.

.
.

9 Ekim 2023 Pazartesi

İSTANBUL 1 / 9 EKİM

Geçen hafta kız kardeşin peşine takılıp üç günlük bir İstanbul seyahati yaptım. En son ziyaretim 2018'de idi, 5 yılı aşkın bir süre geçmiş üstünden araya pandemi, deprem ve başka bir çok şey girmiş. İstanbul'u ilk gördüğümde çocuktum. Şimdiki kadar kalabalık ve betona kesmemiş olduğu halde şehrin görkemi çocuk ruhumu çok etkilemişti. Sağlık Koleji'ni yatılı olarak İstanbul'da okuyan ve askerliğini İstanbul'da yapan babam bize aşina olduğu şehri tanıtmak için çabalamıştı. Topkapı Sarayı gezilmiş, Bebek Sahili'nde keyifle yüzen insanlara bakarak Emirgân'a gidilmiş, Dolmabahçe'nin ziyaret saati kaçırılmış, Yenicami önünde güvercinlere yem verilmiş, Eminönü'nde ayaküstü tadını hâlâ unutamadığım balık-ekmek yenmiş, Kadıköy'deki evinde kaldığımız Müyesser Teyze tarafından bir sabah erkenden uyandırılmış, motorla karşıya geçip Mısır Çarşısı'nda dolaşılmıştı. Bütün bunlar üç güne sığmıştı. Sonrası uzuuun bir ara. Aradan geçen kırk yılın sonunda çocukken gördüklerimden çok fazlasını ve belki eksiğini bulsam da İstanbul beni adeta büyülemişti. Sonrasında artarda yapılan ziyaretlerin hepsinden çok mutlu dönmüştüm ama 2018'deki son gidişimde bir şeylerin ciddi anlamda değişmeye başladığını anlamış ve çokça hüzünlenmiştim. Hiç aklımda yokken gelişen son seyahat kardeşimin önerisiyle gündeme geldi ve İstanbul aşkım aniden depreşiverdi. Çarşamba sabahı erkenden yüksek hızlı trene yerleştik ve önümüzde oturan parlak siyah takımlı adamın öksürükleri, burun çekmeleri ve ara sıra yerinden kalkıp sigara kokusuyla dönmeleri arasında Söğütlüçeşme'ye varmıştık. Daha önceki istasyonumuz hep Pendik olduğundan ve İstanbul taksi şoförlerinin pek parlak olmayan ününü duyduğumuzdan otele nasıl ulaşacağımız konusunda tereddütlü idik ki sevgili arkadaşım, blogdaşım Qunegond imdadımıza yetişti ve bizi karşılayıp otele kadar rehberlik etti. Valizlerimizi çeke çeke ulaştık Kadıköy'ün Yeldeğirmeni civarındaki yokuş üstü otelimize. Valizleri odaya atıp, kendimize çekidüzen verdikten sonra Kınalıada'ya gitmek üzere yola düştük. 

Kış tarifesi nedeniyle Kadıköy'den kalkan seferi kaçırdığımız için Bostancı'dan gitmeye niyet ettik, önce metro, sonra Marmaray ile İstanbul'un trafiğine siftah dedik. Mavi Marmara motorları götürecekti bizi adaya ama henüz vakit olduğu için kendimize kahve ikram ettik 😀


Bostancı İskelesi; eski iskelelerin mimarisine bayılıyorum. 2006'da yetişkin olarak ilk kez geldiğimde Bakırköy'den deniz otobüsüyle geçmiştim, beni bu iskelede ilkokul arkadaşım karşılamıştı. Kendi başıma ilk İstanbul içi dolaşımımdı ve itiraf edeyim biraz heyecan yapmıştım. 


Canım Kınalıada, canım Adalar. İstanbul'un eskiye en sadık kalan yerlerinin başında gelir sanırım. Adalar içinde Kınalı'yı tercihimiz bir zorunlu ziyaret sebebi ile oldu ama aynı zamanda bu adaya ilk kez gelişimizdi. Diğer adalara en az ikişer kere gitmiştik ama niyeyse Kınalı'ya hiç niyet etmemişiz. Kısmet zorunlu bir sebeple olsa da bu seyahate imiş. 

Ziyaretin en iyisi kısa olandır demişler ya, biz de bu kurala uyup kısa kestik ve kendimizi sahilde bir restorana yerleştirip yemeğe geçtik. Eşlikçilerimiz kanatlı ve beyaz renkli idiler:



Yemek sonrası sıra adayı tanıma turundaydı. Başladık. Adadaki her bir evi, çiçeği, ağacı kucaklamak istedim, öyle güzeldiler:


Adanın en bilinen yapılarından biri: İkiz evler


Neredeyse yere yapışmış bu ağacın inatla yaşamını sürdürmeye devam etmesine hayranlıkla baktık. 






