.

.
.

14 Mart 2012 Çarşamba

BUGÜNLÜK


Fotoğraftaki benim genç kuşak kuzenlerimden biri, kendisi Antalya Devlet Opera ve Balesi orkestrasında keman sanatçısı. Dün akşam piyanoda kendisine eşlik eden Ksenia Altıntaş ile resitali vardı Opera salonunda. Rachmaninoff'dan bir, Prokofiev'den iki eser seslendirdiler. Çok başarılı bir konserdi, eh ben de kuzimi izlerken hafiften kabaran koltuklarıma engel olamadım. Dilerim daha pekçok başarısına tanık oluruz.

İki gündür hava sıkkın ve yağmurlu. Cumartesi-Pazar bize gülümseyen bir yüz gösterip sevindiren güneş Pazartesi akşamından beri kayıp. Eminim yukarılardan "kandırdım enayileri" diye sinsi sinsi sırıtıyordur. Ama son gülen iyi gülermiş. Şurada fazla birşey kalmadı, eninde sonunda açacaksın yüzündeki peçeyi ve göreceğiz gül yüzünü. Hatta öyle ki bulutların ardında kaybolman için dua bile edebiliriz 3-4 ay sonra. Onun için insanoğluyla iyi geçin ulu güneş hazretleri (yazdıklarımı okudu galiba, ortalık ışıdı birdenbire:). Havanın bu gelgit halinden dolayı ağaçların çiçeklenmesini bile doğru dürüst gözleyemedik. Bir gün kupkuru dallarla gördüğüm ağacı birkaç gün sonra yeşermiş görüyor ne ara çiçeklendi akıl erdiremiyorum. 

Ardarda bitirdiğim iki Sema Kaygusuz kitabından sonra bir yabancı yazara geçiş yaptım, Margaret Mazzantini'nin "Sen Dünyaya Gelmeden"ini okuyorum. Hakkında epeyce övgü duydum, bakalım dedikleri kadar var mıymış.

Benim cephede bugünlük bu kadar. 70'ler bloguna göz atın, yeni yazı ekledim. http://yetmiszamanolurki.blogspot.com/ Ayrıca yazı göndermek isterseniz iletişim adresi blogda. Şimdiden teşekkürler...

13 Mart 2012 Salı

HER BALKONDA BİR MENEKŞE SESİ*


Hani bazı günler olur, sebepsiz bir iç sıkıntısı, yorgun bir bedenle kalkarsınız yataktan. Bugün öyle günlerden biriydi, ta ki kapının zili insanı korkutan bir çınlayışla çalana kadar. Hemen bildim, suratsız postacımız gelmişti.  Bir kez bile şaşmadı tahminim ardarda iki "zarrr, zarrr", akabinde yukarıya tırmanan ayak sesleri ve ardından mutsuz bir yüz ifadesiyle postacı. İşini benimsemeden, adeta "lanet olsun" diyerek yapan insanlar rahatsız eder beni, tıpkı bizim postacı gibi. Zile mutsuzluğunun bir nişanesi olarak, posta getirdiği kişiye bir çeşit cezaymışçasına basarak nasıl bir rahatlama sağlıyor bilmiyorum ama beni önce yerimden hoplattığı sonra da "postacı geldi" diye sevindirdiği kesin. Bu kez elime büyük bir zarf uzattı, içinden çıkanlarla sabahki keyifsizlik bir çırpıda yokoldu. Mor sevdamızın ve bisürü şeyimizin-bu bize özel bir tabir- benzer olduğu bir Vircinya kadınından gelmişti menekşe şekerlerim ve yine ortak bir sevdanın eseri minyatür kitap kolyem. Hemen attım ağzıma bir şeker. Damağıma yayılan menekşe rayihası beni kitabın üstündeki kelebeğin kanadına kondurup çocukluğuma doğru bir yolculuğa çıkardı; ağzıma attığım şeker babamın getirdiği paketten çıkmıştı sanki ve menekşe kokusu annemin sürdüğü kolonyadan geliyordu. Bense annemin mutfakta çıkardığı sesleri dinlerken o güzel kadınla beni kardeş yapan Doğan Kardeş dergime eğilmiş, yılbaşı hediyesi olarak sevdiklerine meşe palamudundan satranç takımı yapan çocuğun öyküsünü okuyordum. Öylesine canlı; odaya dolan ışık bile gözlerimin önünde, evin kokusu, derginin hışırtısı, ertesi güne yapılacak ödevin sıkıntısı.

Doğan Kardeş'ten ve herbişeyden kardeşim, beni nasıl mutlu ettiğini biliyorsundur eminim, biz anıların, kitapların ve objelerin kadınlarıyız ve galiba yavaş yavaş neslimiz tükenmekte. Sağolasın...

