.

.
.

15 Eylül 2009 Salı

SIRADAN BİR GÜNE SIĞANLAR


Evvelsi gün temizlik faaliyetine giriştim nefretle. Pasaklı değilim ama hiç sevmeden yapıyorum ev işlerini. Bir yandan iş yapıp bir yandan söylendim. Akıl erdiremiyorum, ev canlı organizma mıdır ki durmadan kir, pislik üretir? Sürekli bir temizlikçi olmalı ama konsantre, şişe içinde duracak, lazım oldu mu suya koyacaksın, şişip normal boyutuna gelecek. İşler bitti mi de, sıkacan suyunu hoop tekrar şişeye. Yani çok sorunluyum görüldüğü gibi, devamlı hizmetçi bile istemiyorum, gerektiğinde çıkacak sahneye. Aah ah, Marie Antoinette olacak hatunmuşum ama neylersin ki kelle kıymetli.

Neyse sokurdanarak da olsa temizliği bitirdim ama ertesi gün temizlik malzemeleri benden intikamını aldı, sen misin mızıldayan? Öğretmenliğin armağanı kronik farenjitim bir azdı ki sorma gitsin. Ne zaman muhatap olsam bu sıvılarla ya gözüm kanlanır, ya boğazımda zımpara yapılırcasına bir yanma başlar. Ben de yaptım kendime bir limonlu sıcak su, aldım kitabımı elime kıvrıldım bir köşeye. "Kirpinin Zarafeti"ne başladım. Henüz çok başlardayım, konunun içine giremedim ama hem kitap tanıtım bloglarından hem de kitabı getiren kızkardeşten çok olumlu eleştiriler aldım hakkında. Bakalım, okuyup göreceğiz...

Bu bloglara giriş dün geceden bu yana hayli problemli, uğraş uğraş ne kendi bloguma ne de diğerlerine giremedim, internet de yavaş olunca kalktım bugün bilgisayarın başından. Önce yan tarafta gördüğünüz keki yaptım bahçeden kalan son bir avuç bademle. Sonra da uzun zamandan beri ilk kez TV'de gündüz kuşağı programı izledim ve çok güldüm. Hangi kanaldı unuttum şimdi, sokaktaki insanlara birtakım sorular yöneltiyorlar, yurdum insanı da hafsalaya sığmaz cevaplar veriyorlar. İşte birkaç örnek:

Soru: En önemli hobiniz nedir?
2 civelek genç kızdan cevap: Hi hi hi, alışveriş etmek, gezmek, uyumak
Orta yaşlı, bezgin bir adamdan cevap: Ne hobisi kardeşim, ne hobisi, ekmek parası kazanmaktan hobiye vakit mi var? Millet 4X4 e binip gidiyor, biz yetişemiyoruz arkasından.
Suratsız, yaşlı adamdan cevap: Allaha şükür hobim yok!..
Soru: Akıllı kadın nasıl olur?
Sert adamdan cevap: Kocasına itaat eden kadın akıllı kadındır.
Çapkın adamdan cevap: Güzel kadın akıllı kadındır.
Kendinden emin hatundan cevap: Ben!..

Ne deyim, Allah ıslah etsin...


Bu hayli bilgilendirici, özlü TV programından sonra ben de akıllı kadın olmak için dikiş makinesinin başına geçtim. Daha Ankara'ya yeni geldiğim zaman üzerindeki şirin kurbağaların dayanılmaz cazibesine kapılarak aldığım kumaşı çıkardım ortaya. Bir müddet ne diksem diye düşündükten sonra bir alışveriş çantası ve bir yastık kılıfı diktim. Kalan ufak parçayı da astardan artan kumaş üzerine aplike yaparak Antalya'daki deri olduğu için terleten bilgisayar koltuğuma minder haline getirdim. Çantayı belki gazete, dergi koymak için kullanırım. Ütülemeden fotoğraf çektiğim için oluşan buruşuk görüntüyü umarım hoşgörüyle karşılarsınız:)

Daha bitmedi, dikiş faslı sona erince mutfağa girip domates soslu spagetti pişirdim kolay olsun diye ve bu akşamı "İtalyan Mutfağı" akşamı ilan ettim tembelliğime Avrupa kılıflı bir bahane bularak. Ev işlerinden hoşlanmasam da bugünkü performansım övgüye değerdi. Birkaç saat Farmville oynamayı hakettim, çiftliğim giderek genişlemekte, ben de "Hanımağa" olma yolunda hızlı adımlarla ilerlemekteyim. Şimdi gidiyorum, bir tarla dolusu lahana beni bekliyor kesilmek için. İyi geceler...

