11 Eylül 2024 Çarşamba
İSTANBUL, 1. GÜN 2. BÖLÜM / 11 EYLÜL
10 Eylül 2024 Salı
İSTANBUL, 1. GÜN / 10 EYLÜL
En sevdiğim çiçeğin adını verdiğim blogumu 2009 yılında açmıştım, bir gün kalabalık bir camia tarafından bu adla anılacağımı hayal bile etmeden. Artık 15 yaşında bir ergen olan Leylak Dalı'ma gerçek anlamda şükran borçluyum, birlikte büyüdük, geliştik, dostlar edindik, öğrendik, öğrettik, bireysel ve toplumsal önemli olaylara şahitlik ettik. Blog alemi yıllar içinde kentsel dönüşüm kurbanı olsa, bazı blogdaşlar buraları terk edip yeni açılmış İnstagram, Twitter gibi sitelere yerleşse, bir kısmı tamamen terkeylese, o eski altın günleri, bayramlaşmalar, kartlaşmalar, yemek tarifleri alıp vermeler kalmasa da biz sadık birkaç komşu hala direniyor, pencerelerimizi açıp içinde yaşadığımız günlerin kırıntıları olan çarşaflarımızı silkelerken iki lafın belini kırmayı, hâl hatır sormayı ihmal etmiyoruz. Aramıza yeni komşular da karışıyor zaman zaman, mahalleli olmaktan kopmuyoruz kısacası. Söz konusu komşularımızdan uzaklarda yaşayanı biz ülkede yaşayanların yapamadığını yapıp tatil için geldiği memlekette iki blog buluşması ayarlayıverdi. İlki İzmir'de gerçekleşince ben bir kıskan, bir kıskan, adeta kurdeşen döktüm...dersem inanmayın tabii ki ama fena halde imrendiğim doğrudur. Bunun üzerine canım C, İstanbul'da da bir buluşma organize etti. Balıklama atladım elbette, hem İstanbul, hem blog buluşması, bundan iyisi Malatya'da kayısı (Şam ne yahu, oradan fıstık gelsin 😃) Kız kardeşi yoldaş ettim, biletleri ayarladım, otel rezervesini yaptırdım, valizleri toparladım, haberi olmayanları haberdar ettim ve ayın 6'sı Cuma günü sabahın 7.30'unda YHT koltuklarımıza yerleşmiştik bile.
Geçen yıl kaldığımız otelden memnunduk, merkezi, temiz ve güvenilir bir yerdi ve çok sevdiğim Yeldeğirmeni'nde idi. Geçen yıl ilk kez gideceğimiz için sevgili eski blog komşumuz Qunegond gelip bizi Söğütlüçeşme'den almış ve valizlerimizi çekerekten yürümüştük otele. Gerçekten yürünebilir bir uzaklıkta idi ve buna güvenerek bu kez yine yapıştık valizlerin sapına ve tekerlek tıkırtılarıyla düştük yola. Zaten İstanbul'da o mesafeye ara ki taksi bulasın. Amma velakin aradan geçen bir yıl zaten olmayan yön duygumuzu iyice körelttiğinden kocaman bir ana caddeye gelince kız kardeşle birbirimizin yüzüne bakıp "Biz buradan geçmemiştik kiii!" dedik. Eee, napcaz şimdi? Bir-iki kişiye sorduk, net bir cevap alamadık. Elimdeki navigasyon bir susup bir konuştuğu için pek faydalı olamadı. Telefonu açıp Qunegond'a konum yolladık o bize tarif yaptı, yakındaymışız esasen, "Elmalı Çeşme" gibi güzel bir ismi olan sokağın yokuşunu tırmanarak ulaştık mahalleye, sorduğumuz birkaç kişinin yardımıyla da oteli bulup valizleri attık odaya. El-yüz yıkama, kostüm değiştirme derken Qune ile buluşmak üzere çıktık ama önce aç karnımızı doyurmamız lazımdı, ara sokaklardan birinde hoşumuza giden cafelerden birine, "Manifesto"ya oturup bir şeyler atıştırdık. O sırada Qunedond da katıldı bize, yemek sonrası İstanbul Kart için Kadıköy'deki mekana gittik.
