.

.
.

5 Nisan 2012 Perşembe

HERCAİ


Buralarda bahar coştu, ortalık çiçek, böcek, ot, çöp kaynıyor:) Ama en çok bizim balkondaki nane coştu, uzadıkça uzuyor, gürleştikçe gürleşiyor, balta girmez ormana döndü. Yakında tüm mahalleye yetecek bir nane ağacı dallarını uzatacak balkondan:) Zambak soğanlarımızdan biri sizlere ömür, çürüyerek kendini imha etti, diğer ikisinin keyfi yerinde, filizlenip 3 santim kadar büyüdüler, merakla bekliyoruz açmalarını. Bizim balkon çok şeye gebe bu aralar, içinden yavru kumrular çıkacak 2 yumurta, 2 saksı zambak soğanı, orman gibi nane. Beklemedeyiz bakalım zaman ne gösterecek.
Dün İdefix'den ısmarladığım kitaplarım geldi, evdeki Babil Kulesi'nin üst katına yerleşti:
-Beş Parasızdım ve Kadın Çok Güzeldi/Derviş Şentekin
-Tirza/Arnon Grunberg
-Yalangezen/Mahmut Temizyürek
-Yeryüzünü Gezen Atlı/Mahmut Temizyürek
-Kırlangıcım Paranoya/Mahmut Temizyürek
Son üç tanesi şiir kitabı. Bugüne kadar hiçbir şiirini okumadığım, bu yılın Altın Portakal Şiir Ödülü'nü alan Mahmut Temizyürek'e ait. Çok sevdim şiirlerini, külliyatını toparlayıverdim. Elim değdikçe bir-iki tane okurum şifa niyetine. Buyrun bir tane yazayım size:

"Dünya! diyor dostum, tuhaf oluşlar diyarı
Örneğin papirüs, diri, dolgun bir yaprak
Kuruyunca kıymet oluyor ölüler gibi
Tekerlek örneğin, dönüyor üstüne kapanarak
biz ona ilerliyor diyoruz
uğunuyor değil de,
yuvarlanıyor diyoruz dilimiz sürçerek
bilerek, evet bilerek
Örneğin Fidayda
kabuğu yırtılmış bir yaradan
fışkıran çığlık, oyun havasına dönüşüyor
Bir uğultu, bir koku, bir baş dönmesi
Atların yeraltına çekilmiş nal seslerinden kalan
fesleğen, kekik, yarpuz, yayla çiçeği

ve böylece mucizeler
sıradanlaşıyor hayatımızda
ömrümüz uzun bir zikir ayini."

3 Nisan 2012 Salı

GÜNE SIĞAN GÜZELLİKLER

Yoruldum Blog hanım kardeş bugün ama keyifli bir yorgunluk oldu. Dündenberi sonunda kartımı ele geçirdiğim Doğan Hızlan Kütüphanesi'nden ödünç aldığım kitabı okuyorum: Pembe Otobüs/Mehmet Anıl. Ortaokuldan bu yana kütüphaneden ödünç kitap almamıştım, benim için hoş bir değişiklik oldu. Evdeki okunmamış kitaplar kulesi yetmemiş gibi bir de kütüphanenin kitaplarını evci çıkardım:))

Öğleden sonra güneşli ve sıcak havanın daveti çok cazip gelince upuzun bir yürüyüş yaptık. Park artık tam bahar havasına geçmiş, yapraklanmamış ağaç kalmamış, erguvanlar açmış, Kıbrıs akasyaları coşmuş, ismini bilmediğim fotoğraftaki mor çiçekler halı gibi serilmiş, otlar mis gibi kokuyor. Cezbeye tutulmuş gibi yürüdük de yürüdük. 


Sonra rutin çay molamızı verdik Kır Kahvesi'nde. Çayıma konu mankenliğini günnük(sığla) ağacı yaprakları ve güzeller güzeli sarı yasemin yaptı.  Yeterince dinlenince başka bir rotadan yürüyüşe devam ettik. Ve vakit akşama yaklaşırken kendimizi her zamanki mahalle pidecimize dar attık, aç ve yorgunduk ablalarım abilerim. Bu seferlik diyeti çekmeceye kaldırıp kuşbaşılı pideye daldım, evet yaptım. Pişman değilim:)


Ve akşamın güzelliği, muhteşem Opera ve Balemizin sunduğu  Carl Orff'un "Carmina Burana" kantatı. 120 kişilik bir ekibin seslendirdiği kantat olağanüstüydü. Bir kez daha büyük bir zevkle dinledim. Bu şehirde yaşamak gerçekten ayrıcalık, sanatsal ve kültürel faaliyetlere yetişemez olduk. Mutluyuz, kutluyuz. Sizleri  Carmina Burana'nın en meşhur bölümü "O Fortuna" ile başbaşa bırakıyor ve huzurdan ayrılıyorum...


