.

.
.

17 Ekim 2018 Çarşamba

ANTALYA'DAN SELAMLAR

Yaz sezonunu Ankara'da kapatıp Antalya'ya döneli ve burada ikinci parti yaz sezonuna başlayalı 10 günü geçti. Nihayet klavye başına oturabildim. Bir şehirden diğer bir şehre uzun süreli gidip gelmek yorucu iş. Giderken toparlan, gidince yerleş, gelirken toparlan, gelince yerleş, sıkıcı şeyler. Bir süre adaptasyon güçlüğü çekiliyor zaten, "Ben kimim, burası neresi, buzdolabı ne yandaydı, tabaklar hangi rafta duruyordu, elektrik düğmeleri sağda mıydı, solda mıydı?" gibisinden ufak şapşallıklar da yaşanıyor. Neyse sonuçta hepsini atlattık, valizler açıldı, ilk elden yaşam için gerekli hijyenik faaliyetler yerine getirildi, yardımcı kadın geldi, evi elden geçirdi ve rutine dönüldü. İlk tiyatro oyununu izleyip ilk sergiye bile gittim. Ankara'da izlediğim fecaattan sonra pek umutlu gitmemiştim Antalya Devlet Tiyatrosu'nun sezon açılış oyununa ama umduğumun çok üstünde çıktı oyun da, oyuncuların performansları da, sevindim. Elif Solak'ın yazıp Ezgi Yentürk'ün yönettiği "Zümrüdüanka" beğenerek izlediğimiz bir oyun oldu. Darısı sezonun diğer sergilenecek etkinliklerine diyelim. 

Dün geldiğimden beri ilk kez bazı alışverişler ve zorunlu yapılacak işler için şehir merkezine yollandım. Epeydir kitaplığımda yer sorunu yaşıyordum. Evde rafı olan her mobilyayı kitaplık haline getirmeme, Ankara'da aldığım kitapları orada bırakmama rağmen tek kitap koyacak yerim kalmadı desem yalan olmaz. Aklımda bazı kitapları tasfiye etmek ve yenilerine yer açmak gibi bir düşünce dolanıyordu ama kitap kıymeti bilen birini bulmak meselesi vardı. Sonunda bir arkadaşım bir sosyal sorumluluk projesi kapsamında, bir dernek yararına kitap satışı yapacaklarını söyleyince kitapların akibeti belli oldu. Fazlalıkları oraya bağışlama kararı aldım ve dün üç koca poşetle kitapları bırakacağım mekanın yolunu tuttum. Kitap nar misali bir şey, "Çarşıdan aldım bir tane, eve geldim bin tane" hesabı rafta üç-beş kitapmış gibi duran şeyleri yere indirince çoğalıveriyor. Ağırlığı da cabası. Elimde iki koca poşet, sırtımda zebellah gibi bir sırt çantası oflaya puflaya teslimatımı yaptım. olsun varsın, ne saçma sapan nedenlerle ne yükler taşıyoruz, en azından güzel bir amaca hizmet edecek. Yüklerimden kurtulunca epeydir özlemini çektiğim Kaleiçi yollarına vurdum kendimi. Senelerdir bu şehirde yaşarım, defalarca Kaleiçi'ne gittim ama hala keşfetmediğim, bilmediğim sokaklar olduğunu görüp şaşıyorum. Önce labirent gibi dar sokaklarda kayboldum, iyi de oldu, şahane detaylar gördüm, aşağıdaki bir sahafa ait pencere gibi:


Eski mi eski, harap mı harap bir binanın alt katında, kitapların rastgele yığıldığı bir dükkan. Şu pencerenin fotoğraftan çok tabloyu andıran görüntüsüne şiir yazası geliyor insanın ama bizim yerimize Orhan Veli yazmış zaten:

"Pencere, en iyisi pencere,
Geçen kuyları görürsün hiç olmazsa
Dört duvarı göreceğine"

