaki kırmızı lalelerdir benim için bahar. 

Havada bahar kokusunun hafiften duyulmaya başladığı, hala üşüsek de bir yerlerden sızan güneş ışığının içimizi ısıttığı, ağaçların "çiçek açtım açacağım haberiniz olsun" dediği günlerden birinde akşamüstü kapı çalınır ve babam elinde bir kesekağıdı çağla ile içeri girerdi. O gün artık baharın resmi başlangıcıydı, üstüne kar yağsa bile. O yüzden bir parça da babanın getirdiği çağladır benim için bahar.

Dayım balkonuna hanımeli sarılmış bir evde otururdu. Ziyarete gittiğimiz bahar akşamları bir şenlikti o balkonun açık kapısından içeriye sızan kokular. Dayım, babam ve Faruk abi (olağanüstü komşumuz bando şefi Faruk abi) kapının önündeki sofada hafiften demlenir, rakı kokusuna hanımeli kokusu karışırdı. Faruk abinin öğrettiği bir şarkıyı söyleyerek alırlardı ilk yudumlarını. "Viva la amour" diye başlardı şarkı, anneannem içilen rakıya kızdığını açıkca belli edemez, hıncını şarkının Fransızca sözlerinden çıkarır, "Vangil okuman" diye söylenirdi. Vangil onun için kiliselerde söylenen ilahi demekti 😀 Bilmezdi ki o şarkı aşka, hayata ve dostluğa bir övgü idi. O yüzden bir parça da hanımeli kokusuyla karışmış rakı kokusu ve hayata övgüdür benim için bahar.

Çok sonra üniversiteye giderken, sabah yürüyorsam, gri Ankara'nın ciddi binaları arasından kafasını uzatmış bir leylak ağacı, bir bahar dalı ve havada hissedilen güzel kokuyla daha bir sekerdi adımlarım. O yüzden bir parça da kaynağı belirsiz belirsiz neşedir benim için bahar.

Denizli'de, baba evimden ve tüm yaşamımın geçtiği şehrimden uzak, yeni bir hayata uyum sağlamaya çalışırken baharla canlanan Şeytan Pazarı'nı gezmeye bayılırdım. Sabah balkona gelen kumruların kuğurtuları baharla artar, okul yolu açan çiçeklerle şenlenir, dersler daha bir keyifli geçer, paydos saatinde Delikliçınar'a doğru yürürken doğanın uyanışını gözlerdim. Isırgan otları arasında papatyalar, boynunu bükmüş narin gelincikler çıkardı yoluma. Öğrenciler saç örgüsü gibi örülmüş kirazlar getirirdi Honaz'dan, kimi Kaklık'tan ekmek. Fethiye bana leylak demetleri sunardı ne kadar sevdiğimi bilmeden. O yüzden bir parça da Denizli'dir benim için bahar. 

Çalıştığım okulda bir kış boyu üşürdük, Antalya'da bir okulun bu kadar üşüteceğini tahmin edemezdim ama iliklerimize işlerdi ısıtması olmayan kuzey sınıflarının soğuğu. Öğretmenler odasının rutubetli sevimsizliğinde, ortada yanan sobada üşüyen ellerimizi ısıtmaya çalışırdık kalem tutabilmek için. Sonra bahar gelirdi ve okul duvarına bitişik akasya ağacı dallarını açık camdan içeriye uzatırdı beyaz çiçekleriyle. Çirkin oda güzelleşir, soba popülaritesini yitirir, bahçedeki Hint leylağı ağaçlarının arkasından denizi farketmeye başlardık. En nemrut öğretmenin bile yüzü güler, günler ışığa keserdi. O yüzden bir parça da pencereden çiçeğini sunan akasya dalıdır benim için bahar.

Çalışma sorumluluklarımı arkamda bıraktığım,  tüm zamanlarımın bana ait olduğu içinde bulunduğumuz yıllarda herşeyiyle büyülüyor beni bahar, hele de bu şehirde. O yüzden  artık en çok portakal çiçeği kokusudur benim için bahar...