Kınalı Ada Camii ilginç yapısı ve minaresi ile dikkatimizi çekti.


Yürümekten yorulup hava da biraz serinleyince vapur saatine kadar Ada'nın meşhur mekanlarından olan Bahar Pastanesi'ne oturduk. Çay içip adının "Ballı Şu" olduğunu sonradan öğrendiğimiz bir tatlıyı kız kardeşle paylaştık. İki kişiye bir tatlı yeter, fazlası bünyeye zarar. 

Sonra vapur saati geldi, hava serin olunca hayli kalabalık olan kapalı bölüme geçtik. Milletin çoluk çocuk ayakta kalmasını umursamayarak kanepelere boylu boyunca uzanıp uyuyanların arasında Kadıköy'e ulaştık. Eh buraya kadar gelinir de Kadıköy Çarşı'ya dalınmaz mı. Hiç uyumayan bu şehrin sokaklarında biraz dolaşıp Baylan'a oturduk. Kup griyelerimizi yiyip otelimize doğru yola düştük.
Toplamda 21.000 adım
Devamı yarına gelsin...

İstanbul yoğunluğunda TV izlemeyip, haber kanallarına da bakmadığımız için İsrail-Filistin Savaşı'nı eve dönünce öğrendik. Milletleri birbirine düşüren muktedirlerin kökü kazınmadıkça insanoğlu acı çekmeye devam edecek, biz de "Kuru otlar Üstüne"nin en çok yaygınlaşan repliğindeki gibi umut yorgunu olmaya. Ve sanırım o yorgunluk da hiç geçmeyecek. Sonumuz hayrolsun  😠


2 Ekim 2023 Pazartesi

EYLÜL OKUMALARI / 2 EKİM

Eylül ayını rutinime uygun bir şekilde 10 kitapla kapattım, 6 kitabı da Storytel'de dinledim, fena bir sonuç değil sanırım. Yıl sonu hedefim 120 idi (Dinlediklerim dahil değil haliyle), şimdilik 5 kitap eksiğim var, tamamlar mıyım onu zaman gösterecek. Gelelim kitaplara:


-Polisiye sevdiğimi takipçilerim bilirler. Petros Markaris'in Komiser Haritas maceralarının daha önce üç tanesini okumuştum. "Eskiden, Çok Eskiden"in baskısı piyasada yoktu, neyse ki yeniden basıldı ve Haritas'ın en sevdiğim macerasını okumuş oldum. İstanbul doğumlu olan ve 1964'de zorunlu göçle Yunanistan'a gitmek zorunda kalan Markaris işin esasında oldukça bizden bir sima. Kahramanı Kostas Haritas bu macerasında kızının düğünündeki kırgınlıklar sonrası kafa dağıtmak amaçlı karısını da yanına alarak turistik bir turla İstanbul'a gelir, Gelir gelmesine de gönlünce tatil yapabilir mi? Elbette ki yine bir cinayet olayı onu bulacak, faili Türk polisiyle işbirliği yaparak aramaya başlayacaktır. Polisiye seviyorsanız ve şimdiye kadar okumadıysanız Markaris'in Komiser Haritas'ına bir şans verin derim. Tiryakisi olacaksınız. 

-Monique Truong'un Türkçe'de basılmış iki kitabını okumuştum: "Dilimdeki Acı" ve "Tuzun Tadı". Onlar sıkı okumalar olduğu için "En Tatlı Meyveler"i de çıkar çıkmaz aldım. Kitap Lefcadio Hearn adında bir yazarın yaşam öyküsünü konu alıyor. Önce sözkonusu yazarın kurgu olduğunu düşündüm ama araştırınca gerçekten böyle bir yazar olduğunu öğrendim. İon Denizi adalarında doğup ömrünün ilk yıllarını İrlanda'da geçirdiği, yatılı okulda iken bir gözünün sakatlandığı ve sonunda Amerika'ya göçtüğü de kitapta anlatılıyordu. Amerika'da dizgicilikten başlayıp gazeteciliğe yükseliyor ve bir Afro-Amerikan kadınla evleniyor. Sonrasında ise Japonya'ya yerleşiyor, kendisiyle ilgilenen Japon kadınla evlenip adını da Japon dilinde bir isimle değiştiriyor. Orada da ölüyor. Lefcadio Hearn'ın kitabın ilk yarısını oluşturan gençlik ve Amerika yılları gayet iyi giderken Japonya'daki hayatı fazla ilgimi çekmedi. Hatta biraz sıktı. Her şeye rağmen ilginç bir yaşam öyküsü idi ve bana bilmediğim bir yazarı tanıtmış oldu. 

-İlk kez okuduğum bir yazarın kitabı olan "Yalancı İpek Kız" Almanya'da, Weimar Cumhuriyeti (1918 ile Hitler'in şansölye olduğu 1933 yılı arasındaki dönem) döneminde 18 yaşında şaşaalı hayata düşkün bir genç kızın yaşadıklarını anlatıyor. Çok sevdim diyemeyeceğim ama okunabilir...

