.

.
.

26 Kasım 2018 Pazartesi

HAY FRİDAYINIZA!!!

Kimilerinin kara, kimilerinin pembe dediği, Twitter'de bir videoda izlediğim tuhaf adamın ise "Kara neee? Kara neee? Gavur kara dedi diye bizim güzel cumamız kara mı olduuu?, Bizim cumamız en güzel cuma, kara diyenler hadi ordan" mealinde saçmaladığı, peşine cumartesi ve pazarı da takmış Black Friday nihayet bitti (umarım). Değiştirmem gereken bir ürün olduğu halde ne cuma, ne de cumartesi alışveriş yapılan hiçbir mekana yanaşmadım. Sonuçta aklımı peynir ekmekle yemedim. Pazar günü ise evde sıkılınca haydi sinemaya gidip Çağan Irmak'ın son filmini seyredelim düşüncesiyle kocayı da harekete geçirdim. Millet hızını almıştır düşüncesindeydim ama yine de tedbiren değiştireceğim ürünü yanıma almadım, iyi ki de öyle yapmışım. Her zaman film izlediğimiz salonların olduğu AVM'ye yaklaştığımızda kendisini otopark olarak niteleyen her toprak parçasının çeşitli model ve markalardaki arabalar tarafından "iğne atsan yere düşmez" deyimini haklı çıkaracak şekilde işgal edildiğini gördük. Bırakın AVM'nin otoparkını, civardaki tüm otoparklar tıklım tıklım doluydu. Şükür ki ulaşım aracı olarak alışveriş merkezinin servisini seçmiştik. Mekana ulaştığımızda filmin başlamasına bir saatten daha fazla zaman vardı, gayet ağır adımlarla-hatta önce bir kahve içse miydim ikilemiyle-gişelere yöneldim. Sıra bana geldiğinde görevli genç kız en ön sırada tek bir bilet kaldığını söyledi, inanamadım tekrarlattım. Evet, öyleymiş. En ön sırada tek bilet. Vay canına, "Biletlerde de mi friday şeettirmesi var" dedim kıza, güldü 😀 Yokmuş öyle bir şey, demek ki fridaylamaya gelenler gelmişken film de izleyelim demişler. Kös kös ayrıldım tabii gişeden, laf eder misin Friday'a böyle teper seni  😀


Mağazalara gelince, aynı otoparklar gibi oralar da çekirge sürüleri tarafından işgal edilmiş, tarlada kalanları başaklama modunda faaliyette idiler. Vitrinlere bile bakmadan kendimi Kahve Dünyası'na attım. Neyse ki orası tenhaydı. Bir kahve içip kendimize geldik, buraya kadar gelmişken bari yemek yiyelim dedik. Yemek katının kalabalığı da diğerlerinden farklı değildi. Neyse ki kendi bölümünde servis yapan bir restoranda masa bulup yerleştik. Her zaman yemek yediğimiz mekanın bile şakülü kaymıştı, getirdikleri pide bayat, dönerleri yavandı. Son lokmayı ağzımıza atıp arkamıza bile bakmadan kaçtık AVM'den. Kriz mriz yok, kartla alışveriş yapıp sonra "yandım Allah!" diyen bir sürü keriz (ya da bizzat biz keriziz) var zannımca. Mevla cümlemizi Fridaylerin tüm renklerinden korusun, bırrr 😀

20 Kasım 2018 Salı

BOHEMIAN RHAPSODY

Günlerdir sanal medya "Bohemian Rhapsody" ile çalkalanıyor. Bir yanda da "Müslüm". Aynı haftalarda gösterime girmeleri ironik aslında. Birbirine taban tabana zıt iki müzik adamı, iki farklı tür ve ikisi de izlenme rekorları kırıp sanal alemi sallıyorlar. "Müslüm"ü izledim, "Bohemian Rhapsody"yi ise izlemeyeceğim. Müslüm Gürses'i dinler miydim? Hayır. Belki farklı bir tarzda söylediği "Paramparça"dan sonra birkaç kez kulak kabartmış olabilirim ama hiçbir zaman dinleme listemde yer almadı, benim ilgimi çeken onun yaşamı oldu. "Bohemian Rhapsody", "Queen" ve "Freddy Mercury"ye gelince; utanayım mı, tövbelerimi mi kaldırayım bilemedim ama Müslüm Gürses kadar bile alakam yok. Lütfen beni linç etmeyiniz, yaşıma mı verirsiniz, müzik zevkime mi ama şu anda fonda çalan "Bohemian Rhapsody"de bende hiçbir hoş duygu yaratmadı. Sanırım bu da ikinci dinleyişim, ilki meraktan, ikincisi de hatırlama bâbından postun konusuyla alaka kurmak adına. 

Türk Sanat Müziği'nin hiç eksik olmadığı bir evde büyüdüm. Annemin ve büyük dayımın sesleri çok güzeldi ve her an şarkı söyleyebilen insanlardı. Dayım ayrıca eline geçen her türlü müzik aletinden dinlenebilir nitelikte ses çıkaran bir adamdı ve çok iyi akerdeon çalardı. Babamın da onlardan kalır yeri yoktu, ilkokula başladığım yıl kısa bir süre oturduğumuz, kapısı bahçeye açılan küçük evi hep onun dilinden düşürmediği "Kız sen ne güzelsin, sana gençler tapacaklar/Saklan güzelim kalbime saklan kapacaklar" şarkısıyla hatırlarım. Annem Abdullah Yüce hayranıydı, ben anımsamıyorum ama anlatırdı, henüz bebekken beni ayağında sallar ve "Çıkar yücelerden haber sorarım/Solarken dağların gümüş yaldızı" şarkısını söylermiş ninni niyetine, ben de önce içli içli ağlar, sonra da uyurmuşum. Tanrım ne ince ruhlu, kelebek kanadı yürekli bir yavri imişim, annem de beni seviyor mu eziyet mi ediyor belli değil 😀 Hem ağlarım, hem uyurum hesabı. Hâl böyle olunca benim de bu müziğe meftun olmam gayet normaldi sanırım, ilkokul üçüncü sınıftayken "Bir dâme düşürdü ki beni baht-ı siyahım" şarkısını terennüm edebilmekteydim yani. Bakmayın kıymetimi bilmediler, küçük Müzeyyen olarak lanse edilebilirdim esasen 😀

