.

.
.

11 Eylül 2024 Çarşamba

İSTANBUL, 1. GÜN 2. BÖLÜM / 11 EYLÜL

Nerede kalmıştık?
Evet, Bulgur Palas'tan ayrılmış Yerebatan Sarnıcı'na gitmek için tramvaya binmiştik. Bu seferki tramvay yolculuğu rahattı, hatta oturarak gittik. 

Sarnıcın önünde kuyruklar vardı, uzun olanı bilet almak için, kısa olanı online biletler için. Biz vaziyeti Ekmekçi Kız sayesinde öğrendiğimiz için biletlerimizi önceden Passo aracılığı ile almıştık. Yalnız Sarnıç gezisi cüzdanlara ceza. Tam bilet 220 lira, bu tutar turist amca ve teyzelerde 900 lira oluyor. Öğretmen, öğrenci 55 lira, 65 yaş üstü beleş 😀 Bilet online olunca kuyruk hızla eriyor ve içeri giriyorsunuz. 

Yerebatan'a üçüncü gelişim, ilkinde 11 yaşındaydım, sandalla gezmiştik sütunların arasında babamla birlikte. İkincisi 2009 olabilir, o zaman böyle ışıltılı, ambiyanslı değildi. Çabucak gezip çıkmıştık. Bu seferki çok havalıydı ama ışıkları neden ikide bir yakıp yakıp söndürüyorlardı anlamadım. Yine de objeler, ışıklar ve renkler gizemli, hoş bir anlam katmış sarnıca, beğendim. 





Medusa biraz sinirli, bu kadar kalabalık gelmeyin, ters durmaktan beynim aktı, çekip gidin de normale döneyim diyor.



Ve bunlar da biziz; ben, kız kardeş, Qunegond 😀

Çıkışta nereye uğradık peki? Tabii ki satış mağazasına, hiç atlamayız 😊 Kız kardeş bir minik, sinirli Medusa replikası ve magnet, ben de bir magnet ve ayraçla Yerebatan ziyaretini sonuçlandırdık. Şimdi sırada Şerefiye Sarnıcı var.

Efendim ruhumuz saraylı olduğu için Divanyolu'ndan yürüyerek ulaşmak niyetindeyiz sarnıca ama öncesinde Barın Han'a uğrayıp orada açılan bir sergiyi gezeceğiz.


Barın Han ünlü hat ve cilt sanatçışı Prof. Emin Barın'ın uzun yıllar kullandığı bir atölye, ölümünden sonra sanat merkezi olarak hizmet veriyormuş. İlk iki kattaki sergiyi gezebildim ama üçüncü kata çıkmaya protezlerim biraz nazlanınca ben yukarıdaki salonda oturup Emin Barın'ın hat çalışmalarından yapılmış afişlere bakarak onları bekledim. Sonra da yan sokaktaki Şerefiye Sarnıcı'na geçtik. Bu sarnıcın biletlerini de Passo'dan alabiliyorsunuz ama saatli olarak satıldığı (çünkü ses ve ışık gösterisi yapılıyor) için gişeden aldık bu sefer. Zaten tenhaydı, beklemedik. Yerebatan'a göre biraz daha ucuz, 65 yaş yine ücretsiz.


Sesli ve renkli dijital gösterimle memnun ayrıldık Şerefiye'den. Sarnıcın çevresine yerleştirilmiş şirin Şahmaranlar da ayrı güzeldi:


Divanyolu'ndan yürüyüşe devam, gördüğümüz ve merak ettiğimiz her yere dalarak tabii ki 😃 Çorlulu Ali Paşa Medresesi, Kapalıçarşı'nın bir galerisi, Sahaflar Çarşısı, Çınaraltı hepsi nasibini aldı ve kuru fasulye yemek planıyla Süleymaniye'ye taşıdı. Ali Baba'nın kuru fasulye tükkanına yerleştik, kuru-pilav-turşu üçlemesi ile aç karnımızı doyurduk ve akşamı ettik.

Yediklerimizi hazmetmek için tekrar tabanvaya bindik ve Eminönü'ne yürüdük. Vapur saatine kadar turistik fotoğraflar çektik:


"Yeni Cami direk ister/Söylemeye yürek ister/Benim karnım toktur ama/arkadaşım börek ister". Oğlum doğduğu sırada Ramazan'dı ve 1. katta oturuyorduk. Kolikli, sürekli ağlayan ve uyumayan bir bebekti. Tam gözünü kapatıp uykuya dalardı, davulcu gelir pencerenin altında bir yandan güm güm davula vurup bir yandan bu maniyi söylerdi. Ne davulcu susardı, ne de sesle uyanan çocuk. Yeni Cami'yi görünce anılarım depreşti 😀

Sonunda vapura yerleştik, üstelik son vapurmuş isabet oldu, bir de Karaköy'e yürüyecektik onca yorgunluğun üstüne. Bay bay Eminönü...


Kadıköy'de sevgili Qunegond'dan ayrıldık. Gün boyu bizimle gezip yorulduğu ve arkadaşlığı için bir kez de buradan teşekkür edeyim. 

Vapurdan inince kendimi çok yorgun ve susuz hissedince hemen kıyıdaki büfelerden birinin masasına yerleştik, günün son keyfini yapıp otelin yolunu tuttuk.


İkinci günde görüşmek üzere...

