.

.
.

14 Kasım 2011 Pazartesi

HAVA, RUH HALİ, FİLM, YAĞMUR, FALAN FİLAN...

 
Öncelikle şunu belirteyim ki upuzun bir yazı yazmıştım, birkaç satır kala yayınlamadan yemek yemeğe gittim, döndüm eksik yerini tamamladım ve yayınla komutunu verdim ki ne göreyim yazı uçmuş gitmiş, kala kala Tenten filminin afişi kalmış, fesüphanallah iyi saatte olsunlar ziyaretime geldi galiba.

Kaç gündür evden dışarı çıkmadım, bayram yorgunluğunu ancak atabildim üstümden, havalar da bozdu iki gündür, tadım kaçtı. Dün depresif ruhumu oturttum karşıma ve kendisine bir nutuk çektim. "Bak" dedim "üzgünüm ama artık güneş, sıcak havalar, kolsuz giysiler, çorapsız ayaklar, sandaletler bitti. Havalar soğudu, daha da soğuyacak, yağmur yağacak. Tamam güneşli, ılık günler olabilir ama kış geldi neticede. Şimdi kazak, ceket, yün çorap, çizme, bot, kapalı ayakkabı, şemsiye, ıhlamur, salep, pek gönüllü yemediğin portakal zamanıdır. Bir süre sonra o sevdiğin mandalinalar da çekilecek piyasadan, kokusu içini bayan gramantinler kalacak sadece. Alış bu duruma ve ne kendini ne de beni üz." Ruhum olgunlukla karşıladı bu durumu, başını gururla dikleştirdi ve  "Elle gelen düğün bayram" dedi. "Ne yapalım biz de uyum sağlarız, hem şurada bahara ne kaldı ki, taş çatlasa 4 ay". Bu uyumlu halinden dolayı başını okşayarak ödüllendirdim ruhumu ve katlayıp yerine kaldırdım sonra da ütü masasını kurdum. Öncesinde kendime bir Türk filmi seçtim, zira ütü yaparken alt yazı okumak zor oluyor, kat yeri yapıyorum. Filmin adı "Bir Avuç Deniz" idi, Ayda Aksel'i izlerim en kötü ihtimal dedim, demez olaydım. Ütü ve film senkronize gitmedi, ütü filmden önce bitince bir kahve yapıp filme devam ettim ama sorsanız ki ütü mü güzeldi, film mi, ütü derim. Tahmin edin artık gerisini siz. Günün kalanını yarım kalan kitabımı okuyarak ve "Angry Birds" oynayarak tamamladım. 3-5 domuz öldürecem diye sürüyle kuş telef ettim ama eğlendim şahsen: "Hulliiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiii!.."

Bugünün etkinliği ise "Tenten" filmi idi. 4 arkadaş bir kez daha sinema salonu kapattık. Kocaman 3D gözlüklerimizi takıp koca salona yayılıp izledik filmi. Hatta gözlüklü halimiz o kadar hoşumuza gitti ki film arasında fotoğraf çekip bu anı ölümsüzleştirdik:) Film süperdi, bayıldım. Yalnız Tenten'in animasyon hali o kadar Ankara'daki komşumuz Nimet'e benziyordu ki Tenten'in maceralarını mı, Nimet'in maceralarını mı izledim bilemedim:)

Şimdi bugün aldığım Leyla Erbil'in "Kalan" kitabını okumak için huzurdan ayrılıyorum. Hepinize güzel bir akşam diliyorum...