ANILARIN İZİNDEN GİTMEK

Dünkü postumla daralttığım ruhlarınızı, yenilenmiş Gençlik Parkı fotoğraflarıyla biraz şenlendireyim dedim. Bilenler bilir Ankara'nın simgesi bir parktır Gençlik Parkı ama son yıllarda ilgi azalmış, bakımsızlaşmış, kalitesi düşmüştü. Birkaç yıldır şantiye görünümünde idi, yenileme faaliyetleri devam ediyordu ve merak içindeydim ortaya ne çıkacak diye. Daha önceki postlarımdan birinde bahsetmiştim hayatımda ne kadar büyük bir öneme sahip olduğunu. O yüzden 30 Ağustos'taki açılışından sonra, geçen hafta gidip gördük yeni halini kızkardeşle.


Girişteki çiçek tarhında Sayın Başkan'ın mektubuyla karşılandık.


Parkın simgesi olmuş su kaskatları yenilenerek muhafaza edilmiş, çiçeklendirilmiş. Fıskiyeler belirli aralıklarla çalışıyor. Ama neredeyse bu parka gelen herkesin yanında poz verip fotoğraf çektirdiği, parkla özdeşleşmiş karşılıklı iki kadın heykeli yok. Göğüsleri açık olduğu için genel ahlaka aykırı mı bulundu acaba?


Nikah Salonu ve köprü. Eminim bu yazıyı okuyanlardan Ankara'da yaşayanların çoğu orada "Evet" demiştir yeni bir hayata. Pekçok gelinin albümünde bu köprü üzerinde çekilmiş bir fotoğraf mevcuttur. Salon şu anda kullanılmıyormuş.



"Heyecan Yolu" Böyle derdim bu sütunlu, üzeri sarmaşık kaplı yola, Luna Park'a adım adım yaklaştığımıza işaret ederdi çünkü oradan yürümek. Henüz sarmaşıklar yeterince büyümemiş ama eski haliyle muhafaza edildiğine sevindim.


Ve Luna Park'a ulaştıran köprü. Bu köprünün ayaklarının her iki yanında çay bahçeleri vardı, çoğu Recep Özgen tarafından işletilen. Yanımıza yiyeceklerimizi alır getirttiğimiz semaverdeki çaylar demini alınca gölün suyuna bakarak bir nevi piknik yapardık. Çay bahçesi falan kalmamış. Yalnızca kocaman koltuklu bir mekan var, bilmiyorum ne amaçlı, lokanta mı, cafe mi, tam belli değil. O eski halk tipi çay bahçelerinin hiçbiri yok, bu da parkın ruhunu öldürmüş kanımca. Göle uzanan ada da yok, üzerindeki lokanta da.


Şimdi hakkını yemeyim, park gerçekten yenilenmiş, çiçeklenmiş, pırıldamış ama onu kendine has kılan ruhu kaybolmuş. Ankara'da son yıllarda düzenlenen ve hepsi birbirine benzeyen parkların görünümünde sıradan bir yeşil alan haline gelmiş. Nasıl anlatsam, steril bir hali var, cıvıldamıyor, insanı içine çekmiyor, süslü, koket, soğuk bir kadın gibi; hem ben, hem kızkardeş aynı duyguları paylaştık. Bir de sayısız güvenlik görevlisi var ve takibedildiğiniz duygusuna kapılıyorsunuz. Bir başkasının evinin bahçesine girmişçesine yabancılık hissettik parkta ve bir an önce dolaşıp çıkmak istedik adeta. "Park bizim ha, elimde bak, kurcalama" der gibi idiler iki adımda bir karşımıza çıkan görevliler. Hasılı güzel, parlak, bakımlı, renkli ama ruhsuz bir mekandı. Benim anılarımda kalan Gençlik Parkı hala anılarımda durmaya devam ediyor, bu gezdiğim başka biryerdi sanki...

14 Eylül 2009 Pazartesi

ARDINDAN...


4 yıl oldu sen gideli. 4 yıldır hiç çıkmadın ki aklımdan. Seni, güneşli bir Eylül günü acıların biraz dinsin diye radyoterapi için hastaneye götürüp orada ebediyen bırakıp geldiğimizden beri hep bir yanımız eksik. Hayat devam ediyor evet, torunların biraz daha büyüdü, hele küçüğü enikonu adam sınıfına geçti. Ne kadar istemiş, ne kadar sevinmiştin doğumuna, sana seslendiğini bile duyamadan gittin. Şimdi fotoğraflarına bakıp anlamını hiç bilemeyecek olsa da "annane" diyor, belki işitip mutlu oluyorsundur.