Gidiyoruz, geçse de yolumuz bozkırlardan, denizlere çıkar sokaklar 😊
Kız kardeşle ikimiz birer kart edinip yaptığımız plan uyarınca Bulgur Palas ziyareti için Karaköy vapuruna atladık. Ankaralıyız ya, belki yüz kere gördüğümüz manzarayı ilk kez görüyormuş gibi yine fotoğrafladık 😊
2 Eylül 2024 Pazartesi
AĞUSTOS DÖKÜMÜ / 2 EYLÜL
"Yazlar yavaşça bitmese, günler kısalmasa" demiş Yahya Kemal üstadımız. Ben de kendisiyle aynı fikirdeyim, hoş bu şiiri Eylül sonunda yazmış ama "Başladı mı uçlanır" buyururdu anneannem üstadımız da. Nitekim Ağustos ne ara başladı, ne ara uçlandı anlamadık. Ne kadar sıcak olursa olsun yazcılardanım ve güneş soğur, günler kısalırken hüzünlenir ve biraz da sinirlenirim 😃
Gelelim o çabucak geçen Ağustos ayında ne eylemişiz, eyleyip de güzel mi eylemişiz. Ağustos bize biraz çelme taktı. Daha önce bahsetmiştim, eşimin geçirdiği operasyon ve sonunda gelişen komplikasyon ile ilk yarısını bize hastanelerde geçirdi. Neyse ki her şey yoluna girdi de canımız daha fazla sıkılmadı. O yüzden sizlere güzel Ağustos görüntüleri sunamayacağım, Eylül'e sözüm olsun, çünkü hafta sonu bir aksilik olmazsa İstanbul yolcusuyum. Hiç aklımda yoktu esasen ama canım, güzel C'ciğim İzmir'de bir blog buluşması yapıp beni imrendirince bir de İstanbul'da düzenleyiverdi. O zaman katılmak da farz oldu. 7 Eylül'de Kadıköy'deyiz, arzu eden dostlarla haberleşelim.
Gelelim ne gördük, ne okuduk, ne yazdık, yalan dünyadan bezdik mi, paylaşmaya. Önce filmler gelsin:
Kısalı uzunlu 8 film izledim, hepsi de MUBİ'den. Üyelik aidatlarını yükseltince suyunu çıkarmak farz oldu 😀 "Dammi" ve "Farklı Bir Yas" kısa filmlerdi ve açıkçası tavsiye edeceğim türden değildi. Yukarıdaki filmlerin içinde en beğendiğim "Faruk" oldu. Yönetmen başrolde 90 yaşındaki babasını oynatmış, babası da rolünün hakkını vermiş. Beni çok etkileyen, babamı hatırlatan ve yaşlılık üzerine düşündüren, hüzünlendiren bir film oldu. İzlemenizi tavsiye ederim.
"What's The Name Of The Film?" ya da Türkçe adıyla "Filmin Adı Ne?" bir belgesel. 90'lı yıllarda film çekmiş kadın yönetmenlerle yapılan söyleşileri içeriyor. Ben kendi adıma severek izledim.
"Bergman Adası", ünlü yönetmen Ingmar Bergman'ın izini süren sinemacı bir çiftin onun yaşamının büyük bir bölümünü geçirdiği Farö Adası'nda yaşadıklarını anlatıyor. Vicky Kreps'i çok severim, filmde başrolde olması keyifle izlememe sebep oldu. Ayrıca Bergman'ın yaşamından izler taşıyan filmde belgesel tadı da buldum.
"Memory", demans nedeniyle geçmişini unutmaya başlayan bir adamla, geçmişini çok fazla hatırlayan bir kadının birlikteliğini konu alıyor. Jessica Chastain'in varlığı filmi ekstra güzelleştirse de izlenebilir türden olduğunu da söyleyebilir.
"Kabahat", yaz tatilini babaannesinin köyünde geçiren ergenliğe yeni adım atmış bir kızın büyüme sancılarını konu alan oldukça pastoral bir film.
Ve "Yaban", çocuğunun velayeti ünlü bir Türk sunucu olan eski eşine verilen Fransız bir kadının çocuğuyla birlikte ülkeden kaçmaya çalışmasını konu alıyor ve benim sinirlerimi oldukça bozan bir film oldu.
