.

.
.

6 Ağustos 2016 Cumartesi

AYNA AYNA SÖYLE BANA


Devamlı takipçilerimin malumudur, annemin ölümünden bu yana yazlarımı Ankara'da, boş duran babaevimde geçiriyorum. Derdim sıcaklardan kaçmak ve burada yaşayan sevdiklerimle daha sık birarada olmak, yoksa benim için her daim "home home sweet home". İlkgençliğim bu evde geçti, evlendikten sonra şehir dışına taşındım ama evle bağlantım tatiller, izinler, düğün-bayram, hastalık-ölüm gibi nedenlerle hiç kopmadı. Yıllar içerisinde ev benim ilkgençliğimi geçirdiğim ev olmaktan çıktı; mobilyalar defalarca yenilendi, perdeler değişti, mutfak ve banyo tadilata girdi, kış günlerinin hem sıcak dostu hem azabı olan emektar Şakir Zümre soba yerini mağrur duruşlu kat kaloriferine terkedip arka bahçedeki kömürlükte müebbet hapse mahkum oldu. Evin duvarları bile modaya uydu, annemin babamı aklına geldikçe sıkıştırıp boyattığı plastik badanadan alçılı sıvaya terfi etti. Pembe iç duvarlı küçük, şirin buzdolabımız, bizden çok komşulara hizmet etmekten laçka olan elektrikli fırınımız, yıllar sonra evimizde izleme mutluluğunu bize bahşeden Telefunken marka, üzeri dantel örtülü TV'miz, çamaşır günlerini azaba çeviren merdaneli çamaşır makinemiz, annemin kavuşmayı sabırla beklediği küçük bir robota benzeyen elektrikli süpürgemiz, Siera marka, siyah-beyaz zarif radyomuz ben gurbet ellerdeyken çoğuna veda bile edemeden elektrikli aletler mezarlığını boyladı. Her ziyaretimde yeni bir mobilya, yeni bir beyaz eşya ile tanıştırıldım, ev giderek benim bildiğim yuva değil, bir nevi pansiyona dönüştü. Yıllar öncesini anıştıran artık kapakları çatlamaya başlamış formika bir gömme dolap ve bu eve taşınırken alınan yemek odası takımının konsolu kaldı. 

Havalar çok sıcak gidince her zaman yattığım batıya bakan odadan nisbeten serin olan yan taraftaki küçük odaya taşındım. Orası eskiden benim odamdı, evlenip evden ayrılınca annemlerin yatak odasına dönüşmüştü, şimdilerde ise bir nevi konuk odası olarak kullanılmakta. Yıllarca iki odalı bir evde salondaki somyaya her akşam serdiği yatakta yatmak zorunda kalan, ders çalışmak için soğuk odalarda mücadele veren biri olarak sonunda kendime ait bir odaya kavuştuğum için Virginia Wolf'dan bile daha mutlu idim. Gönlümce döşediğim oda evden ayrılana kadar benim sığınağım oldu ve çok sevdim. Dün sabah o yıllarından eser kalmamış görüntüsüne uyandığımda yatağın bitişik olduğu radyatörün üstündeki ayna dikkatimi çekti. Daha doğrusu radyatörün üstüne yerleştirilmiş mermerin kırık noktasına bakarken gördüm onu. Tam da oraya rastgele-muhtemelen toz alırken, üstelik tarafımdan-konulmuştu. Gündelik hayatın hayhuyu içerisinde elime aldığımın ne olduğunu bile farketmemişim demek ki. Ayna benim ilkgençliğimin aynasıydı. O odanın içinde, benden kalan yegane şeydi. Tepesine çift başlı bir kartal motifi yerleştirilmiş-sanırsın Selçuklu saray kapısı-alt kısmında birbirine küs gibi duran iki tavuskuşunun kasıntılık yaptığı kararmaya yüz tutmuş üzüm salkımlı pirinç çerçevesi, yılların tozunun temizlemeye imkan bırakmayacak şekilde dokuyla kaynaştığı istiridye biçimi ayaklığı ve lekelenmiş aynasıyla moda olduğu zamanlara aklı erenlerin hemen hatırlıyacağı bilindik bir obje. Elime aldım, yüzüme baktım. Aynaya yılların kondurduğu beneklerle yüzüme yılların kondurduğu çizgiler birbirine karıştı. O mu daha çok yaşlanmış, ben mi fazla kurcalamadım, koydum kırık mermerin üstüne, kafamı yastığa, kafamın içini de yıllar öncesine bıraktım.

