.

.
.

9 Mart 2011 Çarşamba

SELAM DÜNYALI, BEN ŞUAYİPCAN

Tosuncuk oğlumuz Şuayipcan (Şuayip büyük büyük dedesinin adıymış, havalı olsun diye yanına Can ekledik:) bu sabah balkona gözlerini açtı. Gelgelelim pek serkeş ruhlu çıktı, hemen sigara diye ağlamaya başladı. Neyse ki açıkhavada, içsin de sussun bari dedik verdik ağzına. Korkarım yarın da kulağını kaşıyıp "Garı istirem ben" der. Birazdan rakı servisi yapacağım, buzu kendinden nasılsa:))

8 Mart 2011 Salı

MART KAPIDAN BAKTIRDI

"Mart kapıdan baktırır" demiş çok bilmiş atalarımız, netekim gerçekten biliyorlarmış. Cemreler birer birer düştü, takvim olarak ilkbahar aylarının ilki başladı dedik, haftasonundaki güneşli güzel havaya aldandık, e buyrun bakalım bugün kış tüm haşmetiyle geri geldi. Şu yukarıdaki menekşecik de bizler gibi aldanıvermiş de karın altında başını dik tutmaya çalışıyor.

Bu fotoğrafı saat 11.00'de çektim. Lapa lapa indirmekteydi kar. Aslında dün geceden başlamıştı nazlı nazlı süzülmeye. Sabah kalktığımızda heryer bembeyazdı ama kar yağışı kesilmişti. öğleye doğru pamuk topakları halinde düşmeye başladı gökten. İki saat kadar da devam etti. Makinem Makbule ilk kez karla tanıştı bugün, onunla birlikte yağışı en iyi görüntüleyebileceğimiz yeri ararken bitişik apartmanın kömürlüğünde karar kıldık. En güzel manzara oradaydı:))
Burası Kurtuluş Parkı ve saat 16.00, kar kesilmiş, hatta işlek caddelerde erimeye yüz tutmuşken Makbule ile birlikte Parkta yürüyüş yapıp fotoğraf çektik. Hava buzz gibiydi, arada esen rüzgar dallarda biriken kar zerreciklerini savuruyordu üstümüze. Havuca dönmüş bir burunla döndük eve.

Saat 17.30. Daha kapıdan girerken başladı kar yağışı, öyle böyle değil, resmen tipi. Yarım saate kalmadan yerler karla kaplandı. Tam işyerlerinin dağılma saati olduğu için çok geçmeden trafik kilitlendi, araçlar kaydı, yollarda kaldı. Tam bir karmaşa yaşandı.

Ve saat 22.00. Araç geçişi azaldı. İnsanlar güç bela evlerine ulaştılar, el ayak çekildi. Tek-tük insan, tek tük araba geçiyor caddeden. Kar akşamki hızını kestiyse de yağmaya devam ediyor. Muhtemelen sabaha daha da beyaz bir Ankara'ya uyanacağız. İnsan en çok bu havalarda "Home sweet home" durumuna geçiyor. Halam böyle soğuk ve karlı günlerde sobanın başına geçer: "Canım er, canım ateş, s......m kardaş kapısına" derdi. Biraz poşetlik oldu ama idare edin, bu vesileyle cin gibi bir kadınken geçirdiği beyin ameliyatı sonrası pekçok şeyi unutan halama da buradan selam olsun...

ÇÜNKÜ ADIM KADIN


Resim: Balaban

Bana kimse sormaz
Atarlarken düğümü
Ben bir dilsizim
Silkemem ki yükümü
Gözlerimde ürkeklik
Kimse bilmez küsümü
Çünkü adım kadın
Dinletemem sözümü

Bana herkes sahip
Benim hiç hakkım yoktur
Ben akıldan yoksun
Ama vazifem çoktur
Adem'in yediği elma
Hep benden sorulur
Çünkü adım kadın
Kadınım hükmüm yoktur

Çünkü adım kadın
Kadınım hükmüm yoktur



Bora Ayanoğlu'nun söz ve müziğiyle Zuhal Olcay söylüyor.

