.

.
.

10 Aralık 2025 Çarşamba

ARA-LIK 5 (YETER Kİ GÜN EKSİLMESİN PENCEREMDEN**)

Dışarıda gönül çelen bir güneş ve berrak bir hava var. Bir yanım çık yürü diyor, öbür yanım dün çok yürüdün bugün ara ver diyor. Galiba ikinci yanımı dinleyeceğim.  

Aynı hava dün de vardı ve günler süren yağmurun üstüne o kadar iyi geldi ki. Kafamda ne tarafa yürüsem planları yaparken arkadaşım aradı ve "Varyant'tayım, manzara müthiş, hava şahane, haydi gel" dedi. "Bekle, yarım saate oradayım" dedim ve hemen giyinip yola düştüm. Varyant'a ulaşınca beni şu heykel karşıladı:

"Hayrola" dedim arkadaşa, "bu hoş hanım ne ara buraya konuşlandı?". Meğerse daha pek yeniymiş, açılışı o gün yapılmış, arkadaşımın orada bulunma sebebi de buymuş. Heykeldeki şahıs kim diye soracak olursanız Antalyamızın ören yerlerinden Perge'nin ilk kadın belediye başkanı Plancia Magna imiş. Hem yalnızca Perge'nin değil, dünyanın da ilk kadın belediye başkanı imiş. Antalya'nın iki uç noktasına, Düden Park'a ve Varyant'a heykeli dikilerek onurlandırmışız kendisini. Yüzünü keşke denize dönseydi diye düşündüm ama halkına dönmeyi daha uygun buldu sanırsam.

Plancia Hanım'a Perge'ye verdiği emekler için teşekkürümüzü sunup yüzümüzü Konyaaltı'na çevirdik, aman o ne hoş, o ne latif bir görüntü idi. Dedik kuşbakışı yetmez, inip yerinde görelim. Vurduk kendimizi Varyant'ın sarmal yollarına. Tam ortada bir duvara oturup temaşa eyledik denizi ve Bey Dağlarını:

Kimi denize girerken kimi de sahilde güneşleniyordu. Biz yola devam ettik, Beachpark'a indik. Antalya'ya ilk geldiğim yıllarda Konyaaltı plajlarının kumluk (daha doğrusu çakıllık) alanına çadırlar, barakalar kurulurdu. Obalar denilen bu yazlık yerleşimler, ihaleyle kiraya verilir, sıcaktan kaçmak isteyen halk kira bedelini ödeyerek bütün yazı burada geçirirdi. Aşırı olmasa da konforuna düşkün olan ben bu işe şaşıp şaşıp kalırdım. Tepedeki güneşin bütün sıcağını çeken bir çadırın içerisinde 3-4 ay nasıl yaşanırdı. Zaten çadıra yatmadan yatmaya girerdi halkımız, günü denizde, kumsalda geçirir, yemeğini çadırın önüne yerleştirdiği ocağında pişirir, duş ve WC ihtiyacını da bu işlere ayrılmış umumi tesislerde hallederdi. Kara ikliminde yetişmiş, deniz tatilini yazın 10-15 gününe sığıştırmış bir Ankaralı olarak bana tuhaf gelen şey denize doğmuş ve sıcaktan kaçan bir Antalyalı için gayet normal ve arzulanan bir şey idi haliyle. Kumsalın arka yanında okaliptus ve Kıbrıs akasyası ağaçlarından oluşan bir koruluk vardı, Konyaaltı Koruluğu olarak adlandırılan bu ağaçlık alan şehre taşındığımızdan 6 ay sonra gerçekleşen 12 Eylül darbesinin akabinde uzun süre "12 Eylül Koruluğu" ismiyle anıldı. Obalara ancak arkadaş ziyareti için gitmişliğimiz vardı ama ulaşımı çok kolay olan bu korulukta yıllarca piknik yaptık. Bir arkadaş grubumuz vardı, çocuklarımız yaşıttı. Güya onları eğlendirmek için giderdik ama bir süre sonra onlar arabalardan çıkmayıp kaset dinlerken biz daha çok kendimizi eğlendirir olmuştuk. Kimimiz kısır, kimimiz börek, kimimiz patates salatası yapar, yetmezmiş gibi bir de yoldan et alıp mangal yakardık. Ama öyle acıkmış olurduk ki etler pişene kadar kısırları, börekleri götürüp karnımızı doyurur midede yer kalmadığı için etlere pek yüz vermezdik. Bir süre sonra ön hazırlıktan vaz geçip sadece ette karar kıldık da hem yorulmaktan, hem ziyankarlıktan kurtulduk. Şimdi düşünüyorum, ne telaşeydi. Öncesi ayrı, sonrası ayrı. Gençlik başka bir dünya, üşenmek yok, heves var, neşe var, her şeyden öte dinamik bir beden var. 

Derken obalar kaldırıldı, koruluğun bazı ağaçları kesildi ve Konyaaltı plajlarının olduğu bölge Beachpark oldu, cafeler, restoranlar açıldı, oteller yapıldı, fena da olmadı. Koruluğun adı tekrar Konyaaltı Koruluğu oldu ama piknik alanı olmaktan çıktı, bir bölümüne de açık hava tiyatrosu inşa edildi. Böyle yazınca şaşırtıcı geliyor insana, oysa hayatın doğal süreci içinde farkına bile varmıyorsun olan bitenin. Tuhaf...

 Deniz çarşaf, güneş pırıl, kumlar sıcak...

Gözümüze kestiğimiz cafelerden birine oturduk, kahve içip sohbet ettik, güneş sırtımıza fizik tedavi yaparken mis gibi havayı içimize çektik. Bazen dağlara, bazen şehire baktık, bereket bu kadar uzaktan şehrin siluetini bozan o iğrenç mimarili otellerin görüntüsü o kadar rahatsız edici olmuyordu.

