.

.
.

18 Nisan 2011 Pazartesi

DİŞ İŞLERİ FİNAL

Müjdeler olsun dostlar; havai fişekler atılsın, toplar gümbürdetilsin, uçan balonlar havaya salınsın, rakkaseler göbek atsın, davullar vurulsun, zurnalar çalınsın. Çünküüü yılan hikayesine dönen diş maceram bugün itibarıyle nihayete ermiştir. Sonunda köprülerim ağzıma sabit yapıştırıcıyla yerleştirildi. Çok alışmıştım, çok alışmıştınız değil mi, eksikliğini hissedeceğinize eminim diş maceralarımın:) Şimdi beklentim bir "Diş Buğdayı Partisi". Madem hamilelere "Baby Shower", evlenecek kızlara "Bekarlığa Veda Partisi", askere gidenlere "En Büyük Asker Bizim Asker Gösterileri" yapılıyor, ben de bunca eziyetten sonra "Diş Buğdayı Partisi" isterim. Haydi bakalım hazırlıklara girişin. Yeter ki siz yapın diş buğdayını, diyeti bile bozacağım inan olsun. Beklemedeyim ona göre:))

Yukarıdaki fotoğrafa eminim Asucum çok kızacak ama bu kayısı çağlalarına seyyar manavda rastlayınca gözlerime inanamadım, satıldığını hiç görmemiştim. Hemen aldım ve yeni dişlerimi  kutladım. Süperdi, sefam olsun. Bunları yiyebildiysem zaten o diş tamamdır değil mi, çektiğim eziyetlere değdi yani:))

17 Nisan 2011 Pazar

ÇARESİZLİK BÜYÜK OLUNCA


"Bizim Büyük Çaresizliğimiz" Barış Bıçakçı'yı tanıyıp sevdiğim "Herkes Herkesle Dostmuş Gibi" ve "Aramızdaki En Kısa Mesafe" den sonra okuduğum ve başucu kitabım mertebesine yükselttiğim bir kitaptı. Büyük bir keyifle okumuş, yazarın yazım tarzından çok etkilenmiştim. Sonraları "Baharda Yine Geliriz" ve "Bir Süre Yere Paralel Gittikten Sonra"yı da okudum ama "Bizim Büyük Çaresizliğimiz" birinciliği hiçbirine kaptırmadı. Filminin çeklidiğini duyunca çok sevinmiştim ve vizyona girmesini sabırsızlıkla bekliyordum. Nihayet bugün vuslata erdim. Erdim ermesine de filmden çıkarkenki düşüncem bazı kitaplar keşke hiç filme çekilmese şeklinde idi. Konuya sadık kalınmış ama kitaptaki o etkileyici, büyülü hava tamamen yokolmuş benim düşünceme göre. Oyunculuğunu çok beğendiğim İlker Aksum bile yetersiz kalmıştı sanki. Filmdeki tek favorim kısacık rolüne rağmen Taner Birsel oldu. Yine de Ankara'da çekilen bir film izlemiş olmak ve sevdiğim bir romandaki kahramanları hayata geçmiş görmek hoş oldu. Bir de salonda solumuzda oturan çift sürekli konuşup filmde geçen her mekanı zaten Ankara'da yaşadığı için bilen izleyicilere yüksek sesle tanıtmasa iyi olurdu. Filmin başında adeta bir ineğin saman yediği gibi gürültüyle patlamış mısır yiyen şahsa da filmi henüz 10. dakikada terkettiği için buradan teşekkürlerimi sunuyorum...

