.

.
.

14 Şubat 2019 Perşembe

14 ŞUBAT (BEN LEYLAK HANIM, NASILIM?)

Ayı ve meydan okumayı yarıladık bugün, bakalım günün sorusu neymiş;

14.gün sorusu: Sana soruyorum bugün gerçekten nasılsın?

Havayı aydınlık görünce ve bugün yapacaklarımı düşününce keyifli kalktım yataktan, kendini unutmamam için beni dürten Cevriye'yi bile azarladım, "seni bugün yok sayıyorum" dedim. Dedim demesine de umarım söz dinler. 

Malumunuz bugün 14 Şubat, Sevgililer Günü'nü taze aşıklara bağışlıyorum. Benim için günün bu anlamda tek bağlantısı akşam o vesileyle düzenlenen bir konsere gidecek olmam, keyifli olmamım ilk sebebi.  Diğeri ise çok sevdiğim minik kuşlarımdan birinin doğum günü oluşu, birazdan küçük Kova'mı kutlamak için yanına gideceğim. Ve son olarak bugüne atfedilmiş en güzel anlam ise "Dünya Öykü Günü" oluşu. Her zaman yaptığım gibi bir Füruzan öyküsü okuyacağım ve ilk okuduğum günkü zevki alacağım. Haydi sizler de bugün bir öykü okuyun, kimden olursa olsun ya da ilk kez Füruzan okuyacaksanız "Edirne'nin Köprüleri"ni okuyun, Hala Adile'ye de benden bir selam yollayın...


13 Şubat 2019 Çarşamba

13 ŞUBAT (BAKMALARA DOYAMADIM)

Geldik 13. güne, demiş ki sevgili Ezgi:

13. Bakmaya doyamadığın instagram hesaplarıyla tanıştır bizi:

Epeyce bir düşündüm, bu amaçlı takip ettiğim bir hesap var mı diye, ben genelde bakmaya doyamamak gibi bir kriteri esas almıyorum. Benim instagram çevresi genelde eş-dost, blog arkadaşları, arkadaşların arkadaşları falan. Yine de şöyle bir gezindim takip ettiklerim arasında ve şunları seçtim:


-Çizer Hakan Keleş'in hesabı. Fotoğraflar (genelde Eskişehir görüntüleri) üstüne yaptığı illüstrasyonların cuk oturmuşluğuna ve çizimlerin güzelliğine bakmaya doyamıyorum:



-Yine çizer Serkan Altuniğne'nin köpeği Bobo için yaptığı çizimler, gülmekten öldürüyor beni:



-Mesut Esirgen'in doğa fotoğraflarını içeren hesabı: 




-Serdar Aydın'ın yine doğa ve ANTDOB sahne fotoğraflarını içeren hesabı: 




-Ve son olarak illüstratör Merve Dilek Efe'nin bayıldığım çizimleri:



Bugünlük bu kadar diyelim, kalın sağlıcakla...

12 Şubat 2019 Salı

12 ŞUBAT [ BEN MODA BLOGGERİ İKEN (!) ]

Benden ne kadar moda bloggeri olur, orası tartışma götüren bir konu ama madem sordular mecburen cevaplayacağız.

12. Yaşasın meşhur moda blogger'ı gibi hissedebilirsin bugün kendini. Kullanmaktan asla vazgeçmediğin, bittikçe yeniden aynısını aldığın şeylerini yaz da bilgilenelim..

Sözkonusu olan giyimse şu kadarını söyleyeyim, her sene iki kere Paris seyahati yapar, mevsimlik gardrobumu düzerim. Giysilerde Christian Dior, ayakkabıda Louboutin (doğru yazdım mı yav 😃) favorim. Hani şu tabanı kırmızı olan stilettolar. Huyum kurusun ayağımda stiletto olmadı mı yürüyemiyorum. Başka marka ayakkabı giydim mi de hasıra basmış gibi oluyorum, off ne banal. Cevriye de stilettolarımdan çok hoşnut, ben yürüdükçe o salıncağa binmiş gibi sallanıp, her adımda "Ay!" diye çığlık atıyor. Stilettolarla düz yolda (tabii ki ayağımda Louboutin varken catwalk tarzı yürüyorum) yürürken Çankaya'daki Cinnah yokuşundan iner gibi oluyorum, Ayaklarım benden önce gidiyor, düğüm olmak üzereyken zor çözüyorum ama stil her şeyin önünde gelir, varsın Cevriye çığlık atsın, varsın ayaklarım birbirine dolaşsın. Tarzım yürüsün, o kaa!