Herkes giderek sana benzediğimi söylüyor, oysa ben babamın kopyasıydım eskiden. Fotoğraflarıma baktığımda irkiliyorum bazen, sen gülümsüyormuşsun gibi geliyor elimdeki suretten. Doğanın bir oyunu galiba, yitirdiğiyle özdeşleştiriyor insanı. Bu kadar sana döndüysem eğer, neden hâlâ senin fotoğraflarına bakmakta zorlanıyorum, neden son zamanlarında içebildiğin tek şey olan elma suyunu hâlâ ağzıma koyamıyorum, neden bu satırları yazdığım, bir zamanlar senin olan evde hâlâ her köşede seni arıyorum? Çok sevdiğin "Kapıldım gidiyorum, bahtımın rüzgârına" şarkısını söylerken neden hep bir düğüm boğazımda? Duyduğum, gördüğüm şaşırtıcı birşeyi paylaşmak istediğimde neden ilk sen geliyorsun hâlâ aklıma, senden bahsederken 4 yıl sonra bile "Rahmetli" değil de "Kulakları çınlasın" demem neden?

Yerin dolmuyor anne. Bilirsin acımı değil sevincimi paylaşmaktan yanayımdır ama sensizliğimiz 4.yılını tamamlarken içimden geldi bu satırlar, beni duyarsın belki. Rahat uyu anne, sen ve tüm giden anneler rahat uyuyun...

11 Eylül 2009 Cuma

AH BU ÖĞRENCİLER...


Yukarıdaki Selçuk Erdem karikatürünü bugün bir arkadaşım maille yollamış, çok hoşuma gitti. Eh, serde öğretmenlik var ya, sizlerle de paylaşmak istedim, hem bunu, hem de birkaç eğlenceli öğrenci anekdotunu. Belki üzerimize çöken şu kasvetli havayı bir an için de olsa dağıtırız.

--Öğretmenliğimin ilk yılları. "Meslekî Uygulama" diye hem muhasebe, hem ticaret bilgilerinin genel ve uygulamalı olarak verildiği bir derse giriyorum. Dönem sonu, karne notları verilecek. Başarısız birkaç öğrenciyi sözlü yoklamaya aldım belki düzeltirler durumlarını diye ve hayli kolay sorular yöneltmekteyim. Aklı biraz havada bir erkek öğrenciyi kaldırdım sözlüye ve nasılsa bilir diye "Fatura nedir?" diye sordum. Cevap vermedi, bir kez daha sordum, kem küm etti. Aklıma koydum iyi not vermek istiyorum ya yardımcı olmaya çalıştım:
Ben: "Oğlum fatura nedir, hiç duymadın mı?"
Öğr: "Duydum hocam"
Ben: "Peki gördün mü?"
Öğr: "Gördüm hocam"
Ben: "Mesela bir beyaz eşya mağazasına gittin, bir TV aldın. Satıcıya ne verirsin?"
Öğr: "Eeee, şey.."
Ben: "Ne oğlum, bedava mı verecek adam sana TV'yi?"
Öğr : "Haa, para veririm."
Ben: "Peki satıcı sana ne verir, hani yazılı bir kağıt?"
Öğr: "Haa, fatura mı?"
Ben: "Herhalde, hadi tanımla, çıkar şimdi burdan"
Bu lafım üzerine öğrenci elini ceketinin iç cebine attı ve kocaman bir faturayı burnuma dayayıp:
"İşte çıkardım" dedi.

-Denizli'deyim. Lise 1.sınıflara "Pazarlama" dersine giriyorum. Ders anlatıyor, sonra da anlattıklarımı not aldırıyorum. Şöyle bir "Pazar" tanımı yazdırdım: "Arz ile talebin biraraya geldiği ortama Pazar denir." Birkaç gün sonra ilk yazılı yoklama yapıyorum ve "Pazar nedir?" diye sordum. Akşam kağıtları okurken gülmekten kanapeden düştüm. Ya önündeki ya da arkasındaki öğrencinin fısıldamasıyla yazılmış cevap şöyleydi: "Ağız ile dolabın biraraya geldiği ortamdır." Sağır duymaz, uydururmuş...