DAHA ADİL, DAHA PAYLAŞIMCI, DAHA SEVGİ DOLU BİR DÜNYA DİLEĞİYLE EMEKÇİ KADINLAR GÜNÜNÜZ KUTLU OLSUN.

7 Mart 2011 Pazartesi

HAFTAYA SOĞUK GİRİŞ

Arşivimi kurcalarken buldum yukarıdaki fotoğrafı. Anna Frank'ın hatıra defterinden fırlamış gibiyim. Ne kadar zayıfmışım, 7-8 yaş arası olmalıyım. Bir nişan töreni bu ve ben dansediyorum, kavalyem de kuzenlerimden biri, hem de kız:)) En ilginç olansa şu anda ve hafta sonu sızım sızım sızlayarak bana azap çektiren köpek dişimin yerindeki boşluk.  Dişlerime hayretle bakıyorum zaten, ölmüş bir kişi dirilip karşıma çıkmış gibi. Gülümsememin ortaya serdiği o kocaman 4 dişin hiçbiri yok şimdi, hepsi yıllar içinde birer birer yokolup tarihin çöplüğüne karıştılar. Geride bıraktıkları boşluk defalarca farklı şekillerde dolduruldu. Şimdi yeni bir hafriyat çalışması yapmaktayız. Bakalım arkeolojik eser mi buluruz dişetlerimin diplerinde yoksa yanyana dizilmiş cillop gibi gökdelenler mi dikeriz? Gerçek olansa artık hiçbir zaman böyle doğal görünümlü kahkahalar atamayacağım. Bugünkü kesme işlemi dişlerimdeki ağrılar geçene kadar ertelendi. Açlıktan gözlerim dönmüş vaziyette eve gelip çiğnemeden yuttuğum birşeyler yedim tadını falan anlamadan, o da ağzımın içinde 8 şiddetinde bir depreme neden oldu. Geriye kalan sağlam, dolgulu, kaplamalı  ne kadar diş varsa sızım sızım sızlamakta. Kendime ikinci bir emre kadar yiyip içmeyi yasakladım.

Bugün gökten kar mı, yağmur mu olduğu anlaşılmayan ne idüğü belirsiz birşeyler düşüyor, üstelik şemsiyelerin tellerine kasteden bir de rüzgar var. Hava da hayli üşütücü, diş hekiminin muayenehanesine gidip gelene kadar soğuktan dişlerim iyice ağrıdı. Kısacası "baharı beklerken ömrüm kış oldu" gibi bir durum var dışarda. Biz cemreler düştü diye sevineduralım, kışbaba "Daha gitmedim, buradayım ha!" diye parmağını sallıyor. Yarına heryeri bembeyaz eden bir kar yağarsa şaşmam. 

Dün ilerleyen saatlerde "Blue Valentine"i izledim, fena değildi ama çok da bayılmadım. Şimdi vizyondayken kaçırdığım Çağan Irmak yapımını izleyeceğim: "Prensesin Uykusu".

Bitirirken bir kez daha: Bloguma Dokunma, hatta sadece benimkine değil kimsenin Bloguna Dokunma...

6 Mart 2011 Pazar

PAZARLARDAN BİR PAZAR


Karanlık gökyüzü, ıslak, yağmurlu hava, kuruması için çamaşır teline asılmış, odanın havasını nemlendiren çamaşırlar, yoğun bir kasvet duygusu, bloglardaki ıssızlık, tatsız gündem, üstüne ağrıyan köpekdişi. Tipik bir sevimsiz Pazar işte. Bir radyodan gelen uğultulu maç nakli eksik.
Sabırsızlıkla Behzat Ç. bekleniyor...
Var ya, canım fena halde Fidayda oynamak istedi. Haydi hep beraber :)


5 Mart 2011 Cumartesi

SIKTIN AMA BLOG

Bizi bu hale getirdiler, yakında huni takacağız dediğim gibi. 2 gündür DNS ayarlarını değiştirerek cillop gibi girebildiğim blog dün akşam su koyuverdi yine. Sanki bana nanik yapıyor, bir açılıyor, bir nal gibi "Mahkeme Kararı" zımbırtısı çıkıyor. Yav kimin tavuğuna kışt dedik de mahkeme kararıyla yasaklanıyoruz. Köşe kapmaca oynuyoruz resmen. Bezdirecekler, toptan terkedip gideceğiz buraları, olacak olan o ama yazık değil mi onca yazıya, fotoğrafa, yoruma.

