.

.
.

9 Nisan 2011 Cumartesi

LALE DEVRİ 3


Lale ile birlikte geçecek son günümüze nisbeten açık bir hava ile uyandık. Aslında dün çok yorgun olduğumuz için biraz zor uyandık. Lale'nin ağrıyan dizi bir nebze olsun rahatlasa da daha fazla yormamak için oturması bol, gezmesi kısıtlı bir program yaptık ve kahvaltının ardından ver elini Çankaya, Atakule dedik. Atakule'nin girişindeki Sevilla Restaurant'a yerleşip fonda kuşbakışı Ankara manzarası, göz hizamızda Botanik Parkı'nın yukarıda gördüğünüz bahara uyanan, yeşermeye başlamış görüntüsü kahvelerimizi söyledik ve sohbete başladık. Bir süre sonra bize Lale'nin Ankara'daki arkadaşının kızı da katıldı. Onları Lale ile başbaşa bırakıp biz Gamsegamse ile Botanik Parkı'nı fethetmeye çıktık.


Normalde uzun süredir bakımsız bulduğum Park yağan yağmurların ve baharın etkisiyle yeşermiş canlanmıştı, bu defa pek hoşuma gitti. Ağaçlar çiçeğe durmuş, çalılar sarı sarı açmış, çimenler suya doyup parlamış, bahar dallarından düşen taçyapraklar zemini beyaza boyamıştı. Gamze ile uzun bir yürüyüş yaptık, beğendiğimiz her yerde fotoğraf çektik (o da benim gibi Japon cinsinden), bir parça kurumuş pizzanın peşinde didişen mavi-siyah-beyaz çizgili saksağanları, onlardan artanları kapmaya çalışan serçeleri ve şaşkın şaşkın dolaşan güvercinleri izledik. Suyu neredeyse çekilmiş havuzun kenarında uyuklayan köpek  araziye öyle bir uyum sağlamıştı ki az daha üstüne basıyorduk. Farkettiğimiz anda korkup kendimizi uzağa attık ama köpeğin hiç umurunda olmadık, tek gözünü gönülsüzce açıp şöyle bir baktıktan sonra muhtemelen "önemsiz iki ayaklılar" diye düşündü ve uykusuna kaldığı yerden devam etti. Biz de yürüyüşümüzü sonlandırıp Lale'nin yanına geri döndük ısmarladığımız yemekleri yiyip sohbete ara verdik ve çaylarımızı başka bir mekanda içmek üzere ayaklandık. Alt katındaki Hacıbekir Şekercisi'ni ziyaret etmeden ayrılmadık Atakule'den; damla sakızlı akideler, fıstıklı çikolatalar alıp öyle vedalaştık mekanla.



Çay saatini yakınlardaki Coccinella Pastanesi'nde eda ettik. Dekorunun şıklığı, döşemelerindeki ev havası, uğur böcekli objeleri (Coccinella İtalyanca uğur böceği anlamına geliyormuş), sahibinin sıcak ilgisi ve pastalarının lezzeti ile gönlümüzü fethetti. Ben bile diyete kaçamak yapıp mini boy bir limonlu tartı mideye indirdim, sefam olsun.

Güzel şeyler her zaman olduğu gibi çabuk bitti. Lalelerin otobüs saati yaklaşınca eve döndük. Toparlandılar, vedalaştık ve taksiye bindirip arkalarından el sallamak düştü benim payıma. Harika üç gün geçirdik; samimi, sıcak, dostluk ve sevgi dolu, eğlenceli, sohbetli, bol kahkahalı. Bir kez daha yaşasın blog kardeşliği diyorum, Lale'ye ve bu üç gün içinde aramıza katılarak bizi mutlu eden tüm dostlara teşekkürlerimle birlikte kucak dolusu sevgilerimi yolluyorum. İyi ki varsınız...

8 Nisan 2011 Cuma

LALE DEVRİ 2

İkinci günümüzün ilk durağı  Hamamönü idi. Adını 15.yüzyılda yapılmış bir külliyenin içinde yer alan tarihi Karacabey Hamamı'ndan alan semt bağlı olduğu belediye tarafından 2-3 yıldır restore edilmekte idi. On yıl önce adeta teneke mahalle görünümünde olan mekan restorasyon sonrası gerçekten görmeye değecek hale geldi. Biz de bu yenilenmiş sokaklarda dolaşarak tarihi dokuyu hissettik.