Babam getirmişti aynayı. Babam zaten eve birşeyler almaya bayılırdı, annemse aldıklarını fuzuli masraf olarak niteleyip söylenir, üstelik kullanmaz bir yere kaldırırdı. Adamcağız hevesle aldığı tabakları, bardakları, süs eşyalarını ortada görmeyince dertlenir, konu komşuya "ben alıyorum, hanım en gizli köşeye saklıyor" diye şikayetlenirdi. Öyle ki artık onu elinde paketle gören mahalle esnafı, komşular "oo yine sandığın dibine konacak bir şey almışsın" diye dalga geçerdi. Bu defa öyle olmadı ama, aynaya ihtiyacım vardı, daha büyük ve daha sade bir şey arzulasam da bununla yetinmeyi bilmiş ve hemen tuvalet masama yerleştirmiştim. Tuvalet masam dediysem aklınıza gerçek anlamda bir tuvalet masası gelmesin. Her nasılsa eve taşındığımızda bulduğumuz, tahtadan çakılmış, üç ayaklı, üçgen tablalı masamsı bir şeydi. Babam üzerinde biraz oynayıp sağlamlaştırmış ben de üstüne perdelerimle takım, kahverengi üstüne sarı ayçiçeği desenleri olan bir kumaştan örtü dikmiştim, pek de sevimli olmuştu. Eve taşındığımız ay üniversiteye başladığım aydı aynı zamanda. Üç yılımı en ufak bir toleransı olmayan öğretmenlerin elinde, katı disipliniyle manastırı andıran bir kız lisesinde geçirdikten sonra üniversite hayatı özgür yaşamın başlangıcıydı benim için. Her sabah erkenden kalkar, aynamın karşısında acemice makyajımı yapıp giyinir ve hevesle okula koşardım. Haydi madem "itiraf.com" tadındayız, şunu da söyleyim, merdivenlerden çıkarken her seferinde kafamı kaldırıp okulun adının yazdığı tabelaya bakarak sevinirdim. Şimdi buradan bakınca ne kadar çocuk, ne kadar naif olduğumun farkına varıyor ve kendime gülüyorum. Üstelik o okulda yaşayacağımız kötü günlerin henüz farkında bile değildim. Ankara baharlarının mis kokusunu bir müjde gibi havaya saldığı zamanlardı en sevdiğim, aynayı beni beklemesi için evde bırakıp çıkar, bahçe duvarlarından leylak çiçeklerinin sarktığı sokaklarda adeta uçarak yürürdüm. Kaldırımlar daha taze, binalar daha yeni, konu-komşu, dükkan sahipleri daha gençti, ben daha umutlu. Gencecik yaşında kalp krizine yenik düşen matbaacı henüz ölmemişti, dükkan camından kaçamak bakışlar atardı geçerken. Şimdi önünden her geçişimde ayağa kalkıp asker selamı veren ihtiyar bakkal o zamanlar benim bu zamanki yaşımdan daha genç ve daha pisti. Dükkan sinekli bakkaldan beterdi, karısı kendinden beter. Zorunlu kalmazsak sakız bile almazdık, bizim bakkal evimizin altında idi, öfkelenince yüzü doğal rengi olan kırmızıdan bordoya dönen Ahmet bakkal. Çok kızdırdık mı, "Zıkım yin!" diye kovardı bizi dükkandan ama hiç aldırmazdık, komşumuzdu ve severdi bizi. Artık yok, bakkal kapandı, kendi nerelerde kimbilir? İki dükkan sonra ayakkabı tamircisi Barış vardı, kel kafalı bir Tatar. Adı da Barış değildi zaten, dükkanın tabelasında afili bir yazıyla "Kunduracı Barış" yazardı, kimse adını bilmezdi, herkes için Barış'tı. Artık o da yok, bina yıkıldı, yerine yapılanın alt katı modern zamanların gereği "Rant A Car" oldu. TV tamircisi, kuruyemişçi ve camcı, hepsi mazinin karanlığında kayboldular. Nişan ve düğün fotoğraflarımı çeken stüdyo el değiştirdi, sıradanlaştı. Vitrini hepsi birbirinin aynı, garip pozlar vermiş gelin-damatların devasa posterleriyle dolu, yıllardır aynı yerde hiç değişmeden yaşlanıyorlar. Akasyalar büyüdü, apartmanların boyunu aştı, her yaz başı inatla çiçek açıp her yaz sonu o çiçekleri caddeye, kaldırımlara, evlerin açık balkon kapılarından içeriye savuruyorlar. Hala çok yağmur yağdı mı caddeden seller akıyor, her seferinde komşu Eray ablanın karşıdan karşıya geçmek için taksi tuttuğu geliyor aklıma, gülüyorum. Hayat inatla sürüyor, biz farkına varmadan değişiyoruz.

