.

.
.

30 Kasım 2013 Cumartesi

HAZIRLIKLAR BAŞLASIN

Bugün Kasım bitiyor ve Aralık'la birlikte yılbaşı havasına giriyoruz. Her yıl tekrarlanan portakallı-kahveli içecek ritüeli için bugün kolları sıvadım ki yılbaşına kadar içilecek kıvama gelsin. Önce hazırlıklar başladı, geçen yıldan kalan kahve çekirdekleri tazelenmesi için şöyle bir kavruldu, sonra portakalların üstüne sivri uçlu bir bıçakla 40 ar tane delik açılıp kahve taneleri o deliklere yerleştirildi. 


Sonra ağzına portakal sığabilen ve kapağı sıkı sıkı kapanan bir kavanoz alıp dibine önce beyaz sonra esmer şeker serpildi. Geçen yıllarda yaptıklarım damağıma fazla tatlı geldiğinden bu yıl şeker miktarını esmer ve beyaz için birer buçuk kaşıkla sınırlı tuttum. Ardından portakallar şeker yatağının üstünde uykuya yatırıldı, üstlerine de yorgan olarak 70 cl votka döküldü. Ninni niyetine de 2 kaşık daha kahve tanesi eklendi. Uyanmasınlar diye karanlık bir köşeye terkedildi.


Yılbaşına yakın açılıp süzülecek ve kadehler yine aynı anda dünyanın ve Türkiye'nin çeşitli yerlerindeki blogger dostların sağlığına kalkacak. Haydi ne duruyorsunuz, geç kalmadan siz de deneyin...

Öyküsü ve tarifi için buraya TIK


29 Kasım 2013 Cuma

PAPATYALI GÜNLÜK


"Bahar olsun da seyredin
Nasıl süsler bayırları
Zümrüt rengi çayırları
Yüze güler o incecik
Gelin yüzlü papatyalar
Altın gözlü papatyalar"

Tevfik Fikret'in bu ünlü şiirini bilmeyen ve papatya sevmeyen çok az kişi vardır sanırım. Ben bayılırım mesela, şiirinden ziyade papatyaya. Şiiri babam söyler sık sık, bana onu hatırlatır sadece.  İlk dizesindeki gibi baharda gördüğüm her papatyanın peşinden koşarım ama bu hafta bizim semt pazarında bunları görünce şaşıp kaldım. Bu mevsimde kır papatyası, tıp çok ilerledi arkadaş:) Hemen kaptım tabii bir demet, şimdi mutfak masasının üstünde gelin gibi süzülüyorlar.

Sadece papatya değil, dün bizim pazar çiçek cenneti gibiydi, elimde sebze-meyveden çok çiçekle döndüm eve. Sarı ve mor kasımpatları, alacalı karanfiller, gerberalar, dört bir yanı süslüyorlar şimdi.

Aralık yaklaştı ya, benim mutfak cini ufaktan kapıyı tıklatmaya başladı. Dün Beste usulü portakal reçeli yapmak için ilk aşamayı tamamladım. Portakalları iyice yıkayıp halka halka kestim ve üzerini örtecek kadar suya koyup buzdolabına yerleştirdim. Bu akşam 2. aşamayı gerçekleştireceğim, o suyun içinde yarım saat kaynayıp soyunca tekrar buzdolabına girecekler.  Yarın onlar reçele, ayırdığım 2 portakal da kahveli liköre dönüşecekler. 3-4 hafta sonra da yılbaşı ritüelimizi gerçekleştirip uzak-yakın blogger dostlarımızın sağlığına içeceğiz. Artık bu olay gelenekselleşti, öyle ki sevgili Tijen'in "Her Güne Bir Yemek" isimli kitabının Aralık ayı bölümünde, 368. sayfada kayda bile geçti :) Reçelin tarifini merak ediyorsanız öyküsüyle birlikte şurada, bir TIK lütfen.

Erendiz Atasü'nün "Dün ve Ferda"sı beni hoşnut ederek bitti. Şimdi elimde ta Azerbeycan'dan, blog arkadaşım Leylək Xəlifə'dan hediye olarak gelen "Ve Dağlar Yankılandı" var. Azeri diline çevirisini de kendisi yapmış. Buradan bir kez daha teşekkür ediyorum. Yazarın daha önce  iki kitabını da okumuştum, bakalım bunu nasıl bulacağım.

Bizim buralar böyle, sizlerde ne var ne yok?

27 Kasım 2013 Çarşamba

DUT KURUSU, MÜZİK, KİTAP FALAN...


