.

.
.

15 Eylül 2010 Çarşamba

HAYAT AKARKEN

Bu sabah canım bir fincan Türk kahvesi çekti. Evdeki kahve hafiften bayatlamış olsa da pişirdim. Hem epeydir kahveli kitaplı fotoğraflar koymamıştım. Mis gibi kokmasa da kitabıma eşlik etti. Ankara'dan gelirken bir bunu-Mark Levy/Birbirimize Söyleyemediğimiz Onca Şey-, bir de Orhan Pamuğun son kitabı "Manzaradan Parçalar"ı getirmiştim. Bir baba-kızın ilişkilerinin irdelendiği Mark Levy'nin romanını yarıladım. "Manzaradan Parçalar"ı ise zaman zaman elime alıp rastgele açıp okuyorum. Özellikle İstanbul'u anlatan bölümler hoşuma gidiyor.

Öğleden sonra resmi dairede halledilecek bir iş için çıktım evden. Malum bürokratik işlemler, oradan oraya git-gel. Gerekli bir evrak için şehrin diğer ucuna gitmek icap etti. Hıncahınç dolu bir otobüse bindim. Yapıştığım direğe sıkı sıkı tutunup düşmemek için mücadele ederken yanımdaki koltukta oturan irikıyım bey yer verdi sağolsun. Sonra da yanıbaşımda dikilip arkamda oturan arkadaşıyla sohbetine devam etti, mecburen kulak misafiri oldum. Anladığım kadarıyla ikisi de bir resmi dairede memur ve almaları gereken bir para var. Bana yer veren amirlerinden şikayetçi, parayı almasını istemiyorlar, alırsa da pay istiyorlarmış. "Şerrefsizler" diyor ayaktaki üstüne basa basa, "Bana da pay vir didi, niye virecem didim. Sen benle mi çalışıp hakettin didim. Şerrefsiz didim (tabii bunu içinden demiştir ya da arkasından). Bu aralar izin ya da rapor alma didi, niye almayom didim, 25 senedir almayom şimdi alırım didim." O bunları anlatırken arkadaşı da kendinden örneklerle gaz vermekteydi ki şerrefsiz amirin paradan sebeplenip sebeplenemediğini öğrenemeden indiler otobüsten. Yerlerini iki hanım aldı. Daha doğrusu boşalan yere ilk oturan ayakta duranın tansiyon hastası olduğunu öğrenince kalkıp yerini verdi, sonra muhabbet başladı, 10 dakikada kanka oldular. Bu arada biz yer verenin annesinin de tansiyon hastası olduğunu, oturanın tansiyonun yanısıra guatr problemi de bulunduğunu, günde 10 a yakın ilaç içtiğini, 20 yıl çalışıp emekli olduğunu ama emekli olunca çöktüğünü, işleyen demirin ışıldadığını, ne kadar diyet yapsa da kilo veremediğini, şimdi torun bakmaya gittiğini, gelininin bir otelde vardiyalı olarak görev yaptığını ve buna benzer bir yığın gereksiz ayrıntıyı istesek de istemesek de öğrenmiş bulunduk. Allahtan ineceğimiz durağa gelmiştik de hayat hikayesinin tamamını dinlemedik.

İşimi hallettikten sonra dönüş yolunda dolmuşa bindim, şoförün hemen arkasına oturdum. Esmer, zayıf, saz benizli ve kederli bakışlı genç sürücünün ön camının üstünde bir bilgisayar çıktısı asılıydı. Liste halinde sevip sevilmediğini, aldatmadığını ama aldatıldığını, herkese güvendiğini ama güveninin boşa çıktığını, hak yemediğini ama kötülük gördüğünü yazmış, listenin sonunu da şu cümleyle kapatmış (Yazıldığı gibi aktarıyorum):

"Yine de sevicem, aldatmıcam, güvencem, hak yemicem, herşey iyi olacak........."

Ne diyeyim delikanlı Allah gönlüne göre versin...

14 Eylül 2010 Salı

NİHAYET SOKAKTA

Dün nihayet sıcak falan dinlemeden parka doğru uzun bir yürüyüş yaptım. Özlemişim doğrusu; denizi, sıcakla beyaza çalan gökyüzünü, binbir çeşit ağacı, begonvilleri, ikinci parti çiçeklenmiş jakarandaları, Kır Kahvesi'ne giden, çınar ağaçlarının gölgelediği yolu, çimenlerin üstüne düşmüş, sıcağa rağmen sonbaharı haber veren birkaç kuru yaprağı, denizden esen rüzgarı, Kır Kahvesi'nin kara kedilerini, Kültür Merkezi'nin dost yüzünü, havuzun kenarına sıralanmış sanat perilerinin heykellerini, okaliptüsleri, ağaç minelerini. Hasılı Antalya'yı. Elimi çantama atıp fotoğraf makinemi çıkardım, pozu ayarladım, tam deklanşöre basarken makine "Hafıza kartı takılı değil ki, şaşkın" diyerek dalga geçti benimle. Farkettim ki hafıza kartını laptopun üstünde unutmuşum. Yapacak birşey yoktu, manzaraları gözümle tesbit edip beynime kaydederek dolaştım lakin post fotoğrafsız kalmasın diyerek arşivden bir görüntü ekledim.