"Ayna ayna söyle bana, var mı benden şaşkın şu dünyada?"

1 Ağustos 2016 Pazartesi

TEMMUZ OKUMALARI

Temmuz ayı tam da ortasında devasa bir fil gibi aniden üzerimize oturunca içimizdeki boğuntuyu atmanın yegane ilacı kitaplar oldu. Son yılların en zorlu ayının en güzel yanı normal şartlarda okuyamayacağım miktarda (20 tane) kitabı devirmek oldu. Tatsızlıklar geçmiş gitmiş olsun, kitaplar hep hayatımızda kalsın diyerek dizelim altalta rekoltemizi:

 
Bu kitap Freud'un ve onun 4 kızkardeşinin gerçek öyküsünden uyarlanmış. 2. Dünya Savaşı sırasında ülke dışına çıkmasına izin verilen Freud yanında götürecekleri listesine kız kardeşlerini eklemez ve onların toplama kamplarında yaşamları sona erer. Geri dönüşlerle anlatılmış bu acı öyküde Freud ve ailesinin yanısıra pek çok ünlüye de rastlıyorsunuz. İç acıtsa da iyi bir kitaptı, öneririm.


Haldun Dormen'e oyuncu olarak bayılmasam da organizatör yanı ve Türk tiyatrosuna verdiği emekler, kazandırdığı sanatçılar yönünden takdir ederim.  Anılarının daha önceki yayınlanmış bölümlerini okumuştum. Bu son kitabı almayı düşünmüyordum ama kız kardeşte mevcutmuş, o sayede okudum. İlk iki kitap daha ilgi çekiciydi demekle yetineceğim.


"Bir Solgun Adam" bayram günlerinin rutin dışı sıkıcılığını ortadan kaldıran bir avuntu oldu.  Yaşam bezginliğini kendini farklı yerlere savurarak dindirmeye çalışan Mehmet Taşçı'nın yalnızlık destanını oya gibi işlemiş kuytuda kalan şahane yazarımız Seçuk Baran. Bu ara okuduğum en iyi kitaplardan biriydi diyebilirim...


İtiraf edeyim Kürşat Başar'ı pek sevmem. 1-2 kitabını okumuşluğum var elbet, ona dayanarak söylüyorum. Anılarını kaleme aldığı bu kitabı okumayı da düşünmüyordum açıkcası, yine kız kardeş aracılığı ile geçti elime ve yaz sıcağında kolay bir okuma olsun diye çevirdim sayfalarını. Sonuç, okumasam da olurmuş...


Jean-Louis  Fournier'i en çarpıcı kitabıyla tanıyacakmışım. 100 sayfaya bile ulaşmayan bu kitabın etkileme kapasitesi kalınlığıyla ters orantılı idi. Hem fiziksel, hem zihinsel engelli iki çocuğa sahip bir babanın mizah sosuyla sarmalanmış acı çığlıklarıydı her cümlesi. Ekşi Sözlüğün "güldürürken bıçaklıyor" tabiriyle tanıttığı kitabı mutlaka okumalısınız.