Akşam yaklaşırken aynı yolu tersinden yürüyerek evlere döndük. Yemek sonrası Juliette Binoche seansıma geri döndüm. Bu kez "Clouds of Sils Maria" filmini izledim. Gereksizce uzundu ve ağır işleyen bir konusu vardı. Film İsviçre'de, Sils Maria isimli bir bölgede geçiyordu ve bölgenin özelliği meteorolojik bir olaydan kaynaklanıyordu. Bulutlar kışın yoğunlaşıyor ve bir yılan gibi körfezin içine süzüldüğü için Maloja yılanı adını alıyor. Filmde en sevdiğim bölümler de burada geçen doğa olayları oldu. Juliette kraliçemiz iki saatlik yapımın büyük bölümünde erkek traşlı bir saç tuvaleti kullandı ve mümkünse bir daha o kadar kısa kestirmesin düşüncesiyle izledim 😂

Uyumadan önce "Pelesenk ve Leylak" kitabına başladım ve 20. sayfaya kadar zor dayandım, sonra kapatıp fırlattım. Bazı şeylerin sadece görünümü kitap, onun yerine bir polisiye aldım elime: "Turtanın Tabanındaki Tatlılık".

Yarın kanal tedavisi yapılan dişlerimin üç haftalık bekleme süresi sona eriyor, diş hekimimle randevum var, muhtemelen dolgu yapılacak. Umarım sıkıntısız hallolur. 

Ve yazıyı bitirirken dizemiz yine Akgün Akova'dan gelsin:

"bahçelerine konan kuşlar yoksa, çökmüştür bir kent"*
*Yüzünden Yollar Çıkardım

**Gün Eksilmesin Penceremden/Cahit Sıtkı Tarancı



9 Aralık 2025 Salı

ARA-LIK 4 (SALI DEĞİL PAZARTESİ SALLANDI)

Dün deprem oldu şehrimizde, önce geceyarısı, sonra öğlen vakti. Bugüne kadar olmamış şey değildi, birkaç senede bir hafifçe yoklar geçer, Antalya deprem bölgesi değildir diye çok da önemsemezdik. Ama şehirlerle birlikte kalpleri de yerle bir eden 6 Şubat depreminden sonra neredeyse tüm Türkiye deprem bölgesi ilan edildi. Her biri ayrı telden çalan, bazıları show peşinde deprembilimcilerin birinin dediği öbürünü tutmuyor. Hem tutsa ne olacak, birey olarak ne yapabiliriz ki, her şeyde yaptığımız gibi Allah'a havale edip oturacağız oturduğumuz yerde. Pekçok şehirde olduğu gibi Antalya'da da evler yıkılıp yıkılıp yeniden yapılıyor ama yenilerin sağlam olduğunu kim biliyor ki? Tehlikeli olduğu uzmanlarca bar bar bağırıldığı halde falezlerin üstü çok katlı sitelerle doldu. Her neyse genelde pek hissetmezdik sallantıyı. Apartmanın temeli Antalya'nın çoğu yerinin aksine kayalık, kanalizasyon inşaatı için küçücük sokak 1,5 ay kazıldı, tam oğlumun üniversiteye hazırlanma dönemiydi, aldığı 3-5 eksik puan varsa o gürültülerin sebebinedir 😃 Bilen bilir, Antalya'nın altı yerlilerin "Zerzemin" olarak adlandırdığı mağaralarla dolu, yakın zamana kadar şehirde kanalizasyon tertibatı yoktu, atık sular bu mağaralara akardı. Şehir büyüyüp, nüfus artınca yetmez oldu ve kanalizasyon sistemine geçildi. Diyeceğim bizim civar kayalık olduğu için özellikle dipten vuran depremlerin çoğunu yayın organlarında görünce farkederdik. Evvelsi gece TV'de Van'daki depremi duyup yatmıştım. Son zamanlardaki uyku düzensizliğim yüzünden her zamanki gibi gece üçte uyandım ve sarsıldım. Uyku sersemi Van depreminin etkisiyle deprem rüyası görüyorum diye düşünüp tekrar dalmışım. Sabah internette görünce depreme uyandığımı anladım. Öğlen bilgisayarın başında bir şeyler yazıyordum ki altımdaki büro koltuğu sağa sola gitmeye başladı, ne oluyoruz demeye kalmadan avize ve çiçekler sallanmaya başladı. İnsan böyle zamanlarda ya panik oluyor, ya donuyor. Ben dondum, avizenin hareketlerini takip ederek öylece oturdum, avize sakinleşince kalkıp balkona çıktım, hayat devam ediyor, kimsede panik hali yok, balkonda sigara içenler, dükkan önünde tavla oynayanlar. asayiş berkemal diyerek oturdum yerime, kaldığım yerden devam ettim. Derken haberler geldi, 4.9 ile 5.2 arası şiddet, merkez Serik vs vs. Tek yapabildiğim bu sondur dileğinde bulunmak ve deprembilimcilerin öngörülerini okumamak oldu, zira moral bozmaktan öte elden gelen bir şey yok. Ülkece sonumuz hayrolsun. 