Ben görmeyeli parktaki Benjamin ağaçlarını silindir formunda budamışlar, sevmedim. Kaba ve estetikten uzak bir şekil almış ağaçlar. Ramazan nedeniyle kurulan fuar sona ermiş, standlar toplanmış, yerler çer-çöp içindeydi, şaşırdım, bu alanı daha önce hiç böyle görmemiştim. Bu çirkinliklerin geçici olduğunu umarak Kır Kahvesi'ne oturduk. Çaylarımızı getiren garson 'Sporcu olmak varmış bu dünyada" dedi. Sebebini sorunca da 12 Dev Adam ve teknik kadroya verilen 28 milyon TL'lik ödüle özendiğini söyledi. "E hakettiler ama" deyince de "Orası da doğru da..." şeklinde kaçamak bir cevap verip diğer masalara doğru uzaklaştı. Herkesin gözü diğerinin cebinde galiba.

Eve dönüş yolunda parkın dış duvarlarının kaldırıldığını farkettim, sonrasında da yorgunluktan dizim öyle bir kilitlendi ki ağrıdan dünyayı gözüm görmedi. Anlaşılan o ki Ankara'ya gider gitmez doktora bir ziyaret yapılacak. Dizimi biraz dinlendirmek ve karnımızı doyurmak için müdavimi olduğumuz pideciye girdik. Yıllardır burada yeriz pidelerimizi, küçük ama temiz bir mekandır, pidelerinin lezzetini de hala başka bir yerde bulamadım. Antalyalı bloggerler "Bahçeli Pide"yi deneyin.

Bugünlük bu kadar, dizim izin verdiği sürece Antalya'dan dış mekan, vermezse iç mekan havadislerim devam edecek. İzleyin beni canlarım:))

13 Eylül 2010 Pazartesi

RADYO GÜNLERİ

"Geçen geçti, geceyi söndürdü kalbimiz" Murathan Mungan'ın dediği gibi. Referandum şu ya da bu şekilde sonuçlandı bitti, herkes aklına, gönlüne uygun gelen seçimi yaptı. Yaşayıp göreceğiz. 12 Dev Adam'a gelince, şampiyon olamasalar da gönlümüze taht kurdular ya bu da yeter, emeklerine sağlık.

Günler süren propoganda kirliliği bitti nihayet, bir-iki gün de sonuç yorumlarını dinler, sonra unutur gideriz herşeyi. Bendenize gelince Antalya'ya geldim ama henüz Antalya'yı göremedim. Hava o kadar sıcak ki sokağa çıkma düşüncesi kabus gibi geliyor. Geldiğimden bu yana yarım saatlik oy kullanma etkinliği dışında klimalı bir odada kendimi hapsetmiş durumdayım. Çoktandır yapmadığım birşeyi yapıp "TRT FM" dinliyorum yukarıda fotoğrafını gördüğünüz eski görünümlü mini radyodan. Bu radyoya sahip olma maceram ilginç. 3 yıl kadar önceydi, yıllar sonra buluştuğum bir üniversite arkadaşım TRT kanallarından birinde gece geç vakit yayınlanan, sunuculuğunu Bülent Özveren'in yaptığı bir programdan bahsedip radyo ödüllü bir yarışma yaptıklarını söyleyerek katılmamı önerdi. "He, he" dedim ama aradan yarım saat geçmeden unuttum. Arkadaşımsa her görüşmemizde konuyu bir şekilde buraya getirip katılmam konusunda ısrarcı olmaya devam etti. En sonunda programın olduğu bir gece sırf arkadaşımın her seferinde sorduğu "Katıldın mı?" sorusundan kurtulmak için programı dinledim ve yarışma bölümünde sorulan soruyu da oğlum aracılığıyla telefonda cevaplattım, sonra da unuttum gitti. Daha doğrusu program sonunda kura çekilip kazananın belirleneceğini düşündüğüm için ismimiz okunmayınca, "Bize kısmet değilmiş" diyerek önemsemedim. 15 gün sonra oğlumun odasındaki kişisel telefonu çaldı. Normalde o evde yokken cevaplamam telefonunu ama o gün şeytan dürttü açtım. Genç bir kadın sesi İstanbul Radyosu'ndan aradığını söyleyerek oğlumla görüşmek istedi. Evde olmadığını söyleyince de cep numarasını aldı. 10 dakika kadar sonra oğlum telefon ederek yarışma için aradıklarını ve "soruyu bilen aslında annemdi, onunla yarışın" dediğini ve birazdan bana döneceklerini söyledi. Nitekim çok geçmeden telefonum çaldı, karşıdan adımı söyleyen ses Bülent Özveren'e aitti. İnsanın sürekli radyodan dinlediği bir sesi pat diye telefonda duyması garip oluyor. Bir süre şaka mı acaba diye düşünmedim değil. Neyse sonunda Bülent Özveren'in yarışma ile ilgili açıklamalarıyla ikna oldum ve arayacakları saati öğrenerek telefonu kapattım. Gerçekten söylenilen saatte aradı ünlü Eurovision sunucumuz. Bir süre canlı yayında sohbet ettikten sonra sorulara geçtik. Kendimin bile şaştığı bir biçimde sakindim ve sorulan 3 soruyu da cevapladıktan sonra Bülent Özveren'den "Bugüne kadar yarıştığım en soğukkanlı yarışmacısınız" şeklinde bir yorum aldım. İş ne kazandığım bölümüne gelince çuvalladım, o bölüme çalışmamışım galiba:) "TRT İstanbul Radyosu logolu nostaljik görünümlü radyo" diyeceğime "antika damgalı radyo" deyivermişim. Eh, o kadar kusur kadı kızında da olur değil mi? Sonuçta program bitti ve 5 gün sonra radyom adresime ulaşmıştı.