-"İsa'nın Güncesi" daha çok şiirleriyle tanıdığımız Melih Cevdet Anday'ın bir romanı. Romanın ana konusu kuşku, gözetlenme korkusu, endişe, suçlanma karşısında bireyin çaresizliği. Oldukça farklı bir konu, şairi yazar olarak tanımak açısından da ilginç. 

-"Kendine Ait Bir Oda Bir Salon" anlaşılacağı üzere adını Virginia Wolf'den esinlenerek almış bir öykü kitabı. Okşan Mağara da ilk kez okuduğum bir yazar. Öyküler ortalama, üzerimde çok fazla bir etki bırakmadı.

-"Kairos" Doğu Berlin'de geçen bir aşk öyküsü, kendisinden hayli büyük Hans ile inişli çıkışlı bir aşk ilişkisi olan gencecik Katharina'nın yaşadıklarına sinirlenip Hans'a sıkı bir tekme yerleştirmek istiyorsunuz ama alan razı satan razı :) Fonda ise Berlin duvarı yıkılma sancıları yaşıyor. Çok kolay okunan bir kitap değil ama o dönemi yansıtması açısından ilginç...

-"Düz Dünyacılar" kitap çıkarma hızına yetişilmeyen Sezgin  Kaymaz'ın son kitabı. Oldukça hüzünlü ve ibret verici bir öykü. Kahramanları ise üç köpek: Hamile dişi köpek Betül, Betül'ün bebeklerinin babası Timuçin ve Betül'e aşık Nejat. Genelde her yazdığı kitaba mutlaka bir köpek kahraman ekleyen Sezgin Kaymaz bu kez ciğerimizi pare pare etmiş.

-Bu ay genellikle ismini ilk kez duyduğum yazarların kitaplarını okudum. "Cam İnciler"in yazarı Emeric Pressburger de bunlardan biri. İlginç bir konuydu, severek okudum. Hitler'in toplama kamplarında deneyse ameliyatlar yapan Nazi savaş suçlusu Dr. Otto Reitmüller savaşın bitiminden beri kaçak bir yaşam sürmektedir. En son piyano akortcusu kisvesinde Karl Braun adıyla Londra'da kiraladığı bir odaya yerleşir. Bu ikili yaşamında yeni dostlar ve bir kadın arkadaş edinip çevresi tarafından benimsense de hep yakalanma korkusu içindedir. Daha fazla spoiler vermeyim, okuyun derim, iyi bir kitap.

-Yine T. İŞ Bankası Kültür Yayınları'ndan çıkan "Kardeşler" de "Kairos" gibi Doğu Almanya'da geçen bir roman ve kardeşler arasındaki ilişkileri anlatmakta. Sırayla her iki erkek kardeşinin de batıya iltica etme isteği üzerine kız kardeşin duygularını konu alıyor. 

-Ve son kitabım tazecik biten Alkım Doğan'ın öykülerini topladığı "Dünya Sakin Bir Yermiş Gibi" oldu. Alkım Doğan ile yollarımız Instagram'da kesişti, gezdiği yerler, çektiği fotoğraflar, yazıp çizdikleri ile sıkı takipçisiydim. Kitabının çıkmasına çok sevindim. Sıradan insanların yaralarına parmak bastığı sıradışı öykülerini de çok sevdim. İki tanesi daha önce ödül de alan öyküleri sizin de seveceğinizi düşünüyorum. 


-Gelelim sesli kitaplarıma, bu ay benim için bir nevi Kemal Tahir ayı oldu, yazarı zamanında ihmal ettiğim için kendimi kınayarak dinledim  bu ay 3 kitabını, bir tanesini de yarıladım ki o da gelecek aya intikal etsin. Geçen ay "Esir Şehir Üçlemesi"nin ilki olan "Esir Şehrin İnsanları"nı dinlemiştim, bu ay ikinci ve üçüncü kitabını dinledim: "Esir Şehrin Mahpusu" ve "Yol Ayrımı". Osmanlı'nın son yıllarından Cumhuriyet'in ilk yıllarına kadar yaşanan olayları kahramanların ağzından yazmış Kemal Tahir. Çok ufuk açıcı oldu benim için resmi tarihten uzak olan bu değerlendirme. "Bozkırdaki Çekirdek" ise Köy Enstitüleri'ni ele almış ve Kastamonu Gölköy Köy Enstitüsü'nün kuruluşu farklı isimler kullanarak kurgulamış. Köy Enstitüleri her daim ilgimi çeken bir konu olduğu için hem çok severek dinledim, hem de çok yararlandım. Seslendirmelerin ise ilk ikisi Gürsu Gür, üçüncüsü ise Fatih Sönmez tarafından yapılmıştı ve çok iyiydi.

