.

.
.

2 Mayıs 2021 Pazar

2 MAYIS (NİSAN OKUMALARI)

Sevgiler, saygılar kıymetli takipçilerim,

Asker mektubu gibi başlık attım, eh serde zamanında çok mektup yazmışlık var, oradan kalma bir alışkanlık. Mektup yazmaya şimdilerde de devam etmeyi çok isterim ama maalesef eskilerin gelip de selam veren postacı amcaları kalmadı. Zerocum bana bir mektup yazdı, 4 ay oldu hala elime geçecek. Hal böyle olunca kimseyi yormaya gerek yok, yürüyerek gelse ulaşacak mektup ulaşmıyor işte. Bilenler bilir, kartpostal etkinliği yaptığımız zamanlardan, bir dumanlı postacımız vardı, ağzından sigara düşmez, kazara denk gelirseniz dumanı suratınıza üfler. Gelen zarfları elime tutuştururken neredeyse döver, zile basmaya tenezzül etmez, yağmurda çamurda kapının altından atıp gider. Şimdilerde yok ama gelen mektup da yok, sanırım postacısız kaldık, zira neredeyse 4 aydır posta kutularında kredi kartı ekstresi bile görmedim. 

İlkgençliğimde sıra arkadaşımın babası Sayıştay denetçisi idi, yazları mutlaka birkaç aylığına Türkiye'nin değişik illerine kurum denetimlerine giderdi ailesiyle birlikte. Arkadaşımla birbirimize sayfalar dolusu mektuplar yazardık. O mektupların gelişini beklemek, zarfı açmak, okumak heyecandan kalbimi çarptırırdı. Şimdi bir arkadaştan biraz uzunca mail gelse mektup gelmiş gibi seviniyorum. 

Dün itibarıyla kapandık diyeceğim ama ben zaten kapalıydım, farkeden bir şey olmadı. Esasen diz ağrılarım olmasa en azından arada bir yürüyüş yapıp baharı selamlamak isterdim, kader utansın. Balkondan gördüğümle yetinmek zorundayım. Dün sabah beyaz bir kelebeğe denk geldim, başka bir yöne uçana kadar ağzım açık izledim, ne hallere düştük. Toplamda tek bir çiçek açmış ağaç gördüm, o da fizik tedavi kliniğine giderken yolda, arabanın camından. Adın batsın pandemi, defolup gidin Cevriyeyle, Tevriye.

Gelelim Nisan ayı kitaplarına, toplamda 10 kitap okumuşum. Bakalım nelermiş: 

-Pek tabii ki merakla beklenen "Veba Geceleri" ayın ilk kitabı oldu ve 10 günümü yedi. Orhan Pamuğun çok sevdiğim kitapları olduğu gibi hiç sevmediğim kitapları da oldu ama asla yazarlığına laf etmedim. Veba Geceleri'ni de ıkına sıkına, adeta görev yapar gibi okumama rağmen beğenmedim diyemeyeceğim. Ben bu sıkıntılı hali hayatta başetmeye çalıştığım pandeminin kitapta da neredeyse aynısını bulmaktan kaynaklandığını düşünmüştüm ama şimdi okur yorumlarını okurken asıl noktayı buldum, duygu eksikliği. Çok araştırılmış, uzun incelemeler yapılmış, büyük emek var üstünde ama işte ders kitabı okuyor gibi bir hava yaratıyor insanda. Pek çok kişinin ortak görüşüne ben de katılıyorum, kitabın en güzel ve en önemli kahramanı Minger adası. İnsan bazen daldırıp pandemi bitse de gidip gezsek diye bile düşünebiliyor. Onun dışında hiçbir kahramanı sevemedim açıkçası, lakin gereğinden fazla uzatılmış olsa da okunmaya değer...


-Son zamanlarda okuduğum en iyi öykülerdi diyebilirim sepya fotoğraflara yazılmış "Sepya"daki öyküler için. "Ada Sahillerinde Bekliyorum" favorim, "Kötü Haber" isimli son öykünün yazıldığı fotoğrafsa Yenimahalle'nin ünlü fotoğrafçısı "Hülya"da çekilmiş, sanki tanıyorum.
Okuyun bu kitabı, kitap incecik ama öyküler çok incelikli...
"Bilirsiniz kimse kimseye gerçek hislerini söylemez bu hayatta. Ekseriyetle içinden geçirir. Yoksa kalbin kırıldığında "çıt" diye bir ses çıkmaz miydi? O ses duyulsa belki, insan bir daha kalp kırar mıydı?"
"Yersiz Şeyler" isimli öyküden...


-Pek çok sevilen şarkının söz yazarı ve prodüktör Mehmet Teoman'la yapılmış eğlenceli bir nehir söyleşi. Pop müzik dünyasının ünlülerini merak edenler için de ayrıca keyifli...


-"Seneler"in o kadar çok övgüsünü duydum ki, sanırım kitabı sevemeyen tek ben varım okuyanlar arasında.  Belki de uygun bir zaman değildi dikkatimi toplayamadım. O yüzden herhangibir fikir beyan etmek istemiyorum. 


-"Miras" bu ayki okumalar içerisinde beni en çok tatmin eden kitap oldu, çok beğendim. Babalarının ani ölümünden sonra miras tartışmasına giren 4 kardeş. Bu işlere konu ilerledikçe ortaya çıkan bir sebeple uzak duran en büyük kız kardeş Bergljot'un ağzından okuyoruz olayları. Kutsal ailenin arka planında neler olabileceğini ve bireyler üzerinde ne tür travmalara yol açabileceğini her zaman çok sevdiğim sakin İskandinav tarzıyla anlatıyor... 