Makyaja gelince, ne uğraşacağım ayol, makyaj danışmanım var, iki güne bir gelir, cilt bakımımı yapar, takma kirpiklerimi takar, süsler, püsler gider. Keza manikür-pedikür de öyle, hiç yoramam kendimi salonlara gidip, gelir kızlar halleder. Bana da Lou Lou Louboutinlerimi ayağıma geçirip, Di Di Diorlarımı kuşanıp en elit davetlere katılmak kalır, kendimi seveyim 😍



Görsel: Pinterest

Eh, palavraya doyduysanız gerçek dünyaya iniş yapalım. Kullanmaktan asla vazgeçmediğim iki şey var, biri giyim, diğeri makyajla ilgili. Siyah tshirt ve sweatshirt olmazsa olmazımdır. Her yaz başı mutlaka birkaç tane edinirim. Zira çok kullanılmaktan, yıkanmaktan solar, yenilemek gerekir. Makyajda ise üniversite yıllarımdan beri değişmez makyaj malzemem göz kalemidir. Çok özel durumlar dışında göz kalemi-allık-ruj üçlemesinden başka bir şey kullanmam. Hatta bazen sadece göz kalemiyle yetinirim. Etrafımdakiler o kadar alışmışlardır ki, eğer o gün kullanmamışsam "Hasta mısın?" diye sorarlar, zira görüntüm solar. O nedenle en sık aldığım makyaj malzemesi göz kalemidir. Neredeyse her markayı denedim, en pahalı, en isim yapmış olanlarını bile ama hiçbiri şu aralar A101'de üç kuruşa satılan Kajal marka kadar iyi gelmedi. Depoladım ve elim değdikçe tekrar alıyorum. 

Benim moda bloggerliğim de bu kadar sevgili dostlar, siyah tshirt ve siyah göz kalemi. Yetmez mi?

11 Şubat 2019 Pazartesi

11 ŞUBAT (EN SON NE OKUDUM?)

Yeni haftaya güneşli bir günle merhaba dediğimiz için bahtiyarım sevgili kârilerim. Yeni nesil için not: Kâri=Okuyucu 😃 Giderek fosilleşiyorum galiba ama eski kelimeleri kullanmayı seviyorum, bence dil bir bütün ve gelmiş geçmiş bütün kelimeler kullanılmalı. Çılgın ilkgençliğimizde Öztürkçe de Öztürkçe diye inlerdik. Saçma sapan kelimeler icat edilmişti-bir kısmı şehir efsanesi olsa da-bunları kullanmak için yarışırdık. Hatta arkadaşlarımızdan biri Ticaret Hukuku sınavında tüm hukuki terimleri Öztürkçeleştirmeye çalışmış, hocadan sıkı bir zılgıt yemişti. Bu arada tehlikenin farkında mısınız? Sevgililer Günü yaklaşıyor 😄Kırmızı balonlar, güller, minik ayıcıklar, tektaş pırlantalardan tut da çay makinesine kadar pazarlanmakta, her yer bunların reklamıyla kaynıyor. Baştakiler neyse de bana sevgilim o gün çay makinesi alsa kaynar çayla haşlarım sanırım 😃 Böyle günlerin henüz hayata geçmediği eski mutlu zamanları çok arıyorum. O vakitler bir tek Anneler Günü vardı, ona da babalar çemkirirdi niye bizim günümüz yok diye, bir gün uyduruldu da rahatladılar çok şükür... 