13 Kasım 2011 Pazar

SİNEK ISIRIKLARI

Bir bayram daha anılarımız arasına karıştı gitti bile. Bu bayramın okuma listesinin başında Barış Bıçakçı'nın sabırsızlıkla beklediğim kitabı "Sinek Isırıklarının Müellifi" vardı, o kadar sevdim ki ikinci kere okudum o yüzden başka kitaba sıra gelmedi. Barış Bıçakçı'yı ilk kitabından beri sürekli takip ederim. Başucu kitaplarımdan olan "Bizim Büyük Çaresizliğimiz"in tahtına oturamasa da bu da girdi favorilerimin arasına. "Sinek Isırıklarının Müellifi" belli bir konuya sahip değil, onu güzel yapan konusu da değil zaten, içinde geçen cümleler. Okuyorsunuz, sonra başınızı kaldırıp gözlerinizi duvara dikerek "Nasıl ya?" falan diyorsunuz, yüzünüzde kocaman bir gülümseme çiçek açıyor, arkadaş olmak istiyorsunuz o cümlelerle. O kadar çok çizdim ki altlarını kitap eski görünümlü oldu. Okunduğu günlere uysun diye bayram Antalya'sından bazı fotoğraflarla birkaç cümle alıntılamak istiyorum ama bunlarla yetinmeyin, alın okuyun kitabı, siz de seversiniz eminim...


"Sabahları yere yakın bulutların ardında görünüp kaybolan ormana bakarken kendimi güzel bir şiirini daktilo etmiş Oktay Rifat gibi hissediyorum. Sigaramı yakarken ağırbaşlıyım. Saçımı geriye doğru tarıyorum. Çipet çipet çitalinya.*"


"Hayat dediğimiz sadece kimyadan ibaret. Periyodik tabloyu ezberlesek yeter. Evrendeki en bol iki elementin, hidrojen ile helyumun, aynı zamanda en hafif iki element olması her şeyi açıklıyor zaten. Böyle hafif bir evrende anlam ne arasın? Anlam ağırdır... Dibe çöker. Falcılar bu nedenle kahvenin telvesine bakarlar."


"Cemil, genç Cemil'in elinde silah olup olmadığına bakmıştı, çünkü yıllar önce okuduğu Rene Char'ın Seçme Şiirleri'nin önsözünde geçen şu cümleyi unutamıyordu: "Kırk yaşımızda, yüreğimize yirmimizde sıktığımız bir kurşunla ölüyoruz." Böyle bir cümleyi okuyup yıllarca aklınızda tutuyorsanız zaten ölüyorsunuz demektir. Silaha gerek yok."


"Yaşamak ilerlemek olamaz, diye düşünüyor Cemil ama geride bırakmak olabilir."


"Zaten bu dünyada çoğunluğu herkesin kendisine hayran olduğunu düşünenler ile kimsenin kendisini sevmediğini düşünenler oluşturur, geri kalanlar ise Vüs'at O. Bener okurudur."


"Evet yaz gelince sır diye birşey kalmıyor. Açık pencereler çarpmasın diye pervazlara konulan minderler dışarı sarkıyor. Binalar insanlara dil çıkarıyor."

"Hayır, o hamleyi bulamadım! Yazar filan değilim ben Editör Hanım, ben sinek ısırıklarının müellifiyim. Kitabımı basarsanız arka kapağına da okuyucu için lütfen şöyle bir uyarı yazın: Hiç acımayacak!"

Biraz acıyor ama siz yine de okuyun...

* "Çipet çipet çitelinya" Oktay Rifat'ın bir şiirinden alıntılama:

Mahallede esen akşam rüzgârında
Bir kuş kafesi gibidir zaman; usul
Usul sallanır arka bahçeye bakan
Penceresinde aşıboyalı evin,
Tütün kokan evin, ekmek kokan evin.
Ve kuş öter: çipet çipet çitalinya.
Güneş batar odalara kapanırız.
Döneriz ağaçlar, evimiz ve dünya.