"Öykü mü, roman mı?" diye sorsalar hiç düşünmeden roman derim.  Zira son yıllarda okuduğum başı-sonu belirsiz, postmodern öykümsülerden ikrah getirdim. Lakin ismi kadar ilginç bu kitaptakileri sevdim. Bana öykü okuma keyfimi tekrar kazandırdı. Öneririm. 


Muhtaçlara yemek hazırlayıp her öğlen dağıtan bir kilisenin papazı görevli olarak bir günlüğüne kiliseden ayrılınca olan olur, tüm çirkeflerin üstü açılır, pislikler ortaya dökülür. Okunabilir düzeyde idi...


Jean-Louis Fournier'i sevdim ya bir kere, külliyatı elden geçirmem şart oldu. Yazarın engelli çocuklarını anlattığı "Nereye Gidiyoruz Baba?"dan sonra alkolik bir doktor olan babasını anlattığı bu kitap da diğeri kadar olmasa da ilginçti.  Fournier'i sevelim, yazdıklarını okuyalım derim :)


Polisiyeye geçtiğime göre ayın ortasına geldiğimizi ve o kötü geceyi yaşadığımızı tahmin etmişsinizdir. Kafayı ancak polisiye dağıtır mantığıyla aldım elime Armağan Tunaboylu'un kahramanı Metin Çakır'ın maceralarını anlattığı Resim Cinayetleri'ni. Esasen yanlışlıkla 2. kitaptan başlamışım ama pek farkeden bir şey olmadı. Kahramanımız sözüm meclisten dışarı bir pezevenk ve kitap son derece eğlenceli. Kafa dağıtmak isteyenlere ve polisiye sevenlere tavsiyemdir.


Evet araya yine bir Fournier alıyoruz. Temmuz ayı Fournier ayı oldu görüldüğü gibi. Yazar bu defa ölen eşine bir ağıt düzmüş ama o drama hiciv katan bir yazar. Etkilenmemek mümkün değil.


Daniel Pennac en sevdiğim yazarlardan biridir ve bu kitabı da beni yanıltmadı. 12 yaşından 87 yaşına kadar bir bedende neler olur, neler eklenir, neler biter, her zamanki mizahi diliyle öyle güzel tutmuş ki bedenin güncesini Pennac, keşke kadınlar için de böylesi bir kitap yazan çıksa. Bu yılın en iyi kitaplarının başında yer alacak...  


Yukarıda sözünü ettiğim Metin Çakır polisiyesinin ilk kitabı "Yıldız Cinayetleri" imiş, ben dalgınlıkla 2.den başlamışım. Fikrim değişmedi, gayet eğlenceli...


Brezilyalı yazar Francisco Azevedo'nun bir aile öyküsü anlattığı Palma'nın Pirinci Temmuz ayının ruha lezzet katan kitaplarından oldu. Latin Amerikalı yazarların çok azı beni yanılttı, büyülü dünyalarını kalemleriyle çok güzel yansıtıyorlar. Okuyunuz...


"Pir-i Lezzet"in adını nerede duydum, kimde gördüm hatırlamıyorum ama almakla ve okumakla çok iyi ettiğim bir gerçek. Osmanlı  mutfaklarında geçen bir aşk, yemek ve entrika öyküsü, adı kadar da lezzetli.


Aylin Balboa'nın öykülerini okuduktan sonra insan aklen, fikren, kalben uçabileceğine inanıyor.  İlginç saptamalar, şaşırtıcı ve yer yer insanın içini acıtıcı öyküler var.


Bu ay okuduğum kitaplar arasında beni tatmin etmeyen tek kitap bu oldu sanırım (bir de yarım bıraktığım var, itiraf edeyim). Dünyaca ünlü folklor uzmanı Pertev Naili Boratav'ın torunu olan ve Fransa'da yaşayan yazar dedesinin anılarının izini sürmek için bir Türkiye yolculuğuna çıkıyor ama dil karmaşık, kurgu bir tuhaftı. Kısacası sevmedim.