10 Eylül 2024 Salı

İSTANBUL, 1. GÜN / 10 EYLÜL

En sevdiğim çiçeğin adını verdiğim blogumu 2009 yılında açmıştım, bir gün kalabalık bir camia tarafından bu adla anılacağımı hayal bile etmeden. Artık 15 yaşında bir ergen olan Leylak Dalı'ma gerçek anlamda şükran borçluyum, birlikte büyüdük, geliştik, dostlar edindik, öğrendik, öğrettik, bireysel ve toplumsal önemli olaylara şahitlik ettik. Blog alemi yıllar içinde kentsel dönüşüm kurbanı olsa, bazı blogdaşlar buraları terk edip yeni açılmış İnstagram, Twitter gibi sitelere yerleşse, bir kısmı tamamen terkeylese, o eski altın günleri, bayramlaşmalar, kartlaşmalar, yemek tarifleri alıp vermeler kalmasa da biz sadık birkaç komşu hala direniyor, pencerelerimizi açıp içinde yaşadığımız günlerin kırıntıları olan çarşaflarımızı silkelerken iki lafın belini kırmayı, hâl hatır sormayı ihmal etmiyoruz. Aramıza yeni komşular da karışıyor zaman zaman, mahalleli olmaktan kopmuyoruz kısacası. Söz konusu komşularımızdan uzaklarda yaşayanı biz ülkede yaşayanların yapamadığını yapıp tatil için geldiği memlekette iki blog buluşması ayarlayıverdi. İlki İzmir'de gerçekleşince ben bir kıskan, bir kıskan, adeta kurdeşen döktüm...dersem inanmayın tabii ki ama fena halde imrendiğim doğrudur. Bunun üzerine canım C, İstanbul'da da bir buluşma organize etti. Balıklama atladım elbette, hem İstanbul, hem blog buluşması, bundan iyisi Malatya'da kayısı (Şam ne yahu, oradan fıstık gelsin 😃) Kız kardeşi yoldaş ettim, biletleri ayarladım, otel rezervesini yaptırdım, valizleri toparladım, haberi olmayanları haberdar ettim ve ayın 6'sı Cuma günü sabahın 7.30'unda YHT koltuklarımıza yerleşmiştik bile. 

Geçen yıl kaldığımız otelden memnunduk, merkezi, temiz ve güvenilir bir yerdi ve çok sevdiğim Yeldeğirmeni'nde idi. Geçen yıl ilk kez gideceğimiz için sevgili eski blog komşumuz Qunegond gelip bizi Söğütlüçeşme'den almış ve valizlerimizi çekerekten yürümüştük otele. Gerçekten yürünebilir bir uzaklıkta idi ve buna güvenerek bu kez yine yapıştık valizlerin sapına ve tekerlek tıkırtılarıyla düştük yola. Zaten İstanbul'da o mesafeye ara ki taksi bulasın. Amma velakin aradan geçen bir yıl zaten olmayan yön duygumuzu iyice körelttiğinden kocaman bir ana caddeye gelince kız kardeşle birbirimizin yüzüne bakıp "Biz buradan geçmemiştik kiii!" dedik. Eee, napcaz şimdi? Bir-iki kişiye sorduk, net bir cevap alamadık. Elimdeki navigasyon bir susup bir konuştuğu için pek faydalı olamadı. Telefonu açıp Qunegond'a konum yolladık o bize tarif yaptı, yakındaymışız esasen, "Elmalı Çeşme" gibi güzel bir ismi olan sokağın yokuşunu tırmanarak ulaştık mahalleye, sorduğumuz birkaç kişinin yardımıyla da oteli bulup valizleri attık odaya. El-yüz yıkama, kostüm değiştirme derken Qune ile buluşmak üzere çıktık ama önce aç karnımızı doyurmamız lazımdı, ara sokaklardan birinde hoşumuza giden cafelerden birine, "Manifesto"ya oturup bir şeyler atıştırdık. O sırada Qunedond da katıldı bize, yemek sonrası İstanbul Kart için Kadıköy'deki mekana gittik. 

Gidiyoruz, geçse de yolumuz bozkırlardan, denizlere çıkar sokaklar 😊

Kız kardeşle ikimiz birer kart edinip yaptığımız plan uyarınca Bulgur Palas ziyareti için Karaköy vapuruna atladık. Ankaralıyız ya, belki yüz kere gördüğümüz manzarayı ilk kez görüyormuş gibi yine fotoğrafladık 😊



Karaköy'de inince rehberimiz Qune tramvaya binmemiz gerektiğini söyledi, lakin tramvay gelmek bilmedi. Derken bir anons, iki tramvay arka arkaya gelecek, lütfen yoğunluk yaratmayın mealinde. İlki Pakistan otobüslerine benziyordu, binemedik. İkincinin de ondan farkı yoktu, Allah Allah sesleriyle kale fethetmeye giden Osmanlı ordusu gibi saldırdık tramvay kapısına, gelgelelim Qune bindi, kapılar kapandı, biz kaldık dışarıda. Angaralıyık, bahtı karalıyık 😂 Derken kapılar tekrar açıldı ama kolumuzun sığacağı kadar boşluk yok. İçerideki yerli halk halimize acıdı biz amatör Ankaralıları çekiştirerek soktular tramvaya. Sardalye tenekesindeki ölü balık bile bizden rahat pozisyondadır eminim, kapladığımız yüzölçümü en aza indirerek ulaştık Haseki'ye. Tramvaydan inip eski hacmimize döndük ve vurduk Bulgur Palas yoluna:



Haseki çok şaane (podcastçi vurgusuyla söylediğimi farz edin) semt. Tarihi 1400'lü yıllara dayanan Cambaziye Camii'nin önünde dönerci üstü postmodern bir kuş yuvası eve(?) rastlayabiliyorsunuz. Dönercinin çocukları evcilik oynasın diye yapılmış olabilir 😀 Kazım Bey'in Çeşmesi ise bakımlı, armalı marmalı, çiçekli miçekli pek şık. Yeni elden geçmiş belli, suyu da akıyor. Çok seviyorum bu eski semtleri, üstelik dahası var:


"Arkadioslu Sandviç". Valla biz bile tramvayda daha rahattık. Adamcağız-ki kendisi 5. YY'da Doğu Roma İmparatoru imiş, devrinde Gotlar yenilmiş, şerefine sütun dikilmiş, lakin 20. YY'da sütunun kendi gitmiş kaidesi kalmış, o da yetmiyormuş gibi iki yanına iki bina yapmışlar, olmuş sana "Arkadioslu Sandviç". Ben diğer binayı kadraja alamamışım ama orada da bir bina var. Ne tuhaf, sabah kalkıp pencereden bakıyor ve bir kütle ile karşılaşıp "Günaydın Arkadios" diyorsun. Osmanlı devrinde bu semtte kadın esir pazarı kurulurmuş, sözüm meclisten dışarı adı "Avrat Pazarı" imiş ve bu sütuna da "Avrat Sütunu" denirmiş, ne ayıp 😡

Derken menzile ulaştık, "Bulgur Palas";


Giriş ücretsiz ama "İstanbulsenin" uygulaması istiyorlar, sanırım ziyaretçi sayısını belirlemek için. "İstanbul bizim değil, Ankaralıyız" dedik ama uygulamayı indirdik yine de, sonra girdik içeri. Şansa bakın ki asansörün bakım günüymüş minare merdivenleri gibi dik ve bitmek bilmeyen merdivenleri protezli dizlerime reva gördüler. Esasen içeride pek fazla bir numara yok, aslonan binanın dıştan görünüşü, çok güzel restore edilmiş ve mimari anlamda nefis bir yapı. Mimarının Ankara'da pek çok erken Cumhuriyet dönemi yapılarında imzası olan Mongeri olduğu düşünülüyor ama kesinlik kazanmamış. Konak zahire tüccarı Bolulu Habip Bey'e ait imiş, kendisine "Bulgur Kralı" dendiği için binanın adı da "Bulgur Palas" olarak kalmış. İBB özel mülk olan binayı 2021 yılında alıp ziyarete açmış, iyi de etmiş. Katlarda okuma ve sergi salonları var, terasta ise panoramik bir İstanbul manzarası. 


Katlardan birindeki Fransız balkona çıkıp etrafı temaşa ediyorduk ki görevli gelip uyardı, "Yassah!"mış, zira düşme tehlikesi olabilirmiş. Temaşa işini onlarca basamak çıkıp terastan yaptık biz de, bolca çatı gördük:




Aynı basamakları bu kez inerek gezimizi sonlandırdık, kibar görevlilere teşekkür edip bahçedeki satış mağazasına girdik ama çok çirkin anahtarlıklar dışında binayı temsil eden bir hediyelik bulamadık. Ayraç ve magnet bekliyoruz efenim ya da küçük bir maket, yapınız lütfen. 


Konağın köpeği ile de vedalaşıp ayrıldık Bulgur Palas'tan. Oturarak yapılan daha sakin bir tramvay yolculuğu ile Yerebatan Sarnıcı'na çevirdik yönümüzü. 

Sizleri daha fazla yormak istemiyorum, günün ikinci bölümü bir dahaki yazıya kalsın.

Not: Gece boyu rüyamda Narin vardı, müthiş huzursuz bir uyku uyudum, esasen her şeyin anlamsız geldiği günlerden biri ama kendini yazmakla sağaltan biri olarak geçtim blogun başına. Tek dileğim suçluların bulunup cezalandırılması, yoksa bu ilk değil, son da olmayacak ne yazık 😢

2 Eylül 2024 Pazartesi

AĞUSTOS DÖKÜMÜ / 2 EYLÜL

"Yazlar yavaşça bitmese, günler kısalmasa" demiş Yahya Kemal üstadımız. Ben de kendisiyle aynı fikirdeyim, hoş bu şiiri Eylül sonunda yazmış ama "Başladı mı uçlanır" buyururdu anneannem üstadımız da. Nitekim Ağustos ne ara başladı, ne ara uçlandı anlamadık. Ne kadar sıcak olursa olsun yazcılardanım ve güneş soğur, günler kısalırken hüzünlenir ve biraz da sinirlenirim 😃 

Gelelim o çabucak geçen Ağustos ayında ne eylemişiz, eyleyip de güzel mi eylemişiz. Ağustos bize biraz çelme taktı. Daha önce bahsetmiştim, eşimin geçirdiği operasyon ve sonunda gelişen komplikasyon ile ilk yarısını bize hastanelerde geçirdi. Neyse ki her şey yoluna girdi de canımız daha fazla sıkılmadı. O yüzden sizlere güzel Ağustos görüntüleri sunamayacağım, Eylül'e sözüm olsun, çünkü hafta sonu bir aksilik olmazsa İstanbul yolcusuyum. Hiç aklımda yoktu esasen ama canım, güzel C'ciğim İzmir'de bir blog buluşması yapıp beni imrendirince bir de İstanbul'da düzenleyiverdi. O zaman katılmak da farz oldu. 7 Eylül'de Kadıköy'deyiz, arzu eden dostlarla haberleşelim.