-Yekta Güngör Özden'in Anayasa Mahkemesi Başkanı olduğu yıllar. Bir bayram tatilinde Ankara'ya gitmiş ve yeni çıkardığı şiir kitabının imza gününe denk gelmiştim. Hem kendim, hem de okuldan bir arkadaşım için kitap imzalatmış, dönüşte arkadaşa vermek için okula giderken yanıma almıştım . Sınıfa girip kürsüye oturdum ve diğer kitaplarla birlikte masanın üstüne koydum. En ön sırada oturan ve hayli meraklı olan erkek öğrenci boynunu uzatıp kitaba baktı, kapakta fotoğrafını gördüğü Y.Güngör Özden'i kastederek "Aaa, ben bu adamı tanıyorum." dedi. Özellikle sordum: "Kim peki?" Cevap şu oldu: "Sık sık televizyona çıkıyor, spiker."

-Bu yazacağım Fransızca öğretmeni bir arkadaşımın anlattığı bir anekdot. Türkçe dersini bile zar zor anlayan ve çalışan öğrencilerimize arkadaşım Fransızca zamirler konusunu anlatmaya çabalıyormuş. Bakmış olacağı yok, önce Türkçe anlatayım diye düşünmüş ve "Zamir nedir?" diye sormuş. Cevap veren çıkmamış tabii. Kadıncağız, "Zamir cümlede ismin yerine kullanılan sözcüktür" diye açıklamış ve "Ali okula gitti" cümlesinde "Ali"nin yerine zamir koyarak söylemelerini istemiş. Cevap gelmiş: "Zamir okula gitti."

-Lise 2.sınıfların Hukuk dersindeyim ve "Telif Hakları" konusunu işliyorum. Öğrenmelerinde kolaylık olur diye örnek vererek anlatmak istedim ve bana bir Türk yazar adı söyleyin dedim ve ısrarla parmak kaldıran kıza söz verdim. Cevap: "Reha Muhtar" (Belirteyim, o zamanlar sadece sunucu idi)

-Coğrafya öğretmeni arkadaşım benim yaptığım gibi durum düzeltme sözlüsü yapıp çok kolay sorular sormakta imiş (Böyle sorulara balık soru denir:) Hayli tembel bir kızımıza sormuş:
"İngiltere'nin başşehri neresi?"
"Fransa"

-Lise 1.sınıflara "İnsan İlişkileri" dersine giriyorum, çok ilginç, çok hareketli bir öğrencim var. Görgü kurallarını işliyoruz ve toplu taşıma vasıtalarında uyulacak kuralları anlatıyorum. Genel bir soru yönelttim, "Mesela dolmuşa binerken nelere dikkat edersiniz?" Sözünü ettiğim öğrenci parmak kaldırdı, söz verdim, şöyle söyledi: "Ben durakta beklerim, hangi dolmuşta güzel kız varsa ona binmeye dikkat ederim."

Bende öykü çok, anlatmakla bitmez. Bu öğrencilerin lise öğrencisi olduklarını bir kez daha hatırlatayım da gülecek misiniz, ağlayacak mısınız siz karar verin...

10 Eylül 2009 Perşembe

SELDE KALANIN HALİNDEN, SELDE KALAN ANLAR...


Dün İstanbul'da yaşananlardan sonra bilgisayar başına oturup yazma isteğim kırıldı, ruhum daraldı, üzüldüm, öfkelendim, incindim. Hadi doğa coştu, beni sürekli hırpalayan şu insanoğlunu bir cezalandırayım dedi, ya sonrası? Tedbirsizlik, ihmâlkarlık, adam sendecilik, kadercilik ve hafızasızlık. Giden onlarca can, geride kalanların acıları, trilyonlarca liralık maddi hasar ve en yakıcısı da insani değerlerin giderek kaybolduğuna şahit olmak. Selde zarar görenlere yardım elini uzatmak yerine, uzattıkları ellerini canı yanmış insanların mallarıyla geri çekmek, bu nasıl bir vicdandır? Benim insanlıktan yana umudum giderek tükenmekte...