 

Benim niyetim yukarıdaki fotoğrafta tabelasını gördüğünüz Gül Bahçe Tuana'da "Orolet" içmekti ama Lale Hamamönü Sanat Merkezi'nin bahçesindeki hasır tabureli çay ocağını ve karanfilli sigarası eşliğinde kahveyi tercih etti. Kahvelerimizi içerken hafiften başlayan yağmur Üsküdar'lı güzelimizi ıslatmasın diye şemsiye korumasına aldık. Zaten kahvelerimizle birlikte yağmur da bitti. Biz de Mehmet Akif'in müze evini ya da bilinen adıyla Tacettin Dergahını ziyarete gittik. İstiklal Marşı'nın yazıldığı bu kutu gibi evi gezdikten sonra aç karnımızı doyurmak için hemen karşıdaki konakta hizmet veren Liva Bistro'ya daldık. Bahçesini 160 yıllık bir palamut meşesinin süslediği tarihi konakta önce yemeklerimizi seçtik, ben yenilenme programım nedeniyle zeytinyağlı bir tabağı tercih ederken Lale ve Gamze'nin Ankara mutfağından seçtikleri yemekler kapaklı bakır kuşhanelerde servis edildi. Yemekler lezzetli, dekor güzel, ortam ferahtı da bir de arkamızdaki masada oturan birkaç Tıp fakültesi öğrencisi girecekleri Jinekoloji sınavına yüksek sesle hazırlanıyor olmasalardı keşke:)



Bu gördüğünüz kapıların ne olduğunu tahmin etmişsinizdir sanırım. Konağın konseptine uygun olarak WC'ler "Ayakyolu" olarak isimlendirilmiş ve erkek-kadın ayrımı da yemeni ve kasket ile yapılmıştı.


Hamamönü gezmesini bitirip karnımızı da doyurduktan sonra Anıtkabir'e doğru yola düştük. Anıtkabir ziyaretimize sevgili blogger arkadaşımız Hüznün Tadı da katıldı. Aslanlı Yoldan başlayan gezimiz, kuleler, mozole, müzeyi de kapsayarak devam etti ve kafeteryada sona erdi. Ve biz kafeteryada çaylarımızı içerken dünkü yağdığı saatte başlayan sağanak dışarı çıktığımızda kesilerek bir kez daha teşekküre hak kazandı. Yukarıdaki saksıdaki lalelere gelince; Lale'nin ziyareti düşünülerek dikildiğini tahmin ediyorum, zaten o da önünde fotoğraf çektirmeyi ihmal etmedi:) Anıtkabir sonrası ufak bir Kızılay turu yaptık, Lale merak ettiği Dost Kitabevi'ni dolaştı, Ankara simitleri aldık ve Lale'nin ağrımaya başlayan dizi zorlasa da yürüyerek eve ulaştık.


Günün bittiğini sanıyorsanız yanılıyorsunuz. Akşam programında Küçük Tiyatro'da "Soğuk Bir Berlin Gecesi" isimli oyunu izlemek vardı. Vitraylarla bezeli oval kubbeli tavanı mücevher kakılmış bir meyve tabağını andıran Cumhuriyetle yaşıt Küçük Tiyatro'nun koltuklarına yerleşip harika dekorlu oyunu seyrettik. Almanya'da yıllardır yaşasa da yabancı olmaktan kurtulamayan Tarık'ın aşkını, şüphelerini, yalnızlığını, dışlanmışlığını ve bunun yarattığı psikopatlığını Olcay Kavuzlu son derece başarıyla canlandırıyordu. Çok beğenerek, yer yer irkilerek ve etkilenerek izledik. Böylece ikinci günümüzü de keyifle noktalamış olduk, devamı gelecek sayıda...

7 Nisan 2011 Perşembe

LALE DEVRİ 1



Merak ettiniz mi beni? "Etmedik" dermişiniz, ben de küsermişim:) Efendim sizlerle olamadığım süre içinde Lale Bahçesi'nde seyran etmekte idim. Salı sabahı sevgili bacıkuşum Lale, kızı Gamsegamse ile birlikte Ankara'ya geldiler. O andan itibaren de Ankara kazan biz kepçe gezdik. Son derece keyifli geçen üç günün sonunda Lale ve Gamsegamse'yi bu akşam yolcu ettim. Bu yazıyı yazarken onların yolu yarıladıklarını düşünmekteyim, birkaç saate evlerine kavuşurlar inşallah.