Bir önceki kitabı "Venüs"ten sonra Şebnem işigüzel okumamaya karar vermiştim (Venüs'e herkesin bayıldığını, benimse hiç sevmediğimi bir ön fikir olarak belirteyim şurada dursun:) Ama merak kediyi öldürürmüş, herkesten methini duyunca okumama kararımı rafa kaldırıp aldım elime Gözyaşı Konağı'nı. Başta iyi giderken ortalara doğru İşigüzel'in tüm kitaplarında olan oldu ve okumam sekteye uğradı, kafam karıştı, tökezledim. Yok ben Şebnem İşigüzel okuru değilim sanırım. Üstü kalsın.


İtiraf edeyim kapağın güzelliğine aldandım kitabı alırken. Gel gör ki kapaktaki şirinliğin yerini içerikteki tekinsizlik, ürkütücülük alıverdi. Uzun zamandır babalarıyla yaşayan iki kardeşin babalarının ani ölümünden (daha doğrusu intiharından) sonraki hayata tutunma çabaları var kitapta ama bilindik bir çaba değil bu. Blogumu okuyanlar arasında "Köpekdişi" filmini izleyenler vardır muhakkak, işte bu kitap sanki onun daha hafif yazılmış bir müsveddesi gibi. Bu tarz kitaplardan hoşlanıyorsanız buyrun okuyun. 

 

"Varoş" bir ilk kitap, içindeki öyküler sıradan insanların öyküleri, okuduğuna pişman etmeyen ama okunmadığında bir eksiklik duyulmayacak türden bir kitap.



Temmuz ayının ve Jean-Louis Fournier'in son kitabı "Son Siyah Saçım" oldu. 60 yaşına gelen yazarın gençliğine övgü, yaşlılığına ağıt gibi alaycı bir dille yazdığı kitap tipik bir Fournier kitabı ve diğerleri kadar güzel. Ne demiştik zaten, Fournier'i sevelim, okuyalım...


Son olarak "Vefasız Peri", yukarıda bahsettiğim yarım bıraktığım kitap. Oysa yazarın "Şehirler Kitabı"nı severek okumuştum. O referansla almıştım kitabı. Sanırım Türkçe tercümeyle özelliğini yitiren kelime oyunları konuya dahil olmamı engelledi. Ben sıkıldım, sizi bilemem...

Sonuncuyla birlikte toplam 21 kitap sığmış Temmuz ayına ve ne güzel ki çoğunu severek okumuşum. Hem kalite, hem kantite yönünden verimli bir ay olmuş, darısı diğer aylara...



25 Temmuz 2016 Pazartesi

GÜNLER SONRA

O malum gecenin üstünden 10 gün geçti, etkileriyse hâlâ üstümüzde. Kâbus gibiydi, nasıl unutalım ki. Pencereden giriverecekmiş gibi üstümüzden durmadan geçen jetler, helikopterler, bombalar, taramalar, sonik patlamalar aklımızı başımızdan aldı, bir korku filminin figüranlarıydık adeta. Evimiz Meclis ve Genel Kurmay'a yakın olunca haliyle çok daha fazla etkilendik. Ömrü boyunca 2 darbe, bir muhtıra, birkaç darbe girişimi yaşamış ve mağdur olmuş bir talihsiz kuşağın bireyleri olarak darbe dendi mi kaçacak delik arayan insanlardık ama böylesini de hiç görmemiştik. Tüm ülkeyi altüst eden bu girişimin düzenleyicileri için tek bir bedduam var, tüm anaların ahı üzerlerine olsun. 