Ortaokula başladığım zamanlarda Türk Sanat Müziği'nin (sahi bu müzik türü piyasadan kalktı mı artık?) tüm popüler parçalarının yanı sıra klasiklerden de oluşan hayli geniş bir repertuara sahiptim ama neylersin o ara ergenlik geldi. Benim müzik rotam da çarketti. O yılların deyimiyle "Türkçe sözlü hafif müzik" ilgi alanıma girdi, yanısıra da "Hafif Batı Müziği". Ağırıyla hemhâl olmama daha yıllar vardı. Kamuran Akkor, Gönül Turgut, Selçuk Ural, Alpay, Zaliha, Rana-Selçuk Alagöz dinliyor, Erol Büyükburç'un 30 yaşında olmasına inanamıyor (çok yaşlı bulmuştum), Hey dergisi okuyor, İl Radyosu'nda istekler programını kaçırmıyordum. Tom Jones'un "Delilah"sına, Mary Hopkin'in "Those Were The Days"ine olmayan İngilizcemle kulak dolgunluğu sözler uydurup sabahtan akşama söylüyordum-mu acaba? 😀 Beatles grubu içinde adamım Ringo Starr'dı. Tabii Aprodithe's Child ve koca adam Demis Roussos'u da unutmayalım. Sonra ergenlik bitti, ben Modern Folk Üçlüsü'ne, Cem Karaca'ya, Barış Manço'ya döndüm. 80 öncesinin ezici karmaşasında ise müzikten daha önemli öncelikler vardı. Derken evlenip bir küçük taşra şehrine yerleştim. Başkentin karmaşasından sonra elyordamıyla taşra sakinliğine alışmaya çalışıyordum. Tek kanallı siyah-beyaz TV'miz ne gösterirse onu izliyorduk. Teybimiz bile yoktu, sadece mutfak penceresi önünde sesini duyurmaya gönül indiren bir küçük radyo, o kadar. İlk aşkım Türk Sanat Müziği geri gelmişti. 

Antalya'ya taşınmak da fazla bir şey değiştirmedi, yeni doğan bir bebek, çok sayıda ders saati, yeni bir şehre alışmak, ev işleri, yazılı kağıtları, olmayan kağıt bezler, geceyarıları kazan kurup bez kaynatmalar, sadece üç ay ana sütü alan ve kolikten dolayı sürekli ağlayan bir çocuk, hergün taze pişirilen sebze çorbaları, mamalar, tezgahta büyüyen bulaşık dağları ve diğer envai çeşit sorumluluk arasında müzik en son sırayı bile alamıyordu ne yazık ki. "Queen"ler, "Bohemian Rapsody"ler falan o arada güme gitmiş, ben en son "Abba"da ve "Modern Talking"de kalmış olsam gerek vatkalı ceketleriyle 😀 Bir de Eurovision tabii ki, milli damat Johnny Logan, Anne Maria David, "Aman petrol, canım petrol", "Operaaa" falan. Ha bir de "Sütü seven kamyon şoförü" vardı değil mi? Bilenler bilir 😀 Üff ne kadar banalmişim 😀

Kısacası ben bebekle, okulla, ev işleriyle uğraşırken o dönem cümle yabancı müzik gruplarını kaçırmışım dostlar, tüm yapabildiğim "Milliyet Sanat Dergisi" alıp dönemin sanatsal ortamından okuyarak da olsa geri kalmamak, kitapçıya gidecek vakit bile bulamadığımdan evdeki kitapları ikinci parti elden geçirmek, marketlerin gazeteliklerinde bulduğum beyaz dizi romanlarını kıraat etmek, bir de yılbaşlarında geceyarısı çıkan Zeki Müren'i dinleyip bastonlu dansöz Nesrin Topkapı'yı seyretmekten ibarettti. O nedenle Freddy Mercury ve Queen hayranlarından tüm kalbimle özür diliyor, ben bayılmasam da "Bohemian Rhapsody"yi sizlerin dinlemesine sunuyorum:





14 Kasım 2018 Çarşamba

SON GÜNLERDE

Temizlik var evde, aslında hafta sonu olacaktı bugüne çekildi. Elektrik süpürgesi sesine beyaz sabun kokusu karışıyor. İlki tatsız, ikincisi hoş. Arada kalkıp F. ile sohbet ediyor, sonra yerime dönüyorum, zira tüm kapılar ve pencereler açık, bendeniz marul dikeni eline batan bir narin çiçek, bir bezelye üstü prenses olduğum için cereyanda kalamam 😀 ama her oda bitiminde eyleme dahil olup mutlaka yeri değişen objeleri alışkın oldukları mekana geri taşımam lazım. Bugüne kadar bunun aksini yapan bir yardımcı görmedim, illa o ıvır zıvır onların uygun gördüğü biçimde yerleşecek. Ne yapalım buna da şükür, "Beğenmiyorsan kendin yap" derler adama ki artık gücüm yok. Sabahın köründe-gerçekten köründe-kalktım, 5.30'da. Derdim neydi ki? Evi temizliğe uygun hale getirmem lazımdı diyeceğim ama uygundu zaten. Ben de makineye çamaşır atıp yemek yapmaya giriştim. Akşamdan ıslattığım ta Ankara'dan, oraya da Ovacık'tan gelmiş fasulyeleri bir güzel pişirdim, yanına da pilav. Eh öğleni de, akşamı da kurtardık. Yalnız fasulyeler haşlanınca neredeyse üç misline çıktı, ben de bir kısmını buzluğa yolladım, gün gelir Antalya usulü tahinli piyaza dönüşür. 