Hatırlamamın mümkün olmadığı kadar uzun yıllar önce, 1,5 yaşındayken ailemle birlikte bir sel felaketinin tam ortasında kalmışım ben de. Yine bir Eylül günü (neredeyse aynı gün 11 Eylül), Ankara'da Hatip Çayı'nın taşması sonucu oluşan bu sel felaketinde 185 kişi ölmüş ve çok büyük maddi hasar meydana gelmiş. Bu konuda o çok güvendiğim hafızamın bana hiç yardımı yok, bütün bildiklerim anlatılanlardan. Ama bu sel hayatımız üzerinde o kadar derin bir etki yapmış ki yıllar yıllar boyu konuşuldu durdu. Hem nasıl anlatılmasın, çocukluğumu ve ilk gençliğimi bu sel baskınında evlerini kaybedenler için yaptırılmış bir sitede geçirdim ben. 4 blok ve herbirinde 24'den, 96 daire bulunan bu konutlar yıkılan evlerin sahiplerine uzun taksitler ve düşük faizlerle tahsis edilmişti ve çoğunda -özellikle ilk yıllarda- bizzat evsahiplerinin oturduğu evlere girdiğinizde mutlaka selden izler görürdünüz. Bu kimi zaman yitirilen bir evladın veya eşin duvardaki resmi, kimi zaman su ve balçık altından çıktığı için yarısı erimiş bir halı, kimi zaman lekeli örtüler, kimi zaman giyilemeyecek hale gelmiş ama temsil ettiği olayın ve selin anısına saklanmış bir gelinlik elbisesi olabilirdi. Bir de fotoğraflar; beni çok etkileyen, her baktığımda içimi sızıyla dolduran sararmış, çamur lekeli, orası burası kopmuş fotoğraflar. Anneannemin albümünü kucağıma koyar, selden kurtarılmış olan fotoğrafları ayırır, arkadaşlarıma gösterir, adeta övünürcesine "Bak, bunlar selden çıktı" derdim, aldığım cevap hazin olurdu: "Bizde de var." "Selden çıkma" sözcüğü dillerin, "sararmış fotoğraflar" evlerin olmazsa olmazıydı. En çok da onların üstüne titrenirdi; kaybolan, bir daha geri gelmesi imkansız hayatların, geçmiş güzel günlerin, azgın suların altında yokolan yuvaların yadigarlarıydı onlar.

Sel felaketinin yaşandığı sırada anneannemin 2 katlı evinde annemle birlikte misafirmişiz. Babam bizi Ankara'ya getirmiş, sonra da görevli olduğu ilçeye dönmüş. Annem annesine, anneannem, dedem ve benden birkaç yaş büyük afacan dayım da bizlere kavuştukları için mutlular. O Eylül günü herkes gündelik hayatın sıradanlığı içinde, birkaç saat sonra başlarına gelecekten habersiz yaşamlarını sürdürmekte imişler ki koşturarak gelen dayım "Anne, sel geliyormuş" demiş heyecanla. Evin anahtarlarını kaybettiği için dayıma kızgınlığı devam eden anneannem bu söylemi ciddiye almadığı gibi "O sel gelse de seni bir götürse" diye ilenmiş ve evişlerine geri dönmüş. Bir süre sonra tepede uçaklar dönmeye ve anonslar yapılmaya başlanmış: "Hatip çayı taştı, sel geliyor, evlerinizi boşaltın" mealinde. Kimse ciddiye almamış bu anonsları da, zira ortada bir istimlâk söylentisi dolaşıyormuş, bunun da evleri boşaltıp istimlâk etmek için düzenlenmiş bir tuzak olduğunu düşünüyormuş semt halkı. İşte en çok bu gaflet sebep olmuştur bunca can kaybına. Sel geldiğinde ise evleri boşaltmak için çok geçmiş. Tek katlı evi olanlar dedeminki de dahil civardaki iki-üçkatlı evlerin üst katlarına sığınmış korkuyla bekleşiyorlarmış. Her yıl olan ufak tefek su baskınlarına alışmış anneannem, bu defaki selin çok ciddi olduğunu anlamış ve anneme "Çocuğunu al da kaç" uyarısıyla kendisini evin önündeki bir ağaca atmış, annem de kucağındaki minik kızıyla, yandaki tepesi kesik at kestanesi ağacına tünemiş (bundandır at kestanesi ağaçlarına duyduğum minnetle karışık sevgi). Zaten birkaç dakikaya kalmadan ev ortadan bıçak gibi kesilmiş ve sular üst katı önüne katıp götürmüş. O ağaçların üstünde korkuyla titreyerek ne kadar kalmışız meçhul. Yardımımıza bir yüzme yarışması için Ankara'ya gelen ve civardaki öğrenci yurdunda kalan gençler koşmuş. Annem, "Beni sırtına bindiren delikanlının kıvırcık saçları vardı, ben tereddüt ettikçe, haydi bacım dondum, bin sırtıma da gidelim diye yalvarırdı, sonunda oturdum gencin omuzlarına ve yapıştım saçlarına" diye anlatırdı. Beni kim aldı, anneannemi kim kurtardı hiç hatırlamıyor. Kendimize geldiğimizde Kızılay'ın kurduğu çadırlarda imişiz ve her yemek arabası geldiğinde dayımı dürtüp sevinçle "Doş dayı doş, papapa deldi, epek deldi" diye bağırırmışım.