Gelelim ne gördük, ne okuduk, ne yazdık, yalan dünyadan bezdik mi, paylaşmaya. Önce filmler gelsin:


Kısalı uzunlu 8 film izledim, hepsi de MUBİ'den. Üyelik aidatlarını yükseltince suyunu çıkarmak farz oldu 😀 "Dammi" ve "Farklı Bir Yas" kısa filmlerdi ve açıkçası tavsiye edeceğim türden değildi. Yukarıdaki filmlerin içinde en beğendiğim "Faruk" oldu. Yönetmen başrolde 90 yaşındaki babasını oynatmış, babası da rolünün hakkını vermiş. Beni çok etkileyen, babamı hatırlatan ve yaşlılık üzerine düşündüren, hüzünlendiren bir film oldu. İzlemenizi tavsiye ederim.

"What's The Name Of The Film?" ya da Türkçe adıyla "Filmin Adı Ne?" bir belgesel. 90'lı yıllarda film çekmiş kadın yönetmenlerle yapılan söyleşileri içeriyor. Ben kendi adıma severek izledim.

"Bergman Adası", ünlü yönetmen Ingmar Bergman'ın izini süren sinemacı bir çiftin onun yaşamının büyük bir bölümünü geçirdiği  Farö Adası'nda yaşadıklarını anlatıyor. Vicky Kreps'i çok severim, filmde başrolde olması keyifle izlememe sebep oldu. Ayrıca Bergman'ın yaşamından izler taşıyan filmde belgesel tadı da buldum. 

"Memory", demans nedeniyle geçmişini unutmaya başlayan bir adamla, geçmişini çok fazla hatırlayan bir kadının birlikteliğini konu alıyor. Jessica Chastain'in varlığı filmi ekstra güzelleştirse de izlenebilir türden olduğunu da söyleyebilir.

"Kabahat", yaz tatilini babaannesinin köyünde geçiren ergenliğe yeni adım atmış bir kızın büyüme sancılarını konu alan oldukça pastoral bir film.

Ve "Yaban", çocuğunun velayeti ünlü bir Türk sunucu olan eski eşine verilen Fransız bir kadının çocuğuyla birlikte ülkeden kaçmaya çalışmasını konu alıyor ve benim sinirlerimi oldukça bozan bir film oldu.

8 kitapla Ağustos ayını kapattım, ilk üçü hayli hacimli ve oldukça maskulen kitaplardı, sonrasını edebiyat dedikodularına ayırdım 😃


-"Nevada" için şunu söyleyebilirim: "Vahşi batının en güzel öyküleri". Okuyunuz...

-"Sınırdaki Okul", 1920'lerin Macaristan'ında, yatılı bir askeri okulda geçiyor. İyi edebiyat, iyi çeviri, lakin tüm kahramanlar ergen erkek, bir süre sonra bu kadar maskülen bir roman insanı sıkmaya başlıyor, üstelik fazlasıyla ve gereksiz uzun tutulmuş. Yine de okunabilir düzeyde...

-"Sular Yükselirken" açık denizde bir petrol platformunda çalışan Waclav'ın fırtınalı bir gecede en yakın arkadaşı Matyas'ı kaybetmesiyle başlıyor. Sonrasında arkadaşının eşyalarını ailesine teslim etmek üzere Macaristan'a yolculuğu ve kendi hayatının ve zihninin dipsiz kuyularını ziyaretiyle devam ediyor. Oldukça iyi bir edebiyat ama bu da fazla maskülen ve bir süre sonra yoruyor insanı.

-Maskülen okumalardan şikayet edip dururken iki erkek yazar kardeşin söyleşisine başlamak nasıl bir duyguydu diyecekseniz, en azından bunlar bizden ve kendilerini ve kitaplarını seviyorum diyebilirim. "Kurmacasız Bir Yaşam" Erhan Bener'in Tarih Vakfı'nın bir projesi nedeniyle ağabeyi Vüs'at O. Bener ile yaptığı bir söyleşinin kitaba dökülmüş hali. Yazarları seviyorsanız kitabı da seversiniz.

-"Damla Damla Günler I ve II" yazar Adalet Ağaoğlu'nun 1969-1983 yılları arasındaki günlüklerini kapsıyor. Daha önce okumuştum ama epey zaman olunca bir kez daha okumak istedim. Çok tanıdık isimlere rastlamak mümkün ve en az romanları kadar sürükleyici ve akıcı...

-Bir diğer edebi magazin de "Tezer Özlü'den Leyla Erbil'e Mektuplar". Bu ay oldukça burnumu soktum yazarların özel hayatına. Leyla Erbil kendisiyle anlaştıkları üzere Tezer Özlü'nün ölümünden sonra kendisine yurtdışından yazdığı mektupları yayınlatmış. Özlü 'nün çalkantılı yaşamının son dört yılına göz atmak isterseniz buyrun derim...

-Ve ayın son kitabı bir çocuğun gözünden Suriye'de bir mahalleyi ve ahalisini anlatan "Sineksağan". Naif ve keyifli bir kitap.

Bu ay epeyce dinleme yaptım sevgili dostlar. Storytel bana ev işlerinde, yürüyüşlerde, uykuya hazırlanırken eşlik etti:


Bu ay yerli-yabancı, klasik-güncel, yaşam öyküsü, kurmaca demedim dinledim de dinledim, onbir kitabı devirdim. Ünlü organizatör Ahmet San'ın yaşam öyküsünü kendi ağzından anlattığı "San" ile başladım. Şaşırtıcı ve başarılı bir öyküydü. Orhan Pamuk'a kendisinin seslendirdiği "Babamın Bavulu" (Nobel konuşması malum) ile başlayınca yıllar önce okuduğum ve çok sevdiğim "Sessiz Ev"i çekti canım ve sonunu değiştirmek elimde imiş gibi heyecanla dinledim ve yine sevdim. Sonra biraz da Murathan Mungan dedim ve önceden okuduğum "Paranın Cinleri" (kendisi seslendirmişti) ile başlayıp "Çador" ile devam ettim. Dinlediğim son yerli Mert Fırat'ın harika seslendirmesi ile Yaşar Kemal'den "Yılanı Öldürseler" oldu. 