8 kitapla Ağustos ayını kapattım, ilk üçü hayli hacimli ve oldukça maskulen kitaplardı, sonrasını edebiyat dedikodularına ayırdım 😃
-"Nevada" için şunu söyleyebilirim: "Vahşi batının en güzel öyküleri". Okuyunuz...
-"Sınırdaki Okul", 1920'lerin Macaristan'ında, yatılı bir askeri okulda geçiyor. İyi edebiyat, iyi çeviri, lakin tüm kahramanlar ergen erkek, bir süre sonra bu kadar maskülen bir roman insanı sıkmaya başlıyor, üstelik fazlasıyla ve gereksiz uzun tutulmuş. Yine de okunabilir düzeyde...
-"Sular Yükselirken" açık denizde bir petrol platformunda çalışan Waclav'ın fırtınalı bir gecede en yakın arkadaşı Matyas'ı kaybetmesiyle başlıyor. Sonrasında arkadaşının eşyalarını ailesine teslim etmek üzere Macaristan'a yolculuğu ve kendi hayatının ve zihninin dipsiz kuyularını ziyaretiyle devam ediyor. Oldukça iyi bir edebiyat ama bu da fazla maskülen ve bir süre sonra yoruyor insanı.
-Maskülen okumalardan şikayet edip dururken iki erkek yazar kardeşin söyleşisine başlamak nasıl bir duyguydu diyecekseniz, en azından bunlar bizden ve kendilerini ve kitaplarını seviyorum diyebilirim. "Kurmacasız Bir Yaşam" Erhan Bener'in Tarih Vakfı'nın bir projesi nedeniyle ağabeyi Vüs'at O. Bener ile yaptığı bir söyleşinin kitaba dökülmüş hali. Yazarları seviyorsanız kitabı da seversiniz.
-"Damla Damla Günler I ve II" yazar Adalet Ağaoğlu'nun 1969-1983 yılları arasındaki günlüklerini kapsıyor. Daha önce okumuştum ama epey zaman olunca bir kez daha okumak istedim. Çok tanıdık isimlere rastlamak mümkün ve en az romanları kadar sürükleyici ve akıcı...
-Bir diğer edebi magazin de "Tezer Özlü'den Leyla Erbil'e Mektuplar". Bu ay oldukça burnumu soktum yazarların özel hayatına. Leyla Erbil kendisiyle anlaştıkları üzere Tezer Özlü'nün ölümünden sonra kendisine yurtdışından yazdığı mektupları yayınlatmış. Özlü 'nün çalkantılı yaşamının son dört yılına göz atmak isterseniz buyrun derim...
-Ve ayın son kitabı bir çocuğun gözünden Suriye'de bir mahalleyi ve ahalisini anlatan "Sineksağan". Naif ve keyifli bir kitap.
Bu ay epeyce dinleme yaptım sevgili dostlar. Storytel bana ev işlerinde, yürüyüşlerde, uykuya hazırlanırken eşlik etti:
Bu ay yerli-yabancı, klasik-güncel, yaşam öyküsü, kurmaca demedim dinledim de dinledim, onbir kitabı devirdim. Ünlü organizatör Ahmet San'ın yaşam öyküsünü kendi ağzından anlattığı "San" ile başladım. Şaşırtıcı ve başarılı bir öyküydü. Orhan Pamuk'a kendisinin seslendirdiği "Babamın Bavulu" (Nobel konuşması malum) ile başlayınca yıllar önce okuduğum ve çok sevdiğim "Sessiz Ev"i çekti canım ve sonunu değiştirmek elimde imiş gibi heyecanla dinledim ve yine sevdim. Sonra biraz da Murathan Mungan dedim ve önceden okuduğum "Paranın Cinleri" (kendisi seslendirmişti) ile başlayıp "Çador" ile devam ettim. Dinlediğim son yerli Mert Fırat'ın harika seslendirmesi ile Yaşar Kemal'den "Yılanı Öldürseler" oldu.