Hay bin kunduz!..

Bu arada imza kampanyası için:

http://www.blogumadokunma.com

4 Mart 2011 Cuma

DİŞ İŞLERİ 2

Bugün ikinci diş randevuma gittim. Sağolsun hekim hanımın eli alıştı, her gidişimde bir dişle vedalaşıp dönüyorum. Bu sefer de son kalan pirinç boyutundaki  üst ön dişime el salladım. Hakkını helal et dostum, seninle ne mısırlar, ne ayçekirdekleri, ne elmalar yiyip ne şamfıstığı kabukları açmıştım. Kaderde vedalaşmak da varmış:) Sonra sıra geldi sağ köpeğin kanal tedavisine. Uyuşturucu iğneden lastik gibi yayılmış olarak düşündüğüm ağzıma envai çeşit alet girip çıktı. Hekim hanım yardımcısıyla sohbet ederek acısını duymadığım fakat yapılanları hissettiğim sinir alma operasyonunu sürdürürken en büyük sıkıntım sohbete iştirak edememekti. Merak ettiğim bazı şeyler oldu soramadım içimde kaldı:) İşlem bitip ağzımı çalkalamam gerektiğinde ise pek fena oldum, toparlayamadığım ağzımdan sular heryerime fışkırdı. Ay oyuncak oldum bu yaşımda yahu, ha daha diş çekiminden önce boynuma bağlanan mama önlüğünden bahsetmedim tabii ki. Yapılanların acısını hissetseydim "Ingaaaa" diye ağlayacaktım. Neyse sonunda bugünkü işlemler tamamlandı. Sempatik doktorumla biraz muhabbet edip kanal tedavisiyle ilgili bir ağrı gelişecek mi diye bekledik. Sonra bir dahaki postaya kadar vedalaştım. Bu defa üst dudağım yamulmuş birkaç mağaza dolaştım, yolda kendini Orhan Gencebay sanan bir adamla karşılaştım. Ağzım yamuk olmasa ve rahat gülebilsem kahkahalar atacaktım, o derece sakalet birşeydi. Seyrelmiş saçlarını siyaha boyayıp briyantinlemiş ve Orhan Gencebay gibi taramış, bıyıklar da keza boyadan nasibini almış ve aynı biçimde uzatılmış. Üzerine giydiği boyuna çizgili, koyu gri, yelekli takım elbisenin tek eksiği yakasının gülüydü. En komik tarafı da koca göbeğine rağmen neredeyse göğsünün altına kadar çektiği pantolonu idi. Nasıl uğraşmış özenmiş, ağzımı toparlayabilsem adamı mutlu etmek adına yanına yanaşıp "Orhan Bey bir imza rica edebilir miyim?" diyecektim. Kısmet, bir dahaki rastlaşmamıza artık.


Dün akşam Opera sahnesinde bir bale izledim: "Zorba". Müzikleri Mikis Theodorakis'e, libretto ve koreografisi Lorca Massine'ye ait balenin tahmin edeceğiniz gibi müzikleri muhteşemdi. Lakin bale olarak beni pek tatmin etmedi sanki. Uzman değilim elbette ama gözümün gördüğünü de inkar edemeyeceğim. Belki bunda Anthony Quinn'in görüntüsüyle hafızamıza kazınmış Zorba rolünü ufak-tefek bir baletin üstlenmiş olmasının rolü vardı. Ayrıca danslar da fazla oryantal geldi gözüme. Yine de bir müzik, renk ve dans cümbüşü olarak gözlerimiz şenlendi. Verilen emeği de elbette ki alkışlıyorum, bale yapan ayakları dert görmesin.

Bir yasaklı günü de geride bırakırken hepinize bloglara rahatça girebileceğimiz bir hafta sonu diliyorum.