2 Nisan 2012 Pazartesi

PAMBIK PRENSESLE YEDİ GÜÇÇÜK HERİF


Uzun zamandır sinemaya gitmiyordum, her ne kadar pekçok filmi evde izlesem de sinemanın ve beyazperdenin tadı bir başka oluyor. Bugün oynayan filmlere bir göz atayım dedim ve "Mirror Mirror" yani "Pamuk Prenses'in Maceraları"nın oynadığını görünce ilginç olabilir die düşünüp izlemeye karar verdim. Hem hain Kraliçe rolünde Julia Roberts vardı, severim koca ağızlıyı. Neyse niyet ettim ya o hızla düştüm yola, evden sinemaya kadar yürüdüm. Yollarda bu sarışınları fotoğrafladım, pek güzellerdi.


Film Pamuk Prenses masalını daha farklı bir bakış açısıyla ele alıyormuş, öyle yazıyordu tanıtımında. Haydi bakalım dedim, görelim neylemişler. Daha sinema koltuğuna yerleşip film başlar başlamaz benim telefon da zırlamaya başladı. Herkes beni aramak için sinemaya gitmemi beklemiş adeta, arka arkaya beş kere arandım. Allahtan salon dolu değildi de titreşim sesini duyan olmadı. Önümdeki sıraya iki çocuk ve kucağında birkaç aylık bebeğiyle anaları yerleşmişti. Reklam gösterimi sırasında görevli gelip bebekli kadını biletini iade etmek üzere dışarı çıkardı. Yahu bit kadar bebeyle sinemaya mı gelinir filmde cüce var diye. Türkçe dublajlıydı film, hiç sevmem yabancı filmleri dublajlı izlemeyi. Daha işin başında puan kaybetti böylece. Derken Julia ablamız-ki artık teyze moduna geçmiş enikonu-göründü sihirli küresinin başında. Film animasyonla başladı, normal çekim olarak devamı geldi. Julia üvey kraliçe film boyunca padişah otağı kadar kocaman kostümlerle salındı, Pambık yavrımıza gelince Audrey Hepburn'a benzeyen bir hanım kızımız-Lily Collins'miş adı-oynuyordu. Hafiften bastırılmış ve salakça idi başlangıçta ama ne yapsın yavrıcak, benim de öyle paşaçadırı tuvaletli, kötü bakışlı, koca ağızlı, üstüne bir de kara büyü yapan üvey anam olsa gönlümle gider yetimhaneye yazılırdım sarayı batsın diyerek. Vakt-i zamanında Pambığın kral babası Pambığın anası doğumda ölünce güzelliğine vurulup nikahına aldığı (genelde tüm erkeklerin yaptığı hatayı yaparak) cadının yaptığı büyüyle ormanda kaybolmuş. Giderkene de kızına süslü püslü bir hançer bırakmış. Film boyunca öldüğü söylentisi dolaştı perdede:) Sarayla tebaasının yaşadığı köy arasında içinde canavar olduğu söylenen karanlık ve karlı bir orman var, halk fakir, cadı Julia yiyip içip keyfine bakıyor, canı sıkıldıkça, para bittikçe halktan vergi topluyor. Derken komşu kentin Prensi yanında şebelek yardımcısıyla ormandan geçerkene 7 tene devin saldırısına uğruyor, donuna kadar soyulup şebelekle birlikte sırtsırta bağlanıyor. İşin en acı tarafıysa dev sandıkları 7 şahsın ayaklarına upuzun körüklü çizmeler giymiş 7 cüce olması. O sırada kendisini seven sarayın Eppekçi teyzesi tarafından köyün halini görmesi için gizlice dışarı çıkartılan Pambık apla ormanda don paça bağlanmış prense rastlıyor. Flörtöz birtakım tavırlardan sonra çözüp saraya yolluyor. Cadı Julia diri vücütlü prensi görünce ağzının salyalarını zor toparlayıp onunla evlenmeye karar veriyor. Eh adam yakışıklı, zengin, hemi de prens. Bir tek küçük ayrıntı var ki yaşı epey güççük ama o kadar kusur komşu kentin prensinde de olur. Uzun lafın kısası Kraliça'nın aklından geçen bu amma prensimiz Pambığa abayı yakmış. Cadı Kraliçe malum şeyi yapıyor, öldürsün diye Pambığı salak kahyasıyla ormana yolluyor. Gerisini biliyorsunuz, öldürmeye kıyamıyor torbaya yürek-dalak-ciğer ve bir sıra sosis(o barsak niyetine) koyup uyanık geçinen salak kraliçeye veriyor. Bu arada bizim Pambık cücelerle tanışma, hoşlaşma, aynı evi paylaşma durumlarında. Cüceler çalıyor o halka dağıtıyor, bir nevi Robin Hood halleri. Sonracıııma uzatmayım Julia Pambığın ölmediğini öğrenip üzerine canavarı salıyor, bir kavga, bir dövüş tam hepiciği ölecekkene kral babanın vakt-i zamanında verdiği hançer akla geliyor, canavara saplanınca fıss canavar mefta, cadı kraliça da 100 yaşında. Aynaya bakacak hal falan kalmıyor, kırış buruş çirkin bişey oluveriyor. Canavar fıslayınca ne görüyoruz dersiniz, karı ağzına bakan salak baba çıkıyor ortaya, meğer büyülenmişmiş. Pambık "Baba" diye yırtınırkene o aptal aptal bakıyor yavrısının suratına. "Ben bunu biyerlerden hatırlayacam, Audrey Hepburn galiba ama o daha zayıftı" diye düşünüyor muhtemelen. Pambık sonunda babasını ikna ediyor Pambık olduğuna, ondan sonra söz, nişan, bekarlığa veda partisi, gelin hamamı, kına gecesi olmuyor tabii, mesarif fazla olmasın diye sadece düğün yapılıyor. Düğün esnasında kırışmış Julia pallak bi elmayla çıkıp geliyor ama yer mi Anadolu çocuğu, o eski masaldaydı, bu moderen olanı, elmayı Julia'ya yediriyor, Julia yokolup gidiyor. Onlar eriyor muradına biz kerevete falan çıkmıyoruz, verdiğimiz bilet parasına acıyıp salondan çıkıyoruz. Ne biçim filmdi bu be, ben kağıttan kocaman çiçeklerle süslenmiş Güver Uçurumu'nda çekilmiş, yakışıklılığının doruğunda Salih Güney'in prens olduğu, Ayşecikli bizim Pambık Prensesi daha çok beğenmiştim doğrusu. Ne demişler, yerli malı yurdun malı, her Türk onu kullanmalı...