Nereden aklıma geldi yahu şimdi bu, çoktan unutmuştum oysa. Sıcak hava sayesinde hatırladım işte böyle. Neyse keseyim artık burada ve çıkıp bir bakayım yokluğumda ne değişmiş Antalya'da. Haydi, yeni haftanız güzel geçsin...

12 Eylül 2010 Pazar

HUH HAH DEV ADAM, 12 DEV ADAM!..


HER ZAMAN YANINDAYIZ
YALNIZ BIRAKMAYACAĞIZ
KALPLER SENLE BİR KEZ DAHA,
ŞAMPİYON OLACAĞIZ







HAYDİ DEV ADAMLAR!.. EKİBİM VE BEN YANINIZDAYIZ...

11 Eylül 2010 Cumartesi

ANTALYA'DAN MERHABA

Altı saatlik bir yolculuktan sonra Antalya'da, evimdeyim. Sabahın köründe çıktığımız ve tüm geceyi uykusuz geçirdiğim için sütçü beygiri misali ayakta uyudum yolboyu. Eskilerin kuşluk vakti dedikleri bir saatte rutin mola yerimiz Afyon İkbal tesislerindeydik. İkbal bayram tatilinden muhtemelen referandum nedeniyle erken dönen tenleri kararmış, şortlu, tokyolu, askılı giysili insanlarla doluydu. Esintili terasta o saatte yenebilecek üç şeye yumulmuştu herkes: Açık büfe kahvaltı, sucuk ızgara ve kaymaklı ekmek kadayıfı. Biz "b" şıkkını tercih ettik (sadece o seçenekte yanlış doğruyu götürmüyordu:). Önümüze gelen neredeyse bir bütün sucuğa eşdeğer ızgarayı mecburmuşuz gibi köpüre köpüre bitirip takviye vakti gelen kolesterolümüzü şımarttıktan sonra üstüne çayları da lüpletip yola devam ettik.

Antalya'ya girişte bizi binlerce cırcırböceğinin cayırtısı ve "Yandım Allah" dedirtecek bir sıcak rutubet soslu olarak karşıladı. Caddeler boş, kaldırımlar insansızdı. Antalya bayramın 3.gününü hayli sakin bir şekilde eda etmekte idi.


Evim evim, güzel evim havasız, tozlanmış ve de romatizmaya birebir gelecek bir ısı düzeyinde kucak açtı sahibine.

Sıvadım paçaları, "Git Ankara'yı temizle, gel burayı temizle" diye söylene söylene giriştim işe. Evi iyi kötü oturulacak duruma getirdiğimde giysilerimle duşa girmiş kadar ter dökmüş durumdaydım. Sonrası gerçek bir duş, bir fincan kahve ve sonunda Ankara'dan getirdiğim ödünç laptopun başındayım. Lakin Türkçe bilmeyen yabancı bir konukla birlikte gibiyim, anlaşmakta zorluk çekiyorum. F klavyeye alışkın olan bana Q klavyede yazmak Çince konuşmak gibi.


Balkon yıkamaya çıktığımda gözüm mutad konuklarımızı aradı: lohusa kumru ve yavruları. Hayrettir ki saksının içi boştu, kliniğimiz bu yaz rağbet görmemiş anlaşılan.

Sonuç olarak kısa bir süre için de olsa evimin tadını çıkarmaya çalışıyorum. En çok kitaplığımı özlemişim. Fotoğraflar oradan. Size yarınki referandum için kolay gelsin diyerek ayrılıyorum huzurlarınızdan. Antalya'dan sevgiler...

10 Eylül 2010 Cuma

LEYLAK LEYLAK HAVADA


Leyleği havada gören Leylak yine uçuyor. Kısa süreliğine de olsa yarın Antalya yollarına düşecek. "Home sweet home" durumları yani. İyi vatandaştır kendileri, referandum oylamasına katılıp biraz da eviyle hasret giderecek. Sıcağa nasıl tahammül edecek orası biraz tatsız işte. Yine de 3 aydan sonra eve gitmek güzel. Antalya'dan seslenmek dileğiyle şimdilik eyvallah:))

8 Eylül 2010 Çarşamba

MUTLU BAYRAMLAR


Çocukluk bayramlarınızın güzelliğinde ve saflığında bir bayram dileğiyle herşey gönlünüzce, sevdikleriniz hep sizinle olsun...