Okumadığım ya da tekrar etmek istediğim klasiklere Tolstoy'un "Kroyçer Sonat"ı ile başlayıp Dostoyevski'den "Beyaz Geceler" ve Balzac'dan "Vadideki Zambak" ile sonlandırdım. Biraz da çağdaş deyerek Julian Barnes'e geçtim ve "Benimle Tanışmadan Önce"yi dinleyip tuhaf bir kıskançlığa şahit oldum. Bu ayı bir polisiye dinleyerek kapattım: "Kiracı". Hepsinden de son derece keyif aldım.
Eh okuduk, dinledik, izledik ve yorulduk. Haydi o zaman kahveler gelsin:
28 Ağustos 2024 Çarşamba
GÜNDELİK / 28 AĞUSTOS
Bu aralar yarı zamanlı babaannelik görevimi itina ile yerine getirmekteyim. Umut'umuz Çiko'muz kreşten mezun(!) oldu ve ana sınıfına başlayana kadar kendine tatil verdi, dolayısıyla haftanın bir günü anneanne, bir günü babaanne olarak hizmet sunmaktayız zat-ı âlilerine 😀 Dün günlük rutin köşe bucak oda kurcalama faslında babasının çocukluğundan kalma bir kutu oyuncak buldu. Pek heyecanlandı, her şeyi bırakıp onlarla oynamaya başladı ve bana şöyle buyurdu: "Babaanne artık eski dedenin (eski dede rahmetli babam oluyor) odasındaki kolileri ve kartonları atabilirsin, ev yapmaktan vaz geçtim". Geçen yıl çocukların taşınma faaliyeti esnasında bizimki müteahhitliğe soyunmuştu. Annem sağ olsa "Görgülü kuşlar gördüğünü işler" diyerek boy boylar, soy soylardı Nenem Korkut gömleğini giyinip 😀. Eline geçirdiği her kutu, her koli bir eşyanın şekline büründürülüp her seferinde ev kurma oyunu oynanıyordu, sonra kurulan evin yıkılmaması için tembihte bulunup kendisi gidiyor, biz de torun hatırına evin salonundaki kurulu düzeni yıkmamak için zeybek oynayarak dolanıyorduk. Dolayısıyla müteahhitlikten istifasına pek memnun oldum. Sabah ilk işim belki fikir değiştirir korkusuyla ne kadar kutu, koli varsa toparlayıp çöpe götürmek oldu. Gerçi bulduğu oyuncaklarla iştigali de pek uzun sürmedi, müteahhitlikten otel müdürlüğüne geçiş yaparak bir nevi sınıf atladı. İlk müşterileri de Kocam Bey ile ben olduk. Her birimize bir odayı uygun görüp tanıtımını yaptıktan sonra ilk müşterisi olduğum için jest yaparak bana doğum günü partisi düzenledi. "Eşiniz Bey'i de çağıralım" diyerek eline geçirdiği ilk kutuyu pasta kabul ederek üfletti ve ben bir yaşıma daha girmiş oldum. Bir süre sonra rolleri değiştirdi, ben otel müdürü oldum, o müşteri oldu ama önce senaryoyu yazdı sonra sahneye koydu. Müşteri kaybolacak, ben de kolluk kuvvetlerini nani nani diyerek faaliyete geçirecektim. Netekim kayboldu, telefon edip polis çağırdık, nani nani geldi, ara tara yok müşteri. Ben otel müdürü olarak dizlerimi dövmekteyim, bir müşteriye sahip çıkamadım diye saçımı başımı yolmaktayım ki müşteri kafası çarşafla örtülü ayakları dışarda olarak yatakta bulundu. Devekuşu genlerine sahip bir müşteri olarak kendisini coşkuyla saklan/ama/dığı yerden çıkarıp yalandan sevinç gözyaşları döktük. Kolluk kuvvetlerini vakitlerini aldığımız için özür dileyerek yolcu ettik ve bu defa da ben istifamı verdim otel müdürlüğünden 😂