15 Nisan 2011 Cuma

YORUCU BİR GÜNÜN ARDINDAN

Ben bu aralar çoook yoruluyorum çok...
Erkenden attım kendimi halledilecek bir sürü iş için sokaklara.
İlkönce nereye gittim bilin bakalım? Bildiniz değil mi, diş hekimimin muayenehanesine. Kafama takılan noktalar için doktorum tarafından teknisyenin laboratuarına yollandım ama teknisyen benim oraya gitmemden pek hoşlanmayıp kibarca geri postaladı. Neyse devreye doktorum girdi dişler akşama teslim edilmek üzere teknisyene gönderildi. Ben de arada kalan süreyi manikür yaptırarak, kitapçıları dolaşarak, mağazalara girip çıkarak değerlendirdim güya ama yorgunluktan perişan oldum. Sonrasında yine diş hekimi muayenehanesi, bir adet köpek dişe kanal dolgusu yaptırıp kasıntı ve sinirli teknisyenden düzeltilmiş olarak gelen dişleri ağzıma yine geçici olarak yerleştirip attım sokağa kendimi.
Yukarıdaki seğmen kılıklı Ankara kedisine bu aralar çokca rastlayabilirsiniz Ankara sokaklarında. Hayvancağız seğmen kılığını gönlüyle mi giydi bilmem ama kendisi aslında 24 Nisan'da başlayacak "Dünya Çocuk Oyunları"nın maskotu, ismi de "Misket" imiş yetkililerin açıklamalarına göre. Ben görmedim ama kendisi diğer kedi arkadaşıyla TV'lerde "Misket" de oynamış döne döne. Hayırlı, uğurlu  olsun bakalım...


Günün geri kalan bölümü başka bir işi halletmek için dolaşarak geçti. Bu arada Arjantin Caddesi'nde karnımızı doyurmak için girdiğimiz mekanı çok sevdik; hem dekorasyonunu, hem de yediklerimizin lezzetini. "K'ELLE SÖĞÜŞ" isimli lokantada işkembe çorbası, arnavut ciğeri ve ızgara köfte denedik, üçünü de gayet lezzetli bulduk.

Günün sürprizi ise  "Acemi Aşçı" blogunun sahibi sevgili İpek'e rastlamak oldu. Blog alemi için dünya çok küçük, hiç görmediğin bir kişiyi bile blog yoluyla yolda görüp tanıyabiliyorsun. Seviyom seni blog be, bir de hâlâ "Yassah Hemşerim!" demesen...

14 Nisan 2011 Perşembe

LEYLAK YAĞMURU

Gökten yağmur değil, hep çiçek yağsın...