Pencereye, kapıya, tavana, kapı tokmağına bakayım derken yolumu kaybettim. Gideceğim sokağı bir türlü bulamadım, küçük bir ötelin önündeki taşlığı sulayan orta yaşlı adama sordum, ince ince anlattı, gereğinden fazla anlattı, o kadar çok anlattı ki, hiçbir şey anlamadım :) Yine el ve cep yordamıyla kendim buldum sonuçta. Lakin işimi bitirince bu defa yine yönümü şaşırdım Kapının önündeki güvenlik görevlisine danıştım. Kısaca "Sola dön" dedi. Daha anlamlı oldu :) Kayınvalidem "Kıvrak aramaktansa yavşak sormak iyidir" derdi, ben de öyle yaptım ama pek de faydası olmadı, yine iş başa düştü. Neyse kaybolmadım, hatta dönerken yol sorduğu adama tekrar rastladım, hala hortum elindeydi, "Buldun mu?" diye sorguladı beni, evetleyip devam ettim :)

Kaleiçi'ndeki girift sokaklardan anacaddeye çıkınca kahve zamanımın geldiğine hükmettim ve önüme ilk çıkan cafeye yerleştim. Kahvem yanında Eti puf ile birlikte geldi, kahveyi içtim, Eti pufu yan masada oturan kadınların masa aralarında dört dönen iki çocuğundan birine pasladım ve çıktım mekandan. Şimdi sırada Antalya Kültür-Sanat'ta yeni açılan sergi vardı: "Zamanın Sessiz Tanıkları". Sergilenen portre ve otoportreleri görmek için yola koyuldum ama öncesinde bir mağazaya uğrayıp bozulmak için gelişimizi bekleyen mutfak saatinin yerine daha fiyakalı başka bir saat aldım, böylece her sabah uyanır uyanmaz boş duvardaki çiviye bakmaktan kurtuldum. 

Elimde koca bir poşetle sergi mekanına girdim, neyse ki X-ray bozukmuş, bir de onu sığdırmakla uğraşmadım. Görevliler yardımcı olup poşetimi bir dolaba yerleştirdiler, biletimi aldım ve asansöre binip sergi salonuna yollandım. Ahmet Merey isimli koleksiyoncunun ailesinden başlayan dört nesillik koleksiyonunun portre ve otoportreleri sergileniyordu, hepsi de harikaydı, fena halde imrendim. Çook zengin olsam para harcayacağım şeylerden biri olurdu tablo koleksiyonu yapmak. Beğendiğim birkaçını aşağıya ekliyorum, yanıma fotoğraf makinesi almamışım, hepsi cep telefonuyla çekildi, o yüzden çok net değiller, idare ediniz :) Ressamların adını da kaydetmeyi unutmuşum, kusuruma bakmasınlar artık :)








Bu ressamı bildiniz değil mi? Zerrin Tekindor tabii ki :)





En sevdiğim ressam, Nuri İyem


Hamit Görele'nin bu portresi Jacqueline Kennedy imiş, ne kadar benziyor değil mi :)



Birkaç tane de Nazım tablosu vardı, bunu çok beğendim

Antalya'da havalar hala sıcak ama insanı rahatsız etmiyor, tam güzel mevsim, tadını çıkarmak lazım. Yeni etkinliklerde görüşmek üzere hoşçakalınız...

3 yorum:

  1. Ne güzel yazıyorsun, sanki seninle bir yol Kaleiçi'nde gezindim de geldim :)

    YanıtlayınSil
  2. Evet tam mevsimi oraların, insanlarla çarpışmadan yürüyüş yapmak, güneşin yakıcılığından uzak denizi seyre dalmak :)

    YanıtlayınSil
  3. Bana kaleiçini bir nebze yaşattınız, Antalya ne güzeldir şimdi. Aşırı sıcaklar gitmiş, güneşin keyfi kalmıştır. Sergi çok güzel, bunu fotoğraflarla hissediyorsunuz. Güzel anlatım için teşekkürler.

    YanıtlayınSil