-Kemal Varol son dönem yerli yazarlar arasında en sevdiklerimden biri. "Kara Sis" nerede olduğu belli olmayan bir hapishaneyi mekan olarak almış, karısını öldürdüğü için cezalı Mesut Hoca'nın ağzından mahkumların hikayesini anlatıyor. Romanın esas oğlanı yeni gelen mahkum Barana ve olaylar onun etrafında dönüyor. Her zamanki gibi yazarın akıcı dili kitabın ilgiyle ve merakla okunmasına sağlıyor. Hem "Kara Sis"i, hem de okumadıysanız yazarın diğer kitaplarını tavsiye ederim.


-Ian McEwan benim severek okuduğum yazarlardan biri, "Siyah Köpekler" ender okumadığım kitaplarından biri idi, diğerleriyle kıyasladığımda biraz daha alt düzeylerde yer alsa da severek okudum. Balaylarında yaşanmış ve üstü örtülmüş bir olayın hayatlarını etkilediği bir çiftin öyküsü anlatılıyor kitapta damatlarının ağzından. McEwan'ı seviyorsanız okuyunuz derim... 


-Jean Louis Fournier'in yeni ve okumadığım kitabı idi "Tek Yalnız Ben Değilim". Lakin en güzelinin bu olduğunu söyleyemeyeceğim. Yazar engelli çocuklarının ve karısının ölümünden, kızının da kendini dine vermesinden sonra hissettiği yalnızlık duygusunu satırlara dökmüş. Külliyatı devirdiyseniz okuyabilirsiniz ama Fournier'den ilk okuyacağınız kitap bu olmamalı bence...

-"Çocuklar İçin Bach" Avustralyalı bir yazarın kitabı.  Biri ağır otizmli iki çocuklarıyla Melbourn'da yaşayan Dexter ve Athena'nın düzeni Dexter'in üniversiteden arkadaşı Elizabeth, kızkardeşi, sevgilisi ve sevgilisinin kızlarının yanlarına gelmesiyle bozulur, aralarındaki ilişki farklılaşır. Pek severek okuduğumu söyleyemeyeceğim ve o yüzden tavsiye de edemiyorum. 

-Nisan ayının son ve çok sevdiğim kitabı "İşin Aslı, Judith ve Sonrası" oldu. Sandor Marai'yi "Bir Burjuvanın İtirafları" ile tanımıştım. Açıkçası başlarda iyi giderken sonlara doğru sıkılmış ve yarım bırakmıştım, o günün kafa karışıklığından kaynaklanmış da olabilir. "İşin Aslı" ilginç ismi ile dikkatimi çekti önce, Sandor Marai'nin diğer kitabından dolayı biraz tereddüt etsem de Macar Edebiyatı'na olan ilgim nedeniyle aldım. Aldım almasına da epey bir bekledi kitaplıkta. Ve dün esefle, "Niye bu zamana kadar beklettim" düşüncesiyle kapattım son sayfasını. Üç kişinin ağzından okuyoruz olayları. Üç farklı bakış açısı, üç farklı düşünce, üçünün de birbirinden çok farklı oluşu. "Doğru eş yoktur" kavramının irdelenişi, son bölümde savaşın getirdikleri, burjuva yaşamının benzerlikleri, her şey çok iyi yansıtılmıştı. Kolay okunan, su gibi akan bir kitap asla değil ama elden bırakılacak bir kitap da değil. Şimdi sıra yarım kalan "Bir Burjuvanın İtirafları"na tekrar el atmakta...

Hepinize sağlıklı kapanmalar ve bol okumalar diliyorum...


 


26 Nisan 2021 Pazartesi

26 NİSAN (AND OSCAR GOES TO LEYLAK DALI)

Selam dostlar, sinema aleminin en önemli ödüllerinin dağıtıldığı geceye malumunuz üzere her yıl olduğu gibi bu yıl da davetli idim. Akademi'den gelen davetiyeyi anılar defterimin arasına koyup bir özür telgrafı çektim:

"Malum Covid var stop Aşılarım Sinovac stop Narin bedenim bulaşmadan korkar stop O nedenle aranıza katılamayacağım stop Katılımcılara başarılar dilerim stop Kalbim sizinle stop"

Katılamadığım gibi gecenin 3'ünde kalkıp töreni de izlemedim itiraf edeyim. Üstelik bu yıl TRT2'de yayınlanıyordu ve Digiturk'e yalvarmaya da gerek kalmamıştı, yine de uyku galip geldi. Amma velakin siz değerli takipçilerimi kırmızı halıdan mahrum etmek hiç içime sinmedi. Kalkar kalkmaz önce ödül paylaşımlarını okudum, sonra kırmızı halıda sanal bir geçit töreni izledim ve gördüm ki uyku bölmeye değmezmiş. Son yıllardaki Altın Portakal geçit törenine dönmüş, ödül adayları ve birtakım bilmediğim arkadaşlar. Hollywood yıldızları nerdesiniz, aşılarınızı mı yaptırmadınız, davet mi etmediler?

Gördüğüm kadarıyla bu yılki kostümler korkunç ötesi. Giysiler Covid nedeniyle mesafe kuralına uygun seçilmiş diye düşündüm. iki grup var, birincisi "Seni Uzaktan Sevmek Aşkların En Güzeli", ikincisi "Yaklaşanı Yakarım". Birinci gruptakiler çadır boyutundaki giysileriyle 1,5 metrelik hijyenik mesafeyi bizzat sağlamaya çalışmışlar, ikinci gruptakiler de öyle parlak renkler seçmişler ki yaklaşanın gözü pörtlesin, gelemesin. Şimdi görelim, önce birinci grup:


Amanda Seyfrid, sanırsın çadır kurmuş girmiş içine, nereye yanaşacaksın. Çadırı Armani kurmuş haliyle, Kızılay kuracak değil ya...