Neyse gelelim meydan okumamıza, 11. günü bulduk, ne çabuk geçiyor zaman, bakalım neymiş bugünün ödevi:

11. Gün- En son okuduğunuz kitabı anlatın:




Bereket anlatmaya değer bir kitap okudum. İspanyol yazar Albert Sanchez Pinol'dan "Soğuk Deri". Kapağının sadeliğine vurularak ve Goodreads'da iyi okuyucular olduğuna inandığım kişilerin beğenilerine güvenerek aldım. Daha doğrusu kızkardeşin bu yıl doğumgünü armağanı olarak benden aldığı listeyle sipariş ettiği pekçok kitaptan biriydi. Hafiften fantastik ögeler taşıyordu aslında, bilen bilir bilimkurgu ve fantastik kitaplar pek ilgi alanıma girmez ama bundaki fantastik durumlar gerçekten daha çok gerçekti sanki. Kısaca konusuna değinecek olursak 1. Dünya Savaşı sonrası Antarktika yakınlarındaki küçük, ıssız bir adaya bir meteoroloji uzmanı bir yıllığına gelir. Adada fener bekçisinden başka kimse yoktur. Sakin ve tekdüze bir yaşam süreceğini sanan uzman ne kadar yanıldığını gecenin bastırmasıyla anlayacaktır. Daha fazla bilgi verirsem spoiler olacak. Biraz H. G. Wells'in "Zaman Makinesi"ne benzettim. Ve derim ki okuyun, seveceksiniz.

10 Şubat 2019 Pazar

10 ŞUBAT (ŞİMDİKİ AKLIM OLSA)


Bu sabah uyandığımda kafamın içinde Vivaldi'nin "Mevsimler"inden "İlkbahar"ın nağmeleri çalıyordu. Kıştan ne kadar bezdiysem bilinçaltım bile ilkbaharı çağırıyor. Sonra kalkıp mutfağa geldim, açık balkon kapısından içeriye başka sesler dolmaktaydı; "cıvcıvcıvcıv". Önce bir ağacı toplu konut bellemiş kuş sürüsünün sesleri sandım. Çok geçmeden anladım ki bunun doğayla ilgisi yok, kimbilir hangi sebeple rahatsız olmuş bir aracın alarm sesleriydi. İnsanlar arabalarına alarm taktırıp bu alarm çalmaya başladığında da neden duymazlar hiç çözemedim. Kuş seslerine benzeyen alarm uzun dakikalar boyunca öttü durdu, duymamak için kapıyı çektim. 

Kafamda çalan ilkbahar ezgileri bir şeyleri dürtmüş olacak ki güneşli ve aydınlık bir sabah Pazar gününü şenlendirmekteydi. Keyfim yerine geldi, dün aynı güneşe aldanıp balkona serdiğim çamaşırlar akşam yağıp geçen yağmurla nemlendiği için tekrar astım balkona. Alarmın durduğunu farkettim o arada. Demlenen çayımı ve hazırladığım kahvaltı tabağını alıp kuruldum PC'nin başına, özlemişim, doyamıyorum bilgisayarımla muhabbete 😃 Bizim evde sabahlar tek kişilik, erken kalkan ben kimselere ilişmeden geçiriyorum sabah saatlerini. Vazifeşinas bir insan evladı olduğumdan hemen meydan okumanın onuncu gününde neler varmış kontrol ettim ve başlıyorum yazmaya:

10. Şimdiki aklım olsa şu bölümde okurdum dediğin bir dal var mı ? Anlat bakalım neymiş ?