1 Nisan 2012 Pazar

ADAÇAYININ AŞKI*


Yeni kızımız mor elbiseli Sabriye. Öyle söyledi pazarda çiçek sergisindeki çocuk, cin bakışlı toraman bir oğlandı. Ben mor çiçeklerine tav olup adını sorunca "Sabriye" dedi:)) Yalan söyleyecek değil ya, aldık koltuğumuzun altına getirdik, yerleştirdik yeni evine, "adını çiçekçinin tombul oğlu koydu, ömrünü tabiat ana versin Sabriye" dedik. Sonra Gugıl amcaya sorduk asıl ismi nedir diye, Salvia imiş ve bir çeşit adaçayıymış. "Fesleğen ektim gül bitti"nin tersi oldu, "çiçek aldım ot çıktı" bizimkisi. Olsun biz otu da severiz, hem güzel hem faydalı. Cukka'yı göreceği şekilde pencere önüne koydum saksısını, arada muhabbet ederler. Hem kumru görünce kendini doğal ortamında zanneder mor perçemli Sabriyemiz. Sonra da adına yazılmış şiiri okudum, sevinsin garip. Onur Caymaz'a selam olsun...

Adaçayının Aşkı

orada akşamın kıyısındayım
sarışın ezgisinde çiçeğimin
-benim aklıma lodos geliyor, senin-
orada mavinin ürperen teninde 
usul bir şarkı söylüyorum periler
-saçlarımı okşamıyor artık gece-
kadehimin elime acıdığını bilirdim
rüzgâra bırakılmış deniz kabukları
-bir çocuk nedir acaba göğe bakarken-
bağında üzüm saksısında karanfil
mektubumu meltem getiriyordu orada
-kimin eli bu güz ile güzel arasında-
çimenlere uzandığım bir zaman da oldu
yani türkümü yalnızca çocuklar bilir
-mutluluk, her şeyin yanından geçiyordu-
en iyisini yaşlı balıkçılar söylerdi ama
kekik, bin yıldır âşıkmış fakir kız adaçayına
-gün olur da gidersen, kırık bir plak…-
beride Bizans’ın surları vardır işte
kimsesiz bir istasyon, öksüz tren yolları
-ne yapalım, hepsini bağışladım, kendimi de…-

*Adaçayının Aşkı/Onur Caymaz-Yaz Tarifesi'nden

31 Mart 2012 Cumartesi

HÜZÜN BAZEN BİR KİTAPLA GELİR...