*Anısı Biz Olalım/Ahmet Telli

Not: Yetmişleri anlatan blogda bugün "laleninbahçesi" konuk. 70'li yılları anlatan yazılarınız, anılarınız, fotoğraf ve belgelerinizi bekliyoruz. İletişim adresi blogda:  http://yetmiszamanolurki.blogspot.com/

11 Mart 2012 Pazar

ŞAİR KİTAP KAHRAMANI OLURSA


Dün başlamıştım, bugün sabahın ara öğünü ve frezya kokusu eşliğinde bitti. Esasen değil birşeyler yemek kahve bile içmeden soluksuz ve dikkatle okunmalı sanki. Görece ince bir kitap ama eskilerin "zarfa değil mazrufa bak" dedikleri türden. Satın alırken tercih sebebim çok sevdiğim şair Birhan Keskin'in kitabın kahramanı olması idi. İtiraf edeyim ki Sema Kaygusuz'dan okuyacağım ilk kitap olacaktı. Ve ilk kez bir çağdaş yerli yazarı son kitabıyla tanıyacaktım. Kitap bittiğinde o kadar beğendim ki, utandığımı hissettim, onca kitap okumuş, onca yazar tanımış hatta bazılarını gereksizce okumuş ve daha kitap bitmeden unutmuşken Sema Kaygusuz'u atlamış olmama akıl erdiremedim. Neyse ki sipariş verirken ilk kitabı "Sandık Lekesi"ni de ısmarlamıştım, sıcağı sıcağına "Karaduygun"da bir bölüme konuk olan "Tacettin"in öyküsünü de okuyuverdim.

"Karaduygun"a gelince, açıkcası kelime olarak ne anlama geldiğini bilmiyor fakat tahmin edebiliyordum, tahminimde yanılmadığımı kitabın en sevdiğim bölümlerinden biri olan "V" de gördüm. Şöyle betimliyor yazar: "karaduygun insanlar, ben var mıyım yok muyum, hangi zamanda, kimin içindeyim diye diye üflendiği  neyi yadırgayan dâvudî bir ıslık gibi eğreti, üflediği ıslığı yabancılayan bir ney denli bîgâne, her dünyevileşme anını sancıyla yaşayan, can ile hayat arasındaki ölçüsüz uzaklığı kılcallarında hisseden, alınları doğuştan dövmeli insanlardır". Yazar karaduygunlardan birini, Birhan Keskin'i anlatıyor Romen rakamı ile ayırdığı bölümlerde ama aslında Birhan Keskin'den hareketle pek çok duyguyu, pek çok tavrı, pek çok yaklaşımı, kişiliği irdeliyor. Sonra da olta yemi gibi attığı bir kelimeyle öyküye geçiyor. Yedi bölüm, yedi öykü var kitapta herbiri birbirinden güzel, çok fazla detaya girmek istemiyorum zira bir kitaba başlarken arzulamadığım tek şey onun hakkında fazla açıklama yapılmış bir yazıyı okumak. Bu kadarı yeterli, alın, okuyun diyorum ve birkaç dizesiyle de Birhan Keskin'e selam uçuruyorum:

"Kalbin ışımıştı yıllarca birinde
birinde kış durmuştu ince ince.
Unutmazsın unutmak istesen de,
dal aşağı doğru çataldır artık."

10 Mart 2012 Cumartesi

DUYURU


Yeni bir blog açtık arkadaşlar, kızkardeşle birlikte, ismi: "YETMİŞ ZAMAN OLUR Kİ..." Bu blog 40+ yaş için, amacımız bir süre sonra artık hatırlayanı kalmayacak 70'li yılları kayda geçirmek. Yaşayanlar bilir hem çok güzel, hem çok çalkantılı yıllardı 70'ler. Bence o yılları tanımlayan en güzel kelime tutku ve sadelik olsa gerek. Bu blog sizlerin katkısıyla yürüyecek. 70'li yıllara ait anılarınızı, duygularınızı, fotoğraflarınızı, elinizde bulunan belge ve bilgileri, resimleri paylaşabilirsiniz. Tek yapacağınız bunları aşağıda vereceğim mail adresine yollamak. Arzu ederseniz isminizle, arzu ederseniz seçtiğiniz bir rumuzla yayınlayacağız. Sayfamın yan tarafında blogun linki var, ayrıca aşağıya hem blog linkini, hem iletişimde bulunabileceğiniz mail adresini yazıyorum. Haydi bakalım bize kolay gelsin, size de ha gayret...