Konuklar biraz dinlendikten sonra vakit kaybetmeden yollara düştük. Gamsegamse'nin arzusu doğrultusunda önce Kuğulu Park'a gidip henüz sabah mahmurluklarını atamamış kuğularla günaydınlaştık. Ardından da soluğu Kale'de aldık.


Kale'deki ilk mekanımız Ceritoğlu Konağı oldu. Bize orada sevgili Mavianne de katıldı. Hep birlikte yukarıda gördüğünüz gözlemeleri götürdük. "Diyet ne oldu?" dediğinizi duyar gibi oldum, cevabım "Sorun yok, ölçülü, yağsız, kısıtlı miktarda" olacak. Konuklar nedeniyle arada verilen fireler telafi edilecektir takip eden günlerde.


Yemeğin ardından kahvelerimizi içmek And Cafe'ye doğru yola düştük. Çok sevdiğim bu mekanın Ankara'yı kuşbakışı gören camekanlı terasına yerleştik. Kahve, çay, sohbet, kahkaha derken biz Gamsegamse ile  diğerlerini orada bırakıp Kale'yi fethetmeye çıktık. Burçların üstünde seke seke dolaşmak pek zevkliydi ama yağmura yakalanınca blog bayrağını dikemeden kendimizi dar attık kapalı yere.


Pazartesi'den bu yana hergün aynı saatte coşan sağanağın bitmesini yukarıdaki manzara eşliğinde bekledik. Yağmur kartlarını lehimize açtı hep, biz dışardayken durup kapalı mekanlara geçtiğimizde yağdı, kendisine huzurunuzda teşekkürü kendim ve ekürim adına bir borç biliyorum.


Yağmur durunca And Cafe'den Pirinç Han'a yatay geçiş yaptık. Katlardaki dükkanları gezdikten, kendime porselenden minicik bir palyaço biblosu aldıktan sonra umumi arzu üzerine Yahudi Mahallesi'ne doğru yola düştük. Kimbilir ne hayatlara tanıklık etmiş, şimdiyse hemen hemen terkedilmiş eski evlerin, güngörmüş konakların arasında dolaştıktan sonra "Şimdi yeni birşeyler görme zamanıdır" diyerek Cermodern'e geçtik.


Sergiyi ve binayı gezdikten, Divan Cafe'de çaylarımızı içtikten sonra da Mavianne ile vedalaşıp eve döndük ama gün bitmemişti henüz. Biraz dinlenip üstümüze başımıza çekidüzen vererek bu defa diğer iki blogger arkadaşımızın, Balkahve ve Gümüşay'ın davetlisi olarak birlikte  samimi ve neşeli bir akşam yemeği yedik. Günün sonunda oldukça yorgun ama son derece keyifle döndük evimize. Anılar defterime ilave ettikleri bu güzel sayfa için başta Lale olmak üzere bugünü birlikte geçirdiğim sevgili dostlarıma teşekkür ediyorum. Lale Devri Bölüm 2'de buluşmak üzere...

4 Nisan 2011 Pazartesi

YAĞMURLU PAZARTESİ

Bir gün içinde 4 mevsimi yaşayarak Nisan ayını eda etmekteyiz Elhamdülillah. Kah güneş çıkıyor "oh yaz geldi" diyoruz, kah hava ılıyor, etraftaki çiçek açmış ağaçları da görünce "nihayet bahar başladı" demeye kalmıyor gökyüzü kararıyor, bir fırtına bir yağmur "amanın kış daha gitmemiş" diye söylenerek kaçacak delik arıyoruz. Mevsim bu, ne yapacağı belli olmaz, bekleyeceğiz keyfi ne zaman isterse teşrif edecek. Elden gelen başka birşey yok. 