Dut kurusu yiyorum, o kadar uzun zamandır yememiştim ki, sabah girdiğim kuruyemişçide görünce dayanamayıp aldım. İlkokuldayken bir sıra arkadaşım vardı, Reyhan. O bayılırdı dut kurusuna, ben de hiç sevmezdim ama şimdi sevebileceğimi düşünüyorum. Fena değilmiş, yaşından daha iyi hatta. Bu Reyhan'ın bir ablası vardı, adını unuttum. O genç kızdı o zamanlar, "Melancoly" diye günün modası bir şarkı vardı, çok severmiş. Plağını almış, lakin evde çalacak pikap yokmuş. Reyhan anlatırdı, radyoda bu şarkı çalmaya başladı mı plağı parmağına takıp döndürürmüş. Ne hoş değil mi, insan bir şeyi istemeyegörsün. Reyhan'ı yıllardır görmüyorum, keşke blogumu okusa da bana ulaşsa. 

Dut kurusu yerken "Onurlu Yıllar" CD'sini dinliyorum on yüz milyon bininci olarak. Onur Akın'ın şarkılarını başka sanatçılar seslendirmiş. En sevdiğim şarkısı "Seviyorum Seni"yi Yavuz Bingöl söylemiş, keşke söylemeseymiş, "e"leri kapalı telaffuz ediyor, hiç iyi olmuyor. Ben ondan "Turnalar" ve "Nisan Yağmuru"nu dinlemeyi tercih ederim, "e"lerin kapalı söylenmesi o kadar rahatsız etmiyor o şarkılarda. Bu CD'de en çok Müslüm Gürses'ten "Asi ve Mavi"yi bir de Onur Akın'ın sesi ve Yetkin Dikinciler'in şiiriyle "Dağınık Gazel"i seviyorum. Rutkay Aziz de bir şiir okumuş ama sıra ona gelince atlıyorum :) Üst katta oturan öğrenci gençlerin evinden de gümbürtülü bir müzik sesi geliyor ama ne oludğunu anlayamadım. Sadece  güm güm vuran baslar hissediliyor.

Uzun bir aradan sonra Erendiz Atasü'den yeni bir kitap okumaya başladım: "Dün ve Ferda". Özlemişim Erendiz hanımı, daha doğrusu yazdıklarını. Yoksa kendisini yazın Ankara'da ara sıra görüyorum. Sanırım yakın yerlerde oturuyoruz. 

3 günlük kapalı ve yağmurlu havanın ardından öğlen güneş açtı burada, benim enerji de yükseldi. Güneşli kanepeme yerleşip Erendiz hanımın yazdıklarını okumaya gidiyorum ben, görüşmek üzere hoşçakalın...

26 Kasım 2013 Salı

ŞARKILI ÇORBA

Dışarda şakır şakır bir yağmur yağıyorsa, saat henüz 15.30 olduğu halde akşamın alacakaranlığı çökmüşse, ayaklar üşümeye başlamışsa, bilgisayar başında oturmaktan sıkılındıysa, üstüne bir de öksürülüyorsa her derde deva bir şeyler yapmak lazımdır diye düşünülür ve buğdaylı yoğurt çorbası yapmak üzere mutfağa gidilir. Yoğurt çorbasına olan aşkım dillere destandır, aramızda düzeylinin de ötesinde bir ilişki vardır, 7 gün, 24 saat, her mevsim, her öğün kendisiyle birlikte olmaktan büyük tat alır ve hastalık halinde ilk başvurulacaklar listesinin en başına yerleştiririm. O zaman başlasın işlem, bir de şarkı mırıldanırsan keyfi tam olur.

"Rüzgar uyumuş, ay dalıyor, her taraf ıssız"

Dolaptan 2 yumurta, süzme yoğurt kasesi ve tereyağ kabı çıkarılır. Un kutusu açılıp paket alınır. Yoğurt tencereye boşaltılır, üstüne 2 yumurta kırılır. Un paketinin ağzı açılıp göz kararı serpiştirilir. Yok öyle ölçü mölçü, her şey en pratiğinden yapılır. Bir miktar su ilave edilip el blenderiyle bızztlanır. Zırıltıyı bastırmak için şarkı az daha yüksek söylenir:

"Ölgün ışıyor varsa uzak bir iki yıldız"

Sıcak su için ketılın düğmesine basılır ve buzluktan haşlanmış buğdayla nohut çıkartılır. Miktarına bakıp az bulunur ve "hımm"-burası önemli, mutlaka "hımm" denecek-denilerek biraz da pirinç eklenmesine karar verilir. Tencere ocağın üstüne yerleştirilir ve karıştırmaya başlanır. Şarkıya devam edilir:

"Bak çıt bile yok, korkma benim bahçede yalnız"

Pratik çalışma dedik ya, kaynayan tencereye sıcak su ilave edilip karıştırmaya devam edilirken buğday, nohut ve pirinç yoğurtlu karışımla buluşturulur. Biraz daha pratik ve sağlıklı olması açısından yağı nane ve biberle yakıp sonradan ilave etmek yerine her üçü de pişme anında eklenir.  Tencerenin altı kısılır, şarkı bitirilir:

"Ey gözlerinin rengi kadar kalbi güzel kız"

Çorba tıkırdarken bir kahve içmek hoş olur düşüncesiyle kahve kavanozuna uzanılır.