Depremden söz edince yıllar önce yaşadığım bir depremin anısı geldi, komik bir anı, o yüzden yazacağım buraya. Orta 1. sınıftayım, yaz tatilinde çok yakın ahbabımız olan bir aile ile Amasra'ya gittik. Bahçe içinde, iki katlı, ahşap bir pansiyonda kalıyoruz. Üst kattayız, oda komşularımız Karadenizli bir aile. Karadenizli dediysem su katılmamış bir Laz ailesi, hele bir teyze var ki olağanüstü komik. Erkin Koray'ın "Kızları da Alın Askere" şarkısı çok popüler, gün boyu plajda, çay bahçelerinde, yazlık sinemalarda çalıp durur. Bir akşam üstü yemekler yenmiş, denizin, sıcağın yorgunluğu üstlere çökmüş tam çay faslına geçilecekken yer sarsılmaya başladı, deprem oluyor paniğiyle hem biz, hem Laz ailemiz odalardan fırlayıp sofaya üşüştük. Hayır insenize alt kata, ahşap binanın ikinci katında bir sürü insan tahta döşemenin üstünde bekleşiyoruz. Derken Laz teyze başladı: "Oy miralay miralay/Asçerün alay alay/Al çizlaru asçere/Asçerlük olsun kolay" . Bir yandan söylüyor, bir yandan ayaklarıyla tempo tutuyor horon teper gibi. Zaten sallanıyoruz, bir de o sallıyor. Nasıl geçti o deprem bilemedik, bir yandan gülüyoruz, bir yandan sallanıyoruz. Meğerse teyzem Erkin Koray'ın şarkısından Giresun türküsüne geçiş yapmış, sabah akşam dinlediğini o sanırmış 😂

Yağmur iki gündür kendini dinlenmeye çekti, hava açtı. Şu an dışarıda pırıl pırıl bir güneş var. Fırsattır diyerek öğleden sonra çıkıp uzun bir yürüyüş yapacak, ardından da markete uğrayıp eksikleri tamamlayacağım. Bu haftayı Juliette Binoche filmlerine ayırdım. İzlemediklerimi günde bir tane şeklinde bulup izlemeye çalışıyorum. 1992 tarihli "Köprü Üstü Aşıkları" ile başladım, ne kadar genç, ne kadar güzel ve daha o zamandan ne kadar yetenekli, her role uyan bir oyuncu. Dün 2000'lere geldim, "Saint Pierre'nın Dulu"nu izledim. Bambaşka bir rolde, bambaşka bir oyunculuk sergilemiş. Bugün 2014'de çekilmiş "Clouds of Sils Maria" var sırada. Hep ün yapmış filmlerini izlemiştim, bu arada kalmışları görmek keyifli oluyor. 

Yılın 98. kitabını sabaha karşı bitirdim. Bu yıl Goodreads'ta yıllık 100 kitap hedeflemiştim, yıl sonuna kadar birkaç kitap fazlasıyla hallederim diye düşünüyorum. Hoş önemli olan sayı değilse de bir hedef koymak itici faktör oluyor. Sabah ne okusam diye bakınırken okunmamışların sepetinde çok öncelerden sırf ismindeki leylak kelimesine aldanarak aldığım bir kitap geçti elime: "Pelesenk ile Leylak". Adını daha önce duymadığım bir kadın yazara ait, Güzin Yamaner. Leylağı biliyoruz da pelesenk nedir diye baktım, aynı adlı ağaçtan elde edilen kereste ve bazı ağaçlardan çıkarılan kokulu reçineye verilen isimmiş. Başlayalım bakalım, sevmezsem sırtımda yumurta küfesi yok ya, bırakırım bir kenara. 

Madem leylaktan açtık sözü kitap ismiyle de olsa, aşağıdaki resimle bitireyim yazıyı, Pinterest'te aldığım hesapta ressamı Barbara Jaskiewicz olarak geçiyordu, ne derece doğrudur bilemem. Bir gün şöyle bir bankta kitap okuyabilmek dileğiyle:


Ve leylaklı şiirini bulamasak da Akgün Akova'nın, içinden çiçek geçen dizeleriyle olsun vedamız:

"....
hiçbiri değil dostlar hiçbiri değil
çiçeğe durur gibi uyanışım
akpak sevdamdan
ve böyle bir günün say say bitmez güzelliği"*
 
*Aşk ve Kuyrukluyıldız

7 Aralık 2025 Pazar

ARA-LIK 3 (YAĞDI YAĞMUR, ÇAKTI ŞİMŞEK....)

Güneyden yükselen mavi bulutlara bakarak sevinmekteyim şu an. Üç gündür şimşekli, gök gürültülü, fırtınalı ve gökten kütle halinde düşen yağmurlu bir havaya tahammül etmekteyim. Tamam yağmur ihtiyaç, biz sana yağma demiyoruz ama yağmurun da bir adabı olmalı. Kara bulutlar yere indi, saat 15.00'de akşam oldu sandım, gün boyu lambalar yandı. Sokağa çıkmak mümkün değil, emekli olduğuma şükrettim. Hoş çalıştığım zamanlarda daha yoğun ve sıktı bu Antalya'nın "Kadıkaçıran" yağmurları. Şöyle bir hikayesi var bu yağmurların-eskiden 40 gün bile sürdüğü söyleniyor ama ben denk gelmedim, ayrıca Macondo musun mübarek Antalya-vaktin birinde bir kadı tayin olmuş Antalya'ya. Adamcağız ailesiyle gelmiş, evine yerleşmiş, ertesi gün yağmur başlamış, yağmış da yağmış, yağmış da yağmış. Dinmek bilmemiş günlerce. Kadı neredeyse çimlenecekmiş, bakmış dinmiyor bu meret, tayinini istemiş, kaçmış gitmiş başka bir beldeye. Birkaç zaman sonra Antalyalı bir askere rastlamış, bir-iki hoşbeşten sonra sormuş: "O yağmur hala devam ediyor mu?". İşte bu yüzden bu uzun ve şiddetli yağmurlara "Kadıkaçıran" denmiş. 

