.

.
.

30 Ocak 2014 Perşembe

"YIRT BİLETLERİ, GEÇ Mİ KALDIK YAŞLANMAYA"*


Bugün 2013 model yaşımın son günü, yarın yeni bir yaşa giriyorum. Kaç diye sormayın, Fadime gibi cevap veririm: Fadime'ye "Kaç yaşındasın?" diye sormuşlar, "Her sene değüşen şeyi ne diye aklimda tutayım da" demiş. Benimki de o hesap, şimdi söylesem seneye başka olacak, onun için boşverin, modelim 2014 oldu, onu bilin yeter :) Önemli olan ruhumda konuşlanmış çocuğun yaşı, o da bir türlü büyümüyor zaten, öyleyse mesele yok. Yine de bir kıyak yaptım biten yaşıma, mor çiçekler alıp hediye ettim ona ve teşekkür ettim bana yaşattıkları için, bakalım halefi ne gösterecek. Dileğim, umudum, ricam sağlık ve güzel şeyler getirmesi yönünde.

Yarın bir yaş büyümüş olarak görüşmek üzere diyorum, kalın sağlıcakla...

*İncesaz/Geçsin Günler albümü "Derya" şarkısından...




28 Ocak 2014 Salı

BİRAZ ORDAN BİRAZ BURDAN



Şirinlerime ilave geldi, bir nevi model değiştirme hediyesi :) Kitaplarım güvenilir kişilere emanet, başlarına birşey gelmez artık, bir sürü koruyucusu var :)

Antalya günlerdir yağışlı, daha da devam edecek korkarım. Sıkıldım ama artık, kaç gündür eve yapışıp kaldım, çıkıp sokaklarda yürümek istiyorum. Günün bunaltısını "İncesaz"ın son albümü "Geçsin Günler"i dinleyerek gidermeye çalıştım. Albümün adını taşıyan ilk şarkı "Geçsin günler, haftalar, aylar, mevsimler, yıllar/Zaman sanki bir rüzgâr ve bir su gibi aksın/Sen gözlerimde bir renk, kulaklarımda bir ses/Ve içimde bir nefes olarak kalacaksın" sözleriyle hatırlayacağınız eski bir şarkı. Grubun yeni solisti Ezgi Köker su gibi sesiyle şahane söylemiş. Beni eskilere götürdü ve nedense Güneri Tecer'i getirdi aklıma, huzurla uyusun, çok güzel söylerdi. Yine çok sevdiğim 2 sanat müziği parçası daha var CD'de; "Rüzgâr Uyumuş, Ay Dalıyor" ve "Bana Bir Aşk Masalından Şarkılar Söyle". Bir de "Derya" isimli sözlerini Cem Pehlivan'ın yazdığı, müziğini Murat Aydemir'in yaptığı şarkı var ki hem güfte, hem beste beni benden aldı:

"Aşk sarma tütün yürek ister bırakmaya
Ah niyeti yok gözlerimin kapanmaya
Yırt biletleri, geç mi kaldık yaşlanmaya
Tut ellerimi, yangın yeri deniz derya"

Kısacası bu CD'yi alın ve dinleyin.

Efendim "Kitap Düşkünleri", nam-ı diğer "Bibliyomanyaklar" isimli kitap blogumuzdan haberdar olduğunuzu umuyorum. Şubat ayı kitabımız Ayfer Tunç'un "Dünya Ağrısı". Aybaşından itibaren sırayla tanıtmaya başlayacağız, öncesinde bu ayın kitabının yazarı Esra Türkekul'la yaptığımız ortak söyleşi yayınlanacak. Şubat'tan itibaren de bir sürprizimiz var, her hafta yorum bırakan izleyicilerimizden birine İletişim Yayınları'ndan bir kitap hediyemiz olacak. Eh bizi takip edin anacım:) Linkimiz şudur: http://bibliyomanyaklar.com/

Madem kitaptan söz açtık, ben de blogumun 5. yılını doldurması sebebiyle 1200. izleyicime bir kitap hediye etmeyi planlıyorum (benim fakülte numaramdı bu), bakalım kim olacak o şanslı :) 

E daha ne yapayım değil mi? Ustamın adı Hıdır, elimden gelen budur :)

26 Ocak 2014 Pazar

VE BİR HAFTA DAHA BİTER

Hiç sevmediğim Pazar gününe hiç sevmediğim hava durumuyla uyanınca kendimi de fazla sevemiyorum. Pis bir yağmur, grinin grisi bir gökyüzü ve nemli bir serinlik var ki üçü de ilgi alanıma girmiyor. Millet yağmur yolu gözlüyor, haklılar da ama ne yapayım ben hoşlanmıyorum. Kocam küresel ısınmanın ve kuraklığın sebebi olarak beni görüyor, o da haklı diyelim ve Nasreddin Hoca'yı anarak devam edelim.

