.

.
.

16 Eylül 2022 Cuma

SERGİLER BİZİ SÖYLER / 16 EYLÜL

İki gün önce Ankara'nın eski zamanlarına olan özlemimi dile getiren hem nostaljik, hem de sitemli bir yazı yazmıştım, dün pekiştirme mahiyetinde Ankara ile ilgili bir sergiye gittik Çankaya Belediyesi Çağdaş Sanatlar Merkezi'nde: Duygular Coğrafyası Ankara.

Biz iki kardeşin Ankara sevgisini bilen bilir. Bu şehre sonradan yerleşen insanların Ankara hakkındaki duyguları nedir bilemem ama burada doğup büyüyen, yıllar içinde irtibatını hiç koparmayan kişiler Ankara'daki anılarını severler daha çok, bir ana gibi kucaklar çünkü şehir onları, büyümelerine olan katkısı inkar edilemez. Bütün yozlaşmasına, çirkinleşmesine rağmen bitmez bu sevgi, insan yaşlandı, çirkinleşti diye annesini sevmekten vaz geçebilir mi? Şehir Plancıları Odası tarafından çeşitli atölyelerin katılımı ile hazırlanan dünkü sergi düşündüğümüzün ötesinde iyi düzenlenmiş, çok emek verilmiş bir sergi idi. Kız kardeşimin de katkısı vardı, hatta haberim olmadan, dolaylı olarak benim de. Bir bölümde anlatılan bizim hikayemiz olmuş tam anlamıyla.


Sergide resim, fotoğraf, grafik, maket, harita, söyleşi, video, ses ve benzeri metodlar yoluyla Ankara her yönden tanıtılmaya çalışılmış. Ankara'dan insanlar duygularını, anılarını, yaşanmışlıklarını dile getirmiş. Şu aşağıdakiler de bu bölümde yer alan kardeşimin aktardıkları:





Şunca yıllık hayatımda bir sergide yer almak da kısmetmiş dolaylı yoldan olsa bile, üstteki fotoğrafta etrafı çocuklarla çevrili olan ben, Hıfzıssıhha  fotoğrafında, sağ baştaki de babam. 

Ankara ile ilgili pek çok enstalasyon vardı, fotoğraflardan pek anlaşılmıyor ama Ankara sevengillerden iseniz sergi 16 Ekim'e kadar açık, gidip görün derim.



Bu pano birkaç kadınla Ankara üstüne yapılan görüşmede anlatılanların çizgilerle canlandırılması. 


Kale civarını canlandıran bir maket


Ankaralı ünlülerden Cin Ali 😀


Ankara'da artık olmayan, yıkılmış, harabe haline gelmiş, değişmiş önemli binaların resimleri ressam-mimar Mükremin Barut tarafından tuvale aktarılmış, aşağıda artık bahçeli olmayan evlerin bulunduğu Bahçelievler için yapılmış bir tablo:




Binaların koruyucu tanrısı Maat imiş bu resimdeki. Dilerim ki tüm güzel, özgün binaları korusun. 3 yılın üstüne sergi gezmenin keyfi de bir başka oluyormuş. Nicelerine diyelim...



14 Eylül 2022 Çarşamba

ÖNCESİ VE SONRASI / 14 EYLÜL

Çocukluğumda Kızılay'a gitmek bir nevi yurtdışına gitmek gibiydi, bizlerde bir heyecan, bir coşku, büyüklerde bir tedirginlik; acaba almak istedikleri şeyi Ulus'da daha ucuza bulabilirler miydi, Kızılay'da kazık yemesinlerdi? Alıştıkları mağazalardan daha farklı, onlara lüks gelen mekanlara girilecek, yüzlerini ilk defa gördükleri satıcılardan alışveriş edilecek, çoğuyla pazarlık yapılamayacak, normalden daha ucuza almış olsalar bile hep bir aldatılma duygusuyla eve dönülecek. 

O yılların Yenimahalle'si şehir merkeziyle bağlantısı bir-iki otobüs ve minibüs hattı dışında epeyce kopuk, nisbeten uzak, düzenli sokakları, bahçe içindeki tek ya da iki katlı evleri, temiz havası ile yeni kurulmuş bir memur semti idi, zaten adı o nedenle Yenimahalle konmuştu. Gündelik ihtiyaçları rahatça karşılayabilecek bir esnaf lokasyonu da vardı. Her türlü gıda, temizlik malzemesi mahalle bakkallarından, olmadı Gima, Ordu Pazarı gibi zamanın büyük marketlerinden karşılanır, giyim-kuşam, kitap-kırtasiye türü ihtiyaçlar da Ragıp Tüzün Caddesi üstündeki mağazalardan giderilebilirdi. Lakin bazen buralar yeterli olmaz Ankara'ya inilmesi gerekebilirdi. Artık garip geliyor "Ankara'ya inmek, şehre gitmek" sözcükleri. Şimdilerde sizi 15 dakikada Kızılay'a götüren metro hattını düşününce bizim oturacak yer bulabilmek için ilk durağa kadar tırmandığımız, boynuzları durmadan düştüğü için yolda durup biletçi ya da şoför tarafından yerine yerleştirilen, biletçinin kaleminin tersine bağladığı silgi ile tomarından ayırıp sabit kalemle çizdiği biletlerdeki sayıları toplayıp "ADYOMERSİ" falına baktığımız troleybüslerin varlığını unutmuşuz bile. Ulus ve Bakanlıklar-Farabî hatları, neden Farabî hâlâ şaşarım. 