Geçenlerde Antalya'da ilk kez düzenlenen Kahve Festivali'ne gitmek gafletinde bulundum. Üstelik hafta sonu, üstelik öğleden sonra. Kapatılan dokuma fabrikasının arazisi geçen yıldan bu yana bir nevi kültür park olarak değerlendirilmekte. Baharda narenciye festivali vardı, tonlarca portakal ve limon heba edilmişti 😀🍊🍋, bu kez de kahve standlarına evsahipliği yaptı. Lakin kahve festivalinden ziyade kahve eziyetine dönüşmüştü. İğne atsan yere düşmediği gibi o iğneyi atmak için kolunu kaldırman bile zor olabilirdi, o derece yani. Çünküüü hem giriş ücretsiz, hem de tüm firmalar beleş numune vermekte idi. Verilen numuneler bir dikiş yüksüğü dolusundan az hallice olsa da bütün standların önünde ortalama 15 dakikadan toplam 4 saat falan beklerseniz bir küçük bardak dolusu kahveye tamamlayabilirdiniz midenize yollayacağınız sıvıyı. Sekiz çizen kuyruklarda beklemeyi geçtim onların arasından sıyrılarak yürümek bile epey performans gerektiyordu. Hava feci sıcak, zeminin kırmızı toprak oluşundan kaynaklanan toz da hesaba katılınca itici faktör miktarı artıyor ve "Başlarım kahvesine" moduna geçmeniz uzun sürmüyordu. 


Yukarıda bir kuyruk görüyorsunuz, aşağıda bir kuyruk göremiyorsunuz zira çekmemeye çalıştım. 


Meşhur Cunda Taş Kahve'nin standı burası. Beleş Türk kahvesi dağıttığı için buradaki kuyruk 8 değil 18 çiziyordu :) Lakin biz önce paketli dibek kahvesinden satın aldığımız için beklemeden müessese ikramından yararlandık. 


Bu da o dibek kahvesini dibekleyen arkadaş ya da diğer deyimle "Kahve adam" ☕😀


Ve evet bu da cüzdan gücüyle yine beklemeden aldığım bir bardak latte. Hepi topu bu zaten, sonra arkamıza bakmadan kaçtık. Yan taraftaki AVM'nin girişindeki cafeye konuşlanıp kendi kahve festivalimizi yaptık ama bu defa saleple 😀

Antalya henüz yaz modunda. Yapraklar hala dallarda, sadece bizim balkon çınarınınkiler biraz sarardı ama ağaçtaki yerlerini muhafaza etmekteler. Sonbahar bu memlekete portakal ve mandalina ile geliyor:


Bu fotoğraf arkadaşımın Yeşilbayır'daki bahçesinden, çok şaşırtıcı ama leylak ağacında üç tane açmış leylak vardı, keza bahçe çitini saran hanımelinde de. Bitkiler de aptallaştı...

Dün öğle yemeğinde kuzenimle buluşacaktım, öncesinde kuaföre uğradım. Sıra beklerken gözüm sehpadaki magazin dergisine takıldı, Antalya'nın ilerigelen, çook elit, pek pelit (ne demekse, kafiye yaptım :), gayetle menşur şahsiyetlerinin muhtelif fotoğraflarını ve fotoğrafaltı yazılarını gözden geçirdim. Şimdi bir adam, 40'lı yaşlarda, belli ki bir işletme sahibi, hafiften göbek yapmış, şakaklardan ağarıp alından açılmaya başlamış, herkeste olabilen bir pantul ve de gömlek giymiş bir zat. Tükkanının önünde telefonla konuşuyor. Dünyanın en sıradan görüntülerinden biri. Altına döşenmişler: "Falanca işyerinin sahibi filanca bey işletmesinin önünde telefon görüşmesi yaparken görüntülendi". Ee. napacağıdı, dumanla mı haberleşseydi? Nerede görüşseydi mesela? Ne yakaladınız yani? Bir başka sayfada yine orta yaşlı bir çift, düğün ya da herhangi bir eğlence, dans ediyorlar. Adam aile babası kılıklı bir bey, karısı da tombulca, boyama sarı saçlı, bol altınlı, dantel entarili bir hanım. Altında yazı: "Falanca bey ile şık ve zarif eşi (nerde bu zerafet, nerde bu şıklık?) felekten bir gece çalarken. Oh, ver coşkuyu. Botokstan yüzlerindeki gülümseme donmuş bir grup kadını keşfetmeye çalışırken kuaför taş koydu, aynanın önüne davet edildim. Aklım dergideki kalbürüstü hemşehrilerimde kaldı. İşim bitince gideceğim AVM'nin servisini beklemek için yola çıktım, lakin dergidekilerin ahı tuttu, gelmedi servis. Çaresiz otobüs durağına gittim, toplu taşım kartımı çıkarmak için cüzdanımı açtım ki kart diğer çantada kalmış. İkinci ahın cüzdan eriten şimşeğine maruz kaldım, en yakın taksi durağına yollandım. Magazin çarptı beni dostlar, siz siz olun dergilerdeki elemanlara zinhar laf etmeyin, haydi kalın sağlıcakla...