"Sen Dünyaya Gelmeden" boğazıma oturmuş koskoca bir düğüm bırakarak bitti. Bir süre yutkunmakta zorluk çekeceğim kesin. Zaten kitaba başladığımdan beri başımın üstünde bir hüzün bulutuyla dolaştım desem yeridir. Yıllar öncesinde bıraktığım Saraybosna savaşı anıları ve acıları birer birer çıkıp geldiler belleğin derinliklerinden. Bir savaşın acısını duymak için illa onu birebir yaşamak gerekmez, kulağımıza gelenler, TV'den izlediklerimiz, okuduklarımız yeterince üzüp etkisi altına almıştı uzun zaman. Bu kitapla bir kez daha hatırlamış oldum. Bugün bitirme amaçlı son okumalarımı yaparken de Goyko'nun annesinin mezar taşında yazan şiirle gözyaşlarımı tutamadım:

"İpin bir ucunu tut,
ben diğer ucu elimde
dünyada koşacağım.
Ve kaybolacak olursam,
sen, anneciğim, ipi çek."

Bilmediğimiz yerlerde, bilmediğimiz zamanlarda ne acılar yaşandı ve daha da yaşanacak ne yazık ki. Savaş, adın kalleş olsun...

Tepemdeki hüzün bulutunu biraz olsun dağıtmak için kuaföre gittim sonra. İçeri girdiğimde Ohran Gencebay hastası kuaför kızın sesini sonuna kadar açtığı TV'den "Severek Ayrılalım" şarkısı yükseliyordu. Zibel Can'la birlikte yaptıkları düet. Genelde sıcak bakmadığım arabeske saçlarımın yıkanması için oturduğum koltuktan ben de bağıra çağıra iştirak etmeye başladım: "Severek ayrılalım/Aşka hasret kalalım/Eğer mutlu olursak/Yeniden barışalım". Vay canına sevmesem bile isteğim dışında o kadar çok dinlemişim ki bunca yıl sonra sözleri aklımda hala. Ben yayına başlayınca saçlarımı yıkayan kalfa kızın gözleri faltaşı gibi açıldı, "Ne olmuş yani" dedim, "benim Zibel Can'dan neyim eksik, kiloysa kilo, diyetse diyet". Kız gülmekten suyun ayarını şaşırdı, az daha beyin haşlama yapacaktı. Eline şamarı yiyince aklı başına geldi. Fön çekilirken konsere devam ettim, biraz açıldım. Sahi bu ara biraz arabesk takılayım, repertuarımı genişletmiş olurum. Neyse şimdi işim var, bu kadar yeter. Sizlere harika bir Cumartesi akşamı diliyor ve "Hatasız kul olmaz, hatamla sevin beni" diyorum...

30 Mart 2012 Cuma

ALTI-ÜSTÜ HERKÜL


Öğretmenliğimin ilk yıllarında Eylül döneminde bütünleme sınavları yapılırdı. Bu sınavlardan birinde "Turizm" dersinden bile bütünlemeye kalmayı başarmış bir grup öğrenciye "Müze nedir, çeşitleri nelerdir?" şeklinde bir soru yöneltmiştik. Lakin konuyla çok yakından ilgili olduğu belli olan öğrencilerimizden biri "Müze"yi "Füze" olarak okuduğu gibi, Turizm dersinde "Füze"nin ne işi var diye düşünmemiş, şöyle bir cevap vermişti: "Füze bir savaş aracıdır, çeşitleri: tepkili füze vs vs...". Kağıtları okurken kahkahalarla gülmüştük, bunca zamandır unutmadım. Üstelik dersin özelliği gereği onları her yıl toparlar okulun hemen yanında olan müzeyi gezmeye götürürdük. Gerçi sergilenen eserlere bakmaktan ziyade tepişirlerdi ama en azından müze nedir bilmeleri gerekirdi, bu cevap nereden çıktıysa. Bu anıyı yılların öncesinden bulup deşmemin sebebi dünkü müze ziyaretimdi. 5-6 yıldır gitmemiştim, geçen yıl müzede alt kısmı sergilenen Herkül heykelinin yıllar önce Amerika'ya kaçırılmış üst kısmı çeşitli uğraşılar sonucu Türkiye'ye getirilmiş ve Antalya Müzesi'ndeki yerine yerleştirilerek heykelin bütünlüğü sağlanmıştı. Eh ben Herkül kardeşimi ziyaret etmezsem çok üzülürdü, o sebeple gittim, "Hoşgeldin" dedim, geciktiğim için özür diledim, biraz sohbet ettik sonra ben müzedeki diğer tanrıların hatırını da aldım dolaşıp. 