Diyelim ki büyükler mecburiyetten Ankara'ya inmeye karar verdiler, ilk akla gelen Ulus olurdu haliyle, orası daha halk tipiydi, daha ucuz olduğu kanaati vardı, hem orada Hâl vardı, gitmişken biraz sebze-meyve de alınırdı, anneannemin "Aşçı" ve "Mesçi" soyadları taşıyan ama bu soyadlar O'nun tarafından "Aççı" ve "Meççi" olarak telaffuz edilen Hasan Hüseyin adlı hemşerilerinin dükkanları da ziyaret edilirdi. Bu dükkanlardan Aççı ya da Meççi, hangisine ait olduğunu bilmediğim bir tanesi Hâl içinde, karanlık, neredeyse boş bir dükkandı. İştigal ettiği konu neydi, ne alınır, ne satılırdı, dükkanda hangi mallar vardı, zerre aklımda yok. Tek hatırladığım duvara asılmış BCG aşısı afişleriydi. Verem o zamanlar şimdinin kanseri gibi çok korkulan ve düzenli aralıklarla taramaları yapılan bir hastalıktı, ben de çok evhamlı bir çocuktum. Anneannemle annem Aççı ya da Meççi adamıyla Niğdenin bağları, bahçeleri, tanıdıkları, eski günleri üzerine sohbete girişmişken ben korkak bakışlarımı duvardaki afişlere sabitlerdim. Giysi alışverişleri Anafartalar Caddesi'nden yapılırdı, sıra sıra dükkanlardan, gelmişken Eyüp Sabri'den kolonya doldurtulur, Hacı Bekir'den anneannemin çok sevdiği "iki kavrulmuş nohun" (çifte kavrulmuş lokum) alınırdı. Bir altın bozdurma, altın alma ya da tamirat işi varsa Hanif Çarşısı'na, annemin kuyumcusu Bedri Bey'e uğranır, hazır Han'da iken üstü kata çıkılıp Güneş Mağazası'na bir göz atılırdı. Serisi kırılmış, numarası bitmiş pek kaliteli ayakkabıları ucuza kapatabilme imkanı her zaman mevcuttu. Tüm alışverişler bitince el kol paket dolu, oflaya puflaya Stadyum'un karşısındaki Yenimahalle Durağı'na yürünürdü, taksi falan ilgi alanımıza girmezdi, pahalıydı onlar. Eğer kuyruk varsa anneannem tüm sevimliliğini takınır, en öne geçip "Yavrıım, bu otobos Yenimahalle'ye gider mi?" ayağına yatardı sanki bilmezmiş gibi. Sonra da cup atardı kendini otobüse, yaşına hürmeten kime ses etmez, biz de arkasından binerdik. Boş yer yoksa şöyle bir bakınır, gözüne kestirdiği en genç oturanın yanına  gidip "Yavrım pek yoruldum, hadi sen kalk da ben oturayım" der bir güzel yerleşirdi kalkan kişinin yerine. Bütün günümüzü alan Ulus macerası böylece sona ererdi.

Şayet Kızılay'a gidilecekse ki bu genelde sadece orada bulunacak öteberi ya da bir takım sanatsal faaliyetler için olurdu. Babam meraklı adamdı, tiyatro biletleri alır, denk geldiği sergilere götürür, sinema izlemeyi ve izletmeyi severdi. Bir seferinde anneme telefon edip tiyatro bileti aldığını, beni de yanına alıp tiyatronun önüne gelmesini söylemişti. Annem Kızılay'a pek aşina değil o zamanlar, uzun tarifler sonucu gittiğimiz yerin Ankara Sanat Tiyatrosu, izlediğimiz "Şahane Dul" oyununun başrol oyuncusunun da Nisa Serezli olduğunu yıllar sonra fark edecektim. Sanırım bir turne temsiliydi. Bir seferinde şimdi yerinde yeller esen Yenişehir Sineması'na gitmiştik, 5 yaşındayım ve adımı yazabiliyorum, onun dışında okuma-yazma yok. Hiç unutmuyorum Louis Armstrong'un başrol oynadığı, tekerlekli sandalyede küçük bir kızın olduğu, Türkçe'ye "Beş Kuruş Versene" adıyla çevrilen "Five Pennies" filmi oynuyordu. Babam bilet için gişeye yanaşınca gişe görevlisi kadın bana bir göz attı ve "Çocuğu alamayız" dedi. O zamanlar sinemalarda bir levha olurdu: "Gündüz 6, gece 12 yaşından küçük çocuklar giremez" yazardı. Ben o gruba dahildim haliyle. Annem hemen devreye girdi, çünkü sinemayı çok severdi: "Çocuk okula gidiyor, neden alamazsınız?" dedi. "Yaa" dedi kadın, bir kağıt kalem uzattı, "Adını yazsın bakalım o zaman" dedi. Kargacık burgacık yazdım adımı, kadın ikna olmak zorunda kaldı ve girdik salona. Böylece sınavla sinemaya giren ilk kişi unvanını kazandım 😀

Ben bunca lafı niye yazdım? Niyetim 2 gün önce gittiğim Kızılay'da Paşabahçe'nin de kapanmış olduğunu görüp yaşadığım hayal kırıklığını yazıya dökmekti. Bir zamanlar gitmeye korktuğumuz, lüks mağazalarından ürküp vitrinine bakmakla yetindiğimiz Kızılay'ın Çarşamba pazarına dönmüş halini görünce için cız etti. Yol boyu telefoncular, sahte parfümcüler, kuruyemişçiler, ikinci kalite giysiler satan dükkanlarla dolu bir keşmekeş. Eskiyi anımsatacak ne bir pastane, ne bir kitapçı, ne yıllarca ürünlerine imrendiğimiz bir mağaza. Kızılay binasının yerine yapılan kazulet AVM'den bahsetmiyorum bile. Piknik, Meram, Flamingo, Tarhan Kitabevi, ABC, Müge, Sağyaşar Plak, Tansel, Menekşe Kumaş; Gima, Set Kafeterya hepsi geçmişin çöplüğüne tıkılmış, anılarda kalmış. Son kale Paşabahçe de düşmüş, yandı gülüm keten helva. Çocukluk ve gençlik de gitmiş elden, sen derdine yan diyor Kızılay pis pis gülerek. 


Görsel: Buradan

12 Eylül 2022 Pazartesi

HİKAYESİ OLAN OBJELER 4 / 12 EYLÜL

 

Bugünkü hikayemiz "Ayna ayna söyle bana" diye başlayacak.  En son ne zaman baktığımı bile hatırlamadığım bu aynaya bugün çamaşır toplamak için balkona çıkarken hızlıca  çektiğim perdenin arkasında rastladım, varlığını bile unutmuşum. Babam da gittikten sonra o oda kırk yılda bir gelen yatılı misafirlere ev sahipliği yapma dışında bir nevi ardiye gibi kullanılıyor çünkü,  Koyacak yer bulamadığımız her şeyi oraya dolduruyoruz. Emektar aynanın kıvrımlarına tozlar dolmuş, hafiften kararmış, "Görücüye çıkaracağım seni, gel biraz temizleyeyim" diye elime aldığımda aynası yere düştü, neyse ki kırılmadı. Baktığımda çerçevedeki tırnaklardan birinin olmadığını fark ettim, esasen biliyordum da unutmuşum. Aynayı yerine takıp silip temizledim, sonra da fotoğrafını çekmek için biraz uğraştım, zira ne yandan çeksem kendim de giriyordum içine, görünmeyeyim diye diz çökmem gerekiyordu ki ona da protezler mani, uğraş, didin bu kadar oldu, bir de baktım ki karşı duvarda asılı büyük ablasını da almış içine, eve aynı yıl girmişlerdi. Ucundan biraz da benim telefon çıkmış, idare edersiniz artık...

Liseyi bitirdiğim yıl taşındık bu eve, Yenimahalle'deki kira evimiz nohut oda, bakla sofa denilen cinsten bir sosyal konuttu ve haliyle o zamana kadar "Kendine ait bir oda"m olamamıştı, zaten henüz Virginia Wolf'la da tanışmamıştım. Taşınma işine en çok sonunda bir odam olacağı için seviniyordum. Annem başlangıçta küçük kardeşimle paylaşmamız için diretmişti odayı ama iki yatak sığmayınca tamamı bana kaldı, zavallı kardeşe salon yolları göründü. Abladan kardeşe geçen bir "odasızlık sendromu" vardı bizim evde ama ablanın küçülenlerini kardeşin giymesi gibi ben evlenip gittikten sonra oda ona kalacak, o da evden ayrıldığında üniversiteye başlamak için Ankara'ya gelen oğlum devralacaktı. 