Carey Mulligan'ın çadır Valentino'nun marifeti, o masraftan kaçmamış, yağmur geçirmesin diye plastik kaplamış üstünü. 

Halle Berry'nin çadırı Dolce&Gabbana'dan, serin tutsun, rüzgar alsın diye ince kumaştan hazırlamışlar. Belindeki kemer gerektiği durumlarda maske olarak da kullanılabilir haliyle.

Laura Dern, Oscar De La Renta'nın teklifini gerek yok, masrafa girmeyin, ben bu yıl evdeki toz alma fırçasına bürünerek geleceğim diye reddetmiş. 

Nicolette Robinson zayıf göstersin diye siyah tercih etmiş çadırını ama çadır kapısından görünen selülitlere mani olamamış.


Maria Bakalova, "Ben anlamam, en büyük çadır benim olsun" demiş. Çadıra fazla kumaş gidince üst tarafta kumaştan ve haliyle masraftan biraz kısıntı yapmışlar. 

Vanessa Kirby arka cenahtan gelecek hain yaklaşımlara karşı çadırın kuzey yönünün geniş tutulmasını istemiş.

Angela Basset çadırının hem kuzey yönünü geniş tutturmuş, hem de havadan gelebilecek virüslere karşı üst kısımlarına da ilave yaptırmış ki tam koruma sağlansın. 

Gelelim ikinci gruba, "Yaklaşanı Yakarım"cılara. Benim koyarken gözüm yandı, salondakiler ne yaptı bilmem:


Colman Domingo içlerinde en tedbirlileri, o rengi gören değil 1,5 metre, yanaşamaz bile, kör olur mazallah, kör olur. 


"Yandım alamadım, para bulamadım" dedirtiyor Ariana De Bose, güneş gözlüksüz yanaşmayınız. 

Haydi bu rengi göz alsın da kimse yanaşamasın diye seçtin Zendaya, bari yan dikişleri bir ütületseydin. Kazıklamışlar seni, astarlık kumaştan dikilmiş bu elbise.

Ve bu grubun son elemanı Erica Rivinoja (Onca senedir Oscar törenlerine katılırım ben bunların çoğunu tanımıyorum, belki siz biliyorsunuzdur). Colman Domingo'dan artan kumaşları buna dikivermişler. Çantası da kızının beslenme kutusu imiş.

Katılımcıların çoğu Covid nedeniyle kuaföre gidememiş, saçlarını evde tarayıp gelmişlerdi belli ki, onları da görelim:

"Oscarım şekil, önümden çekil", saç dediğin nedir ki, mühim olan yetenek. Francisciğim taramadan çıkıp gelmiş, yönetmeni de iki örgü yapıvermiş. 

Garret Bradley de örgücülerden, ne gerek var kuaföre ör, çık.

Bir de hanım hanımcık grubu var, bir tanesi canımız kraliçemiz Olivia Colman. Arkadaş Dior Dior olalı böyle zulüm görmedi bence, bu ne kardeşim mürebbiye mi giydiriyorsunuz. Haydi diken dikti de giyen niye giydi, ortaokuldaki Türkçe öğretmenim bile uzun donlarının üstüne daha havalı şeyler geçirirdi:


Peki bu ne? "Elbise giymene izin veririm ama bir şartım var, altına pantolon giyeceksin, bacakların görünmeyecek" demiş muhafazakar babası sanki. Otur Glenn Close, sıfır!

Şuncağız kim bilemedim, H.E.R. diye geçmişler altyazısını. Bizim gelin bizden kaçar, başını örter k.çını açar hesabı olmuş.

Yardımcı kadın oyuncu ödülünü hakkıyla alan "Minari"nin büyükannesini eklemeden geçemeyeceğim, canım benim. Youn Yuh Jung:

Benim favorim Viola Davis idi, "Ma Rainey's Black Bottom" filmindeki muhteşem performansıyla ama kader utansın yoluk Frances'e kaptırdı Oscar'ı 😃 Kostümü kağıttan kesilip giydirilmiş gibi olsa da her daim kalbimdedir kendisi:

Ve en beğendiğim giysi ile bitireyim bu postu, Margot Robbie, pullu balığa benzese de en sade, en zarif:

 Bu garibanlara kıyafet kakalayan modacıları tebrik eder, diken ellerinizi ayılar yesin derim. O abuk giysileri sırtlarına geçirenlere de akıl fikir nasip eylesin. Bir dahaki Oscar törenlerinin pandemisiz ortamlarda yapılması dileğiyle benden bu kadar, gidip görmeyince, uyanıp izlemeyince böyle oluyor.