Gördüğünüz gibi hiç sıkılacak vaktim olmuyor 😀Yine de kitap okuyup Storytel dinlemeyi beceriyorum bir şekilde. Sabahın köründe kalktım dün, akşam yenecek yemekleri hazırlarken Storytel'de Murathan Mungan'ın "Paranın Cinleri"ni açtım ve mercimek çorbasına dinlettim kendi sesinden. Çorbayı bilmem ama ben ikinci dinleyişime memnun oldum. Yıllar önce okumuştum fakat hafızamdan neredeyse tamamen silinmiş. Kendi ağzından-pek güzel bir seslendirme olmasa da-anılarını dinlemek ve hatırlamak iyi oldu. Şimdi de okumadığım bir kitabını, "Çador"u dinliyorum. Kahvaltı ederken de Tezer Özlü'nün Leyla Erbil'e yazdığı mektupları okudum. Bu aralar yazarların özel hayatlarını didiklemekteyim biraz. Vüsat O. Bener ile Erhan Bener'in söyleşi kitabından sonra Adalet Ağaoğlu'nun "Damla Damla Günler"ine ikinci baskı okuma yapmaya başladım, ilk cilt bitti, bugün ikinci cilde başlayacağım. Bileniniz vardır, Tezer Özlü bir zamanlar Adalet Ağaoğlu'nun küçük erkek kardeşi Güner Sümer ile evli imiş. Yani gelin-görümce durumları mevcut ve pek anlaşamazlarmış. Zaten her ikisi de-biri anılarında, diğeri mektuplarında-birbirlerinden pek güzel duygularla söz etmiyorlar. Böyle durumlarda kendimi kabul gününe gitmiş gibi hissediyorum 😀
İki gün önce kız kardeşle buluşup ufak-tefek bazı işler hallettik. Yol üstü aşağıdaki kırmızı Vosvos'u gördüm, ön tampona yerleşmiş Michelin'in Bibendum'u pek şirindi:
Az ilerde, üstgeçidin duvarına yazılmış şu yazıyı görünce de çok güldüm. Sanırım ana-babasının "Okullar açılmadan şu sünneti yapıverelim" sohbetini duyan bir velet evden kaçıp protestosunu duvara yapmış 😀
İstifasını vermiş otel müdürü sağlıklı günler diler efendim...
23 Ağustos 2024 Cuma
HAYATIN GÜZEL SÜRPRİZLERİ / 23 AĞUSTOS
Benim hafıza yaşa bağlı olarak hafiften körelmeye başlasa da yine de cami yıkılsa da mihrap yerinde dedikleri cinsten, şuraya bir nazar boncuğu bırakayım her ihtimale karşı 🧿 Kimi zaman öyle gereksiz şeyleri hatırlıyorum ki beynimi bu kadar alakasız şeyle doldurduğum için kendime kızıyorum ama bu da sanırım bir yaradılış özelliği, umarım böyle devam eder.
Yıllardır bir ilkokul arkadaşımı arar dururum, kendisiyle kısa bir süre çok yakın arkadaş olmuştuk, sonra o babasının tayini nedeniyle okuldan ayrılmış, bir daha da haber alamamıştım. Bilenler bilir, çocukluğum ve ilk gençliğim Ankara Yenimahalle'de geçti, semtin en güzel, mahallelilik kavramının gerçek anlamıyla yaşandığı zamanlarıydı, haliyle sadece benim değil, orada yaşayanların da özlemle andıkları yıllardı denebilir. Sosyal medyanın çeşitlenmesi ile Facebook'da bir Yenimahalle Grubu oluşturuldu ve o sayede pek çok eski arkadaşımızı bulma imkanımız oldu. Mezun olduğumuz okulların da grupları vardı. İlkokul grubunda herkes benim zamanımın öğretmenlerinden bahsedip dururdu ama bir türlü benim sınıfımda okuyan bir kişiye denk gelememiştim. Bunda sanırım öğretmenimizin yaş haddinden bizi mezun edip emekliye ayrılmasının, haliyle eski öğrencilerinin de yaşlarının kemale ermesinin payı vardı. Nihayet bir gün ilkokuldaki bir toplu fotoğrafımın altına bir not düşüldü. Öğretmenimizin adını anıyor ve ne yazık