13 Nisan 2011 Çarşamba

ANNEANNEM İÇİN

Şu eski, siyah-beyaz fotoğrafta keyifle gülen kadın benim anneannem. Komşularının ve ahbaplarının arasındaki adıyla "Niğdeli teyze", büyük torunlarının hitabıyla "Zarif Hanım", aralarında neredeyse bir nesil olan küçük torunlarının dilinde ise "Cadı Nene". Bu hitapların her biri onun karakterinin başka bir yönünü anlatır aslında. Çok ilerlemiş yaşlarında bile kendini hissettiren güzelliği  yakışıklı, karizmatik, kocaman yürekli, insancıl ama bir o kadar da hovardameşrep ve çapkın dedemin gözlerini kamaştırmış olmalı ki karakter olarak tam zıddı 15 yaşındaki anneanneme talip olmuş. Evlilik gerçekleştikten sonra da 7 yaşından beri namazını orucunu ihmal etmeyen karısının vakt-i kerahat gelip rakı sofrası kurulduğunda kendisine eşlik etmesini beklemiş. Zinhar reddetmiş tabii anneannem bu isteği, dedem çeşitli yollar denemiş ikna için, olmamış. Eşlik etmiyorsa bari meclisi şenlendirsin diye bir dönem ud dersi aldırmış. Anneannem o yıllardan aklında kalan bir şarkıyı arasıra söylerdi bize nisbeten genç olduğu yıllarda:
"Derdimi ummâna döktüm, asumâna inledim
Yâre de ağyâre de hâl-i derûnum söyledim"
Ud dersi de para etmeyince dedem kendine eşlik edecek bir başka eş aramış ve birkaç aylıkken ölen iki bebeğin üstüne dualarla bulduğu ve gözünden sakındığı annem henüz kucağındayken karısının üstüne kuma getirmiş; adı gibi cilveli, işveli bir hatun: Cazibe. Anneannem Cazibe'li yıllarını anlatırken dedeme karşı değişik duygularla dolardı içim. Annem ve dayılarımın son derece iyi bir insan olarak anlattıkları, ben henüz 4 yaşındayken kaybettiğim, gözümün önündeki tek hayali hastalığının son günlerinde emektar pirinç karyolasının içinde kaybolmuş saz benizli, zayıflıktan tükenmiş görüntüsü olan dedemin anneanneme bu kötülüğü nasıl yapabildiğine akıl erdiremezdim. O kadar eziyet edilmişti ki ruhen açıkça itiraf ederdi anneannem, o inançlı kadın: "Beddua ettim çok" derdi, "Öyle gönülden etmişim ki tuttu. Keşke etmeseydim". Cazibe kuma olarak geldiği evden geride 2 yaşında bir çocuk bırakarak tabut içinde ayrılır, minik kızın bakımı anneanneme kalır. Öyle bir ahlaki yapıya sahiptir ki kumanın ölümünden 2 gün önce annemin mızıldanması üzerine  onun ellerine yaktığı kına kendi ellerine bulaşınca dedikoduları engellemek için kollarını dirseklerine kadar mürekkebe batırıp  eldiven giyer, üstüne üstlük bir de kumanın helvasını kavurup mevlüdüne katılır. Geride kalan öksüz bebeğin bakımı da yine anneanneme kalır. Lakin bebek de fazla yaşamaz, bir süre sonra onu da kaybederler. Dedem genç sayılabilecek yaştaki ölümüne kadar bir daha kuma olayına girişmez ama hovardalığını devam ettirir. Henüz kırklı yaşlarında dul kalan anneannem o zamana kadar içinde saklı duran becerilerini günyüzüne çıkarır. Hayatla hep didişir ve çoğunlukla galip gelir. Hakkından gelemediği tek şey şu dünyadaki en hassas noktası ve kıymetlisi olan küçük dayımdır. Ne kadar uğraşsa da onu istediği kalıba sokamaz ama kendisi hiçkimse için girmeyeceği darlıktaki kalıplara onun için girer. Gözlerimi kapattığımda onu hep sırtında emektar kumlu gri pardesüsü ya kömür karnesini onaylatttırmak için muhtara, ya evinin hemen yakınındaki sabah-öğlen-ikindi üç parti gittiği pazara, ya da "Et Gımısı (Gima'dan geliyor bu isim)" olarak isimlendirdiği Et ve Balık Kurumu'nun tanzim satış mağazasına giderken hayalliyorum. Ölene kadar yalnız yaşayıp her işini kendi gördü. İnanılmaz bir ikna kabiliyetine sahipti. Son derece nurlu ve sevimli bir yüzü olmasına rağmen kızdı mı dünyayı gözü görmez, lafını hiç çekmezdi. Ama o sevimli yüzün hatırına mı yoksa bir şekilde sahip olduğu şeytan tüyünden midir nedir tüm mahallenin sevgilisi konumundaydı. Kapısının önünde oynayıp gürültü ettikleri için azarladığı çocuklar 10 dakika sonra zilini çalıp "Ekmek alınacak mı, çöpün dökülecek mi Niğdeli nene?" diye hizmetine koşarlardı. Kızıverdiğinde terslendiği komşular her an yardımına hazır beklerlerdi. Yemeyi, içmeyi, gezmeyi, tiyatroyu, sinemayı, seyahati çok severdi. Az tiyatroya, sinemaya gitmemişizdir birlikte. Yıllar önce Dario Moreno'nun çok ünlü olduğu yıllarda gittiğimiz Gençlik Parkı'nda bir gazinoda programa çıkacağını öğrenince kulis kapısına gitmiş ve görevliye "Yavrım, şu Dari Mari kimmiş, bana bir gösteriver" diye öyle tatlı bir edayla rica etmişti ki adamcağız soyunma odasına götürüp Dario Moreno ile tanıştırmıştı onu. Dışarı çıktığında tepkisi şuydu: "Aman, ben de birşey sanmıştım, adammış meğerse". Portatif televizyonu en kıymetli eşyası idi, sokağa çıkarken evin kuytu bir köşesine saklar öyle çıkardı. Brezilya dizilerinin çok revaçta olduğu dönemlerde bir diziye tutkuyla takılmış, adeta yaşama sebebi haline getirmişti. Dizideki başrol oyuncusu çıktığı seyahatte kaybolmuş ve diğer bölümler hep onun bulunması ile ilgili olarak gelişmişti. Bir yıl boyunca Jose Mario'nun başına ne geldiğini merak eden anneannem finalden bir gece önce heyecandan adeta kurdeşen dökmüştü. Sabah hepimizi içtimaya çekmiş, sabaha kadar meraktan uyumadığını söyleyip dizi başladığında rahatsız edilmek istemediğini, gürültü yapılmamasını kesin bir dille bildirmişti. Sonra da TV başına konuşlanıp "Sösün, sösün" diye gereksizce uyarıp bizden ziyade kendi sesinden söylenenleri duyamamıştı. O diziden nefret ettiğim için balkona çıkmış kitabımı okuyordum ki yanıbaşıma gelen anneannemin öfkeli suratıyla irkilmiş sonra da: "Utanmıyorsun değil mi, hiç mi vicdanın yok? İnsan Jose Mario'nun başına ne geldi diye hiç mi merak etmez hain" diye azarlandığım yetmezmiş gibi bir de "Tuu" diye suratıma tükürüp içeri giren kadının arkasından bakakalmıştım.
Vefasızlığa hiç tahammülü olmayan anneannemin yaptıklarına karşılık görmediği durumlarda ardarda yinelediği dört atasözü vardı, asla birini eksik söylemezdi:
"Gel bana bir ayak, geleyim sana iki ayak"
"Kör Allah'a ne kadar bakarsa, Allah da köre o kadar bakar"
"Beni sevenin bendesiyim, beni sevmeyenin ben nesiyim?"
"Öl benim için, hasta olayım senin için"
Bu sonuncusunda bir tuhaflık vardı ama eminim ki yanlış ezberlediği için bu kadar bencilce bir söylem geliştirmişti:)
Anneannemi daha anlatmaya kalksam bu post metrelerce uzayabilir. Bugün onun ölüm yıldönümü, hayatımızdan çıkalı 17 yıl oldu, şimdi 11 yıl sonra koynuna yerleştirilen annemle birlikte uyuyor. Kendimi bildim bileli öfkesiyle, sevecenliğiyle, sertliğiyle, sevimliliğiyle, aksiliğiyle, sempatikliğiyle, esprileriyle, güçlü hafızasıyla, hazırcevaplığıyla hep hayatımızda oldu. Ona ölümü hiç yakıştıramıyorum, benim için hâlâ önünde uzun bir kavak ağacının rüzgarla hışırdadığı 4.kattaki havadar ve manzaralı evinin balkonundaki tahta sedirde oturmuş Yenimahalle sırtlarını seyrederek tesbihini çekiyor, kalbinde artık kendisi de başka bir aleme göçmüş küçük oğlu için duyduğu endişeleriyle birlikte. Huzur içinde uyu Zarif Hanım...