25 Nisan 2021 Pazar

25 NİSAN (BALKON ZAMANI GELDİ)

Havalar ısınmaya başladı, sabahtan böyle bulanık, puslu iken öğleden sonra güneş bulutlarla köşe kapmaca oynayarak  yüzünü gösterdi. Kitabımı alıp balkona çıktım, geçen gün yıkayıp kumru pisliklerini temizlemiş, bu arada dizim yetmiyormuş gibi bir de bacak kaslarımı zedelemiştim. O kadar kibar oldum ki, balkon yıkamaya bile gelemiyorum, tencere buharından romatizmalarım azıyor, marul yıkarken dikenleri elime batıyor, abajur ışığından tenim yanıyor, nohut üstünde premsesim anlayacağınız 😃 Neyse abartmayayım güneşi görünce biraz D vitamini alırım diye düşündüm, bir sandalyeye oturdum, bir sandalyeye ayaklarımı uzattım, tam kitaba başlamışken gözlerim ayaklarıma kaydı. Epeydir çorapsız müşerref olmamıştım kendileriyle gün ışığında. Farkettim ki ayaklarım eş yumurta ikizi değil, birbirlerine hiç benzemiyorlar. Sol ayağım ne kadar düzgün, efendi görünümlü ise sağ ayağım serkeşin teki. Sol ayağın parmakları hizalı, kemikleri ait olduğu yerde iken, sağ ayak yayılmış gitmiş, her bir kemik bir yana fırlamış. Başparmağın kemiği "Ben buradayken size söz düşmez" dercesine büyüyüp yerleştiği mekana yayılmış. Sanırım yanındaki parmak da ona hayran ki sol yana meyledip kolunu omzuna atmış, tırnağı da çarpılmış, yampiri yampiri bakıyor. "Bana bak" dedim, "kardeşinden biraz örnek alsana, o nasıl uslu, tertipli, kendine ait odasında sakin sakin oturuyor". "Ben abiyim bir kere" dedi, "zamanında her işte beni öne attınız, yok kapıdan çıkarken sağ ayağınla çık, yok topa sağ ayağınla vur, çocukken bile 'önümüze gelene bir tekme' oynarken önce benim sallamamı istediniz tekmeyi, ne bekliyordunuz, yıprandım işte, her şeyin sorumlusu sizsiniz, ötekini küçük diye kayırdınız". Haklıydı galiba sustum, daha fazla konuşmasın diye çoraplarımı giyip kitabıma döndüm. 

Çınar budanınca boyu iyice küçüldü, yandan yandan sürgün veriyor ama nerede o eski hali, balkonun üstüne çardak gibi yayılışı. Budanması kuşlara yaradı, kesik gövdelerin üstünde dem çekip cilveleşiyor kumrular.

 Antalya'da kumru popülasyonu çok yüksek. Özel olarak beslenmedikçe güvercine rastlanmıyor. Kimi zaman çınarın üstünde kabul günü yapıp hep bir ağızdan konuşuyorlar. Sokağımızın bir de ağası var, kara karga, kocaman bir şey. Her sabah mutlaka karşı apartmandaki, sahipleri köydeki evlerinde olan kapalı dairenin balkonunu ziyaret ediyor. Ne arıyor, ne yapıyor orada bilmiyorum ama mutlaka bir kolaçan ediyor balkonu. Belki bitki varsa onların tohumlarını falan yiyordur, ya da ordan burdan aparttığı öteberiyi saklıyordur sakin bulunca. Günün geri kalan kısmında ise sokakta turlayıp duruyor, arasıra çatılarda mola veriyor. Ağa karga, serçe, kumru nüfusunun dışında güzel ötüşlü bir kuşa da rastladım birkaç kez, şöyle bir şey:

Google'da arattım, ala sığırcık muhtemelen, değişik bir ötüşü var. Baharı balkonda yaşayınca floram da sınırlı kalıyor. Balkon çınarımızın dışında evin etrafında bir adet upuzun selvi, selvinin dibinde ona yetişmeye çalışan bir defne, ikinci kata yükselen bir çam var. Karşımızdaki yıkılması beklenen apartmanın bahçesinde portakal ve iki yeni dünya, yan tarafında yine iki çam ve çama dolanmış bir mor salkım, mor salkımın karşısında yeni farkettiğim bir Hint leylağı (tesbih ağacı), ön cepheden karşımızdaki binanın önünde 4-5 zeytin, sokağın sonuna doğru tepeleri görünen iki palmiye ve yeni bitirilen bir apartmanın mendil kadar bahçesine laf olsun diye dikilmiş bir muz ağacı  ile sınırlı bir flora bu, hoş buna da şükür, bir çöl kadar boz sokaklar da var çünkü. Leylak yok haliyle, hatta şehirde yok, olanlar da pek uyuz, o yüzden her türden leylak demeti, aslı bulunamazsa fotoğrafı kabul olunur. Aşağıdaki bugün taze geldi, Ankara'dan kızkardeş yolladı, içim açıldı:

Flora ve fauna incelemem bitince Spotify'da "Plastic Ono Band"ı açtım, John Lennon ve Yoko Ono eşliğinde kitabıma döndüm. Bu albümü dinlerken okuduğum kitabın adı da manidardı: "Çocuklar İçin Bach" 😄

Nisan ayı festival ayarında geçiyor. İstanbul Festivali festival filmlerini online olarak evlerimize getirdi sağolsun. Normalde bulup izleyemeyeceğimiz ilginç filmleri 12 lira karşılığında izliyoruz. Neredeyse her güne bir film izledim. Bugünkü filme biletim olmadığı için alışkanlık bu ya boş durmayım diye Netflix'e başvurdum, canım şöyle sudan, neşeli bir film izlemek istedi, şunu buldum:


İtalya'da Vespa motorsikletlerin üretim sürecinden esinlenilmiş bir kurgu, kafa dağıtmalık, keyifli bir filmdi. Dün de yine Netflix'de son zamanların ödüle doymayan filmi Ercan Kesal'ın yapımcı, yönetmen, senarist ve başrol oyuncusu olarak yer aldığı "Nasipse Adayız"ı izleyip çok beğendim, oysa kitabını okurken çok sıkılmıştım. 

Filmlere girersen bu yazı bitmeyecek. Bu gece Oscar töreni var, kırmızı halı olacak mı bilmiyorum, uykum kaçarsa izler, kırmızı halı varsa da bir yazı döşenirim. Şimdilik kalın sağlıcakla...