Daha taşınmadan odanın ölçülerini almış ve nasıl döşeyeceğim üzerine kafa yormaya başlamıştım. Öyle şimdiki gibi meyve markalı genç odası takımlarım falan yoktu, ciddi anlamda mobilya olan tek eşya babamın ben ortaokuldayken aldığı kitaplıktı. Önemli değildi, benim oda da Ankara gibi yoktan var edilmiş bir oda olacaktı. Sanırım Bulgar somyası deniyordu o somyalara, üstü kafes gibi olan, niye öyle deniyordu bir fikrim yok ama o benim için karyola görevi görecekti. Annemle çarşıya çıktık, o yıllarda dekorasyonda en sevdiğim renk portakal rengi idi. Çıkrıkçılar Yokuşu'ndan kadife benzeri fitilli, portakaldan bile daha portakal rengi bir yatak örtüsü ve mimari tül denilen cinsten, iri delikli, yine portakal rengi perdelik aldık, sonra Sümerbank'a uğrayıp kalın perdeler için kumaş bakındık ve üzerinde kocaman portakal rengi ay çiçeği desenleri olan, bejimsi-kahverengimsi bir kumaşta karar kıldık. Dikiş makinesinin başına geçtim hemen, tülleri ve kalın perdeleri ölçüye göre diktim, pencereye takıldı. Sonra babam bana tahta parçalarındın bir tuvalet masası çaktı, üstü bir ucu kesik üçgen biçiminde, üç ayaklı bir şey, çıplakken çok çirkindi haliyle. Bir uzun taburenin ayaklarını da o masanın boyunda kesti. Gerisi bana kalmıştı. Perdenin kumaşından masaya ve tabureye alt kısımları büzgülü, şirin örtüler diktim, aynı kumaştan yastıklar yaptım somyadan karyolamın üstüne. Annem evdeki en sevdiğim halıyı da bana verince çeyizim tamamlanmıştı 😀 Yatak bir duvara, kitaplık bir duvara,  tuvalet masası da pencerenin önüne yerleşti, bir duvar zaten sabit dolaptı, bana göre şahane bir oda olmuştu. Duvara posterler, resimler asıldı, kitaplar yerine yerleşti, lakin bir eksik vardı. Odada ayna yoktu. Her sabah kalkıp okula giderken saçımı bile taramak için banyoya geçiyordum. Maruzatımı bir dilekçe ile babama bildirdim. Babamın alım-satım konusunda eline su dökülmezdi. Genelde her aldığını beğenmesek de eve gelirken pek boş gelmezdi, yolda belde gördüğü, ilgisini çeken her şeyi toplar gelirdi. Bir seferinde evdeki bakırları kalaylamak için kalay malzemesi getirmiş, tüm itirazlarımıza rağmen kalaycılığa girişmiş, mutfağı simsiyah bir tozla kaplayıp tencereleri de alaca bulaca bir hale getirdikten sonra dünyada yapamayacağı tek işin kalaycılık olduğuna karar vermişti. O yüzden ayna talebimi ikiletmedi ve ertesi gün elinde yukarıdaki ile geldi. O yılların en moda aynası. Gönlüm biraz daha büyüğünden yanaydı ama kanaat ettim. Kendisi bana geldiği günden evlenip evden ayrılacağım güne kadar hizmet verdi. Benden sonra annemin odasına taşındı, evin muhtelif yerlerinde gezindi, daha büyük aynalar gelince itibarını biraz kaybetti ve sonunda bir perde arkasında unutuldu. Bugün kendisini gün yüzüne çıkardım, eski günlerin hatırına arada bir mah cemalime bakacağım. Esasen bayağı da güzelmiş, silinip temizlenince eli yüzü açıldı, hem daha ne ister, hikayelere konu oldu... 

10 Eylül 2022 Cumartesi

DÜĞÜN DERNEK HEP BİR ÖRNEK / 10 EYLÜL

Mutfakta mantının yoğurdu için sarmısak ayıklarken sokaktan gelen bangır bangır müziğe kulak kabarttım. İçinde Latin tınıları olan oynak bir parça idi, "Bizim belediye de 9 Eylül'ü kutlamaya karar verdi, gecikmeli fener alayı mı geçiyor acaba" diyerek açık pencereye yanaştım. Gelen geçen yoktu ama müzik var gücüyle-gittikçe coşarak hatta-devam ediyordu. Merak bu ya, sarmısakları bıraktım, biri yere düştü, üstüne bastım. Anneannem olsa "Gitti nazenim samırsak" derdi, anneanneme, öbür tarafa bir özür yolladım, ön balkona geçtim. Trafik düğüm olmuş, ses giderek yükselmekte, caddenin sol yanı sakin, sağ yanda bir keşmekeş. Meğer yan apartmandan bir kızımız evleniyormuş, Allah mesut etsin, bütün cümbüş onun içinmiş. "Nazlı Kar"daki Yukiko'ya senelerce gelmeyen dünür kalmadı, onca telaşenin üstüne sessiz sedasız evleniverdi, bizim kızların derdi neyse illa gümbürtü. 

Yan apartman ilginç, caddedeki diğer binalara göre yeni yapı, yeni dediysem var yine bir 20-25 yılı. Kale duvarı gibi bir şey, diğer apartmanlardan üç kat daha yüksek, güya bizim müteahhitler bilmemiş, esasen 8 kata izin varmış, yalanınızı yesinler. Bunca yıldır gelir giderim bizim cepheye bakan tarafta sadece balkonlarımızın karşılıklı olduğu dairedeki yaşlı karı-kocanın kadın olanına rastladım birkaç defa, o  kadar. Maalesef kadıncağız pandeminin ilk dalgasında rahmetli olmuş, şimdi temelli ıssız. Diğer daireler kapalı kutu, tek bir insan görmedim, sıra sıra cam balkon, akerdeon perde. Çamaşır dahi asmıyorlar, hepiciğinin kurutma makinesi var sanırım. Oysa öncesi, Aptulla amcanın kirloz apartmanı zamanında komşular adeta bizim balkonda yaşıyorlardı. Hepsinin cemazüyelevvelini okuyabilirdin dairelere bakıp, kamuya açık alan. Aptulla amcalarla bizim daire karşı karşıyaydı. Karısı Aptulla Teyze üzerinize afiyet biraz pasaklı idi, hoş pasaklı lafı az kalır ama şimdi uzatmayayım. Fotokopi ile çoğaltılmış kadar birbirine benzeyen ikisi kız, biri erkek üç çocukları vardı, muhtemelen birer yaş aralı, üçü de had safhada kırmızı saçlı ve çilli idiler. Üçü de kitaplara konu olacak kadar ilginçtiler. Sözgelimi erkek olan karşıdaki yurtlardan birinin çatısına çıkıp kız kardeşine avazı çıktığı kadar ismiyle seslenebilirdi, en küçükleri olan kız eline aldığı bir somun ekmekle balkona oturup koparıp koparıp aşağıya atabilirdi. Nisbeten en normali olan büyükleri yaşıtımdı, arada okul yolunda bana eşlik ederdi, bu sebeple bir gün evlerine davet edilmiştim, edilmez olaydım deyip keseyim.