Eh, şarkıyı hep benden dinlediniz, bir de Modern Folk üçlüsü'nden dinlemeye ne dersiniz:




Çorba pişiren, şarkı söyleyenleriniz çok olsun...


25 Kasım 2013 Pazartesi

HAFTA BAŞI

Malum, dün Öğretmenler Günü'ydü. Artık emekli olduğumuz için birkaç eski öğrenciden ve eş-dosttan gelen mesajla idare ediyoruz, resmi bir kutlama olmuyor. Biz de kendi kendimizi kutlarız dedik ve başı çeken bir arkadaş önderliğinde bir yemek düzenledik. Çok da iyi etmişiz, ne eğlendik, ne eğlendik. Uzun zamandır görmediğimiz arkadaşlarla hasret gidermek de bonusu oldu. Tabii içilen ayranlar, atılan kahkahalar ve bir miktar pist üzeri tepinmeler ertesi gün yol, su, elektrik olarak değilse de yorgunluk olarak geri döndü ama değerdi doğrusu. Çözüm kolay, yaparsın kahveyi alırsın kitabını eline, uzatırsın ayaklarını, olur biter...


Yalçın Tosun'un son kitabı "Dokunma Dersleri"ni okuyorum. Diğer iki kitabı gibi ayrıksı kişilikler, ötekileştirilenler oluşturuyor öykülerin kahramanlarını ve okuyup bitirdikten sonra her bir öyküyü içinizde ince bir sızı kalıyor. 

Yağmurun ardı arkası kesilmedi kaç gündür, usul usul yağsa da. Yarın da sel uyarısı verdiler Antalya için. Biz alışkınız o çılgın yağmurlara, geç bile kalmıştı zaten. Lakin ne kadar alışsak da güneş piliyle çalışan bünye error veriyor. Çay-kahve-kitapla enerji desteği yapıyoruz. Kasım'ı da yolcu etmek üzereyiz, Aralık yılbaşı coşkusunu da birlikte getirir umarım, 2013 pek keyifli bir yıl olmadı, kendisini yolcu etmekten pek üzüntü duyacağımız söylenemez. Yavaş yavaş kartları çıkarıp yazmaya başlamak gerek. Bu yıl kart etkinliği yok, daha doğrusu ben öncülük yapmıyorum, arzu ettiğim arkadaşlara yazacağım, yeteri kadar posta arkadaşım oldu zaten. Posta kutumuz şenlenecek, tabii dumanlı postacımız vaktinde ulaştırırsa.

Pazartesi de biterken yeni haftanız güzel olsun diyorum...

24 Kasım 2013 Pazar

ÖĞRETMENLER GÜNÜ




Tüm öğretmenlerimin, öğretmen arkadaşlarımın, blogger öğretmenlerin-bu arada kendimin-Öğretmenler Günü'nü kutluyor, görevini layıkıyla yerine getiren öğretmenlere layık oldukları değerin verilmesini diliyorum...

23 Kasım 2013 Cumartesi

CUMARTESİ ETKİNLİĞİ

Bugün ara ara yağıp ara ara duran yağmurlu bir havada, genç bir kızın sürekli telefonla konuşup sevgilisini anlattığı dolmuşla Devlet Tiyatrosu sahnesine gidip "Bir Daha Çal Sam" isimli oyunu izledim. 


"Casablanca" filminden esinlenerek Woody Allen'in kaleme aldığı oyunu Barış Eren çevirip yönetmiş. Filmin konusuyla ilgisi yoktu ama göndermeler vardı. Eğlenceli bir komediydi, Humprey Bogart'ı canlandıran oyuncunun dışında gözüme batan bir şey olmadı. Arkamdaki sırada oturan büyüklü küçüklü gruptaki çocuklardan birinin perde arasında çantasından bir sefertası çıkarıp makarna kaşıklaması ise görülmeye değerdi. Bir dahaki sefere ben de yaprak sarma götüreceğim. 

Dönüşte çiseleyen yağmur altında Seda Sayan'ın çığrına çığrına şarkı söylediği bir dolmuşa attım kapağı, eve vardığımda yan apartmanda davul zurna çalıyordu. Meğer gelin çıkıyormuş. Kakafonik bir memleketiz vesselam...