.

.
.

8 Ekim 2010 Cuma

MASAÜSTÜ

AYDAN ATLAYAN KEDİ mimlemiş beni: "Masaüstünde ne var?" Ne olacak, şekilde görüldüğü gibi Leylak Dalı var. Bende Ekmekçi Kız'a ve Zero'ya paslıyorum. Kolay gele...

SAHTE GÖKKUŞAĞI

Yağmurlu, karanlık, kasvetli günün ışıltısı bu ve bir Birhan Keskin şiiridir:

"Ne yaprakları hatırlıyor ne de güneşi
Ne de düşmüş dalından
Balı içinde kurumuş bir heves gibi
Duruyor yerinde geçen sonbahardan"

7 Ekim 2010 Perşembe

YAĞ YAĞ YAĞMUR, TEKNEDE HAMUR

Dün herşey ne güzeldi oysa. Yakmayan bir güneş, pırıl pırıl bir gökyüzü, kızarıp sararmaya yüz tutmuş yapraklar, meşepalamutları, dikenli at kestanesi kapçıkları, ağaçlardan sarkan çeşit çeşit tohum; fasulyeye benzeyeni, keçiboynuzuna benzeyeni, bezelye gibi olanı, tespih tanesi görünümlüsü. Botanik dersi yaparcasına gezmiştim sokaklarda büyük bir keyifle. Eee, bugün ne oldu; sabah kalktım gökyüzü yere inmiş, şakırdak bir yağmur. Heryer çamur olmuş, yollardan derecikler akıyor. Normal şartlarda ruhum kararır, içim daralır, söylenir dururdum ama yazboyu o kadar bezdim ki sıcaktan, o kadar ter döktüm ki "yağsın yahu" dedim, "bıkana kadar yağsın". O da yağdı zaten akşama kadar, hiç kesilmeden, hala da yağıyor. Üstüne üstlük bir de dışarı çıktım bu havada. Sırtımda kalın ceket, elimde aslında Lale'ye lâyık pembe üstüne mor lale desenli şemsiyem oradan oraya seyirttim durdum. Soğukalgınlığı ilaçları, bitki çayları, ıhlamur, tarçın, ayva yaprağı satın aldım. Gri havaya gözümü alıştırıp ıslak kumaş kokusunu burnuma çektim. Hızla gidip su birikintilerini üstüme başıma sıçratan sürücülere bol bol küfretttim, evet küfrettim hatta kaportalarına kocaman bir taş fırlatmak istedim. Şemsiyemi dansettirip kalabalık arasından sıyrılma provaları yaptım, çamurlu suların üstünden paçamı kirletmeden atlamayı denedim. Kendim için birşey yaptıysam namerdim, hepsi vizyona girmeden önce fragmanını gösteren kış içindi. Ama yine de biraz daha sonbahar yaşasak fena mı olur, ha ne dersiniz?

6 Ekim 2010 Çarşamba

SONBAHAR KEYFİ

Bugün öğlene doğru ben, keyfim ve kahyası vurduk sokaklara hep birlikte. Sıkı bir yürüyüşle hayatımda ilk kez Vekaletler Caddesi'nden geçerek ulaştım gideceğim yere. Ömrümün yarısı bilfiil, kalan yarısı da dönem dönem Ankara'da geçsin de bu caddeden ilk defa geçeyim, olacak iş değil doğrusu, kınadım kendimi, keyfimle kahyasınaysa ses etmedim. Yahu bu cadde ne kadar güzel, temiz, bakımlı imiş. İki yanda sıralı Holzmeister'in tasarladığı bakanlık binalarının kunt yapıları, çimen-çiçek-ağaç içindeki yemyeşil bahçeleri, kaldırım boyunca güz renklerine bürünmüş at kestaneleri içimi açtı ki ne açtı. Bürokrasinin kalbinin attığı yerde olduğumu bile unuttum, Avrupa şehirlerindeki caddelerden birinde yürüyüş yapıyorum sandım. Ah, fotoğraf çekmek için içim gitti ama her binanın önündeki cüsseli korumaların engeline takılıp durduk yere başımı derde sokmayım dedim. Her neyse Vekaletler Caddesi kadar olmasa da yine yeşillik ve güzel bir mekan olan hedefime ulaştım ve orada sevgili Sardunya, Pino ve fahrî blogcu bir başka arkadaş ile buluşup keyifli, bol sohbetli, bol kahkahalı bir öğle yemeği yedik. Sonrasında onlar işyerlerine geri döndüler, ben "Aylak Leylak" yine vurdum kendimi yollara. Yemek sırasında bana tavsiye edilen fotoğrafta gördüğünüz yoldan indim Kızılay'a. Al sana bir ilk daha, ikinci kınamayı da orada gerçekleştirdim cahil bünyeye. Son derece güzel, Ankara merkezinde olduğuna inanılmayacak bir sakinlik ve sessizlikte, adeta yalıtılmış, sonbahar renklerine büründü bürünecek ağaçların arasındaki sokağın dar merdivenlerinden büyük bir keyifle indim medeniyetin(!) göbeğine. En kısa zamanda tekrar gideceğim, yapraklar iyice sararınca.


Yol boyu içine attığım güz yaprakları, meşe palamutları, at kestaneleriyle çantam dolu Güvenpark'a girdim bu defa.

Ankara'nın simgesi at kestanelerinin yaprakları muhteşem bir renge bürünmüş. Cemal Süreya'nın dediği gibi yalnız bunun için bile sevebilirim Ankara'nın güzünü.