8 Kasım 2018 Perşembe

BAZEN AKLINA DÜŞER

Bu sabah uykudan neredeyse bir ömürlük bir hatırlama ile uyandım. Gözlerimi açtığımda ilk aklıma gelen yıllar yıllar önce, ben daha henüz portakal vitaminliğinden nisbeten çekirdeğine falan dönüştüğüm yıllarda dedemin, halamın ve amcamın yaşadığı ilçede tanıştığım (tanıştığım saçma bir laf aslında, cücük bir bebe idim, kim takar beni de özel olarak tanıştırır, milletin tanışmasına şahit olduğum daha doğru) iki barış gönüllüsü geldi. Benim kuşağımın Amerika ile ilk muhataplığı önce süttozu, sonra barış gönüllüleridir. Süttozu lafını telaffuz ederken bile midemin kalktığını hissediyorum. Sam amcamızın bize yolladığı süttozları okullarda sulandırılıp kaynatılır, galvaniz güğümlere doldurulur ve beslenme teneffüsü adı verilen uzun aralarda neredeyse boğazımızdan aşağı zorla dökülürdü. Böcek ilacı ile kireç karışımı bir kokuya sahip bu iğrenç sıvıyı cebren içmek için taşımak zorunda olduğumuz bir mütemmim cüzümüz, bir donanımımız vardı elbette: Süt torbası. Analarımızın dikiş makinesinde tıkır tıkır diktiği, dikemeyenlerin konu komşuya diktirttiği, desenli Sümerbank basmasından, ağzı kordonla büzülen bir kese. İçine kaynar kaynar konan kokar sıvıyı taşımak için bir adet bardak (plastik olanı makbul), bir adet peçete ve bir adet meyveden-ki portakal veya elma tercih, muz zinhar yassah, herkesin gücü muza yeter mi, can çeker sonra-müteşekkil teçhizatla yüklü bu torbaları çantalarımızın üstünde sallaya sallaya getirip götürdük 5 yıl boyunca. Sıkıysa getirme, Firdevs örtmenim kızıverir, küsüverirdi sonra. Ortaokula geçtiğime en çok süttozu zorunluluğu kalkacağı için sevinmiştim. Beş yıl boyunca her gün (pazar hariç, biz o zamanlar cumartesi de giderdik okula, Leylak teyzeniz arşivden çıkma) öğüre öğüre içtik bu nalet şeyi. Bazen tahammül edemez aldığım iki yudumdan sonra torbanın içine döküverirdim. Süt torbam emebildiği kadar sıvıyı emer, geri kalanı akarak siyah önlüğümün üstünde şık beyaz desenler oluştururdu, bu defa eve gidince annem açardı ağzını, yumardı gözünü. Kısacası bir kısır döngü idi yaşadığım, içmezsem Firdevs hanım kızar, dökersem annem kızar, oy oy oy, ne çile çekmişim be! Bizim kuşağın biraz saf, aşırı iyi niyetli, fazla umut dolu olması bu zoraki süttozlarından mı kaynaklı acep? Amarikalılar bizi şapşallaştırmış olabiler mi? Gayetle mimkin 😀

Barış gönüllülerine gelince; amaçlarının gelişmekte olan ülkelere teknik yardım ve kültürlerarası tanıtım, dayanışma olduğu söylenen bu barış gönüllüleri hakkında halk arasında muhtelif iddialar dolanırdı, misyoner oldukları, casus oldukları falan söylenirdi. Ne dereceye kadar doğru bilemem, komplo teorileri üretmekte üstümüze yoktur ama doğruluk payı da gayet mümkündür. İşte bunlardan iki adedi de dedemin ilçesine gelmişti, ilçenin tek lisesinde İngilizce derslerine falan girmekte idiler. Halamın eşi de aynı okulda İngilizce öğretmeni olduğu için gelip giderlerdi kah onlara, kah dedemlere. Dedemleri ziyarete gittiğimiz birkaç günlük bir tatilde denk gelmiştik ikisine de. Komik bir tesadüfle ünlü Walt Disney çizgi film ikilisinin isimlerini taşıyorlardı: Tom ve Ceri. Tom uzun boylu, atletik yapılı, oldukça yakışıklı, kumral bir genç adamdı, yüzü dün görmüşüm gibi hatırımda, giydiği blazer ceket ve gri pantolon da. Jerry ise balık etli, sarışın, sevimli bir kadındı. Çok da canayakındı. Annemin pek hoşuna gitmişti, "Sevimli ne demek?" diye sormuş, "pretty" denildiğini öğrenince de kadınla kurduğu yegane diyalog işaret parmağını ona yönelterek "pretty, pretty" demek olmuştu :) Hatta toplu bir fotoğrafımız bile var, önde bizler, aile fertleri dizilmiş, arkada ise uzun boyuyla Tom, hemen yanında da Ceri :) Üstümde annemin yüzlerce grannysquare karesi örerek yaptığı rengarenk örgü elbise, saçlarım iki yandan örgülü, kalın çerçeveli kelebek gözlüklerim gözümde kameraya bakıp sırıtıyorum. Fotoğrafa bakındım ama bulamadım, sanırım Ankara'daki albümlerde duruyor. Şimdi bunca yıl sonra, belki Tom da, Ceri de çoktan ölüp gitmişken benim bunları zihnimin hangi derin çukuruna yaptığım sondajla bulup çıkardığım ise ayrı bir tetkik konusu. Bu hafıza bazen beni çok yoruyor arkadaşlar. Bu da böyle bir yazı olsun, şuraya leylaklı bir Charlie ve Snoopy fotoğrafı bırakıp saçımı boyatmaya gideyim en iyisi...


2 Kasım 2018 Cuma

EKİM OKUMALARI

Kitaplar da olmasa buralar iyice öksüz kalacak. Ekimi de yiyip bitirdiğimize göre bu ay okuduğum kitapları tanıtmaya başlayabilirim. Verimli bir ay oldu okuma açısından, son birkaç kitabın sayfa sayısı çok fazla olmasa da içerikleri sağlamdı, bu da hem kaliteyi, hem kantiteyi arttırdı. Şimdi görelim bakalım Ekim kitapları nelermiş:


-Farklı anlatımı olan bir öykü kitabı idi "Bir Dükkanı Beklemek". Olay kurgusu bir kahramanın gözünden anlatılırken birdenbire diğer bir kahramanın gözünden okumaya başlıyoruz. Biraz kafamı karıştırsa da ilginç bir okuma oldu diyebilirim. 


-Alberto Manguel'in bu yaz okuduğum ikinci kurgu kitabı "Dönüş". Aslında bir novella, hayatını Roma'da sürdüren bir adamın yıllar önce terk etmek zorunda kaldığı ülkesine dönüşünde yaşadıklarını biraz fantastik bir dille anlatmış yazar. Açıkcası diğer kitabını daha çok sevmiştim. 