12 Kasım 2011 Cumartesi

HAFTANIN OKUYANI 16


Efendim bu haftanın okuyanı çok özel, zira ben bu okuyanı kendim olarak kabul etmekteyim. Her ne kadar kitap okurken hiç uyukladığım görülmemişse de bayram sonu yorgunluğuyla küçük bir şekerlemeyi haketmiş olabilirim. Bir zamanlar balkonumda benzer bir şezlongum vardı ve yazları kitaplarımı hep o şezlonga yayılarak okurdum. Gördüğünüz gibi masada leylaklar var, elimdeki kitap da muhtemelen Füruzan'ın öyküleridir. Ve kesinlikle fonda Göksel Baktagir kanununu konuşturmaktadır.  Eh ben daha ne isterim, olsa olsa bu resmi bana gönderen sevgili Neslihan'a teşekkürlerimi yollarım, gerçekten bakar bakmaz kendimle özdeşleştirdim.

Resim Norveçli ressam ve illüstratör Erik Werenskiold'a ait. 1855-1938 yılları arasında yaşamış sanatçı hakkında Türkçe bilgi bulamadım, çeviriler ise anlaşılamayacak kadar saçmaydı. Zaten bu kadar bilgi de bize yeter. Şimdi ben bu resmi kendime maledip kesin bildirim yaptım ya kendinizi sınırlamayın siz, haydi arzu ettiğiniz gibi yorumlayın, bekliyorum.

Yarına okuyan kadın olarak iki kere elden geçirdiğim Barış Bıçakçı'nın son kitabı "Sinek Isırıklarının Müellifi"nden bahsedeceğim, o zamana kadar kalın sağlıcakla...

11 Kasım 2011 Cuma

KABAK, YE DE BİR TADINA BAK...

Herşey dün bayram nedeniyle Antalya'da olan sevgili "Bilge'nin annesi"nin ziyaretime gelmesi ile başladı. Ordan burdan konuşurken konu yemeklerden açıldı ve daha önce benim de "Yetur'la Lezzet Kareleri" blogunda okuduğum kabak yemeğini yaptığını ve çok güzel olduğunu söyledi. Onları yolcu edince dur dedim şunu bir deneyeyim. Zaten ne zamandır buzdolabının alt tarafından "Bizi pişir, bizi pişir" şeklinde sesler gelmekteydi. Açtım dolabın kapağını, sıkı bir "Behzat Ç." hayranı olarak "Çıkın la" dedim, "Çıkın dışarı". Çıktılar, dizdim tezgahın üstüne yıkamaya başladım.


Yıkarken de babamın sık sık anlattığı "Kabak" fıkrasını anlattım canları sıkılmasın, mızmızlanmasınlar diye: Vakt-i zamanında köyün birinin camisine bir imam atanmış. Sizden çok sevmesin bu hoca kabak yemeğini pek severmiş. Her vaazının sonunu şöyle bağlarmış: "Kabak iyidiiir, hastııır, faidelidiiir, lezzetlidiiir, hocaların yemeğidir". Hal böyle olunca da köylüler camiye geldikçe hocaya kabak taşır olmuşlar. Bu durum günlerce, haftalarca hatta aylarca devam etmiş. Eh bal yiyen baldan usanır demiş atalarımız, haliyle kabak yiyen kabaktan haydi haydi usanır. Hoca bıkmış usanmış hergün kabak yemekten ama getirmeyin, başka şey getirin dese yekten ayıp olacak. Yine bir akşam namaz sonrası vaazı bitirmiş, malum fasla başlamış: "Kabak iyidiiir, hastııır, faidelidiiir, lezzetlidiiir velakin hocaların yemeği değildir." Kabağa düzülen methiyenin sonunun "hocaların yemeğidir" şeklinde bitmesine alışkın cemaat şaşırmış, içlerinden biri sormuş: "Peki hocaefendi kabak değilse hocaların yemeği nedir?" "Ne olacak" demiş hoca, "Kıçı boklu bir tavuktur".

Sahiplerinin ağzı bozukluğuna hafiften şaşıran kabaklar mahcup mahcup güledursun bizzat şahsım kabak oyacağı olarak da adlandırılan bir sebze soyacağı marifetiyle kendilerini çekirdekli kısmını almadan uzunlamasına şeritler haline getirdim.