Dün günler öncesinden biletini aldığım ve havayı çok yağışlı görünce neredeyse gitmekten cayacağım bir oyunu izlemek için tiyatroya gittim. Tek bir salonumuz var ve sezonda en fazla 5-6 oyun sahneliyorlar. Dolayısıyla seçme şansımız pek fazla olmuyor ve ne çıkarsa bahtımıza deyip izliyoruz. Tiyatro Festivali sırasında da açığımızı kapatmaya çalışıyoruz.  İzlediğim oyunun adı "Yalancı" idi. 


Carlo Goldoni yazmış, Ahmet Açıkgöz yönetmiş ve ADT oyuncuları da sahnede canlandırmış. Kostümler ve müzik güzeldi, oyuncuların emeklerini ve performanslarını da inkar etmemek lazım ama oyun benim tarzım olan bir tür değildi. Daha derinlikli oyunlar izlemek istiyorum, beklentim bu yönde, yine de tiyatro candır ve hep olmalı diyorum. 


Oscar adayı filmleri izlemeye devam. "Captain Phillips" kaptan rolünde Tom Hanks ve Somalili korsanı canlandıran, yardımcı erkek oyuncu dalında aday Barkhad Abdi'nin şahane oyunuyla göz dolduran bir aksiyon filmi idi. Güzeldi, gerilimliydi lakin filmin sonunda sanki o filikadan ben çıkmış kadar yorgundum :) Sanırım ben daha sakin tempolu, duygusal ya da beni şaşırtan sürprizli filmleri tercih ediyorum. "Gloria"yı çok sevdim mesela, ana karakteri müthiş başarıyla canlandıran Pauline Garcia, Gloria rolüyle Şili'nin çalkantılı geçmişini fon alarak orta yaşın sonuna ulaşan kadının arayış çabalarını hakkıyla vermiş. Ve Meryl Streep'in akıllara seza bir şekilde milyonuncu kere en iyi oyuncu dalında aday gösterildiği "August, Osage County" bol kavgalı, bol gürültülü bir aile dramasıydı. Bizim kültüre oldukça ters gelen aile yapısına baktıkça gülmek mi, ağlamak mı, şaşırmak mı yoksa "normali belki de budur" demek mi gerekti bilemedim. Anne rolünde Meryl her zamanki gibi olağanüstüydü ama Oscar'ı başkası alsın lütfen, o yeterince tadına baktı. Yetmemiş gibi evin büyük kızı Julia Roberts da yardımcı kadın oyuncu dalında aday. Oscar giderek "Biz 40 kişiyiz, birbirimizi biliriz"e dönüşüyor.

Ne kadar karamsar olursa olsun müthiş bir doygunluk hissiyle okuduğum Ayfer Tunç'un "Dünya Ağrısı"nın ardından Nedim Gürsel'in "Yüzbaşının Oğlu" da bitti. Ve beni çok şaşırttı, yazarın tarzından tamamen farklı bir şekilde yazılmış bir hiciv denemesi gibiydi. Kolay okunuyordu, yer yer ilginçti ama Nedim Gürsel'in diğer kitaplarıyla kıyaslayamam. Bugün yeni bir kitaba başlıyorum, tamamen kapağının güzelliğine ve adının ilginçliğine dayanarak aldığım-gerçi daha önce Marc Levy okudum ve memnun kaldım-bir kitap bu: "Bay Daldry'nin Tuhaf İstanbul Yolculuğu". 