-Serra Yılmaz'ı ve biyografi türünü sevenlere ideal bir kitap "Şimdilik Bu Kadar". Benim için öyleydi mesela. Tek kusur iki kadının yaşamının bazen birbirine karışıyor olmasıydı. Serra'yı okuyorum sanırken paragraf sonunda Emine olduğunu anlıyorsunuz, bir de keşke bazı redaksiyon hataları olmasaydı. Bunun dışında keyifli bir okuma oldu, hele de okurken Serra Yılmaz'ın kocaman açılmış mavi gözlerini hayal ettiğinizde daha da keyifli oluyor :)


-İlkgençlik çağına özgü bir kitap olduğunu bilmeme rağmen yazarının Ian McEwan oluşuna ve kapağının güzelliğine dayanarak aldığım bir kitaptı "Düş Yolcusu". Pişman da etmedi beni Peter'i ve düşlerini okumak çok eğlenceliydi. 


-Tür olarak bilimkurguyu hiç sevmem, bana edebiyattan ziyade fen bilgisi kitabı okuyormuşum, ders çalışıyormuşum gibi gelir. Hayli gecikmiş bir okuma olan "Zaman Makinesi"ni normalde tercih etmezdim ama katılmış olduğum bir challengenin maddelerinden birine uymak amacıyla aldım elime, haliyle de bayılmadım. Ergenlik çağımda okusam belki ilginç gelebilirdi ama şu an için biraz anlamsız oldu. Neyse kült olmuş bir kitabı okumamış olmaktan kurtuldum böylece :)


-Yukarıda da belirttim, biyografi, otobiyografi, anı okumayı en sevdiğim türlerdendir, bulduğumu okurum o derece. Ama hiçbirinde "Kavgam"daki kadar detay bolluğu görmedim. Bu nasıl hafıza, muhtemelen günlükleri vardı diyeceğim ama kitabın bir bölümünde günlüklerini yaktığından bahsediyordu. Babaannenin evinde yapılan bir temizlik bile bunca ince ayrıntıyla nasıl anlatılır. Ayrıntılı metinleri severim esasen ama burada biraz fazla gibi geldi, yine de sevdim mi sevdim, okuduğuma pişman mıyım, asla. Devamını getirir miyim, işte o konuda biraz kararsızım. Hele okuduklarım bir otursun hafızada yerine, sonrasına bakarız. 


-Antonio Casas Ros'u "Enigma" ile tanımış ve kitabı çok sevmiştim. Onun kadar olmasa da "Almodovar Teoremi"ni de beğendim. Farklı bir tarzı var yazarın, biraz karanlık. Bir eğlence dönüşü önüne çıkan geyiğin sebep olduğu kaza sonucu ölümden dönen ama yüzünü kaybeden bir adamı, bir matematikçiyi anlatıyor. Evine kapanıp kendini yalnızlığa mahkum eden ve çok sevdiği yönetmen Almodovar'ın çekmesini istediği kendi hayatını konu alan bir senaryo tasarlayan kahramanı kendi adıyla tanıtıyor Ros. Muhtemel ki yaşamından izler taşıyan bir kitap, bugüne kadar yüzyüze bir söyleşiye katılmamış ve kimse yüzünü görmemiş. Muammalı bir öykü, diğer kitabı da okunmak üzere sırada bekliyor. Antoni Casas Ros ilginç bir yazar...


-Almodovar Teoremi'nden sonra İclal Aydın ve "Üç Kız Kardeş", biraz istikrarsız bir gidiş sanki 😀 Referans kabul ettiğim kişilerden övgüsünü duyup, bir arkadaşım da ödünç verince sakin bir ara vereyim istedim. Kolay okunan bir aile öyküsü, dili düzgün ama herhangi bir ilginçliği yok. Sürükleyici bir dizi konusu olabilir...


-Fas asıllı bir yazarın oldukça akıcı, ilginç bir kitabıydı "Hoş Nağme". İki çocuklarını bakıcıya emanet eden ve başlangıçta her şey mükemmel görünürken umulmadık gelişmeler yaşayan bir ailenin öyküsünü anlatıyor.  Romanın sonuna kadar ilk sayfalarda verilen finalin çözümünü bekledim. Ne yazık ki net bir cevap alamadım, yazar psikolojik bilgilerimizin derinliğine güvenmiş olmalı diye düşünmekteyim :)


-Nihan Kaya'yı o kadar çok kişiden duydum ki, okumamanın eksikliğini hissettim. Edebi dili iyi, akıcı bir kitap "Gizli Özne". Biraz kafam karışmadı değil okurken, aşırı psikolojik okumalar yoruyor beni. Kısacası tarzım olmasa da, anlatım biraz dolambaçlı olsa da kitaba söyleyecek lafım yok. Psikolojiye ilgi duyanlar için biçilmiş kaftan...


-"Sessiz Saatler" bir saatte bile okunabilen keyifli bir novella. Hollandalı ressam Emmanuel De Witte'nin, oturma odasında klavsen çalan sırtı dönük bir kadını resmettiği tablodan hareketle bir öykü kurgulamış yazar, kitabın kapağını da bu resim süslüyor. Günlük şeklinde yazılmış kitap değişik bir deneyim olmuş, sevdim ben...


-Bir ailenin savaş sırasında kaybolan oğullarını savaş sonrası arama çabalarını okurken bir yandan da evin küçük oğlunun telaşına şahit oluruz "Kaybolan"da. "Ya bulunursa, ya odamı onunla paylaşmak zorunda kalırsam, ya beni ikinci plana atarlar, artık sevmezlerse" gibi. Disiplinli, sert bir baba ile oğlunun kaybı ve o kayıp sırasında yaşadıklarının travmasını üstünden atamamış bir anne arasında şaşkına dönmüş küçük oğulun ağzından yazılmış kitap aslında ciddi bir dram içerse de çocuğun anlatımı yer yer yüzlerde gülümsemeye neden oluyor. İyi bir çeviri ve okunası bir kitap...  