İşte efendim yan apartmanımızda olmasına rağmen asla tanıyıp bilmediğim ailelerden birinin kızlarının gelin alması içinmiş kopan gürültü. Caddenin sol tarafına arka arkaya park edilen araçlar yetmez gibi sağ yana da ikinci sıra yerleşmişler, aynalarına bağlanmış çevresi oyasız yazmalarla da nereye ait olduklarını belirlemişlerdi. Ben balkona çıktığımda Latin temalı müzikle başının tepesinden ayak bileğine kadar kapalı bir teyze oynayıp dururdu, derken karşıda el çırpan platin saçlı, mini etekli, dekolte elbiseli bir kadını kolundan çekip karşısına aldı, beraber döktürmeye başladılar. Bordo türbanını Osmanlı kadın efendileri tarzında bağlamış, mor etekli genç bir kadın oynayanları kameraya almakla meşguldü, izleyenler henüz el çırpma aşamasından parmak şıklatma aşamasına geçmemişlerdi. Güzel bir uyum var kalabalıkta diye düşündüm, bir nevi Mevlana dergahı, ne olursan ol, gel, gel ki oynayalım. Sonra oynayanlar çoğaldı, kim kimdir seçilmez oldu, düğün mü, sünnet mi kararsız kaldım. O arada grup biraz aralayınca arabayı gördüm, önüne kalp şeklinde çelenk yerleştirilmiş, kendisi de arkasına eklenmiş uzun bölümle "Voslimu" adını alsa olacak, tepesi sunrooflu bir beyaz Vosvos. Anladım ki sünnet değil, düğün var. "Hadi" dedim, "siz biraz oynayın, ben şu sarmısakları yoğurda karıştırıp geleyim". "Ben gelene kadar gelin gitmesin haa" diye tembihlemeyi de unutmadım. Sarmısakları yoğurtla vuslata erdirip tekrar balkona çıktığımda bir alkış sesi yükseldi, anladım ki gelin geliyor. Aferin, beni beklemişler. Gelin sarışın, çıtı pıtı bir kız, mekana adım atar atmaz hunharca oynamaya başladı. Karşısında oynayan genç adamın damat olup olmadığı konusunda kararsız kaldım, zira kravat-ceket kombini yoktu, meğerse damatmış, sıcakta spor takılmış, düğünde kuşanacak damatlıkları belli ki. O sıraca çalgıcıları gördüm, o da ne? Ben Samanpazarı dolaylarından getirilmiş klasik bir davul-zurna beklerken bir örnek giyinmiş dört genç adam çıktı karşıma, ikisi saksafon, biri trompet, biri de adeta aynalıymış gibi parlayan bir davul çalıyordu. Normalde caz müziği icra etmesi beklenen, kendileri de caz müzisyeni gibi beyaz gömlek, pantolon askısı, siyah güneş gözlüğü ve küçük bir hasır şapka kuşanmış gençler basbayağı oyun havaları çalıyordu. Onlar oynayıp dururken elinde pazar arabasıyla kaldırımdan geçen turuncu tişörtünü germiş göbeği kendisinden evvel giden bir adam araçlardan birine yanaşıp bahşiş istedi, kendisine uzatılan zarfı cebine koyup pazar arabasını çekerek uzaklaştı, iki kilo patates parasını kurtardık demediyse ne olayım. 

Müzik skalası muhtelif hareketli parçalardan, her düğünün olmazsa olmazı "A be kaynana"yla Roman havalarına geçiş yaptı. Bir kaynana olarak alındığım için içeri geçtim. Tekrar balkona çıktığımda "Angara'dan güzeli yok" eşliğinde devam ediyordu oyun, ha şöyle, nerede yaşıyorsunuz siz, Trakya mı burası? Birden cazcı davulcular 70'lere gitti; Füsun Önal söylemese de "Senden Başka" çalmaya başladı ve gelin hanım damat beyin açtığı kapıyla "Voslimu"ya yerleşti, damat da yanına geçince sunrooftan dışarı çıkıp el sallayıp oynamaya başladılar, müzik "Mavi Boncuk"la değişti. Gelinle damat Titanik pozları vererek oynarken araba hareket etti. İşte böyle dostlar bilmediğimiz komşumuzun görmediğimiz kızının ön düğününe seyir ettik, mutlu olsunlar, sağlıklı olsunlar, hep böyle neşeli olsunlar. Onlar ermiş muradına biz çıkalım kerevetine...

Görsel: Buradan


7 Eylül 2022 Çarşamba

SONUNDA / 7 EYLÜL

Dün tam üç yıl sonra şeytanın bacağını kırıp kız kardeşle günübirlik bir Eskişehir yolculuğu yaptık. 2020 başından beri Ankara dışında ne bir seyahat, ne bir tatil, yaz oldu gel Ankara'ya, yaz bitti git Antalya'ya dışında mobilizasyonum yoktu, sıkıntıdan patlamak üzereydik ki  ani bir kararla, "çatla patla pandemi" diyerek biletleri ayarladık, koltukların hareket yönünün tersine olmasına bile aldırmadık. 

Sabah erken YHT Garı önünde buluştuk, Eskişehir'e onyüzmilyonbininci gidişimiz olmasına rağmen ikimiz de sanki Avustralya'ya gidiyormuş kadar heyecanlıydık. Boru mu, üç yıldan sonra trene binecektik ve ben henüz şehir için toplu taşıma araçlarına bile siftah etmemiştim. Uzay üssüne benzeyen garda mutad pozlarımızı verdik, maskelerimizi kuşandık (bizden başka maskeli kimse yoktu, onu da belirteyim), trene yerleştik, kulaklıklarımızı taktık ve Storytel eşliğinde koyulduk yola. 