Bugünkü yazımı az evvel okuduğum Onur Caymaz'ın Birgün gazetesine "Gelgelelim 9" adıyla yazdığı yazıdan bir paragraf alıntılayarak bitirmek istiyorum, beni çok etkiledi. Yazarlara, şairlere ve hatta tüm sanatçılara keşke hakettikleri değer her zaman ve hep verilebilse:

"Orhan Veli’nin tabutu, Beyazıt Camisi’nde kılınan cenaze namazından sonra eller üzerinde götürülürken Cağaloğlu’na gelindiğinde yokuş boyunca sıralanmış kitapçılar bir bir kepenk kapatır; aynı caddede Dağlarca’nın da Kitap Kitabevi var, o da kapalıdır (vitrinde her cumartesi cama astığı Karşı Duvar dergisi). O sırada bir asker çarşı iznindedir. Cenazeyi ve kalabalığı görünce dayanamaz, sorar birine: Merhum ne iş yapardı ağabey? Şairdi derler; heyecanını dizginleyemez; selama durur."

Kalın sağlıcakla...

25 Ocak 2014 Cumartesi

MİMŞİRİK DE MİMŞİRİK

Başlığı görünce aklınıza ne geldi? "Yıldırım Bölge Kadınlar Koğuşu"nu okuyanlar belki hatırlamıştır, siyasi koğuşa düşen hayat kadınının kediye taktığı isimdi. Fermina dün bana kitaplarla ilgili bir mim paslayınca otomatikman bu geldi aklıma, haydi başlık oluversin dedim. Bayağı çetin bir mim bu, ne derece başarıyla cevaplarım bilemiyorum, zira okuduğum kitapların çoğunu ilk bir ay içinde unutuyorum bu aralar. Eskilerse zaten eskide kaldı :) Haydi bakalım paçaları sıvayıp dalalım mimin içine:

1- Şimdiye kadar okuduğunuz kitaplardaki en gerçekçi ikili ilişki hangi kitapta ve kimler arasında oldu?

Mutlaka pekçok kitapta olmuştur ama hatırlasam keşke. Belleğimi zorladığımda aklıma ilk gelen Barış Bıçakçı'nın "Bizim Büyük Çaresizliğimiz"i oluyor. Kitap bana sonsuz bir hüzün ve müthiş bir doyum vermişti. Ender ve Çetin arasındaki ilişkiye bayılmıştım. Hayalimde ne canlandırdıysam sonradan filmini izleyince müthiş bir düş kırıklığıyla çıkmıştım salondan. Perdedeki Ender ve Çetin'in benim hayalimdekiyle hiç alakası yoktu.


2- Kitaplarda hangi tür insan tipinin yer almasını istersiniz?

Belirgin bir tip seçmek doğru mudur bilmiyorum, o zaman çok kısıtlamış oluruz sanki kendimizi. Her tür insan tipi yer almalı ki "Edebiyat hayattır" söylencesi doğrulansın. Lakin arıza tiplerin yer aldığı kitapları oldukça eğlenerek okuduğumu itiraf edeyim.

3- Hangi iki kitap türünü birbirine karıştırmak istersiniz?

Polisiye ve eğlence; buna bayılıyorum. Mehmet Murat Somer'in polisiyeleri, Esmahan Aykol polisiyeleri, Oğlak Maceraperest'in bazı serileri ve son okuduğum Esra Türkekul'un Kapalıçarşı Cinayeti tam dişime göre (Fermina senden kopya çekiyormuş gibi oldum ama böyle ne yapayım :)

Bir de yemek ve anı karışımlarını çok severim, obur muyum neyim? Takuhi Tovmasyan'dan "Sofranız Şen Olsun" çok severek okuduğum bir kitaptı.



4- Betimlemeler ne derece önemlidir?

Tabii ki önemlidir ama ağdalı, uzun, olduğundan çok farklı intibalar uyandıran betimlemelerden sıkılıyorum.  Yaşar Kemal'in kitaplarındaki betimlemeler böyle mesela, Usta'ya sözüm yok yanlış anlaşılmasın ama ben daha sade, daha doğal ve ayrıntıları yakalayan betimlemelerden yanayım. Füruzan öykülerindekiler tam dişime göre, yenilerden Onur Caymaz'ın ayrıntıları yakalayan betimlemelerini de seviyorum.

5- Kitaplarda ana karakteri en gerçekçi kılan ve onu sevdiren özellik nedir?