Fotoğraftaki baş tanrı Zeus baba, az değilmiş kendileri. Karısı Hera'nın üstüne gül koklayıp Miken Kralı'nın kızı Alkmene'ye yanaşmış ve bunun sonunda Herkül ya da Yunan mitolojisindeki adıyla Herakles doğmuş. Lakin Hera kocaya yöneltemediği intikam oklarını zavallı Herkül'e çevirip ölümüne sebep olana kadar uğraşmış bu genç irisi koca adamla. Daha birkaç günlükken bebeğin üstüne iki tane zehirli yılan salmış ama yer mi Anadolu-pardon Olympos-çocuğu, sıkıp suyunu çıkarmış yılanların acı kuvvetiyle. Herkülümüz büyümüş, iyi eğitim almış, güreşte, ok atmakta, at sürmekte üstüne adam tanımamış. Ünlü bir canavarı da öldürünce kendisine ödül olarak Teb kralının kızı Megara verilmiş, üç tane koç gibi oğulları olmuş. Lakin hain üvey ana Hera yine devreye girip Herkül'ün beynini bulandırmış, cinnet geçirtip karısını ve çocuklarını öldürtmüş. Bunun üzerine işlediği bu suçtan arınması için Miken kralı onu hizmetine almış ve 12 tane çok ağır görev vermiş. Görevleri tek tek yazmayım burada ama, devlerle güleşmekten, altın elmaları çalmaya, Kyrenia geyiğinin boynuzunu kırmaktan Ölüler Ülkesinin yeraltındaki köpeğini günyüzüne çıkarmaya kadar bir dizi zor ötesi iş buyrulmuş biraderimize. Bunlar Herkül için basit işler, hepiciğini şıpın işi başardıysa da çilesi dolmamış garibin. Lidya kraliçesinin yanında kadın kılığında yün eğirmiş, Argonotlarla sefere katılmış, Promete'yi kurtarmış, Troya'yı tahrip etmiş. Sonra yeniden evlenmiş lakin karısı kendisini aldattığından şüphelendiği kocasına kanlı gömlek giydirip ölümüne sebep olmuş. Ah bu kadınlar ah, Herkül'e bile güçleri yetiyor. Garibim Herkül mok yoluna gitmiş gitmesine ama adamın babası baş Tanrı Zeus, torpili yüksek yerden yani. Cümle tanrılar bir olmuşlar ve naaşı alıp Oympos'a götürmüşler, Herkül'ü diriltip ölümsüzlük bahşetmişler. Bir de helal süt emmişinden kız bulup Gençlik Tanrıçası Hebe ile evlendirmişler. Onlar ermiş muradına biz çıkalım kerevetine. 


Hazır müzeye kadar gelmişken diğer tanrı ve tanrıçaların da hatırını alayım dedim, kısa bir ziyaret yaptım hepiciğine. Sıkılmışlar kapalı yerde hareketsiz kalmaktan. İki kelam ettik, dışarıdan havadis verdim onlara. Yunanistan'da ekonomik kriz olduğuna üzüldüler, teselli ettim, turizm sezonu açılıyor düzelir biraz vaziyet dedim. Sevindi garipler. Vedalaşıp ayrıldım sonra.


Onca görüşmeden kafam şişince kendimi Müze'nin Kahvesi'ne attım. Aldım elime kahvemi, mor salkımların mis kokular saçtığı kameriyeye geçtim, karşımdaki lahitten bana bakan kabartmalara kahve bardağımı kaldırıp "şerefinize" dedim ve satış mağazasından aldığım minik Herakles defterine notlar alarak yanımda getirdiğim "Hisar'dan Ahmet"ten birkaç sayfa okudum. Oh, mis gibi bir gündü, devamını diler cümlenize selamlarımı iletirim...

29 Mart 2012 Perşembe