-Aylin Balboa'y çok seviyorum. Son kitabı "Bu Hikaye Senden Uzun Osman"ı kendi sesinden dinledim. Daha önce de "Belki Bir Gün Uçarız"ın bir bölümünü yine kendi sesinden dinlediğim için seslendirmeyi çok iyi yaptığını biliyordum. Eski sevgili Osman'a hitaben yazdıklarını çok severek dinledim. 

-"Kün"ü ilk çıktığı yıl okumuş ve Konya şivesiyle konuşan köpek Çeto'ya bayılmıştım. Emre Melemez'in müthiş seslendirmesiyle ikinci sefere niyet edip dinledim ki, muhteşemdi. Okuduysanız da okumadıysanız da bence "Kün"ü bir kere de Storytel'de dinleyin derim. 

-Ve canımın içi Hüseyin Rahmi Gürpınar, üzerinden geçen bunca yıla rağmen yazdıkları bence hala güncel ve çok keyifli. "Hayattan Sayfalar" kenar mahallelerde yaşananlar, açlık, sefalet ve bu nedenle annesi tarafından fuhuşa sürüklenen bir genç kızın yaşadıklarını konu alıyor ve rahmetli Bülent Yıldıran'ın olağanüstü seslendirmesiyle bir kez daha hayran bıraktı Hüseyin Rahmi'ye...

Ekim kitaplarında buluşmak dileğiyle...



28 Eylül 2023 Perşembe

GÖREVLİ GÜNLER / 28 EYLÜL

Günlere ödev verme faaliyetim devam ediyor. Salı "Aşı" günüydü, Çarşamba "Kız kardeşle buluşma", bugün ise "Saç Boyatma". Ankara'ya geldim geleli saçlarımı kendim boyuyordum ama baktım ki istediğim netliği sağlayamıyorum kaptım boyamı, gittim kuaföre. Bir zamanlar yanımda boyamı götürüp 10 lira verdiğim işlem için bugün 200 lira bayıldım. Boya kuaförden olsa ne verecektim Allah bilir, üstelik kendi halinde bir mahalle kuaförü gittiğim yer. Dur bakalım, bir ay sonra kaça boyatacağız. 

Kuaförüm genelde boştur ama dünden randevu almıştım. Gittiğimde cep telefonunu kurcalıyordu, beni görünce kalktı, boyamaya geçti. Yıkama süresine kadar o yine telefonunu kurcaladı, ben yanımda getirdiğim kitabımı okudum. Dedim ya, kendi halinde bir kuaför, son derece yalın döşenmiş, gereksiz hiçbir dekorasyon malzemesi yok. İki ayna, iki kuaför koltuğu, bekleme için 2 koltuk daha, girişte bir masa ve muhtemelen hiç kullanılmayan ayaklı bir saç kurutma aygıtı, yanında da saç süpürmek için saplı fırça ve faraş. Duvardaki hiç kapanmayan ama sesi en kısık ayarda olan TV'yi de sayarsak hepsi bu kadar. Kitabın 60. sayfasına gelmiştim ki "Yıkayalım ablacım" dedi. Saçlarım yıkanırken içeri başında beş kişiye yetecek kadar kıvırcık saçı olan ufak-tefek bir kadın girdi. Motor takılmış gibi arka arkaya saçıyla ilgili olduğunu tahmin ettiğimiz bir şeyler söyledi. O kadar seri ve hızlı konuşuyor, aynı şeyi o kadar çok tekrarlıyordu ki anlamakta zorluk çektik ilk anda. Meğer röflesinin ön tarafı uzamış, kuaföre gitmeye üşenip evde kendi açmış ve tatsız bir renk oluşmuş, onu düzeltebilir miymiş? Mesele buymuş. Adamcağız benim saçımı mı yıkasın onun saçıyla mı ilgilensin bilemedi. "Otur ablacım da bakalım" dedi sonunda. Kadın oturduğu yerde de ardarda açıklamalarına devam etti, bir yandan da saçını sağdan, soldan, önden inceledi, eliyle arkaya topladı, toplayınca dipten çıkan siyahlarla saçı harap edip postekiye döndürmüş açık sarılar iyice belirginleşti. Elime bir makas alıp canlılığını yitirmiş saçları kesmek istedim ama sadece düşüncesiyle yetindim. Bana ne, herkesi saçı kendine. Saçım kurutulunca kuaförümü düzeltilecek röfle ile başbaşa bırakıp ayrıldım.