1,5 saat sonra Eskişehir Gar'a ulaşmıştık. Trenden inince ilk iş maskeleri attık, önümüzde uzanan iki tarafı at kestaneli yoldan Odunpazarı'na doğru yürüyüşe geçtik. İlk hedefimiz "OMM" yani "Odunpazarı Modern Müze" idi. Zira gide gele Eskişehir'de görmedik yer bırakmamıştık, bir tek müze eksik kalmıştı ki zaten son gidişimizde henüz inşaat halindeydi. At kestaneli yolu bitirdik, önümüze çıkan yeni yapılmış kocaman parka daldık ve girer girmez Millet Bahçesi olduğunu anladık. Yokluğumuzda neler de neler yapılmış. Parkın sonuna kadar gitmedik, önümüze gelen ilk kapıdan başka bir yola saptık, biraz yokuş tırmandık ve sonunda Odunpazarı'nın tanıtımda en çok kullanılan, en bilindik rengarenk evleri çıktı karşımıza. Yanlarından geçip ilerledik ve OMM'nin ahşap duvarlarını, sonra da tamamını gördük:


Kendi çektiğim fotoğrafı yanlışlıkla sildiğim için yukarıdakini internetten aldım, Buradan. Çeken kişinin hoşgörüsüne sığınıyorum :)

Gördük görmesine de bilet için gişeye yanaştığımızda bizi bir sürpriz bekliyordu, gişe kapalı idi, sadece gişe kapalı olsa iyi, müze de kapalıydı. Bir an düşündük Pazartesi mi diye ama hayır Salı idi, sonra öğrendik ki, müze bir aydır kapalı imiş ve inanır mısınız ertesi gün açılacakmış. Yok artık! Hay ben böyle şansın... Neyse hanımefendiliğimi bozmayayım, baktık ki çözümü yok, biz de kendimizi az ilerideki "Cam Sanatları ve Kent Belleği Müzesi" ile teselli ettik. Ben henüz YHT işletmeye açılmamışken normal trenle, yine günübirlik gelmiş ve gezmiştim ama 10 yıldan fazla olmuştur. Nitekim bazı eserler tanıdık gelirken bazıları ile yeni tanıştım. Müzedeki sabit eserlerin yanısıra bir de sergi vardı, cam ustası Heyecan Bakır Ural'a ait "Işık, Cam ve Heyecan 2 Sergisi":


Ekrem Özen

Abbas Pekışık

İzzettin Baki

Heyecan Bakır Ural


Ve müzenin bulunduğu konak

Onca cam objeyi görünce hemen yakındaki "Camgöbeği Dükkan"a dalıp kendimize birtakım cam objeler hediye etmemiz şart oldu haliyle, hem OMM'yi göremediğimiz için teselliye muhtaçtık,  kötü bir niyetimiz yoktu 😀 Ben bir kolye, cam bir köpek ve burcumu gösteren cam bir magnetle, kız kardeş de bir bileklikle teselli bulduk 😀 yoksa bu geziyi üzüntüden tamamlayamayacaktık (ay ne uzun kelime) 😋

Sonra Odunpazarı'nın görmediğimiz üst bölgelerini teftişe çıktık. Vitrin olan bölümleri defalarca görmüştük nasılsa, biraz da kendi halinde sokaklara dalalım dedik. Karşımıza canlı renklere bürünmüş, kimi bakımlı, kimi harabeye dönmüş evler, çiçekli pencereler, balkonlar, bahçeler, tarihi camiler, çeşmeler, çeşit çeşit sarmaşıklar, kurutulmaya bırakılmış patlıcanlar, biberler, paket taşlı yollar ve Kalabak suyu dağıtan bir kamyon çıktı. Bol miktarda da her görüşte sevgili Ceren'i andığımız güpegündüz açmış rengarenk akşamsefaları. Sokaklarda neredeyse kimse yoktu turistik bölgenin aksine. 







Hava diğer günlere göre nisbeten ılımlı olsa da yine de sıcak ve yokuş sokakları tırmanmak hem yordu, hem susattı, "acilen bir cafe bulmamız lazım" diyerek geri döndük ve daha önce de otuduğumuz ama ismi ve sanırım işletmecisi değişmiş rengarenk bir cafeye konuşlandık: "Cihannüma Çibörek". Çibörek o günkü menümüzde yoktu, gidiş-geliş yeterince yemiştik, farklı bir şey denemek niyetindeydik. Kahve, soda, su üçlemesi yaparak bir müddet dinlendik. Kahvenin geldiği el yapımı mor seramik fincan da pek şıktı.

Cafe sonrası hediyelik eşya mağazalarını kurcaladık biraz, tarihi fırından götürmek için simit ve haşhaşlı cevizli ekmek aldık, artık karnımızın acıktığına karar verince de daha önceki gelişlerimizde yemek yiyip memnun kaldığımız "Arzu'nun Yeri"ne yollandık ama bugün ilahlar bize bir ders vermeyi akıllarına koymuş olacaklar ki kilitli bir dükkanla karşılaştık, daha doğrusu boş bir dükkanla. Sanırım pandemi nedeniyle kapanmış mekan. Eh bu OMM kadar canımızı sıkmadı, "Amasya'nın bardağı, biri olmazsa biri daha" demiş atalarımız, bize lokanta mı yok. Odunpazarı'nda dolaşırken gözümüze çapan "Ayten Usta" nın "Aynalı Kahve" denilen mekandaki restoranına çevirdik yönümüzü. İyi de etmişiz, hem yemeklerden, hem servisten, hem lokantanın dekorundan memnun kaldık. Bu kez Balaban köfte ve Haluj istedik. Hep Tatar yemeği yenmez ya, bu sefer de Çerkezlerden yana kullandık seçimimiz. İkisi de gayet güzeldi ama asıl tabaklar güzeldi, alıp eve getiresim geldi, mavi Selçuki desenli beyaz tabaklar ki çok şıklardı. Üstüne bir de Kardelen isimli tatlı paylaştık kızkardeşle, hafif ve çok lezzetli idi, sunumu da çok hoştu. Yemek fotoğrafı koymak istemesem de bunu paylaşacağım:


Alt kısmı sütlaç, üst kısmı zerde olan tatlının üstünde bol fındık, fıstık ve gül yaprağı vardı.  Millet altın kaplama et yiyor, biz zarif ve romantik insanlar olduğumuz için gül yaprağı yedik 😀



Karnımız doyunca gözümüz yolda oldu haliyle. Haydi bakalım, biraz da Adalar tarafına gidelim, Porsuk
Çayı'na "Merhaba" diyelim, yürümeye karar verdik. Lakin hatırladığımız kadar yakın olmadığını yol bitmek bilmeyince anladık (normalde tramvayla alırdık bu yolu) ama olsun varsın, yine güzel evler, bol miktarda at kestanesi ağacı, ilginç dükkanlar falan görerek devam ettik. Sonunda kavuştuk Porsuğa ama benim dizler mızırdanmaya başlamıştı, ilk gördüğümüz cafeye konuşlanalım diye bakındık ama bütün Eskişehir halkı kafelere akın etmiş. Her yer tıklım tıklım. Eskişehir alışkanlığımız Adımlar Cafe'de iğne
atsan yere düşmeyecekti, çaresiz ilerledik. Sonunda karşı yakada "Dante Cafe"de cam kenarı, havadar bir yer bulup attık kendimizi. Americanoları bünyeye yollayıp üstüne de su ile cila yapınca kendimize geldik. Biraz daha oturacaktık ama arka tarafta inşaat varmış, matkap gürültüsü beynimizi delince kalkıp ara sokaklara daldık ve adını duyduğumuz "Uçurtma Cafe"ye yerleştik bu defa. Eskişehir'in küçük cafeleri çok sevimli, adım başı cafe. Ankara'da bile, hatta en turistik Antalya'da bile bulunmaz böylesi, öğrenci şehri olduğu belli. Uçurtma'da çay uçurduk, sonra Porsuk civarında biraz fotoğraflandık, tren saatimiz yanaşıyordu, ufaktan yola koyulma zamanı gelmişti. 