-Az sayfalı olmasına rağmen dolu dolu edebiyat içeren bir kitap "Kayıp Parça", çok beğenerek okudum. Ressam babalarının hayatının her safhasını resmettiği rulo tuvallerin kayıp parçasının peşine düşen iki kardeşin öyküsünü eminim siz de severek okuyacaksınız. 


-Bir ilk roman olmasına karşı edebi dili sade ve akıcı bir kitaptı "Mumsema Han".  Bir handaki üç işyeri, bunların çalışanları arasında ilişkiler, alavere dalavere halleri, kendini bulmaya çalışan kahramanlar,  platonik aşklar ve tahmin edilebilen ama çarpıcı bir son. 


-Bulgakov, geç keşfettiğim kral yazarım :) Bilimsel diline, zekice tasarlanmış konularına, aba altından sopa göstermesine, üstü kapalı yaptığı sistem eleştirilerine bayılıyorum. "Ölümcül Yumurtalar" en parlak kitabı değil tabii ki, bir "Usta ve Margarita" seviyesinde olmasa da keyifli bir kitap. Benim içinse en sevilesi eseri "Genç Bir Köy Doktorunun Anıları". Bulgakov'u okuyunuz efendim, pişman olmazsınız...


-Ve Ekim ayının son kitabı; alttaki elbette, "Tuhaflıklar Fabrikası"na Kasım ayında değineceğim. Ayın son kitabı şiirleriyle tanıdığımız Şükrü Erbaş'ın düzyazılarından oluşan "Kuş Uçar Kanat Ağlar" oldu.  Her dizesi bir ok gibi yüreğe saplanan Erbaş'ın düzyazıları da şiirleri kadar etkileyici. Kaybettiklerine, en çok da geçen yıl ölen karısına bir ağıt bu kitap: " "Ölüler, yaşayanlarda yaşar, bunu hiç unutma."

Yeni kitaplarda buluşmak dileğiyle... 

30 Ekim 2018 Salı

GÜNLER SONRA

Dün Macera Kitabım son blog yazısında demiş ki: "Blogdan bu kadar kopmak istemediğim için yazıyorum". bunu okuyunca kendi bloguma girip baktım, 15 gün olmuş neredeyse yeni bir yazı girmeyeli. Oysa hala en sevdiğim, ilk göz ağrım, tüm sanal medya türleri içinde tercih ettiğim ama nedense son zamanlarda ben de zorlanıyorum yazmakta. Kolaya kaçıyorum, kaçıyoruz, Instagram'a bir fotoğraf, altına iki satır yazı, işlem tamam. Ruhumuz da yorgun sanırım, eski heves yok yazanda da, okuyanda da.Yorumların, tıklanma sayısının azalmasından anlaşılıyor. Oysa herkesten önce kendim için, kişisel tarihime not düşmek için yazıyorum ama gündemle öylesine meşguluz ki kişisel tarih bile ikinci sıraya düşüyor. Her şeye rağmen yazalım, Özlem'in dediği gibi kopmayalım bloglarımızdan. Onlar bizim sevip görüşemediklerimizle aramızdaki köprü, yıkmayalım.

Neyse bunca acıklı kelamdan sonra bakalım neler yapmışız buralara gelmeyeli. Antalya'ya gelip oryantasyon(!) çalışmalarımızı tamamladıktan sonra Ankara havasını attık üzerimizden. Şimdi henüz bitmeyen yazı yaşamaya devam ediyoruz. Hava mis, güneş parlak, nem en az düzeyde, deniz cıva dökülmüş gibi parlıyor, henüz yapraklar bile dallarda. Sonbaharın ayak sesleri hafif, lakin hiç belli olmaz, biz sonbahar beklerken pat diye kış geliverir, o yüzden tadını çıkarmakta fayda var bu günlerin. Parklarda, cafelerde dolaşma, denize karşı çay-kahve içme zamanı. Tabii sinemayı, tiyatroyu, konseri de ihmal etmeden. 

Geçen cumartesi Antalya Devlet Tiyatrosu'nda sezonun ikinci oyununu izledim: "Godot'u Beklerkeni Beklerken". Bilet alırken dikkat etmemişim, oyunun Samuel Beckett'n ünlü "Godot'u Beklerken"i sanıyordum. Kontrol için Biletiva'ya girdiğimde farkettim ikinci "Beklerken"i. Meğer "Godot'u Beklerken" oyununda yedek olarak kuliste bekleyen ve oyuncu olmaya çabalayan iki adamın öyküsüymüş. "İki kişilik bir oyun olarak sıkıcı olabilir mi?" endişesiyle gitmiştim ama son derece memnun ayrıldım gösterimin bitiminde salondan. Hem oyunculuk, hem de eserin verdiği mesajlar açısından çok iyiydi. 



Opera Sahnesi'nde ise daha önce farklı versiyonlarını izlediğim "Türküyem" isimli müzikli oyun vardı. Yerel türkülerin ve oyunların şan ve bale tekniği ile sahnelendiği keyifli bir gösteri olarak izlemiştim öncesinde, buna da hevesle gittim ama sanki üzerinde biraz daha çalışılması gerekiyormuş gibi geldi. Gerçi sahneye konduktan sonraki ikinci gösterime gitmiştim ben, zamanla daha da oturacağına inanıyorum. 