Sabah güne sakarlıkla başladım, cam bir kaseyle vedalaştıktan sonra bilin bakalım nereye gittim? "Diş hekimine" diyenler parmak kaldırsın. Tamam tamam bildiniz, indirebilirsiniz parmakları. Neyse ki bu defa işim çok sürmedi, üç-beş  rahatsız eden yükseklik tornalandıktan sonra haftabaşına kadar deneme sürüşüne devam etmeye karar verdik ve eve döndüm. Yolda arkamdan cep telefonuyla konuşarak gelen genç kızın anlattıklarından bir roman yazmayı düşünüyorum. Sevgilisini, sevgilisinin nasıl uçan balonların üstüne yazarak kendisine evlenme teklif ettiğini, ardından maytaplar patlattığını, sonra yüzük verdiğini, "evet" dedikten sonra ailesiyle tanıştırmaya götürdüğünü, babasıyla çok iyi anlaştıklarını, hatta okey oynadıklarını ve daha neler neler öğrendim. Neden insanların özel hayatları benim kulağıma kulağıma dolar, acaba kızın telefonda bunca bağırarak konuşması mutluluktan mıydı, yoksa alışkanlık mı? Hasılı hangi sebeple olursa olsun hakkında epey malumat sahibi oldum.

Eve tam zamanında girmişim, 10 dakika sonra gökyüzünde kıyametler koptu; yağmur, şimşek, gökgürültüsü. Bulutlar adeta yere indi, evin önündeki koskoca cadde  ırmak olup aktı, bense  dışarda ortalık birbirine girerken tüm hamaratlığımla temizlik yaptım, yaparken de kendimle gurur duydum. Bir ara dışarı baktığımda yağmur durmuş, ırmak kurumuş, hava da nisbeten açılmıştı ama yarına ne olur bilemeyeceğim.

İşlerimi bitirince yenilerde takıldığım "Büyülü bohça" serisinin "chai" çeşidini demleyip kitabımın başına geçtim. Mehmet Murat Somer'in son kitabı "Üç Pastoral ve Pastorize Tablo" yu okuyorum, hatta bitirmek üzereyim. M. Murat Somer'i ve onun travesti dedektif "Burçak Veral"ın kahramanı olduğu "Hop çiki ya ya" polisiyelerini çok severim. Bu kitabı da aynı türden bir polisiye olduğu düşüncesiyle almıştım ama tamamen farklı çıktı, yazarın tarzının çok dışında bir kitap bu. Ege, Karadeniz ve İç Anadolu'daki üç köyde geçen olayları ve kişileri konu almış. Okudukça geçmişte olup bitmiş bazı olayları anımsamaya başlıyorsunuz; imam olan kocasından boşanıp şarkıcı olan Sevtap Çetinkale'yi, bir kına gecesinde tüp patlaması sonucu o evde bulunan tüm kadınların öldüğü faciayı satırlar arasında bulmanız mümkün. Kolay okunan, keyifli, bazen güldürüp bazen düşündüren bir kitap, en az polisiyeleri kadar sevdim.

En bugünlük bu kadar yeter. Yarına çok özel, çok önemli bir konuğum var. Tafsilat bir dahaki yazıya, kalın sağlıcakla...

Bu şarkı da günün anlam ve önemine binaen eklenmiştir efendim, iyi dinlemeler: Nisan Yağmuru



3 Nisan 2011 Pazar

KEYİFLİ PAZAR


Bir Pazar nasıl geçer:

-Çok geç yatıldığı için sabah 11.00 de zor bela uyanılır ve yataktan sürünerek kalkılır.
-Peynirin tadı beğenilmediği için yapılan kahvaltıdan hiçbir zevk alınmaz, oysa ki kahvaltının mutlulukla bir ilişkisi olduğuna can-ı gönülden inanılır.
-Arka arkaya iki parti çamaşır aceleyle çamaşır makinesine tıkıştırılır; birinci parti asılır, ikinci partinin makineden çıkarılması için hane halkına talimat verilir.
-Yine aceleyle bir nescafe yuvarlanır, hazırlanılır ve evden çıkılır.
-Üçüncü adımda yağmur başlar, bir gün önce sokaktan 4 liraya temin edilen eflatun saplı, eflatun desenli şeffaf plastik şemsiye açılır, "Katibim" şarkısı sessizce terennüm edilerek ve şemsiye döndürülerek yola devam edilir.
-Çiçek açan ve hatta yapraklanan ağaç sayısında artış olduğu memnuniyetle gözlenir.
-Bir süre sonra yağmurun durduğu ve şemsiyenin boşyere başın üzerinde taşındığı farkedilip kapatılır ve  baston işlevinde kullanılmaya başlanır.
-Sokakların ne kadar kalabalık ve seyyar satıcıların ne kadar çok olduğuna şaşırılır.
-Horoz şekeri satıcısı görülüp bir kez daha şaşırılır.
-Nisan ayı itibarıyla sokaklarda yiyecek olarak simit, bardakta mısır, elma ve horoz şekeri, kestane ve ilaveten çağla satıldığı tesbit edilir.
-Sonunda metro istasyonuna ulaşılıp Ankaray trenine binilir, birkaç dakika sonra inilecek istasyona ulaşılır.
-Bir gün önce kararlaştırılmış buluşma için sevgili blogger arkadaşım Hüznün Tadı'nı beklemek üzere Liva Pastanesi'ne yerleşilir.
-Bekleme süresi uzayınca bir karışıklık olduğu anlaşılır ve neyse ki pastanenin aynı adı taşıyan biraz ilerideki diğer şubesinde buluşulup muhabbete başlanır.
-Uzun uzun sohbet edilir, gülüşülüp konuşulur. Oturma süresi uzayınca genç garson tarafından ekstra ikramla ödüllendirilir ya da artık gidin demeye getirilir:))
-Böyle sıcak ve güzel insanlarla tanışmaya vesile olduğu için blog alemine teşekkür edilir.
-Güzel bir Pazar günü böylece sona erer, gökten üç elma düşer, üçünü de ben yeriiiiiiiim:))

1 Nisan 2011 Cuma

DİŞ İŞLERİ 6


Bu sabah fena halde huzursuz ve sıkıntı hissiyle uyandım. Bir an yatakta oturup huzursuzluğumun sebebini, canımı sıkanın ne olduğunu hatırlamaya çalıştım. Derken hafiften bir "triling" sesiyle jeton düştü, gördüğüm rüyaydı beni rahatsız eden. Rüya bu ya, bunca zaman uğraşıp verdiğim kiloları meğerse vermemişim, yani "no kilo no diyet, bir dahaki bahara niyet" hesabı olmuş. Aynalara bakıp bakıp üzülmekteymişim. Zihnimin kıyıcığında bir yerde diyet yaptığımı hatırlar gibiymişim ama görüntüm hiç öyle göstermiyormuş. "Bu neçe iştir Yaleppim" diye düşünüp dururkene uyanıvermişim. İşte tüm sıkıntının sebebi buymuş. Rüya olduğunu anlayınca ben bir sevin, sanırsın Sülüman'dan "Hürrem'i memleketine postaladım" müjdesi almış Mahidevran'ım. O sevinçle kendimi kuaföre attım. Vaktim kısıtlı, diş randevusuna yetişeceğim ama benim kuaför sarışın bir Rus madamının saçına boya sürüp durur. Neyse beni de kabul etti beklemeye aldı. 2 şer dakika arayla inler gibi ses çıkarmak şeklinde bir tike sahip Rus madam sırasını bana verdi acelem olduğunu duyunca, kendisine şükran borçluyum ama o çıkardığı sese 10 dakika daha dayanmak zorunda kalsam saçımda fırçayla kendimi dışarı atacaktım.

Diş meselesine gelince boyu biraz uzatılmış ve fazlalıkları törpülenmiş köprülerim Pazartesi'ye kadar denemem için geçici olarak yerleştirildi. Eskisine göre daha iyi gibi, 3 gün içinde alışabilmeyi umuyorum, sonrası Allah kerim, daha yapılacak bir diş kökü kisti ameliyatım var. Yani benim diş maceramı  daha 32 kısım tekmili birden okumaya devam edeceksiniz.

Diş operasyonu bitince kendimi ödüllendirip süs-püs malzemesi ve bir adet Vedat Sakman, bir adet de Modern Folk Üçlüsü CD'si aldım. Tabii bu ikincisini genç kuşak pek bilmez ama bizler onların müziğiyle büyüdük. Şu anda bir yandan dinleyip bir yandan yazıyorum, gözümün önünden neler geçiyor neler. Aşağıdaki video Üçlü'nün 40.yıl konserinden. Bilmeyenler tanışsın, bilenler özlem gidersin, haydi bakalım...



31 Mart 2011 Perşembe

YENİ AİLE ÜYEMİZ

Bu arkadaş pılıyı pırtıyı topladı, hafta sonundan beri bize yerleşti. Evlerinde salça ekmek kalmamış da...