Çalıştığım yıllarda sabah uyanırız ki gök yere inmek üzere, öyle bir şiddetli yağmur, eh babamızın çiftliği değil gideceğimiz yer, devletin okulu, mecburen çıkılır evden, arabayla bile gitsen, binme inme aşamasında sırılsıklam olursun zaten. Tam öğretmenler odasına girer, ortada kurulu külüstür sobanın başına yığılıp kurumaya çalışır, araya ıslanan öğrencileri de alırsın haber gelir, yağış nedeniyle okullar tatil edildi. İyi de valimiz uyuyor mu? Akşamdan Meteoroloji'yi takip eden bir Allah kulu yok mu? Antalya'nın yağmuru bilinmiyor mu? Mecbur dönüşe geçer ve bir daha ıslanırsın. Neyse ki emekliliğime yakın ayıldı idare de akşamdan belirlendi kapatılma durumları. Sene 1993 olmalı, bir sabah uyandım, adetim üzere balkona çıktım ki ne göreyim, her yer bembeyaz. Antalya'da görülmemiş bir şey, heyecanla hane halkını uyandırdım. Millet pencerelere balkonlara üşüşmüş, mahallede bir bayram havası. Çıktık gittik okula, yine girdik kapıdan, haber geldi, okullar tatil. Neyse ki bu sefer yağmur gibi değildi, kara alışkın Ankaralı olarak biz evlere döndük ama çocuklar bahçede kartopu oynayarak bayram yaptı. O günden beri de kar falan yok. 

Bloğa şikayet edip kaçırdım yağmuru arkadaşlar, utandı sanırım. Şimdi pencereden güneş ışığı doluyor odaya, yaşasın. Cahit Zarifoğlu da benim gibi yağmurdan bunalıp güneş seviyor ki şu dizeleri yazmış:

Birara neydi o bulutlar
Somurtkan dudakları yere sarkan

Arkasında deniz alev alan adam
Çehrem sarsılıyor bakmaktan

Güneş inip suya dokun
Nehre yaslanıp baş aşağı koşan bir yaşlı ağaç ol 

Yağmurlu ve karanlık üç günü kitap okuyarak, tablette şeker patlatarak ve ev işi olarak sadece yemek yaparak geçirdim. Kemal Varol'un "Onu Sevdiğim Zamanlar" isimli son kitabıydı elimdeki. Ne yalan söyleyeyim diğer kitapları kadar sevmedim. Biraz zorlama gibi geldi. Şimdi de Amerikalı yazar Amina Cain'in "Uygunsuzluk"una başladım. Yılbaşı öncesi geleneklerimizden biri bazı dostlarla kitaplaşmak, bu da o sebeple bana gelen yeni yıl hediyelerinden biri. Önceleri giren yılda okumaya başlardım ama bu yıl fikir değiştirdim, hemen başlıyorum.

Hafif tertip ev işi yaptım, detaya girmeden. Süpürüp toz aldım, halıda gözüme çarpan bazı lekeleri silip yok ettim. Bulaşık makinesini boşalttım. Yazıyı bitirince mutfağa girip kuru fasulye-pilav ikilisini koyacağım ocağa. Sonrasında da kendime bir film ikram edeceğim. Çiçeklerimi suladığımı da ilave edeyim.


Sıklamen ve kalanchoe Antalya'da olduğum sürece evi renklendiren çiçekler, üstelik Ankara'ya gideceğim zaman çiçek verme süreçleri de bitiyor, böylece bırakacak yer arama derdinden kurtuluyorum. Sıklamen alışkanlığını bende sevgili arkadaşım Ekmekçikız başlattı. Birkaç yıl önce kıpkırmızı ve çok canlı bir sıklamen hediye etti bana, öyle hevesle aylarca açtı ki, sıklamen sevdasına tutuldum. Şimdi her yıl Ankara dönüşü bir tane ediniyor ve Antalya'da olduğum sürece bakıp bakıp keyifleniyorum. 

Sizlere Akgün Akova'dan bir dizeyle veda edeyim bu serinin adeti üzerine:

"Senin bakışın sevgilim
yağmurlu günlerde güneş devrimi yapan güvercin"*

Güneşiniz eksik olmasın...

*Aşk ve Kuyrukluyıldız

4 Aralık 2025 Perşembe

ARA-LIK 2 (SONBAHARIN GAMLARI ÜRKÜTTÜ MÜ PEK BİZİ)*

Ayaklarım üşümeye başladıysa kış gelmiş demektir haneye. Gerçi henüz ısıtıcıyı açmadık, balkon çınarı bile yapraklarını tam anlamıyla dökemedi ama benim pusulam ayaklarım, üşüdüyse doğru yöndeyim, kış geliyor, hatta geldi. İsterse sıcaklık 30 derece olsun. Hava kasvetli bugün, gri bulutlarla dolu gökyüzü, muhtemelen yağacak ilerleyen saatlerde. Dün güzeldi oysa, açık, güneşli. Grip nedeniyle evde kapalı kalmıştım bir haftadır, çıkıp uzun bir yürüyüş yaptım falezler boyunca denizi ve Bey Dağlarını içime çekerek. Bizim kaldırımlar yılbaşına turunç ağaçlarını süsleyerek hazırlanmış:

Şu fotoğrafı yükleyene kadar oynattı beni Blogspot, önce çerez ikramı yapıyor, ardından böyle bir blog yok diyor. Vefasızlığa bak yahu, 16 senelik bloguma pasaportla sokacak beni hazret. Ankara'ya gidiyorum, dönene kadar varlığımı unutuyor, yorum yaparken de uğraştırıyor böyle. 