11 Nisan 2011 Pazartesi

YENİ HAFTAYA BAŞLARKEN


Yorgunum an itibarıyla ve sanki uykum var...

Elimde kahve fincanım bir yandan internette Lezzetli Somunlar Serap'ın katıldığı "Kelime Oyunu" yarışmasını izliyor bir yandan da blog yazıyorum.

Bugün yine diş randevum vardı, yeni dişler biraz üzerinde oynanması için teknisyene gitti. Ben yine emektar dişlerimle başbaşayım pardon dişdişeyim. Böyle bizde, özgür bir ağız yapım var; dişlerim kendimden bağımsız hareket edebiliyorlar, çat ağzımda, çat teknisyende, çat diş hekiminin muayenehanesinde. Eminim akşamları türkü barlara falan da takılıyordur keratalar, peçeteye de istek türkü yazıp veriyorlardır soliste: "Dişim ağrıyor, dişim ağrıyor dişine kurban olayım".

Kendime iki minik çuha çiçeği aldım, sarı ve kırmızı. Lakin sanmayın ki Galatasaraylıyım. "Neee mutlu seni seveneeeee...."

Yeni kitabım İnci Aral'dan, İdefix'ten sipariş ettim imzalı geldi. Bu inci Aral imzalı üçüncü kitabım, diğerlerini bizzat imzalatmıştım. Yazarı çok severim; ne yazsa okurum, alışveriş listesini bile okuyabilirim, öyle tiryakisiyimdir. Son kitap "Şarkını Söylediğin Zaman" geri dönüşlerle 12 Eylül öncesini ve sonrasını anlatıyor. Tam da benim üniversite öğrencisi olduğum yıllar, herşey o kadar tanıdık ki. Zamanda yolculuk yapar gibiyim, üstelik roman Ankara'da geçiyor. Elimden bırakamıyorum, üçte ikisini devirdim bile. Okurken zaman zaman kitaba adını veren şarkıyı da dinliyorum: "Sen şarkı söylediğin zaman". Bir Münir Nurettin Selçuk bestesi.