Kuaföre girerken yazdı, saçım boyanırken sonbahara dönmüştü hava, camekandan yere hızla düşen yaprakları izledim bir süre. Çıktığımda yağmur başlamıştı, şu an tekrar yaza döndük. Ankara sonbaharı geç bile kaldı zaten, mevsimler kaydığı için yaza devam diyor sanırım. Dün kız kardeşle Meclis Parkı'nda biraz dolaştık. Tamam dökülen yapraklar var ama at kestaneleri dışında da sonbahar belirtisi gösteren pek yok. At kestanelerim, bidenelerim kahverengileşmeye başlamış, henüz dikenli kabuklar çatlamamış ama açılıp tepemize düşmeleri yakındır:


Dün hava çok sıcaktı, parkın gölgesi bile yetmedi, pek de tadı yoktu, fazla durmayıp ayrıldık. Bulvara yakın şu devasa ağacı fotoğraflamadan edemedim ama:


Yarın yaklaşık dört yılın üstüne "Sinema" günü. "Kuru Otlar Üstüne" uzanıp NBC'ye not vereceğiz 😀 Haydi hayırlısı...

26 Eylül 2023 Salı

AŞI / 26 EYLÜL

Bu sabah gidip aşı oldum, grip aşısı. Bu üçüncü yıl. İlk yıl pandemiden burnumuzu sokağa çıkaramadığımız için grip olma şansımız(!) zaten olmamıştı ama aşıyı yaptırmıştık. İkinci yıl ise gerçekten sokağa da çıktığım halde grip geçirmedim. Ona güvenerek bu yıl da niyet ettim. Misafir sanatçı olarak ait olmadığım ama eve yakın olan Aile Sağlığı Merkezi'ne nefes nefese bırakan bir yokuş tırmanıp ulaştım. Önce karşıdaki eczaneye girip aşı olup olmadığını sordum, yok ama siz reçeteyi yazdırın biz isteriz, iki güne gönderirler dedi. İşi şansa bırakmadım, biraz ilerideki eczaneye girdim, varmış orada, hemen   Sağlık Merkezi'ne gittim. Şansıma en iyi anlaştığım doktor denk geldi, reçetemi yazması iki dakika sürmedi, eczaneye geri döndüm, aşıyı aldım, tekrar merkeze gelip koluma iğneyi yedim, afiyet olsun bana. Şimdilik bir sıkıntı yok, umarım ağrı, ateş yapmaz. 

Hemşire aşıyı yaparken okul yıllarında yapılan aşılar geldi aklıma. Kocaman enjektörlerin iğnelerini dahi değiştirmeden hepimizin koluna basarlardı aşıyı. Nasıl oldu da hepatit falan kapmadık şaşarım. Bünyemiz mi sağlamdı, hepatit vs bu kadar yaygın mı değildi bilinmez. Hem korkar, hem de aşıcılar gelse de ertesi gün okul tatil olsa diye beklerdik. Aşı günü okul koridorlarına yayılan o koku hâlâ burnumda. Ağlayanlar, titreyenler, saklananlar, kahramanlık yapıp ön sıraya geçenler derken koluna iğneyi yiyen işin evveliyatını unutup hemen tatil havasına geçerdi. Akşamına kol biraz şişer, hafif bir ağrıyla nazlanıp ödevsiz geçen bir akşamın tadını çıkarırdık. Okullarda hâlâ aşı yapılıyor mu? Yapılıyorsa da ertesi gün tatil etmiyorlar sanırım artık. 

Aşı işlemini tamamlayınca Kızılay'a doğru bir yürüyüş yapıp Dost Kitabevi'nde yeni çıkan kitaplara bakayım diye niyet ettim. Kitabevleri kusura bakmasın bir kere oradan alıyorsam beş kere internetten istiyorum. Bu devirde cüzdanları düşünmek zorundayız. Tam kitapçıya yanaşmıştım ki Bilgemin Annesi aradı, o da dışarlardaymış, kahve içmeyi teklif etti, eh kaçmaz tabii ki 😊 Ben Dost'ta kitaplara bakıp almayı düşündüklerimi fotoğraflarken geldi yanıma. Tam çıkarken defter reyonunda kapağında leylak olan bir deftere rastladım. "Keşke" dedim "daha önemli bir şey isteseydim". Zira aklımda kapağında leylak olan bir deftere denk gelsem de alsam isteği vardı, son anda karşıma çıktı. Defteri alıp Flamingo Pastanesi'ne yollandık, fiyatlar almış başını gitmiş demek yetersiz kalır, adeta aya doğru uçmuş. Bir bardak buzlu çay 120 lira (belki de daha fazlaydı) olur mu a dostlar. Maliyeti nedir ya bunun, pes! Biz buzsuz çay ve şekersiz kahve içtik, sonra da evlere dağıldık. 


Söz konusu defter ve çay yukarıdadır efendim, kalın sağlıcakla...