Yaraların sarılması çok uzun sürmüş, bir kısmı hiç sarılamamış zaten, giden geri gelmiyor ki. Dedem sel haberini alıp koştuğunda yıkık ve boş bir evle karşılaşmanın şokunu atlatamadı, çok kısa bir süre sonra hayata veda etti. Genç denecek yaşta dul kalan anneannem ise yaşamın birçok zorluğuyla tek başına savaşmak zorunda kaldı. "Sel gider, kum kalır" derler ya, sel gidiyor acı kalıyor, dert kalıyor, çaresizlik kalıyor, yıkılan hayatlar kalıyor. Farkına varmadan yaşadığım felaketin üzerinden yıllar geçti ama görüyorum ki değişen birşey yok, giderek kaybolan insanî değerlerden başka. Dilerim bu yaşadığımız son felaket olsun...

Fotoğraf: Ara Güler, Hayat Dergisi-Hatip Çayı Taşkını

9 Eylül 2009 Çarşamba

ANILAR AKIN AKIN


"Anılar Akın Akın"ı, Cevat Şakir Kabaağaçlı, nam-ı diğer Halikarnas Balıkçısı'nın kızı İsmet Noonan'ın babasını anlattığı anı kitabını yeni bitirdim. Böylece Şakir Paşa Ailesi külliyatını da hatmetmiş oldum bir anlamda. Pardon, okumadığım bir tek Emel Koç'un Aliye Berger'i anlattığı "Alyoşa" kaldı. Onu da en kısa zamanda kıraat etmeyi düşünmekteyim.

Aile gerçekten ilginç, o yüzden okumalara doyamıyorsunuz, her anı kitabı ailenin değişik bir kolunun yaşantısını seriyor gözler önüne. Şakir Paşa ailesiyle yüzgöz oluşum Ayşe Kulin'in "Füreya" sı ile başladı. Şirin Devrim'in "Şakir Paşa Ailesi-Harika Çılgınlar"ı ile devam etti. Onu Nermidil Erner'in "Şakir Paşa Köşkü" izledi. Ve son olarak da "Anılar Akın Akın". Yazmaya devam eden birileri daha çıkarsa onları da okurum zevkle. Aileyle o kadar içli dışlı oldum ki 2006 da İstanbul'a yaptığım bir seyahatte Aliye Berger'in kaldığı Narmanlı Yurdu'nu, Fahrelnisa Zeid'in oturduğu Ralli Apartmanı'nı özel olarak arayıp buldum ve tesadüfen İstanbul Modern'de sergilenen Fahrelnisa'nın ve Nejad Devrim'in tablolarını görmek şansını yakaladım. İlk İzmir'e gidişimde de Cevat Şakir'in yaşadığı Hatay Caddesi'ndeki Merhaba Apartmanı'nı ziyaret etmek istiyorum.

Yukarıda seramik kuşlarından birini gördüğünüz ünlü seramik sanatçısı Füreya Koral, Şakir Paşa'nın en büyük evladı Hakkiye'nin kızı. Atatürk'ün yakın arkadaşı Kılıç Ali ile bir evlilik yapan Füreya ciğerlerinde meydana gelen bir hastalık nedeniyle tedavi gördüğü İsviçre'de can sıkıntısıyla resim yapmaya başlar. Daha sonra seramiğe yönelir ve Türkiye'nin en büyük seramik sanatçıları arasınada yer alır.


Aliye Berger, ailenin en küçük ve en deli dolu kızı. Üstte otoportresini gördüğünüz, aile arasındaki adıyla Alyoşa önceleri müziğe meraklıdır. Uzun yıllar Macar virtüoz Karl Berger'den keman dersi almış ve bu esnada onunla 20 yılı aşan tutkulu bir aşk yaşamıştır. Öyle ki bir kıskançlık krizi esnasında Berger'le ilişkisi olduğunu düşündüğü bir kadını tabancayla yaralamış, olay ailesinin hatırına örtbas edilmiştir. Nihayet büyük aşkıyla evlenebilmiştir ama bu defa da kader bu ya, 6 ay sonra Karl Berger Büyükada vapur iskelesinde geçirdiği bir kalp kriziyle ölecek ve onu derin bir kedere sürükleyecektir. İşte Aliye Berger'in sanat yaşamı da bu acıyla beslenip gelişecek ve onu gravür sanatının en ünlüleri arasına sokacaktır.