Okumadığım ya da tekrar etmek istediğim klasiklere Tolstoy'un "Kroyçer Sonat"ı ile başlayıp Dostoyevski'den "Beyaz Geceler" ve Balzac'dan "Vadideki Zambak" ile sonlandırdım. Biraz da çağdaş deyerek Julian Barnes'e geçtim ve "Benimle Tanışmadan Önce"yi dinleyip tuhaf bir kıskançlığa şahit oldum. Bu ayı bir polisiye dinleyerek kapattım: "Kiracı". Hepsinden de son derece keyif aldım. 

Eh okuduk, dinledik, izledik ve yorulduk. Haydi o zaman kahveler gelsin:




28 Ağustos 2024 Çarşamba

GÜNDELİK / 28 AĞUSTOS

Bu aralar yarı zamanlı babaannelik görevimi itina ile yerine getirmekteyim. Umut'umuz Çiko'muz kreşten mezun(!) oldu ve ana sınıfına başlayana kadar kendine tatil verdi, dolayısıyla haftanın bir günü anneanne, bir günü babaanne olarak hizmet sunmaktayız zat-ı âlilerine 😀 Dün günlük rutin köşe bucak oda kurcalama faslında babasının çocukluğundan kalma bir kutu oyuncak buldu. Pek heyecanlandı, her şeyi bırakıp onlarla oynamaya başladı ve bana şöyle buyurdu: "Babaanne artık eski dedenin (eski dede rahmetli babam oluyor) odasındaki kolileri ve kartonları atabilirsin, ev yapmaktan vaz geçtim". Geçen yıl çocukların taşınma faaliyeti esnasında bizimki müteahhitliğe soyunmuştu. Annem sağ olsa "Görgülü kuşlar gördüğünü işler" diyerek boy boylar, soy soylardı Nenem Korkut gömleğini giyinip 😀. Eline geçirdiği her kutu, her koli bir eşyanın şekline büründürülüp her seferinde ev kurma oyunu oynanıyordu, sonra kurulan evin yıkılmaması için tembihte bulunup kendisi gidiyor, biz de torun hatırına evin salonundaki kurulu düzeni yıkmamak için zeybek oynayarak dolanıyorduk. Dolayısıyla müteahhitlikten istifasına pek memnun oldum. Sabah ilk işim belki fikir değiştirir korkusuyla ne kadar kutu, koli varsa toparlayıp çöpe götürmek oldu. Gerçi bulduğu oyuncaklarla iştigali de pek uzun sürmedi, müteahhitlikten otel müdürlüğüne geçiş yaparak bir nevi sınıf atladı. İlk müşterileri de Kocam Bey ile ben olduk. Her birimize bir odayı uygun görüp tanıtımını yaptıktan sonra ilk müşterisi olduğum için jest yaparak bana doğum günü partisi düzenledi. "Eşiniz Bey'i de çağıralım" diyerek eline geçirdiği ilk kutuyu pasta kabul ederek üfletti ve ben bir yaşıma daha girmiş oldum. Bir süre sonra rolleri değiştirdi, ben otel müdürü oldum, o müşteri oldu ama önce senaryoyu yazdı sonra sahneye koydu. Müşteri kaybolacak, ben de kolluk kuvvetlerini nani nani diyerek faaliyete geçirecektim. Netekim kayboldu, telefon edip polis çağırdık, nani nani geldi, ara tara yok müşteri. Ben otel müdürü olarak dizlerimi dövmekteyim, bir müşteriye sahip çıkamadım diye saçımı başımı yolmaktayım ki müşteri kafası çarşafla örtülü ayakları dışarda olarak yatakta bulundu. Devekuşu genlerine sahip bir müşteri olarak kendisini coşkuyla saklan/ama/dığı yerden çıkarıp yalandan sevinç gözyaşları döktük. Kolluk kuvvetlerini vakitlerini aldığımız için özür dileyerek yolcu ettik ve bu defa da ben istifamı verdim otel müdürlüğünden 😂

Gördüğünüz gibi hiç sıkılacak vaktim olmuyor 😀Yine de kitap okuyup Storytel dinlemeyi beceriyorum bir şekilde. Sabahın köründe kalktım dün, akşam yenecek yemekleri hazırlarken Storytel'de Murathan Mungan'ın "Paranın Cinleri"ni açtım ve mercimek çorbasına dinlettim kendi sesinden. Çorbayı bilmem ama ben ikinci dinleyişime memnun oldum. Yıllar önce okumuştum fakat hafızamdan neredeyse tamamen silinmiş. Kendi ağzından-pek güzel bir seslendirme olmasa da-anılarını dinlemek ve hatırlamak iyi oldu. Şimdi de okumadığım bir kitabını, "Çador"u dinliyorum. Kahvaltı ederken de Tezer Özlü'nün Leyla Erbil'e yazdığı mektupları okudum. Bu aralar yazarların özel hayatlarını didiklemekteyim biraz. Vüsat O. Bener ile Erhan Bener'in söyleşi kitabından sonra Adalet Ağaoğlu'nun "Damla Damla Günler"ine ikinci baskı okuma yapmaya başladım, ilk cilt bitti, bugün ikinci cilde başlayacağım. Bileniniz vardır, Tezer Özlü bir zamanlar Adalet Ağaoğlu'nun küçük erkek kardeşi Güner Sümer ile evli imiş. Yani gelin-görümce durumları mevcut ve pek anlaşamazlarmış. Zaten her ikisi de-biri anılarında, diğeri mektuplarında-birbirlerinden pek güzel duygularla söz etmiyorlar. Böyle durumlarda kendimi kabul gününe gitmiş gibi hissediyorum 😀