Mail adresi: yetmiszaman@gmail.com
Blog linki:  http://yetmiszamanolurki.blogspot.com/

9 Mart 2012 Cuma

KİTAPLAR


Tam da bugün Idefix siparişlerim kapıya gelmişken ve daha Kitap Fuarı'ndan aldıklarımı hatta daha öncekileri eritememişken  Yeliz bir mim pasladı: "Kitap Okuma Ritüelleriniz". Eh kitap dendi mi bende akan sular durur, dolayısıyla aldım elime kalemi (kalem nerde bu arada?), yazdım başıma geleni.

Aslında her koşulda kitap okuyabilirim (hareket halindeki bir vasıta dışında, anında midem bulanır otobüs ya da arabada giderken okumaya kalkarsam). Evde, sokakta, mutfakta çorba karıştırırken, yatarken, parkta otururken, yemek yerken, kuaförde boyanan saçımın zamanını beklerken rahatlıkla okuyabilirim; gürültü, patırtı hiç etkilemez. Hatta bir defasında acilen bitirmem gereken bir kitabı kolumu uzatarak duşun altında bile okumuşluğum vardır. Ama herhangibir zorunluluk yoksa ve keyifle kitabımı okuyacaksam genellikle kışın güneş, yazın esinti alan kanepeme uzanarak okumayı tercih ederim. Oturarak okuyorsam aynı kanepenin sağ köşesine kurulmam, köşeye bir yastık koyup sırtımı dayamam gerekir. Asla kanepenin sol yanına oturup okuyamam, dikkatim dağılır, huzursuz olurum. Her kitaba başlarken bir ayraç seçer içine yerleştiririm, okumaya başlayınca o ayracı alır bir kenara koyarım, kitaba ara verince de kesinlikle koyduğum yeri bulamaz arasına ya bir mendil, ya kalem, ya bir bardak altlığı hatta gözlük sıkıştırdığım olur. Bir keresinde eşimin hemen masanın üstünde bulduğum kimliğini koymuş kitabı kapatmıştım. Okumaya bir sebeple ara verince de tamamen unutmuştum. Günlerce kimlik aradık, tam yenisini çıkartmaya karar vermiştik ki tesadüfen kitabı tekrar elime alınca kimlik bulundu. Eşeğini kaybeden Nasreddin Hoca hesabı bir durum oldu. Kitap arasına yer işaretleyici olarak rastgele şeyler sokuştursam da aslında iflah olmaz bir ayraç manyağıyım. Hayli kapsamlı bir koleksiyonum vardır ve kitaptan sonra satın almaktan en çok zevk aldığım ve bıkmadığım şey ayraçtır. 

Kitabı okurken asla katlamam, buruşturmam, kıvırmam. Birkaç kez okunmuş kitaplarım bile yeni alınmış gibidir, eğer aşınmış bir kitabım varsa mutlaka bir başkası ödünç alıp o hale getirmiştir ve bu benim müthiş sinirlendiğim bir durumdur. O yüzden artık sadece gerçekten severek kitap okuyan, kitaba verdiği parayı boşa gitmiş saymayan insanlara ödünç (hatta temelli) kitap veriyorum ve geri dönüş yukarıdaki gibi olduysa bir daha avuçlarını yalıyorlar. Aldığım kitabın ilk sayfasına çoğunlukla ismimi, aldığım tarihi ve satın aldığım kitabevini yazarım. Hediye edilmişse mutlaka belirtirim. Sevdiğim bir yazarın kitabının yeni baskılarını da alırım, Mesela Füruzan'ın ilk basımından başlayarak tüm yayınevlerinden çıkmış kitapları kitaplığımda çifter çifter mevcuttur. Genellikle kardeşim ve çok yakın birkaç arkadaşım dışında kimseden ödünç kitap alıp okumam. Kitap benim olmazsa aramda bağ kurulamayacakmış gibi bir duyguya kapılırım. En sinir olduğum şeyse odaya girip duvarları kaplayan kitaplıkları görünce "aa giderken birkaç kitap alayım ben" denilmesidir, sanki halk kütüphanesi. Ben vitrini kadeh dolu bir evden ayrılırken ödünç kadeh mi istiyorum arkadaş.

Eskiden gece yatarken kitap okumazdım, birkaç yıldır yatmadan önce mutlaka okuyorum. Kitap okumak uykumu kesinlikle getirmez, sayfalar dolusu okuyabilirim. Son günlerdeki şikayetimse çocukluktan beri miyop olan gözlerimin bana bir hediyesi olarak zamanı geldiği halde takmadığım yakın gözlüklerine hem ihtiyaç duyup hem duymama durumum. Işık iyi değil ve uzun süre okursam görüşüm bulanıyor ve harfleri seçmek zorlaşıyor. Lakin yakın gözlüğü taktığım anda da adeta kusacak gibi oluyorum. Bu duruma nasıl bir çözüm bulacağım bilmiyorum.