Şakir Paşa ailesini anlatan okuduğum bütün kitaplarda Aliye'nin renklere, süse püse, tüle, şifona olan düşkünlüğü anlatılır. İsmet Noonan babasını anlattığı kitapta, Aliye halasının bir ameliyat için İzmir'e, yanlarına geldiğini ve çantasında ne bir gecelik, ne çamaşır bulunduğunu, beraberinde getirdiği yegane şeyin renk renk şifon şallar ve incik-boncuk olduğunu anlatır. Zaten öldüğünde de tabutunun üstüne yine bu renkli şallardan serilmiştir. Öyle sıradışı bir kadındır ki, hem ev hem atölye olarak kullandığı Narmanlı Yurdu'ndaki dairesinde çıkan yangında, ölen eşi Berger'in duvardaki resmini kurtardıktan sonra "Gerisi yansa da olur, önemli değil" diyebilmiştir.


Şakir Paşa'nın sondan bir evvelki kızı Fahrelnisa Zeid ise bir başka çılgındır. İlk eşi Melih Devrim'den ayrıldıktan sonra Kral Faysal'ın kardeşi Emir Zeid ile evlenerek Ürdün hanedanına girmiş, ressamlığa da bu sırada başlamıştır. O da Aliye gibi süse püse, ihtişama düşkün, yetenekli ve mağrur bir kadındır. Sanata meyil bu ailede genetik bir olgu olsa gerek, ilk eşinden olan kızı Şirin Devrim ünlü bir tiyatro oyuncusu olmuş, oğlu Nejad Devrim'se annesi, dayısı ve teyzeleri gibi resme yönelmiştir.


Yukarıdaki resim genç denebilecek bir yaşta ölen Nejad Devrim'e ait.

Ailede yalnızca resme değil müziğe de yetenek var. Şakir Paşa'nın Giritli eşi Sare İsmet hanım iyi piyano çalar. Bu yeteneği ikinci kızı Ayşe'ye de geçmiş. Müziğe hayli yetenekli olan Ayşe ailenin en silik ferdi. Evliliğinden Nermidil ve Erdem adında iki çocuğu olmuş. Erdem Erner önemli bir diplomat olarak ülkemizi yurt dışında uzun yıllar temsil ettikten sonra hayata veda etmiş. Ayşe Hanım ve ailesi Şakir Paşa'ların en muhafazakar kanadını temsil ediyor. Nermidil Erner Binark'ın "Şakir Paşa Köşkü" adıyla yazdığı anılarında kullandığı uslup teyzelerini ve kuzenlerini hayli snob bulduğunu hissettiriyor. Zaten İsmet Noonan'da "Anılar Akın Akın" kitabında Nermidil'in bu yönüne işaret ediyor.

Halikarnas Balıkçısı'nın dışında Suat adında bir erkek çocuğu daha var Şakir Paşa'nın. O da ömrünün son yıllarını eşi Mizu ile Side'de bir lokanta işleterek geçiriyor.


Yukarıda Aliye Berger tarafından yapılmış gravürünü gördüğümüz Halikarnas Balıkçısı'na gelince, ilginçlikte ve çılgınlıkta kardeşlerinden kalır yönü yok. Onun dramı genç yaşta babasının katili olmakla başlıyor. Bu konuda rivayet çok ama son okuduğum kitapta kızının anlattıklarından da yola çıkarak bu cinayetin sebebinin Balıkçı'nın ilk eşi ile babası arasındaki bir aşk ilişkisi olduğu neredeyse kesinlik kazanıyor. Aileyi perişan eden bu trajik olaydan sonra Cevat Şakir uzun süre hapis yatıyor. Cezevinden çıktıktan sonra bir gazetedeki yazısı nedeniyle tekrar hapse giriyor ve ardından İstiklal Mahkemesinin kararıyla Bodrum'a sürgün olarak gönderiliyor, böylece hem kendinin hem de Bodrum'un kaderini değiştiriyor. Yazdığı denemelerin, romanların, öykülerin yanısıra iyi bir de ressam olan denize ve doğaya tutkun Balıkçı, Bodrum'u dünyaya tanıtıyor, "Mavi Yolculuk"ları başlatıyor. Üçüncü evliliğini Bodrum'da tanıdığı Hatice ile yapan Cevat Şakir'in 3 çocuğu oluyor "Hatico"sundan. Kitabın yazarı İsmet en büyükleri. Kitapta hem babasını, hem Şakir Paşa ailesini, hem babasının arkadaşlarını hem de Bodrum'un en eski yıllarını anlatmış. Şakir Paşa ailesini anlatan tüm kitapiar gibi o da ilgi ve merakla okunuyor.