20 Nisan 2021 Salı

20 NİSAN (HİŞT HİŞT)

Uyanır uyanmaz balkona attım kendimi, henüz canlanmaya başlamamış sokakta kimsecikler yoktu. Derken "Hişt, hişt" diye bir ses duydum. Bakındım, kimseler yoktu. Tekrar geldi ses: "Hişt, hişt!". Haydaa, Sait Faik miyim ben, Burgaz Ada mı burası? Bir "Hişt, hişt!" daha, derken keşfettim. Karşı balkona çıkarılmış kanarya kafesinden geliyor ses. Kanaryacık da benim gibi sıkılmış, muhabbet edecek adam arıyor, bana seslenmiş. "Buyur" dedim, "derdin ne?". "Beni balkona atıyor bunlar, kendileri içerde bir sohbet, bir sohbet" dedi, "bir yardımcı olsanız". "Valla Fenerbahçeliyim kanaryam güzel kuşum ama sahiplerinle hiç muhatap olmuşluğum yok, o nedenle yardımcı olmam da mümkün değil, sen karşıdaki teyzeye anlatsan derdini, o seviyor balkondan balkona muhabbeti. Belki bir faydası olur". "Senden yardım isteyende zaten kabahat" dedi, eğdi boynunu, döndü arkasını, ben de döndüm arkamı, girdim içeriye.

Kırlara çıkamasam da kısa bir süre kendimi Sait Faik gibi hissetmek iyi geldi, eşyalar ve hayvanlar konuşuyor bazen benimle, gerçekten. Ev telefonum mesela, kapatırken "Yürü git!" diyor. Terbiyesiz. Ne kadar uğraştıysam da düzeltemedim ağzını-pardon ahizesini. Ben de bitmiş pilini yenilemeyerek cezalandırıyorum kendisi. Çalıp duruyor, açmıyorum. Terbiyeli cep telefonumdan arasın aramak isteyen, o her seferinde Refik Talat'ın "Mahur Saz Semaisi" ile sesleniyor bana. Dinlemek ister misiniz?


Nisan ayı İstanbul Film Festivali ile başladı ve sürüyor. Pandeminin yegane faydası festivali evimize getirmek oldu sanırım. Hergün bir film izliyorum, bazen iki. Dün mesela önce bir İran filmi olan "180 Derece Kuralı"nı izledim, çok beğendim. Tüm İran filmleri gibi sakin, sade ve abartısız ama aynı ölçüde etkileyici bir filmdi. Sonra elime Kemal Varol'un son kitabı "Kara Sis"i alıp balkona çıktım. Hava bir garip, bulanık, nemli ve sevimsizdi. Çınarımı geçen sene eşeklemesine budadıkları için artık yaprakları balkona sarkmıyor, bizleri de karşı apartmandakilerin gözlerinden saklamıyordu. Canım sıkıldı, bir süre dallara konup kalkan kumruları izledim, hayli samimiydiler, "Geldi bahar ayları/Gevşer gönül yayları" moduna geçmişler. Çınara "çabuk büyü" diyerek girdim içeri, o konuşmuyor ama beni anlıyor.

Baktım yapacak iş yok, "Doğan Apartmanı Belgeseli"ni açtım. İstanbul'da en sevdiğim binalardan biridir, vakt-i zamanında bir arkadaş aracılığı ile girip gezmişliğim de vardır. Herhalde çok param olsa ve İstanbul'da yaşasam bir daire almak için fırsat kollayacağım yerlerin başında gelirdi. Belgeseli izledim izlemesine de renklerinde ve senkronizasyonunda sorun vardı, pek keyif almadım. Hem bana ne ya, "zenginin malı züğürdün gözünü yorar" di mi 😃 Hoş o göz değil çene idi ama olsun varsın, kim var konuşacak etrafta ki çenemi yorayım, ancak göz yorabiliyoruz. 

Öyleyse göz yormaya devam dedim ve Mubi'ye yenilerde gelen bir başka İran filmini açtım, geçen yıl Berlin'de Altın Ayı'yı kapmış, İran'da siyasi yasaklı olduğu için yönetmen Mohammed Rasoulof'un gizlice çektiği "Şeytan Yoktur/Sheytan Vojud Nadarad"u. İran'da sıklıkla uygulanan idam cezasını konu alan bir film ve çok çarpıcı dört hikaye ile anlatılıyor. Ana tema "idama hayır diyebilmek". 2,5 saati bulan uzunluğuna rağmen soluksuz izledim. Denk getirdiğinizde mutlaka izlemenizi tavsiye ederim. 

Böyle böyle akşamı bulduk haliyle, mevsimin ilk zeytinyağlı fasulyesini yiyerek akşam yemeğini de eda ettikten sonra tam elime kitabımı alıyordum ki kızkardeşin yolladığı Füruzan söyleşisi çarptı gözüme. Kitaba geçmeden onu da okuyuverdim. Füruzan'ın ilk kitabı "Parasız Yatılı"nın 50. basım yılı nedeniyle YKY bir koleksiyon kitap çıkardı. 5000 adet basılan bu özel kitabın 4683 numaralı olanı benim kitaplığımın en güzel yerinde şimdi.

 

Pandemiye değmediğim bir yazı yazmak istedim bu sefer, Sait Faik'le başladım madem yine onunla bitireyim:

Bu sefer yakaladım. Bahçıvandı. Oydu oydu.
— Hadi, hadi, yakaladım bu sefer seni, dedim.
— Yok vallahi, dedi. Vallahi daha kesmedim bakla, senden ne diye
saklayayım, parasıyla değil mi?
— Sen değil misin «hişt hişt» diyen?
— Ben de duyarım bir ses, amma bulamam nereden gelir?
Nereden gelirse gelsin; dağlardan, kuşlardan, denizden, insandan, hayvandan, ottan, böcekten, çiçekten… Gelsin de nereden gelirse gelsin!.. Bir «hişt hişt» sesi gelmedi mi fena. Geldikten sonra yaşasın çiçekler, böcekler, insanoğulları...