Eskişehir'le tekrar görüşmek dileğiyle vedalaştık ve trenimize yerleştik. Gelişimize göre daha kalabalık ve gürültülü bir dönüş oldu ama olsun varsın, önemli olan bu yolculuğu yapabilmekti aylar sonra. Devamı tez gelsin...

Not: Sondan bir evvelki paragrafı ve fotoğrafı ne yaptıysam düzeltmedi Blogspot, affola...

3 Eylül 2022 Cumartesi

KÜÇÜK BİR ANKARA TURU / 3 EYLÜL

Hemen hemen her yaz Ankara'ya geldiğimde kız kardeşle yollara düşer, Ankara'nın bilinmeyen yerlerine, eski mahallelerine, unutulmuş köşelerine, tarihi binalarına keşif yürüyüşleri yapardık, pandemi her şey gibi buna da engel oldu iki yıldır. Kardeşim Ankara üzerine çok çalışmış biri, pek ince ayrıntılara vakıftır ve zaman zaman bireysel ya da bazı kuruluşlar adına Ankara yürüyüşlerine rehberlik eder. En çok da bana rehberlik eder, sağ olsun. Ben kendi adıma bu yürüyüşleri çok özledim, çünkü zamanında gittiğimiz pek çok mahalle ne yazık ki kentsel dönüşüm kurbanı olarak artık yok, bazı binalar yıkılmış ya da amacı dışında kullanılmaya başlanmış oluyor, o yüzden bu geziler ve gittiğimiz yerlerde çektiğimiz fotoğraflar elimizde birer belge niteliğinde. Dün karşılıklı küçük bir istişare sonucu Ulus tarafına gitmeye, bazı kalıntıları ve eski binaları görmeye, son olarak da Devlet Resim ve Heykel Müzesi'ni gezmeye niyet ettik. Buluştuk ve Kızılay'dan yaya olarak yola düştük. 

Çok sıcaktı, yanında bonus olarak nem de vardı, buna rağmen yılmadık, su şişeleri boşaltarak eski adıyla Bankalar Caddesi'ni tırmanmaya başladık, PTT Pul Müzesi'nde küçük bir mola verdik, daha önce birkaç kere gezdiğimiz için niyetimiz sadece satış mağazasından bir şeyler almaktı. Birkaç parça cam objeyi koleksiyonuma dahil ettikten sonra yola devam ettik. Eski binalar ve hanların bazılarına kafamızı uzattık, bazılarına girip kolaçan ettik. Adını unuttuğum bir tanesinde yer karoları çok güzeldi mesela:


Yıllardır binlerce ayak tarafından çiğnenmiş olduğu için oldukça pasaklıydı haliyle ama temizlense nasıl güzel olur, değil mi? En sıradan hanlara bile özenilmiş zamanında, şimdilerde her yapılan birbirinin aynı neredeyse.

Yüzbaşıoğlu Han'a uğradık sonra, epey önceleri annemle ayakkabı almaya gelirdik bu hana, her katta ayakkabıcılar vardı ve serisi bitmiş, numarası kırılmış kaliteli ayakkabıları oldukça hesaplı fiyatlara satarlardı. Buranın Cumhuriyet'in ilk yıllarında MEB Tercüme Bürosu olarak kullanıldığını dün yine kız kardeşten öğrendim. Han şu anda boş, sanırım satılık. Ayakkabı denemek için girip çıktığımız odalarda bir zamanlar Sabahattin Eyüboğlu'nun, Sabahattin Ali'nin, Nurullah Ataç'ın, Bedrettin Tuncel'in oturduğunu, çeviri yapmak için lügat karıştırdıklarını düşünmek ilginçti. 

Biraz daha ilerleyip Ulus İş Hanı bloklarından birine daldık. Çocukluğum, ilk gençliğim boyunca defalarca geldiğim bu çarşı ve iş hanına hiç mi alıcı gözüyle bakıp detayları görmedim, yoksa o yaşlar pek detay arayıcı yaşlar değil miydi bilmiyorum. Hanın avlularından birinde Akman Pastanesi vardı mesela, sayısız kere uğradığım, boza içip muhteşem sosisli sandviçini defalarca yediğim, minik havuzunda dem çeken güvercinleri izlediğim, çaktırmadan laf dinleyen meraklı garsonlarını sevdiğim bir mekandı, artık yok. Diğer avluda Dodanlı Yerli Mallar Mağazası vardı. Çocukluğumda Kızılay'ı sosyetik olarak nitelerdi ailem, pahalı ve lüks bulur, alışverişleri Ulus'tan yapmayı tercih ederlerdi. Kumaşlar da Dodanlı ya da Sümerbank'dan alınırdı. Kapıdan girerken kumaşlara uygulanan haşıl ameliyesi kaynaklı bir koku yükselirdi ki bayılırdım. Sonra pat diye kumaş topunu ahşap tezgaha vururdu görevli, hafiften bir toz bulutuyla şelale gibi açılırdı rengarenk kumaşlar, seyrine doyamazdım. Orası da artık yok. Kitapçılar, kırtasiye dükkanları vardı avlu üstünde, dış cephede ise Berkalp Kitabevi, yabancı dil kitaplarını oradan temin ederdik. Tabii ki artık yok. Mişmiş'den dondurmalar, kuruyemişler, kuru meyveler, pestiller alırdık, mis gibi kahve kokardı içerisi, tabii ki yok. Yoklar alemine gelmiş gibi olduk ve bir zamanlar kuzenlerin avukatlık bürosunun bulunduğu bölüme girdik, ne sarmal merdivenlerin güzelliğine, ne duvarlardaki ve merdiven boşluklarındaki seramiklere dikkat etmişiz. Vay canına...



Han nostaljisi bitince yolumuzu Kale istikametine çevirdik ve "Roma Yolu" olarak adlandırılan kalıntıları görmeye gittik. Ulus Şehir Çarşısı'nın yanında, bilmeyenin farkına bile varamayacağı kalıntılar bunlar. Zaten çarşının temeli atılırken ortaya çıkmış. 1995 yılında kazılara başlanmış ama o günden bu yana pek değişen bir şey yok gibi:


Ağaçların ve bitki örtüsünün yeşil olduğu dönemde pek seçilmiyor kalıntılar, kışın ortaya çıkıyor daha belirgin olarak. Alttaki fotoğraf internetten, daha detaylı görünüyor:


"Roma Yolu"ndan sonra Kale eteğindeki, 1982 yılında farkedilip kazılarla ortaya çıkarılan, 1992'de sit alanı ilan edilen ve M. Gökçek döneminde beyaz mermerlerle restore edilip komik bir görüntüye bürünen "Roma Tiyatrosu"nu görmeye gittik. Beyaz mermerler kaldırılmış, yeniden restorasyon başlamış, alan hayli genişletilmiş ve koruma altına alınmış, sevindik:


Başlı başına bir Açık Hava Müzesi olabilecekken bir türlü hak ettiği değeri bulamayan kalabalık, gürültülü, pasaklı Ulus'tan ayrılıp Devlet Resim ve Heykel Müzesi'ne gitmek üzere ters yöne çevirdik adımlarımızı.