Dün bir film izledim: "Inglourious Basterds". Türkiye'de "Soysuzlar Çetesi" adıyla gösterilmiş sanırım, bir Quentin Tarantino filmi. Başrolde Brad Pitt-ki kendisinden hiç hazzetmem-bu filmde de pek bir tuhaftı görüntüsü. 2.Dünya Savaşı sırasında geçen bir konusu var; bildik Nazi askerleri, Yahudi avı, Amerika'dan gelen bir gönüllü çetesi, Fransız direnişçiler. "Yahudi Avcısı" komutanın elinden tesadüfen kurtulmuş bir kız işlettiği sinemayı yakarak Hitler'in ve avanesinin ölümüne sebep oluyor. Gerçek-kurgu birbirine karışmış, yer yer güldürse de iç ürpertici sahneleri çoğunlukta tipik bir Tarantino filmiydi işte. Pekçok yerinde gözlerimi kapattığımı itiraf edeyim. Filmin yıldızı ise Nazi subayı rolündeki Cristoph Waltz idi. "Kill Bill" kadar olmasa da yüreğiniz dayanabilirse izleyin derim...

10 Nisan 2011 Pazar

HAREKETLİ HAFTA BİTER


Bol gezmeli, canlı, eğlenceli geçen günlerin ardından haftayı Cumartesi günü yine hareketli bir şekilde kapattım. Öncesinde Cermodern'deki sergileri gezip (bir haftada iki Cermodern turu, olacak iş mi:) Gar Lokantası'nda çocuklarla yemek yedikten sonra koşturarak "Çağsav/Ankart 2011 Ankara Sanat Buluşması" sergisi'ni görmek için Çağdaş Sanatlar Merkezi'ne gittim. Sergide sizlere sık sık resimlerinden sözettiğim arkadaşım ressam Füsun Ürkün'ün de standı vardı. Yukarıdaki, pervazda oturup her an sardunyaların arasından kucağınıza atlayacakmışcasına canlı duran kedi ona ait tahmin ettiğiniz gibi. Daha başka güzel eserleri de vardı tabii ki. Bir süre onun standında oturup sohbet ettikten sonra Füsun Ürkün beni daha önceki bir sergide resimlerini çok beğendiğim Selmanur Aktaş ile tanıştırdı. Oya gibi ince ince işlediği birkaç resmiyle katılmıştı sergiye genç sanatçı. Aşağıdaki tablo onlardan biri:



Bu yılın ÇAĞSAV Onur Ödülü'nü Fikret Otyam almış, yukarıdaki güzel resim ona ait. Kendisini bu sefer göremedim yerinde yoktu ama Fikret Otyam yılın büyük bölümünü Antalya'da geçirdiği için hemşerimiz sayılıyor artık, sık sık rastlarım ona Antalya sokaklarında.


Üç kattaki salonlara yayılmış sergiye katılım çok yoğundu, izleyici sayısı da o derece fazlaydı, açılış günü olmasının da etkisi vardı tabii ki. Bir ara Kemal Kılıçdaroğlu da yanında Çankaya Belediye Başkanı Bülent Tanık ile standları dolaşıp ressamlarla kısa sohbetler yaptı. 


Bu ilginç resimler ressam Rezzan Ganiz'e ait; canlı renkleri, değişik figürleri, ilginç tekniği çok hoşuma gitti. Doğal olarak tabloları satın almaya maddi gücüm elverişli değildi ama standdaki kendisinin resimlediği taşları görünce dayanamadım. Aşağıdaki taştan objeler artık benim:))


Tüm katları gezip iyice yorulduktan sonra sergi turumu Ayla Aksoyoğlu'nun çok ilginç resimleri önünde sonlandırdım. Ben bu sergiye doyamadım, hafta içi bir kez daha sakin sakin gezmek istiyorum. Bence Ankara'da yaşıyorsanız siz de kaçırmayın. Haydi bakalım yeni haftanız güzel olsun...