- Hişt hişt!
- Hişt hişt!
- Hişt hişt

(Sait Faik ABASIYANIK, Alemdağ'da Var Bir Yılan)


 




15 Nisan 2021 Perşembe

15 NİSAN (BENİM PASTANELERİM)

Sabah kafamın içinde çalan "Kiraz aldım dikmeden/Halimem dallarını bükmeden/Bir armağan ver bana/Halimem ben gurbete gitmeden" türküsüyle uyandım. Bu benim kafamda bayatlayan türküler inanın TRT Radyo repertuarında bile artık kullanılmıyordur, bana ne oluyorsa, eskileri yaşatma derneği başkanıyım galiba. Şurada yenilerden 5 şarkıcı adı say deseniz Mabel Matiz'den öteye geçemem, o da yeni sayılırsa. Kendimi eskiden pastanelerde, cafelerde bir köşede duran, içine para atıp istediğiniz şarkıyı ışıklar saçarak çalmaya başlayan müzik dolaplarına benzetiyorum, "jukebox" deniyordu galiba bunlara, şöyle bir şeydi:

 

 Görsel: Buradan
 
Gençliğimizin olmazsa olmaz mekanlarından Akay Caddesi'ndeki Funda Pastanesi'nde vardı bunlardan bir tane, şimdi yerinde kazulet bir bina ve bir banka şubesi var hatırladığım kadarıyla, pastane mastane kalmadı. Zaten nerede pastane kaldı ki, varsa yoksa cafeler, onların da 3. nesil olanları. Kış günü vanilya kokulu ılık pastanelere oturup demleme çay ve Türk kahvesi ile gençlikleri geçmiş bizlerce "Chemex"lerin erlenmeyer, "Dripper"lerin fincan sanılması gayet normal 😃 Tam "Moka pot"la "French Press"e alıştığımız gibi onlara da alışacaktık ki pandemi çöktü üstümüze. Yine de yeni nesil cafelerdense bulduğum yerde nesli tükenmeye yüz tutan pastanelere oturmayı tercih ederim. Sözüm pandemi sonrasına tabii, umut fakirin ekmeği, yiyip dururuz işte. En sevdiğim Flamingo idi, önce Atatürk Bulvarı'ndaki upuzun salon, sonra taşındığı Tunalı'daki duvarları bakır flamingo rolyefleriyle kaplı, mermer zeminli mekan. Yediğim, içtiğim her şeyin ayrı lezzette olduğu, kapısının önündeki masalarda Tunalı'nın kâdim büyük teyzelerinin tüm görkemleri, kabartılmış ve sarıya boyanmış seyrek saçları, hatırı sayılır makyajlarıyla bir şeyler yiyip içtiği güzelim pastane. 3-4 yıldır yerini yağ kokulu, sıradan bir dönerci aldı. 
 

Arkasından ağıt düzdüğüm bir başkası Akman. Bozasıyla çocukluğum, kahvesiyle gençliğim, sosisli sandviçiyle yetişkinliğim. Annemle gittiğim son pastane, ölümüne yakın bir hastane dönüşü yolda rastladığımız oğlum "Yorgunum" demesine rağmen ısrarla götürmüştü, vişneli pasta yiyip çay içmiştik, kucağındaki çantadan bize çaktırmadan hesap ödemek için cüzdanını arayışı hâlâ gözümün önünde. Kapanan her mekanla ölenler bir kez daha ölüyor, anılar bir kez daha soluyor. Önce Ulus'taki güvercinlerin dem çektiği havuzlu mekan, sonra Kızılay'daki turuncu sandalyeli küçük şube. Yeni nesiller tutar mı bu aile büyüklerinin yerini?


Çocukluğumda alışveriş için Ulus'a giderdik, Kızılay henüz hayatımıza pek girmemişti, daha sosyetik bulurdu büyükler orayı. Ulus'a gitmenin adı "Ankara'ya gitmek"di. Yenimahalle başka bir şehirdi sanki 😄 Yenimahalle otobüsünden inip eski Meclis'lerin önündeki yokuşu tırmanırdık. 2. Meclis'in önünden geçerken bahçeyi çevreleyen, aralarına zincir gerilmiş o beton toplara mutlaka dokunurdum. Ne mutlu ki hala yerlerinde duruyor o beton küreler. Yokuşun sonunda Ulus İş Hanı çarşılarına gitmek için yeşil ışığın yanmasını beklerdik. Küçüklüğümde sesli bir sistem vardı trafik ışıklarında, yeşil yanınca "Yayalar geçebilir" diye üstüste anons ederdi bir kadın sesi. Genelde komşularla giderdik Ankara'ya(!) ve eğer yanımızda Valentin Teyze ile kızı Elizabet varsa anneanneme döner "Yayalar geçebilirmiş Niğdeli Teyze, hadi sen geç" derdi 😉 Canım Elizabet, ilk arkadaşım, kimbilir nerelerdedir? 

Ulus İşhanı'nda işimizi bitirince Akman'a oturur muyduk hatırlamıyorum, sanmam ki oturalım ama yan taraftaki Dodanlı Mağazası'na mutlaka girilirdi. Tabelada ardarda yazdığı için mağazanın adı benim için hep "Dodanlı Yerli Mallar Dodanlı"dır. Çok büyük bir kumaşçı idi. Yapısı aynen Akman'ın formunda idi. İçerisi mis gibi apreli kumaş kokardı. Şakkadak açardı kumaş topunu tezgahtar, elindeki metreyle ölçer, cebinden çıkardığı makasla da inanamadığım bir hızla cırrt diye keserdi.  Artık Dodanlı da yok, Akman'ın yerini dondurmasıyla ünlü bir cafe almış, Dodanlı boş duruyordu son gördüğümde, şimdi nicedir bilmiyorum. 