Her yer kazılıyor mahallemizde, kâh inşaat, kâh su boruları değişimi, toz toprak içinde her yer. Atlaya zıplaya ulaştım Konyaaltı Caddesi'ne. Deniz ufukla birleşmiş sakin sakin duruyordu, huzur:



Beyimin Dağları'na ise söze hacet yok, büyülü onlar. Uzun uzun yürüdüm. Mercan ağacı yılın ikinci sezon çiçeğini açmış:

 Yanından geçerken okşadım çiçeklerini. Bazıları ise biraz tedirgindi:


Şehrimi özlemişim, ranta mahkum olmuş yıkılan evleri sayarak döndüm eve. 

Akşam bileti günler öncesinden alınmış tiyatro oyununu izlemek için yiğenim gelip aldı beni evden, oyunun sergileneceği Kültür Merkezi'ne yollandık. Erken gitmişiz, kahve içip sohbet ettik biraz, sonra salonda yerlerimizi aldık. "Müzeyyen" isimli oyun Müzeyyen Senar'ın yaşam öyküsünü konu alıyordu ve biri genç, biri orta yaşlı iki kadın tarafından, gençliği ve sonrası olarak canlandırılıyordu. Kadıköy Halk Tiyatrosu'ndan iki oyuncu bize oyun boyunca hem sanatçının hayatından bölümler sundular, hem de kendi seslerinden Müzeyyen Senar'ın en ünlü şarkılarını dinlettiler. 

Görsel: Buradan 

Aralık ayını çok severim, ben özel günleri ve kutlamaları severim esasen.  Lakin bu yıl henüz içimde yılbaşı coşkusu oluşamadı. Eve yoğun diş ağrısıyla dönüşüm, ki hala bitmedi diş işlerim, ardından yakalandığım grip derken coşkulanacak halim kalmadı. Bakalım belki ayın ikinci yarısı beklediğim coşkuyu getirir de ağacı kurar üç-beş yeni yıl hoşluğu yaparım. Sabah şu yaşıma kadar geçirdiğim yılbaşı gecelerini ve bende iz bırakanları düşündüm, dedim bunları yazayım bu seriye özel bloga da unutmayayım. 

Hatırladığım ilk yılbaşı kutlaması-5 yaşında olduğumu düşünüyorum-anneannemle birlikte oturduğumuz yıllardan birindeydi. Büyük dayım Hava Harp Okulu'ndan yeni mezun olmuş, cidden yakışıklı bir teğmendi, haliyle de mahalledeki kızların gözdesiydi ve bizatihi kendisi de hayli çapkındı, erkek kardeşi de onun izinden gitmek için biraz daha büyümeyi bekliyordu. Anneannem gibi abdestinde, namazında, tutucu denecek bir kadının iki tane bohem erkek evlat büyütmesine hep şaşmışımdır. Hoş hayatı çok seven ve zevk almaya bakan bir insandı, eminim ruhunda açığa çıkamamış ne duygular vardı. Oturduğumuz apartmanda ailesiyle yaşayan iki genç kız vardı, o devre göre çok modern, rahat, şen şakrak ve çok candan kızlardı. İkisi de çalışıyordu ve sabahları şık kostümleri, Belgin Doruk modeli saçları, kuyruklu göz makyajlarıyla işe giderken balkonlardan, pencerelerden kimi kınayan, kimi imrenen onlarca göz olurdu. Ve sanırım büyük olanla dayımın arasında bir şeyler vardı. O yılbaşı onların evine davet edilmiştik. Evde yaşlı anne-baba ve diğer kardeşlerle birlikte bir parti havası da vardı. Ben annemin koltuğunun altına girmiş etrafı inceliyordum. Duvarda yeni girecek yılın takvimi asılıydı ve geceyarısı o takvimin ilk yaprağını koparmayı planlamaya başlamıştım, tabii öncesinde ışıkları söndürecektim. Herkes birbiriyle sohbet halindeydi, pikapta yılın rağbet görmüş plakları dönüyordu, dayım kızları dansa kaldırıyordu (şahane dans ederdi), bense orta masasında diğer yiyeceklerin ortasında duran meyve tabağına odaklanmıştım. Çeşitli kış meyveleri tepeleme dizilmişti ve en tepede turuncu renkli parlak, yuvarlak bir şey vardı. O neydi ve tadı neye benziyordu? Alıp yemeye çekiniyor ama çok merak ediyordum, biri ikram etse beklentisindeydim, çekingen bir çocuktum. Kimse de ne benim, ne beklentimin farkındaydı. Sonunda geceyarısı oldu, koşup ışıkları söndürdüm ve takvimin yaprağını yırttım ama o turuncu şey meyve tabağının en üstünde olduğu gibi kaldı. Sonra öğrendim ki Trabzon hurması imiş beni cezbeden o turuncu yuvarlak...

Sevgili "Kum ve Kaktüs" Aralık ayında yazdığı yazılarda alfabetik sırayla gidiyor ve başlık olarak Didem Madak'tan bir dize paylaşıyor. Çok özendim, ben de sonluk olara Akgün Akova'dan dizeler paylaşarak bitireceğim Aralık yazılarımı, başlayalım o zaman:

"bizim
ancak karıncalara merhaba derken diz çökeceğimizi
orangutanlar bile anlardı vallahi"

(Aşk ve Kuyrukluyıldız kitabından)

Kalın sağlıcakla...

*Başlık ilkokul öğretmenimin öğrettiği "Göçmen Kuşlar" isimli bir şarkıdan:
"Sonbaharın gamları ürküttü mü pek sizi
Terkedip bu diyarı ağlattınız hep bizi"

Şahane bir ezgisi vardır, ruhun şadolsun Firdevs öğretmenim...