Yüksek öğrenim hayatım kremalı pastaya benzeyen bu iki yapının (diğeri Etnografya Müzesi) yanındaki gösterişsiz binada geçti, pek de parlak zamanlar değildi, güzel anılardan ziyade tatsız duygular geliyor aklıma, o yüzden artık başka bir okula ev sahipliği yapan mekana dönüp bakmadım bile neredeyse. Müzenin yan bahçesine müzeyi gösteren bir mozaik yapmışlar:




Müzeye ilk gelişimiz değil haliyle ama aradan epey zaman geçtiği için bir kez daha yeni düzenlemelerle görmek istedim, ayrıca güzel resimlere bakmak her zaman iyi gelir bünyeye. Ünlü bir şahsiyet olduğum için haliyle kırmızı halı üzerinden çıktım merdivenleri 😀 Sonra da uzun uzun gezdik salonları:


İbrahim Çallı salonu, Denizli'de iki yıl çalıştığım için kendisini hemşehrim sayar ve pek severim 😀 Sağdan ikinci tabloda kendisini görmekteyiz.


En sevdiğim ressam Nuri İyem


Ve bir diğeri, Turgut Zaim


Burada şahsım Osman Hamdi Bey tablosunu uzun uzun incelermiş havasında yorgunluk gideriyor 😀 


Müze gezisi bitince yemyeşil bahçedeki Müze Mağazası'ndan bir magnet alıp cafeye otururak Türk kahvesi içiyor ve dinleniyoruz. Sonra da istikamet ev, bir güne bu kadar yürümek ve nostalji yeter...


1 Eylül 2022 Perşembe

AĞUSTOS OKUMALARI / 1 EYLÜL

Anlı şanlı, upuzun Ağustos sıcakla, nemle, bitmek bilmeyen köpek havlamalarıyla, tavuk döner kokularıyla, okunan sayfalarca kitapla, Kocam Bey'in göz kontrolleriyle, iki-üç arkadaş buluşmasıyla ve can sıkıntısıyla geçip gitti. Ankara'yı Ağustos ayında uzun zamandır bu kadar sıcak ve nemli yaşamamıştım, Antalya'yı özlemeyeyim diye yaptı sanırım. Yıllar önce, ben daha lise öğrencisiyken alışkanlığımız üzere hemen hemen her yıl tatilimizi geçirdiğimiz Amasra'ya gidecektik. Babam iznini 15 Ağustos'tan sonraya aldığını söyleyince evde kıyamet kopmuştu. Annem "Ağustosun 15'i yazsa, 15'i kış, üstelik Amasra gibi hemen soğuyan bir yere 15'inden sonra gidilir mi?" diye babamın başının etini yemişti. Ama izin alınmıştı bir kere, mecburen gittik. Gerçekten kaldığımız 15 günün 10 gününde yağmur yağdı, sürekli hırka giyip pansiyonun balkonundan gelene geçene baktık. Toplasan 5 gün, o da iyice soğumuş denize girebildik, annemin kehaneti fena halde tutmuş, babam eve dönüşte geri kalan söylenmelerden nasibini almıştı. Hatta yağmurdan ve annemin dırdırından bezdiği bir gün pansiyonun tahta masasına bıçakla şu mısraları yazmıştı, belki hala duruyordur 😀: "Geldik Amasra denen şehre/Denize girip gezelim diye/Yağmur rüzgar elvermedi/Aklınız mı yoktu enayiler diye". Eminim şimdilerde Amasra bile sıcaktır. 

Sıcak ve bunaltıcı günlerde okudum da okudum, alın terim sayfalara damladı 😀 okuyamadığım zamanlarda da Storytel'den dinledim, pek güzel oldu. Bakalım neler okumuşum:

-Bu ayın ilk kitabı gerçek bir yaşam öyküsünden uyarlanarak Annejet van der Zijl tarafından yazılmış "Sonny Boy" oldu. Surinam'ın Hollanda'nın sömürgesi olduğu yıllarda ailesi tarafından Hollanda'ya yollanan Waldemar kaldığı pansiyonun sahibesi Rika ile evlenir, Rika'nın ilk eşinden olan çocuklarının üstüne "Sonny Boy" doğar. İlk yıllar çok güzeldir ama sonra 2. Dünya Savaşı başlar. Hüzünlü ve bir o kadar da güzel bir öykü Sonny Boy. Bence okuyun...

-Richard Hughes'in yazdığı "Jamaika'da Bir Fırtına" ana yapısı esasıyla "Sineklerin Tanrısı"nı andırsa da bende onun uyandırdığı duyguları uyandırmadı. O kitap beni ürkütmüştü, bunu ise yer yer eğlenceli buldum. İngiltere'nin sömürgesi Jamaika'daki bir grup İngiliz ailesi kopan büyük bir fırtına üstüne çocuklarını İngiltere'ye göndermeye karar verir ve onları bir gemiye bindirip yolcu ederler. Lakin geminin yolu bir korsan gemisi ile kesişecektir, bundan sonrası pek maceralı, merak ediyorsanız okuyunuz efendim, spoiler vermiş olmayayım. Bir solukta okunuyor zaten...

-Ve bu ay pek çok kişide karşıma çıkan "Sinekkuşu". Bu ay Eren Cendey'in İtalyanca'dan Türkçe'ye çevirdiği iki kitap okudum, ikisini de sevdim. İlki "Sinekkuşu" idi. Çocukluk ve ilk gençliğindeki ufak tefekliği yüzünden "Sinekkuşu" lakabını alan Marco Carrera'nın kendisinin ve ailesinin öyküsünü okuyoruz bazı yan karakterler eşliğinde. Bölümler arasındaki zaman kaymaları yer yer kafa karışıklığına sebep olsa da okunası bir kitap "Sinekkuşu"...