İki gün önce kız kardeşle buluşup ufak-tefek bazı işler hallettik. Yol üstü aşağıdaki kırmızı Vosvos'u gördüm, ön tampona yerleşmiş Michelin'in Bibendum'u pek şirindi:

Az ilerde, üstgeçidin duvarına yazılmış şu yazıyı görünce de çok güldüm. Sanırım ana-babasının "Okullar açılmadan şu sünneti yapıverelim" sohbetini duyan bir velet evden kaçıp protestosunu duvara yapmış 😀

İstifasını vermiş otel müdürü sağlıklı günler diler efendim...

23 Ağustos 2024 Cuma

HAYATIN GÜZEL SÜRPRİZLERİ / 23 AĞUSTOS

Benim hafıza yaşa bağlı olarak hafiften körelmeye başlasa da yine de cami yıkılsa da mihrap yerinde dedikleri cinsten, şuraya bir nazar boncuğu bırakayım her ihtimale karşı 🧿 Kimi zaman öyle gereksiz şeyleri hatırlıyorum ki beynimi bu kadar alakasız şeyle doldurduğum için kendime kızıyorum ama bu da sanırım bir yaradılış özelliği, umarım böyle devam eder.

Yıllardır bir ilkokul arkadaşımı arar dururum, kendisiyle kısa bir süre çok yakın arkadaş olmuştuk, sonra o babasının tayini nedeniyle okuldan ayrılmış, bir daha da haber alamamıştım. Bilenler bilir, çocukluğum ve ilk gençliğim Ankara Yenimahalle'de geçti, semtin en güzel, mahallelilik kavramının gerçek anlamıyla yaşandığı zamanlarıydı, haliyle sadece benim değil, orada yaşayanların da özlemle andıkları yıllardı denebilir. Sosyal medyanın çeşitlenmesi ile Facebook'da bir Yenimahalle Grubu oluşturuldu ve o sayede pek çok eski arkadaşımızı bulma imkanımız oldu. Mezun olduğumuz okulların da grupları vardı. İlkokul grubunda herkes benim zamanımın öğretmenlerinden bahsedip dururdu ama bir türlü benim sınıfımda okuyan bir kişiye denk gelememiştim. Bunda sanırım öğretmenimizin yaş haddinden bizi mezun edip emekliye ayrılmasının, haliyle eski öğrencilerinin de yaşlarının kemale ermesinin payı vardı. Nihayet bir gün ilkokuldaki bir toplu fotoğrafımın altına bir not düşüldü. Öğretmenimizin adını anıyor ve ne yazık ki ilkokul öğrenimini onunla tamamlayamadığından söz ediyordu. İsme baktım, bildik biri değil, hatta belli ki takma bir isim. Benim antenler titredi ve bu yıllardır aradığım kişi olabilir mi mesajını beyin hücrelerime postaladı. Dayanamadım ve gidip yorumun altına "İsminiz ....... mı?" yazdım. Bir süre cevap gelmedi, ben de unuttum, o ara eşimin sağlık sorunları da gündemdeydi kafamın içi başka soru işaretleriyle doluydu. Derken o sıralarda bir arkadaşlık isteği aldım Facebook'dan. Takma bir isimli bir kişiden geliyordu, hiç düşünmeden reddettim. Aradan birkaç saat geçince jetonum "Triling" diye yerleşti yerine, bu benim "Falanca mısınız?" diye sorduğum kişiydi ve belli ki oydu, o nedenle istek yollamıştı. Hemen bir mesaj döşendim, profillerimiz kilitli olduğu için istek konusunda bir süre debelendik ve sonunda arkadaş olmayı başardık, arkasından da mesajlarla anlaşıldı ki gerçekten benim yıllardır aradığım kişi imiş. Ve filmlerde olabilecek bir tesadüf ve buluşma gerçekleşti böylece. Telefonlaştık ve Çarşamba günü de buluştuk. Son görüşmemizle arada adeta bir ömür var, ne tuhaf. Yolda görsek yanından geçer gideriz ama biz başardık. 2-3 saate bir ömür sığdırıp hiç durmadan konuştuk, neler neler hatırladık. Bu da bu yılın sürprizi oldu benim için, yeni ve güzel sürprizler için de hazırım ey hayat, gönder gelsin 😊

Bu hafta hatırı sayılır sıcaklar tüm planlarımızı altüst etti, güya bugün günübirlik Konya yapacaktık YHT ile, bu sıcakta ne işimiz var, beynimizi eriteceğiz deyip vaz geçtik. Açık biletlerimiz bu kadar sıcak olmayan bir günde kullanılmak üzere bizi bekliyor.

Geçen ay epey kitap okudum diye sevinirken bu ay yine düşürdüm çıtayı. Elime aldığım iki kitap esasen iyi edebiyat olmasına rağmen o kadar maskulen kitaplardı ki bir süre sonra yetti erkekliğiniz diyerek elimden fırlatmak istedim. Nihayet bugün elime Vüsat O. Bener ve Erhan Bener kardeşlerin Tarih Vakfı'nın bir projesi nedeniyle yaptıkları söyleşiyi konu alan bir kitaba başladım da "Oh be!" dedim, "dünya varmış".