Yaz boyu mahrum kaldığım sinemaya ise balıklama daldım. Bir haftada üç film izledim, ilki bu haftanın hiti ve uzun süre vizyonda kalacağına inandığım "Müslüm" idi. Açıkcası Müslüm Gürses'e öyle özel bir ilgim olmadı, oturup da herhangi bir şarkısını dinlemişliğim yoktu, orada burada duyduklarımla haberdardım. Bir de videoların moda ve kahvehanelerin başlıca numarası olduğu yıllarda 15 gün boyunca "İsyankar" filmine maruz kalınca temelli bezmiştim. Yaz tatiliydi, kayınvalidemi ziyarete gitmiştik, evin altı kahvehane idi ve her akşam videoda "İsyankar" filmi oynatılıyordu. Filmi görmüyordum haliyle ama açık pencereden içeriye tüm replikler dolduğu için konuya iyice aşına olmuş, 15 gün boyunca dinlediğim Müslüm Gürses şarkılarından da bıkmış usanmıştım. Müslüm Gürses ilgimi ancak son yıllarında, farklı yorumlarla söylediği hit şarkılarla dikkatimi çekmeye başlamıştı ki vefat etti. Geçen yıl Muhterem Nur'un yaşamını anlattığı bir kitabını okumuştum. Haliyle Müslüm Gürses de çokca yer alıyordu bu anılarda ve o zaman ne kadar zor bir hayatı olduğunu farketmiştim. Filmi ilk gün izledim ve salondan karışık duygularla çıktım. Herkesin göğüsleyeceği şeyler değildi yaşadıkları, söylediği şarkılar kadar dramatik ve arabeskti hayatı da. Üstelik Timuçin Esen öyle ustalıkla canlandırmıştı ki sanki perdede O değil de Müslüm Gürses'in bizzat kendisi vardı. Üstelik şarkıları da Timuçin Esen söylemişti. Hasılı çok beğendim ve çok duygulandım, beni sadece Muhterem Nur rolünde Zerrin Tekindor rahatsız etti. Sanat yönünden değil ama sanki çok Avrupai kalmıştı o rolde. Benim bildiğim ve 5 yaşında Ayşecik filmiyle tanıyıp avaz avaz ağlayarak tüm sinema salonunu kendime baktırdığım Muhterem Nur, çok farklı tipte bir kadındı, daha yumuşak, daha yuvarlak (sanki uygun kelimeler bunlar), Zerrin Tekindor tüm güzelliğine ve yeteneğine rağmen fazla keskin geldi bana. Yine de filmde aksayan başka bir yön yoktu, herkes üzerine düşeni layığıyla yerine getirmişti. 



Dün ise kendime sinema günü ilan ettiğim bir gün oldu. Benim çocukluğumda sinemalar çoğunlukla iki filmi arka arkaya oynatırdı. Ben de o hesapla nostalji yaptım. Hazır gitmişken görmek istediğim iki filmi arka arkaya izleyiverdim. Nasılsa festival günlerinden alışkınım. İlk film Sundance Film Festivalinde "En İyi Yönetmen Ödülü" almış "Anaokulu Öğretmeni" idi. Ailesinden ve kendine dönük ergen çocuklarından beklediği ilgiyi göremeyen ve kendini sanata adayıp şiir kurslarına devam eden ama vasatın üstüne çıkamayan anaokulu öğretmeni Lisa ve küçücük yaşına rağmen durup dururken inanılmaz şiirler söyleyen öğrencisi Jimmy'nin öyküsünü anlatıyor film. Her bakımdan verdiği mesajlarla çarpıcı bir filmdi, çok beğendim. Ne yazık ki festival filmlerine tahsis edilmiş küçük bir salonda 4 kişi olarak izledik. 



Kısa bir aradan sonra Ferzan Özpeteğin son filmi "Napoli Sırrı"na geldi sıra, Napoli hakikaten bir sırdı, film bitti ama sırrı çözmeyi biz izleyicilere bırakmıştı Özpetek. Orta yaşlara dayanmış bir adli tıp doktoru kadın ile genç bir adam arasında bir gecelik tutkulu bir ilişki ile başlıyor film. Hayli uzun tutulmuş, cüretkar sahnelerden (+18 idi zaten) sonra tipik Ferzan Özpetek tarzına geçiyor ve çok kadrolu, neşeli, renkli bir tempo içerisinde bir cinayetin ve çocukluk travmasının izlerini sürmeye başlıyorduk. Açıkcası bayılmadım ama izlenebilir nitelikte idi, filmin konusundan ziyade yaşattığı renkli dünya ilgimi çekti. Son filmi "İstanbul Kırmızısı" benim için bir fiyasko idi, bu onun yanında çok iyi kalırdı. Bir "Karşı Pencere" ya da "Cahil Periler" değildi elbette ama yine de hoş bir seyirlik oldu. 



Her film izleyişimizde olduğu gibi bu defakilerde de yine cep telefonsuz yaşamayanların beyaz ekran ışıkları gözümüze, yemeden seyredemeyenlerin yağlı mısır kokuları da burnumuza doldu. Hele son filmi izlerken yanıma oturan genç kız hışırtılı cips paketindeki cipsi kutu kolası eşliğinde tıkırtılarla yedikten sonra üstüne tatlı niyetine bir de küçük kaşığıyla puding götürünce kendimi sinemadan ziyade lokantada sandım, neredeyse hesap uzatacaktım :)

Böyleyken böyle, verdiğim arayı telafi etmişimdir umarım, bitirirken sizleri uzun zaman sonra annesine kavuşan Fıstık ve Meksika'dan gelen anası Feride'nin mutluluk tablosuyla başbaşa bırakıyorum :)



17 Ekim 2018 Çarşamba

ANTALYA'DAN SELAMLAR

Yaz sezonunu Ankara'da kapatıp Antalya'ya döneli ve burada ikinci parti yaz sezonuna başlayalı 10 günü geçti. Nihayet klavye başına oturabildim. Bir şehirden diğer bir şehre uzun süreli gidip gelmek yorucu iş. Giderken toparlan, gidince yerleş, gelirken toparlan, gelince yerleş, sıkıcı şeyler. Bir süre adaptasyon güçlüğü çekiliyor zaten, "Ben kimim, burası neresi, buzdolabı ne yandaydı, tabaklar hangi rafta duruyordu, elektrik düğmeleri sağda mıydı, solda mıydı?" gibisinden ufak şapşallıklar da yaşanıyor. Neyse sonuçta hepsini atlattık, valizler açıldı, ilk elden yaşam için gerekli hijyenik faaliyetler yerine getirildi, yardımcı kadın geldi, evi elden geçirdi ve rutine dönüldü. İlk tiyatro oyununu izleyip ilk sergiye bile gittim. Ankara'da izlediğim fecaattan sonra pek umutlu gitmemiştim Antalya Devlet Tiyatrosu'nun sezon açılış oyununa ama umduğumun çok üstünde çıktı oyun da, oyuncuların performansları da, sevindim. Elif Solak'ın yazıp Ezgi Yentürk'ün yönettiği "Zümrüdüanka" beğenerek izlediğimiz bir oyun oldu. Darısı sezonun diğer sergilenecek etkinliklerine diyelim. 