1 Aralık 2025 Pazartesi

ARA-LIK 1 (HASTAYIM HASTA, ÇORBAM TASTA)

Eveeet sevgili blogger arkadaşlarım, yeni bir yazma serisiyle Kaptanım ve ekibim olarak Aralık uçuşuna başlıyoruz. İdrak yollarımız açık, penceremiz güneşli, ruhumuz türbülanssız olsun.

Olmasına olsun da bendeniz yine Kasım ayından indirimli alışveriş yerine indirimsiz griple nasiplendim. Gelenek oldu Kasım griplerim, mübarek ajanda tutuyor sanki, yazıyor: Önümüzdeki yıl Kasım ayının son haftası grip olunacak, unutma. Boğazımda hafiften bir kaşıntıyla başladı, sonra burnum tıkandı, geniz akıntısı başladı ve güm! Öğretmenler Günü'nün ertesi günü tumba yatak. İlk gün artık paçavralardan dokunmuş paspas gibiydim, ertesi gün makine işi yolluğa döndüm. Şimdilerde Isparta halısı modundayım, İran halısına dönüşebilmemin mümkünatı olmasa da Bünyan da kurtarır, birkaç güne umuyorum inşallah. 

Önce burnum uçukladı, bu genetik miras annemden. Sonra dudağım, bu bizzat kendi genetiğim, içimde bir yerlerde her an patlamaya hazır bir uçuk tomurcuğu taşıyorum. Aynaya bakınca parası yetmediği için dudağına yarım dolgu yaptırmış süslü fakir kızı gibi hissediyorum. Kısmet olur da az daha biriktirirsem sol yana da yaptırıp yarım ördeklikten kurtaracağım kendimi inşallah 😂 Lakin o çarpılmış görüntüye bir de iki parmak çıkmış beyazlar ve aşırı uzamış saçlar da eklenince grip şurup demeden kuaför randevusu aldım. Takarım maskemi yaptırırım boyamı, kesimimi. Maymuna döndüm evlerden ırak olsun. 

Sabah birtakım ilaçlar yazdırıp grip derdime deva olacak bir şeyler sormak için aile hekimine gittim. Benim hekim hastaymış, başka birine yolladılar. Derken aydınlandım, evet arkadaşlar bana grip aile hekimimden bulaştı. Zira on gün önce yine ilaç yazdırmak için kendisini ziyaret etmiştim ve salaklık bende ki maskesiz gitmiştim. Hayatımda bu kadar pis kokan, havasız bir oda görmedim. Ne kadar kolonyalansam da fayda etmemiş demek, doktor hastaymış, hastasına da bulaştırmış. Zaten o odada Herkül bile hasta olurdu alimallah. Geçici doktordan raporlu ilaçlarım dışında grip için de bir şey yazmasını rica ettim, C vitamini yazmış. Yeterince mandalin, portakal, kumkuat yemiyormuşum gibi bir de ilaç içtim. Bu gidişle sarı ırka dönüşeceğim, "Solsan da sararsan yine gül pembe dehensin" şarkısı söyleyecek biri de yok ki etrafımda moralim düzelsin. Neyse en azından ayaktayım artık, 3-5 güne toparlarım, beni bekleyen Aralık ayı etkinliklerime geri dönerim. 

Dün sabahtan itibaren hava güneşliydi, fırsat bu fırsat çamaşır yıkayıp serdim. Öğleden sonra şeytan mı dürttü nedir, askılığı açtım ve içeri taşıdım çamaşırları. Son parçayı içeri götürüp mutfağa döndüğüm anda şiddetli bir dolu başladı ama nasıl gözgözü görmüyor. Yahu daha bir dakika önce güneş vardı, hayrola? Yarım saat kadar çakıltaşı boyutunda dolu indirdi gökten. Sonra durdu, durur durmaz da güneş çıktı. Havaların da tadı kaçtı. Şu anda dışarısı yine güneşli umarım ben kuaförden dönene kadar da böyle devam eder. 

Randevu saatim yaklaşıyor arkadaşlar, geçen yıl bugün çektiğim bir fotoğrafla yeni serinin ilk yazısını bitireyim. Aramıza katılırsanız çok seviniriz. Çoğaldıkça güzeliz. Kalın sağlıcakla...



28 Kasım 2025 Cuma

KASIM BİTERKEN

Bir yılmış kadar uzun süren ve kendisini yaz ayı zanneden Kasım sonunda ayıldı ve hem sonbahara döndü, hem de kendini bitirmeye karar verdi, dinimiz amin 😂 Fıratçığımızın kulakları çınlasın, haberi olsa benim blogdan da bir şey yapmaya kalkar, iyisi mi dürtmeyelim, yarım eppeğini yesin otursun.

Ayağımın tozuyla izlediğim birkaç Altın Portakal filmi sonrası geçiş yaptığımız Kasım ayının güzel ve güneşli ilk gününü Banushka'nın söyleşi ve imza günü ile açtık. Benim de ilk kez gittiğim Jiraf Kitap-Cafe'de çok verimli, samimi bir toplantı oldu, açılış böyle güzel olunca Kasım'ın ne kadar hareketli olacağı baştan belli olmuştu, bir de sonunda beni yatağa düşürmeseydi. Kasım ayında grip olmak da sanırım bu ayın rutinlerinden, geçen yıl da aynı sorunu yaşamıştım aynı ayda. Okumalar, yazmalar, şehirle hasret gidermeler, arkadaş buluşmaları, içilen kahveler, evlerde görüşmeler, güzel havanın tadını çıkarmalar derken biraz da sanat dedik. Kültür Yolu Festivali nedeniyle kısa süreliğine açılan Magritte Sergisi ayın tek sergi turu oldu ama bir tiyatro oyunu, bir konser ve yarın izleyeceğim bale ile devamını getirdim.