Israrla oturup, sonra da gülerek çıktığımız bir başka pastane yine Bulvar üstündeki Meram idi. Arkadaşım oranın çayını çok severdi, o yüzden okul çıkışları sık sık uğrardık üniversitedeyken. Üst katta, cam önündeki bir masaya oturur çay isterdik, bazen yanında bir pasta. Suratsız bir garsonu vardı, çayları getirir adeta kafamıza atarcasına masaya koyardı. Daha o masadan ayrılmadan biz arkadaşımla kıkırdamaya başlar, sonra adamın aslında garson olmak istemediğini, başka bir mesleği arzu ettiğini ama mecburen garson olduğunu düşünüp ona meslek yakıştırmaya başlardık. Hesabı öderken de aynı suratsızlığa maruz kalır ama her seferinde oradan geçerken girer, aynı masaya oturup aynı garsonun çayları kafamıza atmasını beklerdik. Meram da yok artık, başka bir yerlere taşınmıştı, hala duruyor mu bilmiyorum.
 
Çocukluğumun Yenimahalle'sinin pastaneleri, babamın bana "Prenses" pastası aldığı Avrupa Pastanesi. Sonradan cinsiyeti değiştirilip ünlü firmalarca paketli ürün haline getirilen Çokoprens'in büyükannesiydi prenses pastası, en güzel yapanı, belki de icat edeni de Avrupa Pastanesi 😃


 Ne mutlu ki pastane de, pasta da orijinal haliyle hala yerinde. Ve çocukluk günlerimizin sihirli mekanı, kornet külahıyla, şahane dondurmalarıyla Vardar, başka yerlere şubeler açsa da Yenimahalle'deki eski yerinde hala duruyor çocukluk kalemiz olarak:

 "Aygın mısın Halimem, baygın mısın"dan nerelere geldim. Sürç-ü lisan ettim ve başınızı ağrıttıysam affeyleyin. Malum evde hapisiz, buraya yazı yazmak da bir nevi terapi, aksi takdirde kafayı bozmak işten değil. Hepinize sağlıklı günler diliyorum...


9 Nisan 2021 Cuma

9 NİSAN (ANNEMİN ÇEYİZ SANDIĞI)

Birkaç yıl önce kardeşim çeyiz sandıkları üstüne bir çalışma yapmış ve bunun sonucunda ortaya çıkan yazılar artık ne yazık ki yayını sona eren "Amargi" dergisinde yer almıştı. İçlerinden bir tanesi de benimki idi. Bu sabah bilgisayardaki yazı arşivimi karıştırırken karşıma çıktı. Okumayanlar için bir kez de blogda yayınlansın bari dedim, hem de çeyiz sandıklarına özel bir önem veren annelerimizi yadetmiş oluruz.


Hangi eve taşınırsak taşınalım yatak odasının değişmez eşyasıydı o ceviz sandık. Ceviz miydi acaba, şimdi kararsız kaldım, daha çok meşeye yakındı rengi, kalın bir cila tabakasıyla kaplıydı ve el girebilecek gibi anatomik bir tutamağı vardı. Oda ne kadar dar olursa olsun mutlaka sığdırılırdı bir köşeye; karyola, gardrop, tuvalet masası defalarca değiştiği halde o hep sabit kalırdı. Benim için Alaaddin’in sihirli lambası ya da Ali Baba’nın hazine mağarası gibi gizemli bir şeydi. Elbise dolabı ya da çekmece değildi ki zırt pırt açasın, hem açma ehliyetim yoktu, onu ancak anneler açabilirdi. Babaların bile yaklaşması yasaktı. İçinden bir şey alınacağı zaman heyecandan boğazım kururdu. Annem sandığın önüne diz çöker, törensel bir edayla kaldırırdı ağır sayılabilecek kapağı. İçinden ahşapla naftalin karışımı bir koku yükselir, içeriği daha da esrarlı kılardı. Öyle bir saygılı el hareketiyle alırdı ki annem içindekileri ibadet ediyormuş gibi gelirdi. O zamanlar çok gençti, bense küçük bir çocuk. İçinde annemin genç kızlık hayallerinin, ana evinin sıcaklığının, anılarının, belki de kırılmış umutlarının yattığını düşünemez, sandıktakileri görmek için sabırsızlanır, “haydi, haydi” diye dürterdim biteviye. Belki de acelemin ve heyecanımın nedeni annemin benim doğmadığım zamanlarından bir ipucu ele geçirmekti.

Sandıkta benim için en çarpıcı eşya pembe bir kutuydu. Kalın kartondan yapılmış, üzerine leblebi yiyen dalgalı saçlı, esmer bir kadının resmedildiği, Çorum’dan geldiği alt yanındaki leblebicinin adresinden belli olan orta boy bir kutu. Annem sandığın içindekilere dalmışken fark ettirmeden kutuyu açmış ve üst üste yığılmış bir sürü mektup görmüştüm. Babamın el yazısını tanımış ve müthiş merak etmiştim neler yazdığını. Okumaya hiç muvaffak olamadım, sonraları sandık açma yasağımın sona erdiği zamanlarda aklım kendime yazılmış mektuplara kaymıştı, merakım tekrar hayata geçtiğinde ise gizemli pembe kutu sandıktan yok olmuştu. Hep şaşarım, annem gibi tutucu, romantik gönül hikâyelerinin hayatında pek fazla yer almadığı bir kadının babamın muhtemelen askerden ve onsuz birkaç ayını geçirdiği görev yeri Meriç’ten yazdığı mektupları niye bu kadar uzun süre sakladığına.