Buna garip gelebilecek bir cevap vereyim: Yazarın iyi yazması. Bazen kitabı sevdiğim halde kahramanından nefret ediyorum, sanırım bu yazarın yazım tarzıyla ilgili birşey. Bana sevdiremiyor karakteri, gözümde canlandıramıyorum.  Yakınlarda okuduğum Şebnem İşigüzel'in Venüs'ündeki hiçbir kahramanı sevmedim mesela, benim dışımda pek çok kişi bayıldı ordaki kahramanlara, bense hepsinden nefret ettim. Takdim yeterli gelmedi diyeceğim galiba :)

E bitti, biraz zorlayıcı mıydı ne? Haydi bakalım, isim verip mecbur tutmuyorum. Arzu eden cevaplasın. Okumalarınız, mim yazanlarınız, mim cevaplayanlarınız çok olsun...


23 Ocak 2014 Perşembe

PROVA

Yaş kemale ermeye başladıkça doğum günlerimi daha itinayla kutlar oldum. Henüz 40 gün 40 gece seviyesine gelmesem de eh biraz zamana yayabilmem mümkün :) Hem artık yaş almıyorum, model değiştiriyorum. 2014 model olmama 9 gün kala kutlu doğum şenliklerini başlattık bu ayda doğan üç arkadaşla birlikte. Prova yapmak da lazım değil mi :)

Hava yağışlıydı bugün, gideceğimiz mekana ulaşana kadar hem yağmur, hem rüzgar eşlik etti yürüyüşümüze. Kendimizi içeri attığımızda saç-baş birbirine karışmıştı ama camdan görünen manzara ıslanmaya da, uçuşmaya da değerdi:


 Yağmur az sonra durdu, manzara keskinleşti, görmelere değerdi:


Garson ön kutlamaya uygun olsun diye istediğimiz pastaları süsleyip getirdi, mum koymayı da ihmal etmemiş, e kolay değil model değiştiriyoruz :)


Ve mekandan ayrılırken merdiven başında gördüğümüz ağaççık adeta bir erken doğumgünü hediyesi sunuyordu bize:


 Eh güzel bir gündü, darısı diğer kutlamalara olsun, kalın sağlıcakla...








20 Ocak 2014 Pazartesi

HAFTAYA BAŞLARKEN


Ne sıcak, ne soğuk yarıyor şahsıma. Antalya bu aralar bitmeyen bir bahar yaşıyor ve ben sokağa çıktığım anda yürüyüşümün de temposuyla anında terliyorum. Sonra da en ufak esintide korkuluk gibi tutulup kalıyorum. Kibarım üzerinize afiyet, nohut üstünde prenses. 3 gün üstüste sokağa çıkıp bu yazdığım olayı yaşayınca Pazar gününü pek ağrılı geçirdim, tutulan omzuma kronik kolon spazmım da eşlik edince tadından yenmedi gün. Kendilerine pek yüz vermek istemesem de aba altından sopa gösterip durdu terbiyesizler :) Böylece Ayfer Tunç'un yeni çıkan kitabı "Dünya Ağrısı"na kendi ağrılarım da eşlik etti. Mürşit mutsuz, ben tatsız 100 sayfa yürüdük birlikte. Seviyorum Ayfer Tunç'u, kitap karamsar olsa da onu da seveceğim belli oldu. 

Cumartesi günü çok güzel bir konser izledim Opera Sahnesi'nde: "Kış Rüyası". Özellikle ilk bölümdeki Ali Aykaç'ın bestelediği ve piyanosuyla eşlik ettiği"Millenium Rapsodi" enfesti, hele de Atilla Şentin'in saksafon soloları doyumsuzdu:


Oscar adayları belli oldu ya, filmleri sıraya dizdim. Ödül törenine kadar çoğunu izlemek istiyorum. Sonra da firaklı bir tören sunumu yaparız. Her güne bir film hesabıyla izlediklerim şunlar:

 

"American Hustle" Altın Küre'de en iyi film ödülü almış ve Oscar'ın da en kuvvetli adaylarından biri olarak gösteriliyor ama ben pek sevmedim. David Russell'in demirbaşlarından Bradley Cooper ve Jennifer Lawrance yine hazır ve nazırdılar. Üstelik Jennifer çok şirindi ama filme benim açımdan bir artı ekleyemedi. Bradley'in bigudileri ve Amy Adams'ın neredeyse tamamen açıkta olan göğüslerine de anlam verebilmiş değilim. Belki benim aptallığımdandır, bilemedim :)