Kitap sözkonusu olunca çenem düşüyor, daha yazacak birsürü şey bulabilirim ama okuyacakları da düşünerek burada kesiyorum. Bu mimi de kitap okumayı seven ve yazmayı arzu eden kişilere paslıyorum.

8 Mart 2012 Perşembe

DİKKAT, BU POST ÇOK SAYIDA İŞTAH AÇICI İÇERİR :)

Sabah kalktım, daha doğrusu Hasibe ile birlikte kalktık, beraber yatmıştık çünkü. Geceyi mutfakta geçiren Dilber ile kahvaltı yaparken konuyu açtım: "Haydi bakalım kızlar dedim, bugün Emekçi Kadınlar Günü. Bir haftadır bana verdiğiniz emeklerden dolayı sizi bu günün şerefine yemeğe götüreceğim". Dilber derhal itiraz etti: "Yemek ne alaka şimdi, beni bozar" dedi. Hasibe ondan kalır mı, bir itiraz da ondan geldi: "Halim yok gidemem". Kararlıydım pabuç bırakmadım itirazlarına, "Bana bakın dedim, bir haftadır canıma yettiniz, kendinizi paralasanız da gidiyoruz, bugünlük teneffüs veriyorum hem kendime, hem size". Ha bu arada merak ettiniz değil mi bunlar kim diye, söyleyim; Hasibe benim hastalık, Dilber de diyet. Onlar zırıldayadursun giyindim, kuşandım düştüm yola, çaresiz takıldılar peşime. Arkadaşlarla sözleştiğimiz restorana kadar güneşli kaldırımlardan yürüdüm, "dünya varmış" dedim.


Mobil telefon şirketlerinin birinin önünden geçerken görevli kız bana bu şakayıkları uzattı "Kadınlar Gününüz kutlu olsun" diyerek. Hasibe'yle Dilber'e vermedi, çok bozuldular, canıma değsin. Hasibe'ye içirdiğim ilaçlar, Dilber'e yedirmediğim yemekler yüzünden midemdeki rahatsızlık doğru adrese gittiğimi haber verse de Dilber'in sürekli "geri dönelim" şeklindeki dürtüklemeleri canımı sıktı, Allah için Hasibe'nin pek sesi çıkmadı güneşi görünce. Sonuçta restorana ulaştım, bizim için ayrılmış masaya yerleştim, çok geçmedi arkadaşlar geldi, ardından da yemekler.


Burası Antakya usulü yemekler yapan bir lokanta, seçimlerimiz de o yönde oldu zaten. "Sini Kebabı" ısmarladık ve hazırlanmasını beklerken ikram edilen biberli ekmekleri, ıspanaklı pideleri götürdük. Zahter salatası yedik, sıcacık  lavaşları  ezmelere katık ettik. Bu arada ben sürekli Dilber'in tacizine uğrasam da pek kulak asmadım, bu öğlen izin vermiştim zira kendime. Derken assolist göründü. Aldık tabaklarımıza ama benim Dilber'le geçen günlerimden sonra ağır geldi "sini kebabı" bünyeme. Bir de yanımda Dilber sinsi sinsi "Oh olsun" dercesine gülünce "Kes sesini" diye çemkirdim, "yedik denedik işte, akşam yine senle beraberiz". Pıstı garip, çekildi bir köşeciğe. Ona inat olsun diye künefeden de iki-üç çatal aldım ama ahı mı tuttu nedir, çok hoşuma gitmedi, Antakya lokantasında daha esaslı bir künefe beklerdim. Yine de güzeldi herşey, en azından arkadaşlarla beraber olmak ve Dilber'le Hasibe yanımda olsa da evden çıkmak iyi geldi. 


Restoran çıkışı yine yürüyerek döndüm eve, yolboyu Dilber'in dırdırını, Hasibe'nin mızıltısını dinledim. Çenelerini kapatsınlar diye pazara uğradım ve bu sümbülleri bana verdikleri emeklerden dolayı her ikisine "Emekçi Kadınlar Günü" hediyesi olarak aldım.



Mis kokulu frezyalarsa kendime. Ve böylece kaçamak bitti, Dilber ve Hasibe'yle muhabbete devam.

7 Mart 2012 Çarşamba

BUGÜN

Bugün mü?

Yerüstündekiler açılmamışken yeraltındaki borular da tıkandı, sinüslere bronşlar eşlik etti, halay çekiyorlar birlikte. Ben de alkış niyetine öksürerek tempo tutuyorum. Bunun dışında;


Uzaklardan gelip kapımı çalan iki kitap


Kanal açıcı kostik niyetine ıhlamur


Diyete yardımcı "kabak, ye de tadına bak" vardı.

Hepsi bu kadar ama kararlıyım ilacımı alıp yarınki programımı uygulayacağım. Kim korkar hain hastalıktan...