-Ve birkaç yıldır rafta okunma sırasını bekleyen devasa "Nazlı Kar". Junichiro Tanizaki'nin dört kız kardeşi anlattığı kitabı elime aldığımda beklentim haliyle kitabın kalınlığıyla doğru orantılı idi. İyi bir çeviri, sakin bir anlatımla-öyle ki ne sel baskını, ne fırtına, ne çıkmak üzere olan 2. Dünya Savaşı, ne de herhangi bir hastalık hali acaba sonu ne olacak diye heyecanlandırmadı beni, Yukiko'nun dest-i izdivacı dışında-yürüyen kitap beklediğimden de çabuk bitti. 800 küsur sayfaya 4 gün. Muhafazakarlıkta ülkemizle olan benzerliklere de şaşırmadım, tahmin ediyordum. Lakin onca olay olup biterken Yukiko'nun bir türlü tamamına eremeyen görücüleri de içimi baymadı değil. Her şeye rağmen 30'ların sonunda yürürlükte olan Japon kültürünü, geleneklerini öğrenmek hoş oldu. Bazılarının hala devam ettiğini de düşünmekteyim. Kız kardeşlerle çiçek seyrine, Kabuki Tiyatrosuna, ateş böceği gözlemeye gitmiş kadar oldum. Okuyup okumama konusunu ise size bırakıyorum...

-Melisa Kesmez'in yazdığı tüm kitapları okudum, sevdiğim bir yazar. "Küçük Yuvarlak Taşlar" çıkınca da sevindim. Lakin önceki kitaplarıyla kıyaslayınca sanki aceleye getirilmiş gibi geldi. Evet, kolay okunan, hoş öyküler ama açıkçası beklentimi karşılamadı. 

-"Kentte Son Yaz" yine bir İtalyan yazarın, Gianfranco Calligarich'in kitabı, çeviri Eren Cendey'e ait. Kahramanı Leo Gazzara Roma'da yarı aylak yaşayan, içmeyi ve kadınları seven, yeterince geliri olmasa da bir nevi tatlı hayat süren bir adam. Güzeller güzeli Arianna ile de tanışınca kelimenin tam anlamıyla tatlı hayatın dibine vuruyorlar. Sonunda ne mi oluyor? Okuyun görün...

-"Miras"ı ilk gördüğümde otomatikman kapağına vuruldum. Ana hatlarıyla konusuna göz gezdirip işin içinde Şili olunca da tereddütsüz aldım, iyi ki almışım. Yazarın adını görmeden okusam bu kitabı Isabel Allende yazmış diyebilirdim. Fransa'dan Şili'ye uzanan bir göç ve kuşak öyküsü, büyülü gerçeklikle sizi sarmalarken birden savaşın kucağına atmaktan da çekinmiyor. Ben çok sevdim, Latin Amerika öykülerini ve Allende'yi seviyorsanız bayılacaksınız...

-Ağustos ayı okuduğum tüm kitapların bende güzel izler bıraktığı bir ay oldu, hemen hemen hepsini çok sevdim. Jenny Erpenbeck'in yazdığı "Gölün Sırrı" Almanya'da bulunan bir gölün etrafındaki bir dizi ev ve onların sahiplerinin yaşadıklarını, İkinci Dünya Savaşı ve sonrasını fon alarak anlatıyor. İnsanı hüzünlendirse de iyi bir edebiyat ürünü, okuyun derim...

-"Hendek" tüm küçük puntolarına rağmen merakla ve severek okuduğum bir kitap oldu. Amsterdam belediye başkanının (tabii ki kurmaca) ağzından okuyoruz anlatılanları. Bir kıskançlık ve şüphe öyküsü, insanı ikircikli düşüncelere sürüklüyor. Ben sevdim, umarım siz de seversiniz. 

-Ralf Rothmann'ın daha önce "Genç Işık", "Süt ve Kömür", "Baharda Ölmek", "O Yazın Tanrısı" isimli Türkçe'de yayınlanmış kitaplarını okumuş ve yazarın tiryakisi olmuştum. Geriye sadece öykülerinin toplandığı "Deniz Kenarında Geyikler" kalmıştı, onu da okudum şükür, şimdi Türkçe'ye çevrilmiş yeni bir kitap beklemekteyim. Rothmann'ın öyküleri de en az romanları kadar güzel ve konuları romanlarından hayli farklı. Seveceksiniz...

-Ve Ağustos'un son günü başlayıp bugün bitirdiğim kitap David Park'ın "Bilinmeyen Ülkede Yolculuk"u oldu. Böylece ayı çok iyi bir kitapla kapatmış oldum. Başka bir şehirdeki hasta oğlunu eve getirmek için çok karlı bir günde arabasıyla çıkan babanın bir nevi babalığını sorgulaması şeklinde devam eden bir yol kitabı. Kitabın kahramanı ile birlikte göz alabildiğine bir beyazlık içinde yolculuk ediyormuşçasına sakin akan bir öykü. Okunası...

Bu 11 kitabı gözümle emek vererek okudum. Bir de kulak emeğim var ki Storytel'i aldığıma beni çok memnun etti. Bakalım bunlar nelermiş:


-Storytel'de ilk dinlediğim kitap Sabahattin Ali'nin öyküleri oldu. Işıl Yücesoy o kadar güzel seslendirmişti ki okusam bu kadar zevk almazdım diye düşünüyorum. 

-"Gaip" Mahir Ünsal Eriş tarafından kaleme alınmış ve Beyti Engin tarafından haftalık bölümler halinde seslendirilmiş. "Teşkilat" olarak adlandırdığı gizli bir görevde çalışan, herkesin çekindiği bir adamın kaza geçirip hafızasını yitirmesi ve yatağa mahkum olması sonucu ortaya çıkan şüpheli haller aile tarafından araştırılmaya başlanır. Bir nevi Susurluk Vakası benzeri bir öykü. Ben dinlediğimde tüm bölümler bitmişti. O kadar iyi bir seslendirme idi ki mutlaka dinleyin derim. Zaten baskısı da yok, sadece Storytel'de...

-"Günlük Ritüeller" bölüm bölüm dinlenecek, sıkıldıkça ileri sarılabilecek hoş bir kitap. Ünlü sanatçıların günlük ritüelleri anlatılıyor yazar tarafından. Şerif  Erol seslendirmiş.

-Teoman benim pek ilgi alanıma giren bir sanatçı değildir, anı sevdiğim halde kitabı "Fasa Fiso"yu da almayı düşünmemiştim. Storytel böyle durumlarda merak giderici oluyor. Kendisinin seslendirdiği kitap özellikle ilk bölümlerde hayli sevimli ve hoş. İlerledikçe biraz sıkmaya başlasa da hayranlarını memnun edecektir. 

-Dinlediğim son kitap Serbülent Şengün'ün "Sesini Biraz Açabilir miyim?"i oldu. Sonuna kadar büyük bir keyif ve nostalji duygusuyla dinledim. Erdem Akakçe de çok güzel seslendirmiş. Yazar çocukluğundan başlayarak-70 doğumlu-Türkiye'de ve babasının görevi nedeniyle gittiği İsveç, İsrail, Almanya ve Gümülcine'de yaşadığı günleri, o dönemin müziklerini, giysilerini, filmlerini, dizilerini, toplumsal olaylarını, politikasını, teknik gelişmelerini bir çocuğun gözünden dönem dönem anlatıyor. Dinlemenizi öneririm...

Ağustos sıcak, nemli, sıkıcı bir ay olsa da kitaplardan aldığım verim açısından gayet başarılıydı. Devamını diliyorum...