Evet, "Her"i sevdim. İlginç bir filmdi ve ne yalan söyleyim teknolojiye bağımlılığın bu kadarı ileride başımıza gelebilir mi diye de ürküttü biraz. Joaquin abimiz değişik bir karaktere can veriyordu, adam bilgisayar işletim sistemine aşık oldu ayol :) Amy Adams ablamız bu filmde de yan bir rolle ve göğüsleri tamamen kapalı olarak boy gösteriyordu, aşık olunan şahsiyet o değildi, Scarlett Johansenn'in sesiydi :)


Ve dün izlediğim "12 Years A Slave", yine bir kölelik öyküsü. Oscar her yıl adaylar arasına bir kölelik öyküsü, bir entrika, bir deniz macerası koymazsa kendini iyi hissedemiyor galiba. Film çok işlenmiş bir konuyu ele alsa da güzeldi, özgür bir zenci olmasına rağmen 12 yıl köle olarak çalıştırılan Solomon rolünde en iyi erkek oyuncu adayı Chiwetel Ejiofor ödül alır mı bilmem ama performansı gayet iyiydi.

Bugünkü programımda Meryl Streep'imizin oyuncuları arasında olduğu ve geleneksel olarak yine en iyi kadın oyuncu adayı olduğu "August Osage County"yi izlemek var, bakalım neylemiş Meryl bacımız, eminim ki güzel eylemiştir...


17 Ocak 2014 Cuma

ORDAN BURDAN



Çarşamba günü sergiden döndüğümde baktığım posta kutusunu boş görünce hem hayal kırıklığı yaşamış, hem de dumanlı, sevimsiz postacımızın sülalesini iyi duygularla anmıştım. Kapıyı açıp eve girdiğimde ayakkabılığın üstünde duran bir demet zarf şaşkınlığa uğrattı, öyle kuzu gibi şirin şirin, rengarenk yatıyorlardı. Eşimin alıp yukarıya çıkardığını düşündüm ve herbirini ayrı bir zevkle teker teker açıp okudum. Sonradan öğrendim ki postacı efendi ta kapıya kadar getirmiş bunları ve eşime bizzat teslim etmiş. Başına saksı düştü galiba dedim, zira 15 gündür ortalarda yoktu ve de sık sık uğramayacağını açıkca beyan etmişti. Normalde taahhütlü mektubu bile beni aşağıya çağırarak imzalatan arkadaş bahşiş falan bekledi zahir bunları 3 kat yukarıya çıkardığına göre ama havasını alır, zamanında getirmediği, kaybettiği postalara, attığı triplere saysın. Kendisiyle ne yapsa yıldızım barışmayacak. Bizde "Bak postacı gelmiyor/Selam vermiyor" olarak değiştirildi o şarkının sözleri.

Sonuçta kartlarıma kavuştum ya vızgelir postacının atarları. Yukarıdaki kolajlarda unuttuğum arkadaşlarım varsa bağışlasınlar, hepsine buradan bir kez daha teşekkür ediyorum. Gecikmeli de olsa yeni yıla keyifle girmemi sağladılar. Bazen bir karta yazılan üç beş kelime insanı ummadığı kadar mutlu edebiliyor. 

Dün Antalya şakırtılı şukurtulu bir yağmura teslim oldu ve güneş piliyle çalıştığım için enerjim sıfıra yaklaştı. "Blue Jasmine"i izledim ve Kate Blanchett'e bayıldım, normalde o kadar sevmem aslında ama bu filmde rolünün hakkını tam anlamıyla vermiş. Benim şahsi Oscar'ım ona bu yıl. Yine Oscar adayı filmlerden "American Hustle"a başladım sonra ama geç saatte başlayınca uykum geldi bıraktım, devamını bu akşam getireceğim. 2014'de okuma hızımda başaşağı bir durum hasıl oldu. Hâlâ elimde Alice Munro var, üstelik öyle çok ara verdim ki okurken aslında çok güzel olan hikayeleri hakkıyla değerlendiremedim. Neyse tek bir öykü kaldı, onu da bugün bitirir ve birazdan çıkıp almayı düşündüğüm Ayfer Tunç'un "Dünya Ağrısı"na başlarım. 

Bu aralar en çok Fazıl Say'dan "İlk Şarkılarım"ı dinliyorum, bir de 2 yıldır evde arayıp bulamadığım ve sonunda tadilat sırasında ortaya dökülen yığınlardan birinin altından çıkan Edip Akbayram'ın tüm şarkılarını içeren duble CD'lerini. "Aldırma Gönül"ü kimse onun kadar güzel söyleyemez. Ah gençlik...