Bir başka sonbahar güzelliği: Alıçlar. Yanından geçerken eski bir dostu selamlar gibi gülümsedim çocukluğumun önlük üstü kolyesi alıç dizilerine.

Son derece zevkli saatlerin ardından kendime, keyfime ve kahyasına bir demet kasımpatı armağan edip yorulan bacaklarımı dinlendirmek için en sevdiğim mekanlardan birine, Akman'a girerek günü boza ile noktaladım. Bugün yanımda olan tüm dostlara çooook teşekkürler...

5 Ekim 2010 Salı

ISINMA TURLARI

2-3 gündür Ankara oldukça serinledi, hele şükür üşüdüğümüz günleri de gördük. Bu yaz hiç bitmeyecekmiş gibi gelmişti bana. Dün dışarıda halletmemiz gereken bazı bürokratik işleri tamamladıktan sonra yakında olan Hamamönü'ne gitmeye karar verdik. 2-3 yıldır o semtteki evlerde restorasyon çalışmaları yapılıyordu, son halini görmek istedik.

Burası henüz restorasyona girmemiş bölge, arkadaki görünen Hacettepe Camii.

Bu sokaksa restorasyonu tamamlanıp son şekli verilmiş bölgelerden biri. Civarda öğrenci yurtları ve Hacettepe Tıp Fakültesi var. O nedenle yol boyu cafeler sıralanmış.

Bu sokakların düzenlenmeden önceki halini de biliyorum, berbattı. Evlerin duvarları rutubetten kabarmış, sıvaları dökülmüş, sokaklar delik deşik, teneke mahallesi denilebilecek durumdaydı. İnsan aynı evler, aynı sokaklar olduğuna inanamıyor.



Restorasyon sonrası ziyaretçi sayısı artınca orada yaşıyan kadınlara da bir geçim kapısı açılmış, yaptıkları elişlerini sergileyip satıyorlar.

Burasının düzenlemesi devam ediyor, sanırım kültür merkezi olarak açılacak bir kompleks, ortak bir avluda pekçok binadan oluşmakta. Keçi kardeşimiz de bekçilik yapıyor:)

18. YY. sonlarında inşa edilmiş Sarıkadı Camii'ni tanımakta güçlük çektim, heryeri elden geçirilmiş. Avlusundaki hazirede camii yaptıran ailenin mezarları bulunmakta.

Ve dönüş yolunda girdiğim Kurtuluş Parkı'nın güvercinleri. Fotoğraf çektiğimi gören yem satıcısı bir avuç yemi savurup güvercinlere poz verdirdi, bu arada kendi de poz verdi.

Kaç gündür ilk defa evden çıkınca kendimi epeyce yorsam da bir nevi ısınma faaliyeti yapmış oldum, şimdi Ankara'nın tadını çıkarma zamanıdır...

3 Ekim 2010 Pazar

TAKTIM BEN YEMEK KÜLTÜRÜNE

Artık iyiden iyiye kendini hissettiren sonbaharın ilk Pazar'ında kitabımın eşlikçileri: Kahve+çikolata+yeni edindiğim Kalanchoe çiçeği (biz ona aile arasında Kayınço diyoruz)+başağrısı.

Şu sıra İstanbul'un yemek kültürüyle fena halde haşır neşirim. Kendim için birşey istiyorsam namerdim sevgili İstanbullu kârîlerim, herşey sizin için:)

İlginç birşey okudum kitapta, paylaşayım:

Balık yemeklerinin İstanbul'un Müslüman halkı arasında yaygınlaşması 19. yüzyıl başlarında olmuş. Öncesinde uzak durma sebebi balıkların boğulan insanların etini yedikleri düşüncesi ve balığın üzerine su içilirse canlanacağı inancı imiş. (Şimdi balığı yediniz, üstüne de suyu içtiniz, amanın iki saat sonra ağzınızdan hem balık hem de yediği adam fışkırırsa ne olacak, ay Allah etmesin:) Gerçi ikincisi batılı yazarların iddiası imiş ama eminim ki payı vardır. Ancak Batılılaşma akımları, gayrımüslim komşulardan gelen enfes balık kokuları ve kırmızı ete göre ucuz oluşu sonuçta bizi de balığa alıştırmış. Hatta 2. Dünya Savaşı'nın yokluk ve karne yıllarında beslenmeye önemli katkı sağlamış. Bunda o yıllarda Boğaz ve Marmara'da görülen balık bolluğu da etken olmuş tabii ki.

Ne dersiniz, bu akşam balık yesek mi ki?

1 Ekim 2010 Cuma

SONBAHARIN RESMEN İLANIDIR...


"Sararıp dökülmeden önce kızaran yapraklar ki onlar

Şan verdiler ortalığa bütün bir sonbahar

Mevsim dönüp de yeniden yeşermeğe başlayınca rüzgar
Çıplaklığında o atın yine onlar koşacaklar
O çocuklar
O yapraklar
O şarabi eşkiyalar

Onlar da olmasa benim gayrı kimim var?"

Böyle yazmış Can Yücel, Yeni Türkü de bir güzel bestelemiş. Bugün Ekim'in 1'i, Mayıs'tan bu yana ilk kez uzun pantolon ve uzun kollu sweatshirt giydim. Başkalarını bilmem ama benim resmi sonbaharım bugün itibarıyla başlamıştır. Yere, göğe, yaprağa, ağaca, kuşa, çiçeğe, böceğe ve tüm insanlığa güzellik getirsin...

Haydi buradan dinleyiverin şu yukarıdaki şarkıyı, sonbahara hoşgeldin demek için...

Bu da diğer blogdaki yazı.