25 Eylül 2023 Pazartesi

KALE'DE BİR CUMARTESİ / 25 EYLÜL

Hafta sonunun Cumartesi olarak isimlendirilen gününde giyindik, kuşandık, kendimizi bir taksiye yerleştirdik ve Kale'ye müteveccihen yola düştük (müteveccihen sözcüğünü çok seviyorum, cümle içinde kullanmak istedim, itirazı olan varsa şimdi etsin, yoksa ebediyete kadar sussun😀) Böylece yıkımı ilkel bir şekilde devam eden karşımızdaki binanın tozundan, gürültüsünden bir süreliğine de olsa kurtulmuş olduk. 

Kale'de dolaşmayı severim, ara sıra gideriz kız kardeşle ya da arkadaşlarla ama bu defaki gidiş sebebimiz farklıydı. Bir serginin açılış kokteyline davetliydik ve serginin bizim için özel bir anlamı vardı:


Serginin adı "Cebeci-Sıhhiye Hattında Tıbbiyeliler" idi, Ankara Tabip Odası tarafından düzenlenen bir sergi idi ve serginin düzenleyiciliğini de Oda'nın basın sorumlusu olan bir arkadaşımız yapıyordu. Bizi ilgilendiren yönü ise şu idi:

Fotoğraf aile albümümüzden. Babam ve aşı şubesinde birlikte çalıştıkları doktor ve kimya mühendisi hanımefendiler Hıfzıssıhha Enstitüsü'nün bahçesinde, Enstitü'nün kurucusu olan sağlık bakanı Refik Saydam'ın büstü önünde o günü ölümsüzleştirmişler. İyi ki, böylece yıllar sonra bize duygusal anlar yaşatan bir olaya sebep oldular. 1928 yılında kurulan Hıfzıssıhha Enstitüsü aşı ve serum üretiminin yanı sıra halk sağlığı konusunda da önemli çalışmalar yapılan bir kurumdu, ne yazık ki 1998 yılında aşı üretimi durmuş, 2011 yılında da çalışmalarına son verilmiştir. 

Babam yıllarca o kurumda çalıştı, önceleri aşı üretim bölümünde sağlık memuru olarak, sonra da yönetim kadrosunda Enstitü'nün genel sekreteri olarak. Kardeşimle benim çocukluğumuz ve ilk gençliğimiz o güzelim taş binaların serin, gölgeli koridorlarında, aydınlık odalarında, laboratuvarlarında, leylaklar, çamlar ve Japon elmalarının süslediği yemyeşil bahçelerinde geçti. Adeta evimiz gibiydi, personelin çoğunu tanır, rahatça girip çıkardık. Babamın iş arkadaşları tarafından şımartılır, laboratuvardaki ocaklarda, beher içinde demlenen çaylar içerdik. Baharda babam kucak dolusu leylaklar getirirdi, leylak sevgim biraz da ondandır sanırım. Babam emekli olduktan ve kurum 80 sonrası tanınmayacak hale geldikten sonra bir daha gitmedik ama anılarımda hâlâ kunt taş binalar, sonraları Hıfzıssıhha Okulu olarak kullanılan yuvarlak cepheli, pembeye boyalı binanın üstündeki Temizlik Tanrıçası Hygenia kabartması, çiçek tarhları, yemeye bayıldığım ekşi Japon elmaları capcanlı durur. 

Sergide çeşitli aile albümlerinden toplanmış sağlık çalışanlarına ait fotoğraflar var. Görmek isterseniz 8 Ekim'e kadar Kale'deki Rahmi Koç Müzesi Sergi Salonu'nda gezebilirsiniz.

Sergi çıkışı gelmişken biraz civarda dolaşalım dedik ve kendimizi Pilavoğlu Han'ın renkli mekanlarında bulduk:


Elbette ki burada fotoğraf çektirdik, kaçar mı bizden 😀


Çiçeklerle ve sanatsal objelerle bezeli atölyeleri gezdik. Üst katlara daha önce hiç çıkmamıştım, meğer çok renkli ve canlı imiş, Pirinç Han'a rakip olacak kadar...


16. ya da 17. yüzyılda yapıldığı tahmin edilen Han önceleri ticari amaçla kullanılırken Osmanlı'nın son yıllarında kadın ve çocuk cezaevi olarak kullanılmış, daha sonra odaları evsiz ve kimsesizlerin konaklamasına tahsis edilmiş. 20. Yüzyılın sonlarında ise tekrar ticari amaca dönmüş, üst katlar pansiyon, alt katlar deri atölyeleri olarak işlev görmüş. Günümüzde ise tamamen sanat amaçlı kullanılmakta, otantik, renkli ve keyifli bir mekan. 