Bu hafta büyük sürpriziyle böyle geçti. Epeydir film izlemedim, sıcak falan demeden gidip bir film bulayım Mubi'den, ödediğim parayı amorti edeyim. Hafta sonunuz güzel geçsin dostlar...

Fotoğraf geçen hafta sonundan, Botanik Parkı'ndan. Ne idüğü belirsiz bir ağacın kırmızı meyveleri, bilen varsa yazsın ismini 😊

19 Ağustos 2024 Pazartesi

ADIM ADIM ANKARA 4 / 19 AĞUSTOS

Dün yoğun sıcağa rağmen Kale'ye gidip "Türk-Rus Dostluk Evi"ni gezmeye karar verdik. Bir noktaya kadar minibüsle gitsek de indikten sonraki kısa mesafe bizi daha çok yordu. Zira hem yokuş, hem sıcak, hem de paket taşlı zemin yürümeyi zorlaştırıyordu. Nedense bu Rus Dostluk Evi ziyaretlerimiz ya tipik Ankara ayazına ya da çöl sıcağına denk geliyor, üstelik ayazdaki gidişimiz hüsranla sonuçlanmıştı, mekan müze olarak kabul edildiği için pazartesi olması nedeniyle kapalıydı. Gelgelelim kız kardeşle ikimiz gezme söz konusuysa kafaya koyduğunu yapan tiplerden olduğumuz için inat da bir murattır deyip bu kez başardık.

Koyunpazarı Yokuşu'nu ter dökerek tırmandık, esasen Kale her zaman ilgi çekicidir, dükkanların önünde ya da içinde saatlerce vakit geçirilebilir ama çok sıcaktı ve etrafı pek gözümüz görmedi:


Terler saç diplerimizden akarken sonunda Kale göründü, solda Rahmi Koç Müzesi, sağda Kirit Cafe:

Kale kapısından girdik içeri yoğun kalabalığa karışarak. Kale duvarları tadilata alınmış, zira çatlaklar büyümüş. İlkel zamanların yapısı modern zamanlara dayanamamış.

Ana girişten girince ilk sokaktan sağa sapıp Türk-Rus Dostluk Evi'nin bulunduğu konağa ulaştık:

Duvara konuşlanmış, üzerinde "Gelibolu Hatırası" yazan teknenin ve konağın bekçisi gibi duran ayunun dostluğumuzla olan alakasını çözemesem de vardır bir bildikleri deyip girdik içeri. Konak adeta bir labirent, odadan odaya, salondan salona geçerken insanın başı dönüyor, merdiven inip çıkmaktan da başkalarını bilmem ama benim protezli dizler "İmdat!" çığlıkları atıyordu. Asansör varmış esasen ama merdivenlerde de bir sürü obje olunca görelim diye kullanmadık.



Duvarda son Çar Nikola'nın kızları Mariya, Tatyana, Anastasiya ve Olga ile küçük oğlan Aleksey'un tablosunu görünce ilkokulda iken "Hayat Tarih Mecmuası"nda okuduğum öldürülmelerini anlatan yazı ve Rasputin Efendi geldi aklıma, bir kez daha ürperdim:

Gezmekle bitmeyen odalar ve salonlar yapmışlar, bir süre sonra başımız döndü. Esasen daha Rus kültürüne ait şeyler bekliyordum ama duvarlarda çoğu acemice yapılmış tablolar, cırtlak renkli mobilyalar, duvarlar, kitsch objeler sürekli aynı şeyleri görüyormuşuz duygusu uyandırdı. Bir odada satışa sunulan seramik ve benzeri objelerin ise Rus kültürüyle zerre ilgisi yoktu, her yerde bulunacak türden ürünlerdi ve fiyatları da el yakıyordu. Mekanı gezmek de ücrete tabii, kişi başı 30 lira ödüyorsunuz. Terasta ve terasın girişinde cafe olarak kullanılan bir mekan var. Terasın manzarası güzeldi ama şemsiye ya da koruyucu bir tente olmadığı için oturup bir şeyler içmek mümkün olmadı.



Bir süre oyalanıp bulmaca çözer gibi hangi bina nerede, hangi yeşil alan hangi parktır bulmaya çalıştık. Sonra "Ankara ne kadar küçükmüş" diyerek kalan odaları gezmek için içeri girdik.



Sergilenen onca şeyin içinde en çok çavdar sapıyla oluşturulmuş, Rus dansı yapan bir çifti konu alan bu tabloyu sevdim, en azından özgündü. İki adet de karakalem Atatürk resmi gördük ama birinde Atatürk'ü Lenin'e benzetmişler, diğerinde ise süzgün bir yüzle resmetmişler, alaka kuramadık.

Gezecek başka oda kalmayınca ayrıldık mekandan ve merdiven inip çıkmaktan yorulan bacakları dinlendirmek ve bir şeyler içmek için Kale Saat Kulesi'nin alt terasındaki cafeye yöneldik:

Meğer burası daha önce başka bir konakta yer alan Taş Bebek Cafe'nin yeri imiş, yüzlerce bebeğiyle buraya taşınmış:



Çaki'ye benzeyen çoğu kirloz bebekleri aşıp terasa çıktık, gölgede bir masa bulup çöktük, sodaları içip terle attığımız mineralleri geri aldık. Kuşbakışı Ankara'yı seyredip biraz daha mekan bulmaca oynadık, önde Anadolu Medeniyetleri Müzesi'nin çatısı, geride Ziraat Bankası. arkadaki kazuletleri görmezden gelin 😀:


Ve sonra dönüşe geçtik, "Haydi yürüyelim" dedik ama demesek iyiymiş, çook sıcaktı, Kurtuluş Parkı'nda mola verip bir gölge bankta dinlendik.