Bu "Harika Çılgınlar"ın dünyasına girmek isterseniz bahsettiğim kitaplardan hangisini isterseniz okuyun, seveceksiniz...

8 Eylül 2009 Salı

EYLÜL GELDİ


Eylül geldi sonunda... Gerçi Hayat Bilgisi derslerinde bize okutulduğuna göre ayın 21 ine kadar yaz sayılsa da gerçek hayatın kitaptaki hayata hiç benzeşmediğini kavrayalı epey uzun bir zaman oldu. Antalya'da olsam hala yaz modunda, üstelik havalar bir nebze serinledi diye sevinçli olabilirdim ama Ankara Eylül'le birlikte "Sonbahar"ı gözüme sokmaya başladı. Her ne kadar şair "Teşrin" den bahsetse de ben sık sık Yahya Kemâl'in şu dizelerini tekrarlamaktayım:

"Artık ne gelen, ne beklenen var;
Tenha yolun ortasında rüzgâr
Teşrin yapraklarıyla oynar..."

Daha 4 yıl öncesine kadar Eylül ayı benim için ayların en telaşlısı idi. Derin bir ruh sıkıntısıyla okulların açılmasını beklerdim, yani sadece öğrenciler değil öğretmenler de pek sevinmiyor tatilin bitmesine. Ne telaş olurdu bir gün öncesi; "Ne giysem?", "Hangi dersler verilecek?", "Ders programı nasıl olacak?", "Programda karnıyarık olacak mı? (Bunu öğretmenler bilir, arada boş saatlerin çok olduğu gün demektir ve boşa harcanan vakittir)", "Geçen seneki haylaz sınıf bu sene de bana düşecek mi?" soruları kafamda cirit atarken kendimi fiziksel ve ruhsal olarak hazırlamaya çalışırdım. Ertesi gün yaşananlarsa tam bir curcuna olurdu. Akın akın öğrenci dolardı bahçeye. Lise 1.sınıfa yeni başlayacaklar şaşkın, ürkek, korkak gruplar halinde gezinirlerdi. O çekingen kız ya da oğlanlardan bir kısmının iki aya kalmadan bir canavara dönüşeceğini tahmin edemezdiniz tabii:)) Derken tören başlardı, yazboyu mikrofonu özlemiş idarecilerden biri başlardı açılış konuşmasına dakikalarca sürecek. E burası Antalya, haliyle çok sıcak, güneş altında bir nevi haşlama pozisyonunda beklerdik de beklerdik arkadaşımız mikrofona doysun diye. Sonra bir uğultuyla dağılırdı öğrenciler, onlar sınıf aramaya bizse ders programımızı almak için idareye. Onca sene çalıştım yüzümü güldüren çok az ders programım oldu; birkaç çeşit ders, o da yetmez yeni konmuş, o zamana dek hiç girilmemiş dersler, arası açık ders saatleri, çok erken girişler, çok geç çıkışlar. Bir hışımla elimize uzatılan kağıdı alır, imzamızı atarken ufak çaplı bir tartışma yaşar sonra durum değerlendirmesi için kantinde toplaşırdık. Tost kokuları, kaşık şıngırtıları, öğrenci çığlıkları arasında idareye verip veriştirirdik. Programı iyi olan şanslı azınlık çekimser kalır ya da sıvışırdı çaktırmadan arada ona da giydirmeyelim diye. Değişen birşey olmazdı tabii ki, bir hafta konuşup çenemizi eskitir, sonra kadere razı başlardık derslere. Bir öğretim yılının en nefret ettiğim zamanı ilk 15 günlük süre oldu. Bugün girip tanıştığın, derse başladığın sınıf yarın senden alınıp bir başkasına verilir, ilk saat ders var diye gelirsin haberin olmadan son saate kaydırıldığını öğrenirsin, neredeyse iki konusunu işlediğin ders değiştirilir başka bir ders çeşidine geçersin, neler, neler. Hava cehennem sıcağıdır, kapıyı pencereyi açsan gürültüden ders yapamazsın, kapasan ısı ve nemden buharlaşırsın. Yıllar yıllar çalıştım ama Antalya gibi sıcak bir şehirde okulları Eylül başında açmanın anlamsızlığını kavrayan bir üst düzey görevli çıkmadı. İlk 1 ay kesinlikle kaybedilmiş bir zaman olarak aktı geçti.

Şimdi, emekliliğimin 4. yılında düşünüyorum, geriye dönmek ister miyim diye? Cevabım şu: YAŞASIN ÖZGÜRLÜK...