Kabak ahalisi geçirdiği ameliyatın yorgunluğuyla istirahat ederken iki adet şirin ve tombul soğanı piyazlık olarak doğradım. Bu işlemi ister doğrama makinesi ile yapıp "alet işler el övünür" sözünü hayata geçirebilirsiniz, isterseniz benim gibi gözyaşlarınızı içinize akıtıp burnunuzu çekerek "el işler, alet sürünür" durumunu da benimseyebilirsiniz.


Doğranmış soğanları düdüklü tencereye koyup üzerlerine biraz toz şeker atarak karamelize olana kadar kavurdum. Malum ameliyat sonrası bir hipoglisemi durumu sözkonusu olabilir kabaklarda, takviye etmek gerek:)


Şekerle kavrulmuş soğanların üstüne nekahat halindeki kabakları yollayıp bir-iki çevirdim sonra da arkadaşlık edip tatilde nasıl bronzlaştıklarını anlatsınlar diye bir fincan esmer bulgur gönderdim ziyaretlerine.


Çektim kapılarını hatta kilitledim çıktım sonra, ne halleri varsa görsünler. Dedikodu mu yaparlar, beni mi çekiştirirler, magazin muhabbetine mi girerler kendi bilecekleri iş, ben o arada Barilla'nın yeni keşfettiğin havuçlu ve balkabaklı farfallesini pişiriverdim bir çırpıda. Gelgelelim arkadaşları fazla kilitli tutmuşum biraz mayışmışlardı kapaklarını açtığımda. Kafamın alınacak dersler köşesine bu yemeğin düdüklü tencerede pişme süresini en fazla 10 dakika olarak kaydettikten sonra sıra kader anına geldi. Hem aşçı hem çeşnicibaşı olarak aldım çatalı elime, mayışık da olsalar ağzıma götürdüğüm şey kabaktan çok enginar tadı vermekteydi, kısacası çok lezizdi. Evde dereotu olmadığı için maydanozla süslendiler ama o da yakıştı keratalara, elbette dereotuyla çok daha güzel olacaklar, bir dahaki sefere inşallah.


Şimdi siz bunu okudunuz ya, bence okumakla kalmayın. Kabaklar iyice sera işine dönmeden bir deneyin derim, denerken de çocukluğumdan beri ne sesi ne de görüntüsü değişen fındık kurdu Bedia Akartürk'ten şu türküyü dinleyiverin: Kabak

11.11.11/UMUŞ*


"bütün iyi kitapların sonunda
bütün gündüzlerin,
bütün gecelerin sonunda
meltemi senden esen
soluğu sende olan,
yeni bir başlangıç vardır...

parmağını sürsen elmaya,
rengini anlarsın...
gözünle görsen elmayı,
sesini duyarsın...
onu işitsen, yuvarlağı sende kalır.
her başlangıçta yeni bir anlam vardır.

nedensiz bir çocuk ağlaması bile,
çok sonraki bir gülüşün başlangıcıdır..."


Gecelerin sonundaki başlangıçların artık daha iyi olması dileğiyle...

*Umuş/Edip Cansever

10 Kasım 2011 Perşembe

SENİN İÇİN


Bize sunduğun herşey için; cephelerde geçen gençliğin, yiyemediğin sıcak yemekler, yatamadığın rahat yataklar, yaşayamadığın yuva sıcaklığı, uykusuz gecelerin, sıla hasretin, yalnızlığın için minnet ve özürle...

Bu şarkı senin için, hem de tam sevdiğin söylenişiyle: "Vardar Ovası, Vardar Ovası/Kazanamadık rakı parası"

9 Kasım 2011 Çarşamba

BAYRAMLIK 4


Uyku, elma ve fotoğraftaki kitap: "Sinek ısırıklarının Müellifi/Barış Bıçakçı". Böylece bayram biter, hayat normale döner...