Pembe kutunun sırrına erememiştim ama sandıktan çıkan annemin hiç kullanılmamış, zamanla sandık lekeleri oluşmuş çeyizlerine, eski giysilerine, kendimin çocukluk kıyafetlerine bakmaktan büyük zevk alırdım. Bir sabahlık vardı mesela, pembe satenden, pek görkemli bir şey. Dikiş kursunda bizzat dikmiş, işlemiş, su büzgüleriyle, kapitone dikişlerle süslemişti. Bir kere bile üstünde görmedim, ben doğmadan ya da yeni gelinken giydiyse giymiştir, o kadar. Utanırdı annem öyle kadınsı giysilerle ortalık yerde salınmaya. Üzerinde onca emeğin, ince işin olduğu o sabahlık sandık köşesinde ihtiyarlayıp gitti. Sabahlığın takımı, daha ince bir satenden geceliği de vardı, onu bazen yalvar yakar bir süreliğine dışarı alır, üzerime giyip şarkıcılık oynardım. Sonraları gecelik olarak ben giyip eskittim zaten, o sabahlık ablası gibi sandıkta yaşlanmadı sayemde.

Üst sıralarda, mor üstüne sarı dallar işlenmiş bir bohçanın içinde nişanlığı ve gelinliği dururdu. Nişanlığına bayılırdım, bir yüzü pembe, bir yüzü mavi, üzerinde minik çiçekler olan yine satenden bir giysiydi. Elimi kaygan yüzeyinde gezdirir, “Annem bunu şimdi neden giymez ki?” diye düşünürdüm. Gelinlik bohçadan çıkarkense nefesimi tutardım; kendinden desenli, verev etekli, beyaz bir tuvaletti. Duvağı hiç yer etmemiş zihnimde ama kırmızı kurdeleyle bağlı bir yumak gelin telini hiç unutmadım. Her seferinde birkaç tel koparır, o gün bebeklerimden birini mutlaka gelin ederdim. Sandığın kuytu karanlığında uzun süre dinlenen iki giysiden birincisi zaman içinde yastık başına, ikincisinin kocaman verev eteğinin bir kısmı bir aile dostunun oğlunun sünnetinde kardeşim için gelinliğe, bir başka kısmı da bana şık bir bluza dönüşecekti.

Eski giysilere gelirdi sonra sıra; yeşilli-sarılı, belden kloş kaşe paltosu, eski fotoğraflarında gördüğüm kahveli bejli, yarasa kollu kazağı, mavi jilesi, yakası el örgüsü dantelden beyaz bluzu çıkardı ardı ardına. “Bunları niye giymiyorsun?” diye sorardım, gülerdi, “Demode oldu bunlar, hem dar geliyor” derdi. Niye saklardı ki acaba bir daha giymeyeceğini bile bile?

Derken beni güldüren ve sevindiren bebeklik giysilerim dökülürdü ortaya. Çiçekli basmadan büzgülü bir tulum. Fotoğraflarımdan biliyorum, minik bir ayıya benziyorum onu giydiğimde. Annem her seferinde aynı şeyi anlatırdı, bu tulumu giyer, Meriç’de düğün olup davul çaldığında oynamaya başlarmışım, herkes beni izlermiş. Ayıya benzetmekte haksız değilmişim kendimi. Eflatunumsu pembe, askılı bir etek, göğsünde ve etek uçlarında çiçek sepetleri işli, tabii ki annem işlemiş. Ve koleksiyonun en nadide parçası, turuncu üstüne beyaz çiçekli 1 yaş elbisem. Kundak bezleri, kol bezleri, battaniyeler sırayla dizilirdi halının üstüne. Bunların saklanma sebebi hatıra olsun diye miydi, yoksa yeni bir bebek olur da giyer düşüncesiyle miydi, ne sordum, ne merak ettim. Yıllar içinde hepsi bir şekilde yok oldu zaten.

Sandığın diplerine yaklaşırken yatak takımları, kumaşlar, yorgan yüzleri ve annemin işlenmesi yıllar süren ara dantelinin bitmiş parçaları görünürdü. Şimdi o ara danteli kumaşa eklenmiş ve hiç kullanılmamış bir yatak takımı olarak bende duruyor. Sandığım yok ama o da bir çekmecenin içinde yaşlanmakta. Sandığın dibinden patiska ve kola kokusu yükselmeye başladı mı tören sona eriyor demekti. Son bir gayretle niye orada durduğuna akıl erdiremediğim takı kutusuna-altın falan değil, sıradan bijuteri takıları-el atar, kulağımı boynumu doldururdum. Turkuaz rengi süngerden yapılma gül biçimi klipsli küpeler gözdemdi, annemden çok ben takıp sonunda süngerlerini parçalayarak muradıma ermiştim. İçinden çıkanlar yavaş yavaş geri konmaya başlarken kapanış ritüeli olarak pompalı, pembe parfüm şişesini alır, boş oluşuna aldırmadan yüzüme boynuma fısfıs yapar ve gönülsüzce kalkardım sandığın başından.

Annemin orta yaşlarına kadar sandığa gösterilen özen ve içindekiler hep aynı kaldı. Sonraları benim sandığa olan ilgim azalmışken annem içini bana ve kardeşime yaptığı çeyizliklerle doldurmaya başladı. Nikâhıma birkaç gün kala, eşyalarım yeni evime gidecekken sandık bir kez daha törenle açıldı ve içindekiler kardeşimle aramızda paylaştırılmaya başlandı. Kardeşim çok küçüktü ve içinden her çıkan parça, özellikle renkli ve süslü olanlar o kadar hoşuna gidiyordu ki sonunda anneme şöyle bir teklifte bulundu: “Şimdi kapat bu sandığı, ablam işe gidince açarsın, o yokken ben istediklerimi alırım, kalanlar onun olur”.