Kaleiçi'nin hatırı kalmasın diyerek biz de içeri geçip hafta sonu kalabalığına karıştık. Pandemiden bu yana uğramamıştım iyi geldi. Sonra aşağıdaki arkadaşa veda edip eve yollandık:





22 Eylül 2023 Cuma

HAFTALIK / 22 EYLÜL

 Ne oldu şu bir haftada, kısa kısa yazayım:

-Storytel'de Aylin Balboa'nın sesinden "Bu Hikaye Senden Uzun Osman/Aylin Balboa", Emre Melemez'in sesinden "Kün/Sezgin Kaymaz", Bülent Yıldıran'ın sesinden ""Hayattan Sayfalar/Hüseyin Rahmi Gürpınar" kitaplarını dinledim. Kitap dinledim yazmak biraz komik oluyor ama dinledim işte. Aslında "Kün"ü okuyalı epey olmuştu, Konya şivesiyle konuşan köpek Çeto'ya bayılmıştım, sırf onun konuşmasını duymak için dinledim, Emre Melemez inanılmaz seslendirmiş, Storytel'iniz varsa kitabı okuduysanız bile dinleyin derim. 

-Konur Sokak'ta bir binanın üst katından kuşbakışı Yüksel Caddesi ile Konur Sokak'ın kesiştiği noktaya baktım. Minicik görünen insanlar ve "İnsan Hakları Heykeli" gözüme oyuncak gibi geldiler.


-Evin karşısındaki birkaç zamandır atıl duran yurdu yıkmaya başladılar ama o kadar kuraldışı bir yıkım ki tozdan, gürültüden bezdiğimiz gibi, ne kapı pencere açabildik, ne çamaşır serebildik. Cadde trafiğinin altüst oluşundan söz etmiyorum bile. Hele üst katların aniden zemine gürültüyle inişiyle boğulduğumuz toz bulutunu anlatamam:

Pencereden görüş mesafemiz, ki ben telefonu bulup çekene kadar toz bulutu nispeten dağılmıştı. 

-Dün kız kardeş ve arkadaşla buluşma yerine gitmek için dolmuştan inip karşıya geçtiğimde bahçe duvarına sarılmış bir sarmaşığın etrafında biteviye uçan beyaz bir kelebek ve kelebekle aynı yöne dönüp duran bir kadın gördüm. İlgimi çekti durup baktım, kadın bana dönüp, "Konuşuyor benimle" dedi, "anlaşıyoruz biz". "Doğrudur" dedim, ben de arasıra kedilere "Merhaba" derim ama kelebekle konuşmak pek aklıma gelmemişti, denenebilir 😊. "İyi günler" deyip yürüyordum ki kitap okuyup okumadığımı sordu, başıma geleceği tahmin etmiştim ama "Evet" demiş bulundum. "Şimdi kişisel gelişim diyecek" düşünce balonu daha kafamda patlamadan bingo! "Kişisel gelişim" dedi. "Yok yok, hiç okumam" diyerek topukladım, okumam çünkü, tahammül dahi edemem. Her ne kadar zamanında gayet masum anı-öykü kitabım "Mutfağın Hatıra Defteri"ni aklı başında kitabevi dediğimiz Dost kişisel gelişim rafında sergilese de 😃

-Kızlarla buluşana kadar bir süre yürüdüm, apartmanın birinde altlı üstlü iki dairede birinin adında kuş, birinin adında hindi bulunan iki isim tabelası gördüm, ne yalan söyleyeyim güldüm bu kanatlı apartmana 😀

-Sonra kız kardeşle Ankara'nın hiç görmediğimiz sokaklarına daldık, evlerin ve bahçelerin güzelliğine şaşarak yürüdük de yürüdük.

-Epeydir elimde sürünen "Kairos"u bitirdim, "Cam İnciler"e başladım...

Bir haftaya bu kadar yeter, değil mi?


18 Eylül 2023 Pazartesi

HAFTA DÖKÜMÜ / 18 EYLÜL

Bol hareketli bir haftayı geride bırakırken haftanın son günü aksilikle başladı. Kargalar kahvaltısını etmemişti ki klozetin musluğu greve gitti. "Kapanmıyorum arkadaş, keyif benim değil mi, var mı diyeceğiniz?" diye çemkirdi. Ellerim kızarana kadar çevirsem de Nuh dedi, peygamber demedi. Ee akan yalnızca su değil, ki o da önemli bir mevzu ama bizim cüzdandaki paralar da klozetin derinliklerinde kaybolmakta idiler. Kocam Bey girdi devreye, o yalnızca ellerini değil İngiltere asilzadesi anahtarları, torlayan vidaları, ker ker petenleri, pen pen penseleri de devreye soktu ama yok, akıyor da akıyor, biz başında bakıyor da bakıyor. Vanayı kapattık çaresiz ama bu sefer de gün boyu susuz kalacağız. Tekrar giriştik işe, bir şekilde kullanılamaz hale getirip kestik suyu. Kısacası greve giden musluğa lokavt ilan ettik. Pazar günü tamirci çağırmak da mümkün değil, aile içi hallettik, birkaç saat sonra oğlum gelip yepisyeni bir tane taktı, eskisi de inatlaştığıyla kaldı, adamı böyle yaparlar işte (musluğa verilen paraları ve harcanan işgücünü gündeme getirmiyorum, aman kulağına gitmesin 😀).