Oysa ne güzel başlamıştı o gün, bu aralar yanımızda olan babamı da alıp yüksek hızlı trenle günübirlik bir Eskişehir gezisi yapmıştık. Yorgun ama keyifli dönmüş ve ben bloga yazacağım gezi yazısını kafamda tasarlamaya başlamıştım ki jetlerin sesleri de başladı. Haliyle blog, yazı, gezi unutuldu, günlerdir tek satır yazmak içimden gelmedi. Ve bugün artık dedim ki, yeter. Silkeleneyim ve gündelik hayata, dolayısıyla da 17 gündür ıssız kalmış bloga geri döneyim. Gecikmiş bir Eskişehir yazısı okumaya gönüllü müsünüz, e haydi o zaman, buyrun:

8.40 treniyle yola çıkınca 10.10'de Eskişehir garındaydık. Öncelikle gara çok yakın mesafedeki Tülomsaş (Türkiye Lokomotif ve Motor Sanayi A.Ş.)'da sergilenen "Devrim Otomobili'ni görmeye gittik. Yolüstü çok sevdiğim istasyon görüntüleri vardı tabii ki;





Devrim otomobilinin öyküsünü biliyorsunuzdur herhalde, bilmiyorsanız buraya TIK. Tülomsaş girişinde kimliğinizi bırakıyorsunuz ve camekan içinde sergilenen otomobili görebiliyorsunuz. Biz de gördük, sağını solunu inceledik ve ayrıldık oradan, hüzünlü bir öyküydü Devrim otomobilinin öyküsü. 



Köprüler ve heykeller cenneti Eskişehir'in göbeğinden geçen Porsuk nehri boyunca yürüyerek Adalar'a doğru yol aldık. Niyetimiz "Hayaller Venedik, gerçekler Eskişehir" söylemini gerçekleştirerek gondolla Porsuk'da bir tur atmaktı, tıpkı aşağıdaki çift gibi:



Ancak vakit öğlen olmuştu, gondolcular yemeğe çıkmak üzereydi, saat 13.00'de gelmemizi söylediler, madem öyle biz de yemek yiyelim dedik, haliyle Eskişehir'de olunca tercih "çi börek"ten yana oldu. Daha önceki gelişimizde "Papağan"da yemişliğimiz vardı, bu defa turistik olmayan bir yer olsun diye düşündük, tavsiye üzerine "Ada Piknik"e gittik. Sonuç hüsrandı, yediğim en kötü çi börekti diyebilirim. 


Yemek sonrası çi börekleri mideye yerleştirebilmek için Doktorlar Caddesi'nde kısa bir tur atıp gondol sefasını gerçekleştirmek için Porsuk kıyısına yollandık.




Porsuk yosunlu, gondol turu kısa idi, gondolcumuz "O sole mio" ya da "Santa Lucia" söyler diye bekledik ama o tur boyunca cep telefonundan arkadaşıyla konuşmayı tercih etti. 

Vaktimiz daralıyordu, gondoldan inice babayı bir çay bahçesine dinlenmesi için oturtup biz Odun Pazarı'na doğru yola düştük. Yürüyerek gidebileceğimizi söyleyenlere iyi ki rağbet etmeyip tramvaya binmişiz zira o sıcakta epey taban tepecekmişiz. İndiğimiz durakta yol sorduğumuz bir genç kızın peşine takılıp "Balmumu Heykel Müzesi"ne yollandık. Önce "Atlı Han"a girdik, birkaç lületaşı Eskişehir hatırası aldık. 


Odunpazarı'nı daha önce detaylı olarak gezdiğimiz için fazla oyalanmadan müzeye gittik.




"Yıkılmadım, ayaktayım" diyen binanın yanından aşağı doğru inip açılma saati yeni gelmiş müzenin önündeki kuyruğu eklendik, çok beklemeden içeri aldılar, gezmeye başladık. Herkes oradaydı, bazıları çok benziyor, bazıları az benziyor, bazıları hiç benzemiyordu.


Hürrem ile Sülüman'ı :) 


Rengim Gökmen olduğunu iddia eden şefin arkasında biraz şişmanlamış ve yaşlanmış Gürer Aykal 2. orkestrayı yönetirken Nazım Hikmet düşüncelere dalmış, TC'nin gelmiş geçmiş cumhurbaşkanları ise konser dinlemekte idiler. 