Çok güzel bir oyun, çok güzel bir konserdi. Eminim ki yarın 6. kere izleyeceğim Fındıkkıran da aynı derecede güzel olacak. Yılbaşı konseptli gösterilere dayanamıyorum, her yıl sonu bir kere izlemem şart 😂

Fırsat bulduğum her an kitaplara yapıştım, hayli hareketli bir aydı, istediğim ölçüde okuyamasam da fena sayılmaz rekoltem:

"Siyahlı Sarışın hariç hemen hemen hepsini severek okudum, polisiye benim kafa temizleme kitabım, kireç çözücü misali 😃 Çok da karmaşık bir şey olmasın, Yıldız Hanım'ın giysi modelleri eşlik etsin dedim ama Yıldız Alatan ben görmeyeli kibirde level atlamış, sevmedim. Önereceğim kitaplar ise eğer bilim kurgu, felsefe ve distopya seviyorsanız "Tarihin Molozları Üstünde" tam size göre. Ben ki bu türlere biraz uzağım ben bile büyük bir ilgiyle okudum. "Yağmurdan Sonra Bahardan Önce" daha önce "Nergis Hanım Hakkında Her Şey" isimli ilk romanını çok beğendiğim Devrim Koçak'ın ikinci kitabı, ilki kadar sevdim, olayların Ankara'da geçiyor oluşu, kadın kahramanın öğrenciliğinde bizim evin karşısındaki yurtta kalışı ve geçmişte ve günümüzde önemli sosyal ve politik olaylara yer verişi de kitabın bonusu idi. Ayfer Tunç alışveriş listesi yazma okurum dediğim yazarlardan, ben onu ilk kitabından beri takip eden bir okuruyum. Son kitabı hakkında çok çeşitli eleştiriler yapıldı, kâh kendi kişiliğine, kâh romana. Bir cinayetin ya da  taciz vakasının müsebbibi değilse yazarları kişiliklerine göre değerlendirmem genelde, yazar ve kitabı ayrı görürüm, ölmüş yazarların zamanında neler yaptıklarını biliyor muyuz? O nedenle eleştirim sadece kitaptan yana, biraz fazla uzatılmış geldi ama onun dışında beğendim. "Anneannemin Söylemediği Şarkılar"a gelince, yazar kız kardeşim olunca fikrimi beyan etmeyeyim, reklam olmasın 😂

Gelelim filmlere:

Genelde festival ya da Oscar zamanı değilse aylık izleme sayım 10'dur, bu ay da öyle oldu. Filmlerin çoğu pek tat vermedi ama bazılarını sevdim. "Winter in Sokcho"-ki kitabını da okumuştum daha önce", "Revoir Paris", "Train Dreams", bir ölçüde "Hysteria" ve "No Other Choice"yi beğenerek izledim. "Kinetta" ile "Magıc Farm" ise ben ettim siz etmeyin dedirtecek türdendi. 

Sesli kitaplara gelirsek, kendilerinden çok memnunum, sayelerinde ev işlerini daha bir istekle yapar oldum 😂

Sesli kitapları genellikle seslendirene göre seçiyorum ya da klasikleri tercih ediyorum. Seslendirenler arasında ilk favorim Tilbe Saran. Normal şartlarda hiç sevmeden okuyup çok sıkılacağım bir kitabı öyle bir seslendiriyor ki sanırsınız tiyatro sahnesinde oyun izliyorsunuz. Bu ay "Kendine Ait Bir Oda ve daha evvel okuduğum halde "Asılacak Kadın" sırf Tilbe Saran seslendirdiği için radarıma girdiler. Ne yazık ki çoğunlukla çocuk kitapları seslendiriyor. Umarım yakında yeni kitaplar yüklenir onun sesinden. "Kedi Mektupları" Oya Baydar'ın okumadığım tek kitabıydı, onu da dinleyerek hallettim. Murakami okumayı uzun zamandır bırakmıştım, yine bir iyi seslendirici, Erdem Akakçe seslendirdiği için "Rüzgarın Şarkısını Dinle" bu ayın sesli kitaplarından biri oldu. 

Bunlara ilaveten Kepez Belediyesi'nin düzenlediği bir kitap ve kültür çalıştayına katıldım, oldukça verimli geçti. Malum öğretmeniz ve Öğretmenler Günü de bu aydı, birkaç yakın arkadaş buluşup kendi kendimizi kutladık, körler sağırlar birbirini ağırlar misali 😃 Ve unutmadan uzun zamandır dizi izlemiyordum, tavsiye üzerine Netflix'de bir diziye başladım: "Ölü Kızlar". 3. bölümdeyim, iyi gidiyor.

Evet arkadaşlar benim Kasım ayı raporum böyle, son haftasında hastalanmasam tadından yenmeyecekti ama kader utansın diyelim, hastalık da hayata dahil. İmla yanlışların varsa affola, geri dönüp okuyamayacağım, zira yemek yapmam lazım. Aralık ayında kaptanımız Lesliyan önderliğinde yeni bir yazı serisine başlıyoruz, Aralık sonuna kadar haftada üç yazı. Haydi bakalım rastgele...