ki ilkokul öğrenimini onunla tamamlayamadığından söz ediyordu. İsme baktım, bildik biri değil, hatta belli ki takma bir isim. Benim antenler titredi ve bu yıllardır aradığım kişi olabilir mi mesajını beyin hücrelerime postaladı. Dayanamadım ve gidip yorumun altına "İsminiz ....... mı?" yazdım. Bir süre cevap gelmedi, ben de unuttum, o ara eşimin sağlık sorunları da gündemdeydi kafamın içi başka soru işaretleriyle doluydu. Derken o sıralarda bir arkadaşlık isteği aldım Facebook'dan. Takma bir isimli bir kişiden geliyordu, hiç düşünmeden reddettim. Aradan birkaç saat geçince jetonum "Triling" diye yerleşti yerine, bu benim "Falanca mısınız?" diye sorduğum kişiydi ve belli ki oydu, o nedenle istek yollamıştı. Hemen bir mesaj döşendim, profillerimiz kilitli olduğu için istek konusunda bir süre debelendik ve sonunda arkadaş olmayı başardık, arkasından da mesajlarla anlaşıldı ki gerçekten benim yıllardır aradığım kişi imiş. Ve filmlerde olabilecek bir tesadüf ve buluşma gerçekleşti böylece. Telefonlaştık ve Çarşamba günü de buluştuk. Son görüşmemizle arada adeta bir ömür var, ne tuhaf. Yolda görsek yanından geçer gideriz ama biz başardık. 2-3 saate bir ömür sığdırıp hiç durmadan konuştuk, neler neler hatırladık. Bu da bu yılın sürprizi oldu benim için, yeni ve güzel sürprizler için de hazırım ey hayat, gönder gelsin 😊
Bu hafta hatırı sayılır sıcaklar tüm planlarımızı altüst etti, güya bugün günübirlik Konya yapacaktık YHT ile, bu sıcakta ne işimiz var, beynimizi eriteceğiz deyip vaz geçtik. Açık biletlerimiz bu kadar sıcak olmayan bir günde kullanılmak üzere bizi bekliyor.
Geçen ay epey kitap okudum diye sevinirken bu ay yine düşürdüm çıtayı. Elime aldığım iki kitap esasen iyi edebiyat olmasına rağmen o kadar maskulen kitaplardı ki bir süre sonra yetti erkekliğiniz diyerek elimden fırlatmak istedim. Nihayet bugün elime Vüsat O. Bener ve Erhan Bener kardeşlerin Tarih Vakfı'nın bir projesi nedeniyle yaptıkları söyleşiyi konu alan bir kitaba başladım da "Oh be!" dedim, "dünya varmış".
Bu hafta büyük sürpriziyle böyle geçti. Epeydir film izlemedim, sıcak falan demeden gidip bir film bulayım Mubi'den, ödediğim parayı amorti edeyim. Hafta sonunuz güzel geçsin dostlar...
Fotoğraf geçen hafta sonundan, Botanik Parkı'ndan. Ne idüğü belirsiz bir ağacın kırmızı meyveleri, bilen varsa yazsın ismini 😊19 Ağustos 2024 Pazartesi
ADIM ADIM ANKARA 4 / 19 AĞUSTOS
Dün yoğun sıcağa rağmen Kale'ye gidip "Türk-Rus Dostluk Evi"ni gezmeye karar verdik. Bir noktaya kadar minibüsle gitsek de indikten sonraki kısa mesafe bizi daha çok yordu. Zira hem yokuş, hem sıcak, hem de paket taşlı zemin yürümeyi zorlaştırıyordu. Nedense bu Rus Dostluk Evi ziyaretlerimiz ya tipik Ankara ayazına ya da çöl sıcağına denk geliyor, üstelik ayazdaki gidişimiz hüsranla sonuçlanmıştı, mekan müze olarak kabul edildiği için pazartesi olması nedeniyle kapalıydı. Gelgelelim kız kardeşle ikimiz gezme söz konusuysa kafaya koyduğunu yapan tiplerden olduğumuz için inat da bir murattır deyip bu kez başardık.