Atatürk heykelleri genel olarak başarılı idi, ışık boy çekimine mani olunca yakın çekimi tercih ettim. 


En başarılı canlandırmalardan biri Gülriz Sururi, Engin Cezzar çifti idi.


Nasreddin hocamızla kürküne baklava yedirirken vedalaşıp Zeki Müren'le çektirdiğimiz fotoğrafı almak için çıkışa yürürken Tüm heykellerin yaratıcısı Yılmaz Büyükerşen'e iş başında rast geldik, kendine çok benzemişti :)


Müze Odun Pazarı'nın ön cephesinde, cadde üstündeki restore edilmiş binalardan birinde, giriş 4 lira. Bir-iki bölüm dışında flaşsız fotoğraf çekmek serbest. Yasak olan bölümlerde ise arzu ederseniz müzenin fotoğrafçısına 5 lira karşılığında istediğiniz balmumu heykelle fotoğrafınızı çektirebiliyorsunuz (biz "tren, Zeki Müren" dedik :). Müzenin tüm geliri eğitim amaçlı kullanılıyor. 

Müze gezisi bitince babamızı oturduğu çay bahçesinden alıp Haller Gençlik Merkezi'ne gittik son olarak, in cin top oynuyordu. 


Birer çay içtikten sonra dönüş vaktimiz geldiği için gara doğru yola koyulduk. Son fotoğrafımız bir inşaat duvarını şenlendiren bu graffiti oldu. 


Eskişehir güzel bir şehir, vaktimiz kısıtlı olduğun için uzak yerlere gidemedik, turist ağzıyla "bir daha gelecek ben" diyerek yazıyı bitiriyor ve ülkemizin başına gelen son kötü olay olsun, huzur ve barış içinde yaşayalım diyorum...

8 Temmuz 2016 Cuma

SERGİLERDEN

Tatil bitmese de bayram bitti şükür. Rutinin dışına çıkan ve benim evden çıkamadığım her zaman dilimi içimi sıkar, buna bayramların yanısıra pazar günleri de dahildir. Bu bayram da pek yavan geçti, öncesinde ülkece yaşadığımız üzücü olaylar zaten kutlayacak takat bırakmamıştı, bayram süresince de kızkardeş ve ailesiyle iki komşu dışında kapımızı çalan olmadı, biz de kimsenin kapısını çalmadık şükür. Zaten herkes şehir dışında, tatildeydi. Ben de bol bol kitap okudum.

Geziydi, kitaptı, bayramdı derken blogu da tatile soktuk. Üzerindeki mahmurluğu atsın diye dürttüm bugün, Haziran sonunda Cermodern'de açılmış üç sergiyi gezmiş yazamamıştım, haydi dedim bununla uyansın blog uykudan.

İlk sergi TC Merkez Bankası sanat koleksiyonundan oluşan "Başyapıtlar" isimli resim sergisi idi ve pek güzeldi:


Devrim Erbil


Komet


Mehmet Güleryüz


Özdemir Altan


Erol Akyavaş


Nuri İyem



Zeki Faik İzer


İkinci sergi "Yolda" isimli bir gezici fotoğraf sergisi idi. 6 fotoğraf sanatçısının 6 farklı bölgede çektiği Akdeniz göçebeleri ve yaylacı çobanlarını anlatan fotoğraflardan oluşuyordu.


Barış Koca'nın Sarıkeçili Yörükleri'ni konu aldığı fotoğraflarından, artık çok az bulunan sarı keçi


Wassim Ghozlani'nin Tunus'un göçebe yaşamından fotoğrafları: Anne deve ve yavrusu


Lübnan hayvancılığı, Asaad Saleh


İspanya yaylacılığı, Gema Arrugate


Yunanistan çobanları, Stamos Abatis

Bir diğer fotoğraf sergisi 1890-1950 yılları arasındaki Peru'yu tanıtan "Peru'nun Belleği" idi:







Hazır gelmişken Anadolu Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi'nin yılsonu sergisini de geziverdik:




Geçmiş bayramınızı kutluyor, yeni sergilerde buluşmak üzere diyorum...