Not: Bir de belki şu yazıyı okumak istersiniz diye düşündüm, beni çok etkiledi:

https://elifkey.substack.com/p/yllara-yollara-kapal-yaralara-bilinmez?utm_source=post-email-title&publication_id=1066172&post_id=151703764&utm_campaign=email-post-title&isFreemail=true&r=2crcnu&triedRedirect=true&utm_medium=email




19 Kasım 2025 Çarşamba

GÜNDEN KALANLAR

Bütün günü tembellik yaparak geçirdim. Neredeyse fil kulağı boyutunda pembe ya da adına uygun sıklamen rengi çiçekler açan sıklamenimle (pıtırcık, tavşan kulağı) bakışıp oturuyoruz. Dün yapmayı en sevmediğim işlerden birini gerçekleştirince bugün kendime tembellik izni verdim. Nedir o diyeceksiniz, eminim pek çoğunuz da benimle aynı fikirdedir, yorgana nevresim geçirmek. Antalya gündüzleri pastırmaları kurutmaya devam etse de gece hafiften üşütmeye başlayınca Mayıs'tan bu yana yaz uykusuna yatmış yorganlara kalk borusu çaldım. Kullandığım iki yorgan da mitil benim, yani üzerinde sateni yok. Neden derseniz birini komşumuz, birini de sonraları annem dikti, yün ikisi de. Nikah tarihi belli olup da annem telaşlara düşünce teklif komşudan gelmişti. Elbette başka yorganlar da vardı ama yün yorganın sıcaklığı ve rahatlığından vaz geçip de hiçbirini kullanmadım, hatta eskisi gibi yatılı misafirim olmayıp, evdeki kişi sayısı da azalınca bir kısmını eşe-dosta dağıttım. 

Yorganlar gözlerini ovuşturarak giyinmek üzere yerlerini alınca nevresimlerini geçirmek de bana kaldı. Halbuki yanımda temizliğe yardıma gelen Filizciğim olsa beş dakikada hallederdi bu işi. Hep takılırım ona, sen ya uzun dönem askerlik yaptın ya da yıllarca otellerde kat görevlisi olarak çalıştın diye. Öyle nizami yatak yapar, öyle seri nevresim geçirir inanamazsınız. Haliyle kendisi yanımda olmayınca nevresimlerle meydan savaşı, lastikli çarşaflarla da karakucak güreşi yaptım. Her iki bileğimdeki carpal tunnel sendromdan muzdarip sinirler çığlıklar atarken, belim çığlığa gerek görmeden su koydu. Yatak denilen şey ne ağır bir nesne imiş, canıma okudu. Kendime bugün tembellik izni vermem de bel ve bilek dinlendirmesi yapmak amaçlı zaten. Nohut üstünde bir premsesim ben öyle antin kuntin işlere gelemiyorum artık 😂

Çamaşırları yıkayıp yemekleri de ocağa koyduktan sonra kendime önce film, sonra kitap ikramı yaptım. Film "Revoir Paris" isimli bir Fransız filmi idi, başrolde de çok sevdiğim bir oyuncu, Virginie Efire vardı. Paris'te bir restorana yapılan terör saldırısından sağ kurtulsa da travmatik etkilerini üzerinden atmaya çalışan bir kadının hikayesini anlatıyordu film, ben sevdim. Sonra da Ayfer Tunç'un son kitabını "Annemin Uyurgezer Geceleri"ni okuyup bitirdim. Rahat akan bir kitap, bazı gereksiz uzatmalar olsa da severek okudum, özlemişim kalemini. Ayfer Tunç ile tanışmam ilk kitabı "Kapak Kızı" ile olmuştu. Antalya'ya yeni taşınmıştım, okul yolu üstünde, şimdilerde çoktan kapanmış küçük bir kitabevi vardı. Dünya Kitabevi idi yanlış hatırlamıyorsan ismi. Gidiş-dönüş denk geldikçe uğrar, rastgele bir kitap seçerdim. O yıllarda Simavi Yayınları vardı, hemen hemen okuduğum tüm kitapları kaliteli kitaplardı. İsmail Kadere'yi, John Kennedy Toole'yi, Anar'ı, Nadine Gordimer'i ve Ayfer Tunç'u Simavi Yayınları tanıttı bana. Şimdi baktım hepsi kitaplığımda hala, sadece Kapak Kızı yok, nereye gitti ki? Kitabın kapağı bana biraz best seller kapakları gibi gelmiş, elimi uzatıp geri çekmiş, sonra almaya karar vermiştim ve eve dönünce de bir solukta okumuştum. Hatta yazarla "Kapak Kızı" ve "Bir Maniniz Yoksa" üstüne internette yazışmalarımız olmuştu, şu aşağıdaki fotoğraf da "Bir Maniniz Yoksa"nın imza gününden. Şimdilerde cafelerden geçilmeyen Konur Sokak'taki "Bilim ve Sanat Kitabevi"ndeydi imza. Artık öyle bir kitabevi yok ne yazık. Bir sebeple Ankara'daydım ve denk geldiğim için çok mutlu olmuştum:

Hem Ayfer Tunç, hem Leylak Dalı oldukça farklı değil mi 😃 Yıl 2000 falan olabilir, emin değilim. 

"Kuru Kız"ın kuruluğundan (aslında genel kanının aksine bana o kadar da kötü gelmemişti, bir kadın kitabıydı bence ve önemli konulara değinmişti) sonra son kitabı çarçabuk bitirdim, değişik görüşler var kitap hakkında ama ben yazarın kalemini seviyorum. Eski dostuz onun yazınıyla.

Cumartesi günü "Güne Bakan Cam Kırıkları" isimli iki kişilik bir oyun izledim. Kerem Atabeyoğlu ve eşi Almıla Uluer Atabeyoğlu oynamışlardı. Yazarı Memet Baydur'du ve tüm oyunları gibi bu da çok güzeldi ve oyuncular da oynamayıp adeta yaşadılar. Tekrar sanatsal rutinime döndüğüm için keyfim yerinde, bu Cuma da Öğretmenler Günü adına düzenlenen bir konser izleyeceğiz Antalya Senfoni Orkestrası salonunda; Beethoven 9. Senfoni. Sabırsızım.

Gün boyunca ara ara yazdım bu postu, artık bitireyim, kalın sağlıcakla...