Koyunpazarı Yokuşu'nu ter dökerek tırmandık, esasen Kale her zaman ilgi çekicidir, dükkanların önünde ya da içinde saatlerce vakit geçirilebilir ama çok sıcaktı ve etrafı pek gözümüz görmedi:
16 Ağustos 2024 Cuma
GÜNLER GEÇERKEN / 16 AĞUSTOS
Ağustos ayı pek keyifli gelmedi, iki gün öncesine kadar bizi epey zorlayan anlar yaşattı. Eşim Ağustos başında bir operasyon geçirdi. Bir özel hastanede yapılan, basit denebilecek, hastaneye sabah girip ikindi üstü taburcu olduğumuz, toplamda bir saat ameliyathanede kaldığı bir işlemdi. Ayıldığında getirip yatağına yatırdılar, serumunu taktılar, her şey gayet yolunda idi. Akşama doğru da taburcu olup eve döndük. Gel gör ki gece işler değişti, sonradan ameliyatın komplikasyonu olduğunu anlayacağımız bir sıkıntı başladı, çok fazla tıbbi detaya girip uzatmak istemiyorum ve çok yardımını gördüğümüz bazı doktor ve personeli tenzih ediyorum. Sabah olur olmaz hastaneye geri döndük, birtakım işlemler yapıldı ama ertesi gün sıkıntı hala devam edince cerrah bizi ilgili olduğunu düşündüğü başka bir bölüme yönlendirdi. Bölümden birtakım tetkikler istendi, bir kısmı o gün, bir kısmı ertesi gün yapıldı, banka kartım okunmaktan yoruldu ve sonuçları önüne koyduğumuz doktor ödümüzü kopardı. Oldukça büyük bir ameliyat gerektiğini, çok geç kaldığımızı, bu ameliyatı ancak kendisinin yapabileceğini, Türkiye'de hiçbir devlet hastanesinde bu teçhizatın bulunmadığını söyleyip, ne kadara mal olur diye korkarak sorduğumuzda da dudak uçuklatan bir fiyat zikretti. "Hadi ordan!" diyemediğimiz için "Biz bir düşünelim" dedik ve arkamıza bakmadan kaçtık 😂
İlgili branşta doktor arayışına girdik sonra, arkadaşımın doktor oğlu bizi bir meslektaşına yönlendirdi. Tetkiklerimizin elinden tutup kalbimiz gümbürdeyerek gittik yanına. Bize ilk söylediği "Size bunun için ilaç vermediler mi?" oldu. "Yok" dedik, "Türkiye'nin hiçbir devlet hastanesinde yapılamayan bir ameliyat önerdiler". Tebessüm etti ve endişe edilecek bir durum olmadığını, bunun genellikle bu tür ameliyatlarda yaşa, bünyeye, narkoza bağlı olarak ortaya çıkabilen bir komplikasyon olduğunu, yazdığı ilacı 5 gün kullanmamızı, muhtemelen sıkıntının sona ereceğini söyleyip sonucu kendisine bildirmemizi söyledi. Evet 5 gün kullandık ilacı ve 6. gün sıkıntı gerçekten sona ermişti. Doktorumuzla temasımız devam ediyor ve kendisine ne kadar şükran borçlu olduğumu buraya yazmam gereksiz ama yine de yazayım, çünkü üzerimizden adeta koca bir dağ kalktı. Hasta yakını olmak bazen hasta olmaktan da zor. Türkiye'deki sağlık sistemi, Hipokrat yemininin yemek fiilinden türediğini sanan bazı doktorlar üzerine ise ne desem bilmiyorum. Yanlış anlaşılmak istemem, yukarıda da yazdığım gibi çoğunu tenzih ederek kuruyorum bu cümleyi, benim derdim büyük ameliyatçı ile.
Bu vartayı sağ salim atlattıktan sonra nihayet normal yaşama dönebildim, anlamadan okuduğum kitaplara, kafam başka yerdeyken izlediğim filmlere daha dikkatle yaklaşmaya başladım şükür. Bugün de upuzun bir yürüyüş yaptık, niyetimiz restorasyona alınan Saraçoğlu Evleri'ni görmekti ama henüz ziyarete açılmamış. Biz de rotayı Tunalı'ya kırdık ve uzun zaman sonra keyifle bir cafeye oturup kahvelerimizi yudumladık. Yol üstünde Celal Bayar'ın evi ile Türk Dil Kurumu binalarını fotoğrafladım. Sanırım hep onların bulunduğu kaldırımda yürümüşüm, TDK binasının üstündeki el yazmalarını karşıdan bakınca yeni fark ettim diyeyim de gülünüz 😃






















-tile.jpg)
