Bir de şunları gördük Altındağ Belediyesi'nin yerindeki inşaatın civarında kaldırımlar yenileniyor, acaba Ankara'nın simgesi de değişiyor mu?


Yorulduk, terledik, gezdiğimiz mekana bayılmadık ama iyi ki de gidip gördük. Pişman mıyız asla! Babamın deyimiyle "Aklımızda duracağına karnımızda dursun" 😀

Yeni adımlarda buluşmak üzere...



16 Ağustos 2024 Cuma

GÜNLER GEÇERKEN / 16 AĞUSTOS

Ağustos ayı pek keyifli gelmedi, iki gün öncesine kadar bizi epey zorlayan anlar yaşattı. Eşim Ağustos başında bir operasyon geçirdi. Bir özel hastanede yapılan, basit denebilecek, hastaneye sabah girip ikindi üstü taburcu olduğumuz, toplamda bir saat ameliyathanede kaldığı bir işlemdi. Ayıldığında getirip yatağına yatırdılar, serumunu taktılar, her şey gayet yolunda idi. Akşama doğru da taburcu olup eve döndük. Gel gör ki gece işler değişti, sonradan ameliyatın komplikasyonu olduğunu anlayacağımız bir sıkıntı başladı, çok fazla tıbbi detaya girip uzatmak istemiyorum ve çok yardımını gördüğümüz bazı doktor ve personeli tenzih ediyorum. Sabah olur olmaz hastaneye geri döndük, birtakım işlemler yapıldı ama ertesi gün sıkıntı hala devam edince cerrah bizi ilgili olduğunu düşündüğü başka bir bölüme yönlendirdi. Bölümden birtakım tetkikler istendi, bir kısmı o gün, bir kısmı ertesi gün yapıldı, banka kartım okunmaktan yoruldu ve sonuçları önüne koyduğumuz doktor ödümüzü kopardı. Oldukça büyük bir ameliyat gerektiğini, çok geç kaldığımızı, bu ameliyatı ancak kendisinin yapabileceğini, Türkiye'de hiçbir devlet hastanesinde bu teçhizatın bulunmadığını söyleyip, ne kadara mal olur diye korkarak sorduğumuzda da dudak uçuklatan bir fiyat zikretti. "Hadi ordan!" diyemediğimiz için "Biz bir düşünelim" dedik ve arkamıza bakmadan kaçtık 😂

İlgili branşta doktor arayışına girdik sonra, arkadaşımın doktor oğlu bizi bir meslektaşına yönlendirdi. Tetkiklerimizin elinden tutup kalbimiz gümbürdeyerek gittik yanına. Bize ilk söylediği "Size bunun için ilaç vermediler mi?" oldu. "Yok" dedik, "Türkiye'nin hiçbir devlet hastanesinde yapılamayan bir ameliyat önerdiler". Tebessüm etti ve endişe edilecek bir durum olmadığını, bunun genellikle bu tür ameliyatlarda yaşa, bünyeye, narkoza bağlı olarak ortaya çıkabilen bir komplikasyon olduğunu, yazdığı ilacı 5 gün kullanmamızı, muhtemelen sıkıntının sona ereceğini söyleyip sonucu kendisine bildirmemizi söyledi. Evet 5 gün kullandık ilacı ve 6. gün sıkıntı gerçekten sona ermişti. Doktorumuzla temasımız devam ediyor ve kendisine ne kadar şükran borçlu olduğumu buraya yazmam gereksiz ama yine de yazayım, çünkü üzerimizden adeta koca bir dağ kalktı. Hasta yakını olmak bazen hasta olmaktan da zor. Türkiye'deki sağlık sistemi, Hipokrat yemininin yemek fiilinden türediğini sanan bazı doktorlar üzerine ise ne desem bilmiyorum. Yanlış anlaşılmak istemem, yukarıda da yazdığım gibi çoğunu tenzih ederek kuruyorum bu cümleyi, benim derdim büyük ameliyatçı ile.

Bu vartayı sağ salim atlattıktan sonra nihayet normal yaşama dönebildim, anlamadan okuduğum kitaplara, kafam başka yerdeyken izlediğim filmlere daha dikkatle yaklaşmaya başladım şükür. Bugün de upuzun bir yürüyüş yaptık, niyetimiz restorasyona alınan Saraçoğlu Evleri'ni görmekti ama henüz ziyarete açılmamış. Biz de rotayı Tunalı'ya kırdık ve uzun zaman sonra keyifle bir cafeye oturup kahvelerimizi yudumladık. Yol üstünde Celal Bayar'ın evi ile Türk Dil Kurumu binalarını fotoğrafladım. Sanırım hep onların bulunduğu kaldırımda yürümüşüm, TDK binasının üstündeki el yazmalarını karşıdan bakınca yeni fark ettim diyeyim de gülünüz 😃

Bunların karşısında ise uzun süredir atıl duran, Cumhuriyet'in ilk yıllarında Meclis başkanlığı yapmış Abdülhalik Renda'nın köşkü Kızılay Müzesi olarak yakında ziyarete açılacakmış. Umarım ben dönmeden gezmek kısmet olur.

İşte böyle dostlar, yazımı sıkıntılı günlerimde her sabah avuçlarıma güzel kokusunu doldurarak yüzümü güldüren fesleğenim ile bitireyim, kokusu size de ulaşmıştır umarım 😊