Günün ikinci vukuatı olarak 1973'ten bu yana aile evimizde ikamet edip çay-kahve içiminde kullanılan Kıbrıs menşeli kupalardan birini kırdım. Bunun üçüncüsü de gelir diyordum ama ikide kaldık, hayırlısı...

Geçen hafta bir aya yetecek kadar etkinlik içinde geçti. Bir önceki Cumartesi kız kardeşle rutin Ankara turlarımızdan birini yapmaya niyet ettik. Ulus'u seçtik bu kez, bazı yerlerin yenilenip restore edildiğini duymuştuk ama değişen pek fazla bir şey göremedik. Heykelin olduğu alan elden geçmiş, birtakım bitkilerle yeşillendirilmiş, Ulus İşhanı'nın da dış cephesi boyanmıştı, iç avlular ise eski hamam, eski tas pasaklılığında devam ediyordu. Belki zamanla başka değişiklikler de yapılacaktır. Benim çocukluğumda annemler Kızılay'dan çekinir, alışveriş için daha ucuz diye Ulus'a gelirlerdi. Şimdi işler değişmiş, bir simit almak istedim Heykel'in oradaki simitçi dükkanından 12 lira dediler, bari gidip Kızılay'da yiyeyim, daha ucuzdur dedim 😃

Baktık göze çarpan bir değişiklik yok yönümüzü İş Bankası Müzesi'nin arkalarına çevirdik, "Hazine Müzesi" yazan bir tabela görünce gezmek istedik ama kapalı imiş. Ayaklarımız bizi Hacı Bayram tarafına yönlendirdi, türlü çeşit dini malzeme satılan bir çarşının içine düştük. Epey oyalandık her türden insanın bulunduğu, kimsenin kimseyle ilgilenmediği çarşıda. Magnet ve ayraç satın alıp üst katta gördüğümüz bir kafeye konuşlandık. Hayli güzel dekorasyonu olan, iki tatlı genç kızın hizmet verdiği mekanda çok şık bir sunumla kahve içtik. Gidiş gelişlerimizde oturacak düzgün bir mekan bulamadığımız Ulus'a bir daha yolumuz düştüğünde buraya gelmeye karar verip ayrıldık. 



Söz konusu çarşıda bir esansçı dükkanının vitrini

Hacı Bayram'ın meşhur dönercisini es geçerek Hâl civarındaki fırından ekmek alıp yürüyerek eve döndük. Her ikimiz de bu ilginç rotadan memnun kaldık. 

Pazartesi günü pandemi yüzünden uzun süredir görmediğim iki arkadaşımla buluştum, denizsiz Ankara'da Route'un havuzuna bakarak sohbet ettik 😊

Bu yaz ilginç bir şekilde Blog ve İnstagram sayesinde edindiğim dostlarla buluşma yazı oldu. Kimiyle daha önceden yüzyüze tanıştığım, kimiyle ilk kez görüştüğüm arkadaşlarım yaz aylarıma güzellik kattılar. Blog sayesinden tanıdığım ama seçilmiş kız kardeş kontenjanına aldığım Bilge'nin annesi ise Ankara'daki demirbaşım benim, görüşemezsek telefonlaşırız. Salı günü önce onunla buluşup kahve içtik. İlginçtir ki kahve içtiğimiz mekanda bir başka Instagram dostuna rastladık. Daha doğrusu o bizi görüp geldi, kısa ama keyifli bir sohbet ettik. Sonrasında ise bir başka blog dostu ile buluşma vardı, artık yazmadığı blogunu çok severek takip ettiğim sevgili Qunegond. Ankara'da açılacak bir fotoğraf sergisi için başkentimize gelecekti ve ben bundan dolayı çok mutlu idim. 

Qune ile buluşup sergi açılacak mekanı da ziyaret ettik, bir alt salondaki "Sinemanın Büyüsü" sergisine de bir göz atmayı ihmal etmedik.




Çarşamba yine eski arkadaşlarla, yine Route'un havuzuna karşı sohbetle geçti. Ertesi gün ise kız kardeşle birlikte Qunegond'un da fotoğraflarının olduğu AFSAD'ın Çağdaş Sanatlar Galerisi'ndeki sergisinin açılışına gittik:


Qune'nin bulunduğu atölyenin sergisinin adı "Haksızlık" idi. Aşağıdakiler onun standından:



Bunlar da 6 Şubat depremi anısına:



Ertesi gün yine Qune ile bir kahve içip yemek yedikten sonra onu istasyona yolcu edip kendim de Ankara sokaklarındaki duvar resimlerine baka baka eve döndüm.




Hasılı güzel bir haftaydı, gelecek haftalardan da aynı performansı bekliyorum. Kalın sağlıcakla...