Şimdiki aklım olsa çok şeyi farklı yapardım ama şimdiki akıl evvelki akılda olmuyor ne yazık ki. Çok küçükken, ilkokul ve ortaokul yıllarımda büyük bir hevesle doktor olmaya meyilliydim. Halalarımdan biri doktordu, onu çok sever ve çok özenirdim. Sanırım doktorluk isteğimi belirleyen itici güç oydu. Lise yıllarımda da bu düşünce pek değişmedi ama kafam karışmaya başlamıştı.O yıllarda tercih sistemi yoktu, sınava girilir, alınan puana göre fakültelerin taban puanlarını açıklaması beklenir ve ön kayıt yaptırılırdı. Sonra da koşa koşa gidip kesin kayıt listelerinde adımızın olup olmadığına bakardık. Merkezi sistemin yanısıra öğretmenlik eğitimi veren eğitim enstitüleri, yüksek okullar ve ODTÜ kendi özel sınavlarını yaparlardı. Henüz YÖK denilen kurum hayatımıza girmemişti. Üniversite sınavına girdiğim yıl sorular çalındı. İstanbul'da bir dersane bir şekilde ele geçirdikleri soruları öğrencilerine dağıtmışlardı. Bu durum ortaya çıkınca sınavın yenilenmesine karar verildi. Ağustos muydu, Eylül müydü tam hatırlamıyorum, sınav tekrar edildi. Bir kez daha oturduk Beşevler'deki bir okulun sıralarına. Hiç unutmuyorum, önümde oturan taşralı olduğu her halinden belli bir genç cebinde getirdiği zarları sıranın üstüne atıyor ve hangi sayı gelirse cevapta o şıkkı işaretliyordu. Nereyi kazandı, ya da bir yeri kazandı mı, hep merak ederim. Üniversitelere giriş sınavı tekrarlanadursun bu arada bulduğumuz her sınava başvuruyorduk. ODTÜ, Eğitim Enstitüleri vs. ODTÜ sınavında Mimarlık bölümünü tercih etmiştim, sorular da ona uygun olarak verilmişti. Ömrüm boyunca yön duygumu geliştiremedim, sadece Antalya'da denize bakan yönün güney olduğunu kestirebiliyorum ama başka yerlerde kesinlikle bilemem. Bu eksikliğim mimar olmamı da engelledi ve çok cüzi bir puan eksikliğiyle ODTÜ Mimarlık kaçtı. Diğer sınavlardan gelen puanlarla bir yandan ön kayıt yaptırıyor, diğer yandan da yazılı sınavını kazandığım bölümlerin mülakatına giriyordum.  O yaz çok okul, çok sınav, çok öğrenci, çok öğretim üyesi ve çok heyecan doluydu. Üniversitelerde kesin listelerin açıklanmasını beklerken genel sınav, özel sınav ve mülakatına girdiğim yüksek okullardan birini kazandığım belli oldu ve okul şak diye açıldı. "Haydi" dedim, ön kayıt sonuçları belli olana kadar şuraya kaydımı yaptırayım, bir yandan da puan kollarım. Yaptırış o yaptırış, başlayış o başlayış oldu. Okula başladığımdan bir hafta sonra lisedeki en iyi arkadaşım da memleketinden gelip aynı sınıfta aramıza katıldı. İkimiz birbirimizi ayarttık sanki ve puan kollamaktan vazgeçip o okulda kaldık. Kalmaz olaydık. Tıp Fakültesi hayalleri Diyarbakır Tıp'ta kalırken, Mimarlık yön yüzünden 2 eksik puana yenik düşerken hayatta hiç düşünmediğim bir bölüme ve adını bile o zamana kadar duymadığım bir okula başladım. Diyorum ya, şimdiki aklım o zaman yoktu. 12 Eylül öncesinin tüm cinnetini o okulda yaşarken okul değiştirme amacıyla sınavlara giriyor, kazandığım halde ne hikmetse yine orada okumaya devam ediyordum. Bir şekilde bitti okul ama kelimenin tam anlamıyla biz de bittik. Şimdiki aklımla en büyük pişmanlığım-bölümden ziyade okul olarak-ikinci yıl kazandığım ODTÜ'ye geçmemek, ikinci pişmanlığımsa sanatla ilgili bir bölüm okumamaktır. Eh bu da kısmettir diye düşünelim ve yaşanmış her şeye "Kabulümdür" diyelim ki insanlık bizde kalsın 😃

9 Şubat 2019 Cumartesi

9 ŞUBAT (ARIZALI YAZI)