Dün geldiğimden beri ilk kez bazı alışverişler ve zorunlu yapılacak işler için şehir merkezine yollandım. Epeydir kitaplığımda yer sorunu yaşıyordum. Evde rafı olan her mobilyayı kitaplık haline getirmeme, Ankara'da aldığım kitapları orada bırakmama rağmen tek kitap koyacak yerim kalmadı desem yalan olmaz. Aklımda bazı kitapları tasfiye etmek ve yenilerine yer açmak gibi bir düşünce dolanıyordu ama kitap kıymeti bilen birini bulmak meselesi vardı. Sonunda bir arkadaşım bir sosyal sorumluluk projesi kapsamında, bir dernek yararına kitap satışı yapacaklarını söyleyince kitapların akibeti belli oldu. Fazlalıkları oraya bağışlama kararı aldım ve dün üç koca poşetle kitapları bırakacağım mekanın yolunu tuttum. Kitap nar misali bir şey, "Çarşıdan aldım bir tane, eve geldim bin tane" hesabı rafta üç-beş kitapmış gibi duran şeyleri yere indirince çoğalıveriyor. Ağırlığı da cabası. Elimde iki koca poşet, sırtımda zebellah gibi bir sırt çantası oflaya puflaya teslimatımı yaptım. olsun varsın, ne saçma sapan nedenlerle ne yükler taşıyoruz, en azından güzel bir amaca hizmet edecek. Yüklerimden kurtulunca epeydir özlemini çektiğim Kaleiçi yollarına vurdum kendimi. Senelerdir bu şehirde yaşarım, defalarca Kaleiçi'ne gittim ama hala keşfetmediğim, bilmediğim sokaklar olduğunu görüp şaşıyorum. Önce labirent gibi dar sokaklarda kayboldum, iyi de oldu, şahane detaylar gördüm, aşağıdaki bir sahafa ait pencere gibi:


Eski mi eski, harap mı harap bir binanın alt katında, kitapların rastgele yığıldığı bir dükkan. Şu pencerenin fotoğraftan çok tabloyu andıran görüntüsüne şiir yazası geliyor insanın ama bizim yerimize Orhan Veli yazmış zaten:

"Pencere, en iyisi pencere,
Geçen kuyları görürsün hiç olmazsa
Dört duvarı göreceğine"

Pencereye, kapıya, tavana, kapı tokmağına bakayım derken yolumu kaybettim. Gideceğim sokağı bir türlü bulamadım, küçük bir ötelin önündeki taşlığı sulayan orta yaşlı adama sordum, ince ince anlattı, gereğinden fazla anlattı, o kadar çok anlattı ki, hiçbir şey anlamadım :) Yine el ve cep yordamıyla kendim buldum sonuçta. Lakin işimi bitirince bu defa yine yönümü şaşırdım Kapının önündeki güvenlik görevlisine danıştım. Kısaca "Sola dön" dedi. Daha anlamlı oldu :) Kayınvalidem "Kıvrak aramaktansa yavşak sormak iyidir" derdi, ben de öyle yaptım ama pek de faydası olmadı, yine iş başa düştü. Neyse kaybolmadım, hatta dönerken yol sorduğu adama tekrar rastladım, hala hortum elindeydi, "Buldun mu?" diye sorguladı beni, evetleyip devam ettim :)

Kaleiçi'ndeki girift sokaklardan anacaddeye çıkınca kahve zamanımın geldiğine hükmettim ve önüme ilk çıkan cafeye yerleştim. Kahvem yanında Eti puf ile birlikte geldi, kahveyi içtim, Eti pufu yan masada oturan kadınların masa aralarında dört dönen iki çocuğundan birine pasladım ve çıktım mekandan. Şimdi sırada Antalya Kültür-Sanat'ta yeni açılan sergi vardı: "Zamanın Sessiz Tanıkları". Sergilenen portre ve otoportreleri görmek için yola koyuldum ama öncesinde bir mağazaya uğrayıp bozulmak için gelişimizi bekleyen mutfak saatinin yerine daha fiyakalı başka bir saat aldım, böylece her sabah uyanır uyanmaz boş duvardaki çiviye bakmaktan kurtuldum. 

Elimde koca bir poşetle sergi mekanına girdim, neyse ki X-ray bozukmuş, bir de onu sığdırmakla uğraşmadım. Görevliler yardımcı olup poşetimi bir dolaba yerleştirdiler, biletimi aldım ve asansöre binip sergi salonuna yollandım. Ahmet Merey isimli koleksiyoncunun ailesinden başlayan dört nesillik koleksiyonunun portre ve otoportreleri sergileniyordu, hepsi de harikaydı, fena halde imrendim. Çook zengin olsam para harcayacağım şeylerden biri olurdu tablo koleksiyonu yapmak. Beğendiğim birkaçını aşağıya ekliyorum, yanıma fotoğraf makinesi almamışım, hepsi cep telefonuyla çekildi, o yüzden çok net değiller, idare ediniz :) Ressamların adını da kaydetmeyi unutmuşum, kusuruma bakmasınlar artık :)








Bu ressamı bildiniz değil mi? Zerrin Tekindor tabii ki :)





En sevdiğim ressam, Nuri İyem


Hamit Görele'nin bu portresi Jacqueline Kennedy imiş, ne kadar benziyor değil mi :)



Birkaç tane de Nazım tablosu vardı, bunu çok beğendim

Antalya'da havalar hala sıcak ama insanı rahatsız etmiyor, tam güzel mevsim, tadını çıkarmak lazım. Yeni etkinliklerde görüşmek üzere hoşçakalınız...