Dokuz, Allah'a şükür tokuz 😃 Yani demek istiyorum ki meydan okumada dokuzu bulduk:

9. Gün- Hakkında 5 garip şeyi söyle de bilelim, ne kadar arızasın?

Abartılı boyutlarda bir arızam yok, ufak-tefek takıntılar, şöyle bir düşünecek olursak:


- Her türlü yeknesak ses ve harekete tahammülsüzüm. Yemek yerken ağzını şapırdatana, bir şey içerken höpürdetene, dişlerini cık cık temizleyene, şık şık tesbih çekene, anahtar şıkırdatana, ayağını sürekli sallayana dayanamıyorum, Allah yarattı demeyip yumruğu indiresim geliyor ama nerdee! Bu tarz kişilerin bulunduğu yerden kaçmakla yetiniyorum, yok kaçamıyorsam çıldırma aşamalarına geliyorum, başıma ağrılar çıkıyor. Eşeğin sevmediği ot burnunun dibinde biter derler ya, sinemada, tiyatroda, restoranda, yolculukta hep böyle kişilere denk gelirim, ya da algıda seçicilik, mutlaka farkederim ve ortam bana zehir olur. 

-Küpe takmadan sokağa çıkmam. Unutup çıktıysam ve eve yakınsam geri dönüp takarım, uzaksam en yakın bujiteriye girip küpe alırım. Yine çantamda mutlaka fotoğraf makinesi bulunsun isterim, neyse ki artık telefonlar fotoğraf çekiyor da unuttuysam geri dönme gereği duymuyorum. 

-Bulaşık makinesi yerleştirme takıntım vardır. Aynı cins tabaklar aynı yere, aynı cins fincanlar aynı yere konmalıdır. Çatal-kaşık sepetinde çatalların, kaşıkların, bıçakların, çay ve tatlı kaşıklarının yeri sabittir, asla değiştirmem. Eğer bulaşık makinemi başka biri yerleştirmişse o farketmeden boşaltır ve yeniden kendi düzenime göre yerleştiririm. 

-Adımın "Gülşen" olarak söylenmesine tahammül edemem. Çok yeni tanıştığım biriyse anlamadı diye düşünerek affederim ama bir süredir ahbaplığımın olduğu biri "Gülşen" derse tepe tüylerim ayağa kalkar (bu laf annemden miras). Kesinlikle o kişinin samimiyetinden şüpheye düşerim. 

-Kendimden bıkacak kadar biriktiriciyim. Etkinlik biletlerini, tiyatro-opera-bale gösteri dergilerini, program broşürlerini, sergi ve müze kataloglarını saklarım. Davetiyeleri atamam, aldığım mektup ve kartları kutularda biriktiririm. Günün birinde çöp ev olarak belediyeye şikayet edileceğimden korkuyorum. Ve ilaveten ajandasız yapamayan bir insan evladıyım...

Bu kadarı yetmiştir umarım, o zaman haydi buyrun, bir çay için ama höpürdetmeyin 😃







8 Şubat 2019 Cuma

8 ŞUBAT (ÇÜNKÜ ALINTI DA MEYDAN OKUMAYA DAHİL)

Geldik ayın, dolayısıyla meydan okumanın da en yuvarlak, en ince belli gününe, yukardan aşağıya kesersen "3", soldan sağa kesersen "0", muhtelif "gohulu alterenaatiflerimiz" mevcut yani. Diyor ki meydan okumayı hazırlayan sevgili "Our Boss" Ezgi:

8. Kolaya kaçıyorum, yazıyı sen yazmak zorunda değilsin. Bırak da bizim için seçtiğin 3 alıntıyı okuyalım bugün.

Aksine sevgili Ezgi "Bu iş çok zor Yonca" kıvamında oldu bugünün sorusu (Bülent Ortaçgil söylüyormuş gibi düşünmenizi reca ediciiim). Şimdi kalkıp kitaplık kurcalamaya gidiyorum. İnsan tüm alıntıları aklında tutamıyor haliyle. Kitaplık dersen evde tadilata gidilip tamamının sökülüp tekrar monte edildiği günden bu yana arapsaçına döndü (ırkçı değilim, Arapları tenzih eder, o güzel kıvırcık saçlarına bayıldığımı parantez içinde bildiririm). Eskiden elimi attım mı "şak!" diye bulurdum aradığım kitabı, şimdi koydunsa bul. Yer yok yer, o yüzden bulduğum her boşluğa bir kitap tıkıştırıyorum. Emily Bronte Barış Bıçakçı ile dostluk kurabiliyor mesela yüzyıllar ötesinden. Gündelik hayatta birbirlerini hiç sevmeyenler de aynı koltuğu paylaşabiliyor, çıtları da çıkmıyor. Bizi geçtiğimiz yıllarda "Bibliyomanyaklar" isimli kitap sitemizde kitabını eleştirdik diye feci halde paylayan Jale Sncak çok sevdiğim Ayizi kadınlarının arasında sakin sakin oturabiliyor. Şükrü Erbaş'ın son kitabı şiir rafında yer kalmadığı için küskün küskün romanların arasına girdi, yabancılık çekiyor. Nişantaşılı elit yazar Ohan Pamuk Burdur'un köylüğünden Fakir Baykurt ile yanyana durabiliyor mesela. Kısacası benim kitaplık bu aralar çok kozmopolit. 

Evet sevgili takipçilerim, bu bağlamda sizler için fedakarca bir sondaj yapıp gelmiş bulunmaktayım. Epeyce aradıktan sonra alıntı yapacağım iki kitap ele geçirdim (çaktırmayın, birini şu an okuyorum zaten, aramaya gerek kalmadı 😉). Ve işte alıntılar:

"Hayat kendi kendilerini kopyalayan dev moleküllerden başka bir şey değil. Hayat dediğimiz sadece kimyadan ibaret. Periyodik tabloyu ezberlesek yeter. Evrendeki en bol iki elementin, hidrojen ile helyumun, aynı zamandan en hafif iki element olması her şeyi açıklıyor zaten. Böyle hafif bir evrende anlam ne arasın? Anlam ağırdır... Dibe çöker. Falcılar bu nedenle kahvenin telvesine bakarlar."
Barış Bıçakçı/Sinek Isırıklarının Müellifi

"Dünya bir köşeye çekilip gözlaşları görülmesin diye gizlice ağlayan bir baba gibi ağırlaşmaya başlamıştı." 
Kemal Varol/Aşıklar Bayramı

Son alıntım bir kitaptan değil, "Lavarla" isimli internet sitesinde bugün okuduğum  bir yazıdan olacak, kâdim şehrim Ankara'yı betimlemiş;

"Hiçbir şey değişmez yazları Ankara’da bilirsin, seyrelir sadece. Çıkılacak yayla yoktur, gidilecek yosun kokulu bir koy ya da dalınacak bir gündüz uykusu yoktur. Öldüğünden beri Erzurumlu Hasan Usta’nın adaçayı da… Seğmenler’de oturacak yer de, İlhan Koman heykeli de yoktur. Dostlar vardır: Kimi güneş yanığı, kimi amele… Gülüşmeler vardır, yeni kitaplar, soğuk biralar, keşfedilmiş seramik panolar, kısa kestirilmiş saçlar, yıkanmış balkonlar, demlenmiş çaylar. Vergi daireleri vardır, bilmem ne genel müdürlükleri, şu bu komutanlıkları, meydan saatleri, kent girişlerinde tuhaf taklar. Pazarlarda naneler vardır, sokak aralarında kamyonetlerde karpuzlar bekleşir, AVM’lerde mayolar, Kocabeyoğlu Pasajı’nda donlar…"
Tunalı'yı Eskisi Kadar Tanımıyorum/Özgür Ceren Can

O zaman bu postun fotoğrafları Tunalı dolaylarından gelsin: Kuğulu Park


("de"ler birleşik lütfen)