.

.
.

7 Aralık 2023 Perşembe

BİR GÜNÜN SONUNDA NERGİS / 7 ARALIK

Hellö sevgili takipçilerim,

Kasım ayı giderayak son çelmesini de takıp gitti. Kendisiyle bir dahaki Kasım'a kadar küsüm, umarım affettirir. Sol bacağımda, dizimin biraz altında çocukluğumdan beri benimle yaşayan minik bir çıkıntı  vardı, ben desem ben değil, siğil desem siğil değil, üstü nasır tutmuş sivilce benzeri bir şey, çoğu zaman varlığını bile hatırlamazdım. İki yıl önce diz protezi ameliyatımdan bir süre sonra hallenmeye başladı. Önce biraz içeri çöktü, sonra sıkılıp tekrar dışarı çıktı, Afrika ülkelerinden oturma izni almış olsa gerek ki rengi karardı ve boy attı, serpildi. Önceleri pek aldırmadım, protezi kıskandı bu, ilgi çekmeye çalışıyor dedim, gözüme çarpmadıkça yok saydım, sonra hafiften takılmaya başladım, ara sıra "Derdin ne senin?" diye sorsam da cevap alamıyordum. Zaman geçtikçe evham yapmaya başladım ve en sonunda korkunun ecele faydası yok diyerek Bilge'nin Annesi'nin de teşvikiyle bir cerraha başvurdum, sağ olsun Sevdacım bana eşlik etti. Doktor baktı ve bingo! "Bunu çıkarıp patolojiye yollamamız lazım" dedi. Vay başıma gelenler, dünyada en korktuğum merci patolojidir dostlar. Şöyle de bir ruh halim vardır ki tırsarak gittiğim doktor seni pres makinesine koyup suyunu çıkaracağız dese an itibariyle en metin halime dönerim. Yeter ki elime patoloji raporu vermesinler. Lakin çare yok, "Ee, ne zaman çıkaracağız arkadaşı?" dedim, "Uygunsanız hemen" dedi. Uygunum, hem de nasıl uygunum, bir gün bekle desen işte o zaman şirazeden çıkarım, yeter ki akabinde ve detayında olsun. Önce gittik, ameliyathaneyi ayarlattık, sonra muhasebeye gidip paraları bayıldık. Sevda ile yaptığımız tüm şaklabanlıklara rağmen görevli bağyan bir kuruş inmedi. Derken hemşireler üşüştü başıma, oda açtılar, 2024 model yeni ameliyathane giysisi takdim ettiler. Kendisi şort, üst gömlek, bone ve bir çift de terlikten ibaretti, haliyle rengi de ameliyathane yeşili idi. Giysilerimi kuşandım, takılarımı Sevda'ya emanet ettim, gelişimle hazır oluşum arası yarım saat sürmeden kesilmek için beklemeye başladım. Derken hemşirenin biri kapıdan başını uzatıp "Hangi bölge?" diye sordu. Tam "Küçükesat" diyecektim ki Sevda benden önce davranıp "Bacak" dedi de rezil olmaktan kıl payı kurtuldum. Tabii bunun üzerine o kadar çok güldük ki bir başka hemşire gelip "Ay ne tatlısınız şen dullar" demez mi? Deli mi ne kadın, ayaküstü bizim kocaları postaladı öbür tarafa, ağzını hayıra aç yahu 😃

Derken efendim tekerlekli sandalyeye taht misali yerleşip buz gibi ameliyathaneye alındım. Giysilerimle uyumlu masaya yatırıldım ve operasyon başladı. Esasen görmeyeyim diye semer koydular ama tepedeki ışığın aynalı çerçevesine tüm işlem yansıyordu. Haliyle bakmadım, mazoşist miyim ben? Sadece onlar dikiş atarken ben de bir göz attım, o kadar. Kolumda saat olmadığından bakamadım ama takriben yarım saat sonra işlem tamamdı, odaya çıkarıldım, doktoru beklemem söylendi. Lakin bekle bekle gelmez. Sonrasında haberi geldi, gidebilirmişim. Ben yine de emin olamadım odasına uğrayıp ağrı kesici ya da antibiyotik sordum, gerek yok dedi. Bir hafta sonra kontrola, on gün sonra dikiş aldırmaya gelmem söylendi, ayrıldık binadan. Sonra Sevdacımla hemen yakındaki restorana gidip kendimize operasyon sonrası ziyafeti çektik, afiyetimiz olsun. 

Bugün bir hafta doldu dostlar, ilk iki günkü ciddi ağrı dışında pek sıkıntı olmadı, altı adet dikişim vardı, bugün üçünü aldı doktor. Patoloji raporu da temiz çıktı. Aldım ama bakmadım, doğrudan doktora verdim. Dün bir twit okumuştum, "Doktor kan tahlili istedi, sonucuna Google'dan baktım, kendime kanser, anemi ve tüberküloz teşhisi koydum. Doktor baktı bir şeyin yok dedi" yazıyordu. O hesap neme lazım, ben teşhis koyacağıma doktor koysun. Zaten baksam da bir şey göremeyecekmişim, yazıcı sonucu basmamış 😃 Doktor kendi bilgisayarından baktı. Kalan dikişleri pazartesi aldıracağım. Böylece diz üstü lipom operasyonundan kalma 5 santimlik dikiş, dizde protez ameliyatından kalma 20 santimlik dikiş ve diz altındaki kaç santim olacağını şimdiden bilemeyeceğim dikişle zavallı sol bacağım örnek bezine dönmüş olacak. Örnek bezi bilir misiniz? İlkokulda Aile Bilgisi dersinde yapardık, Böyle beyaz bir kumaş parçası aldırırlardı bize. Önce köşe yapmayı öğretirler, sonra antika kenarlara. Boş kalan yerlerde teyel, bol teyel, düz dikiş, iğne ardı, muhtelif nakışlar ve yama yapma eğitimi verirlerdi. İşte o envai çeşit dikiş örneği olan kumaşı adı örnek bezi idi, fark yok pek anlayacağınız üzere. 

Evet, bugün iç rahatlatacak sonucu alınca rotayı ATO'daki "Ankara Kitap Fuarı"na kırdık. Çok kalabalıktı, ortalık öğrenci kaynıyordu, dakika başı anons geçilip okullar otobüslerine davet ediliyordu ve ne yazık ki başkente yakışacak kadar tanınmış yayınevi standı yoktu. Önce sahafları dolaştık, sonra birkaç bildik yayınevine bakındık. Gitmişken bazı kitaplar edindim elbet ama internetten şaşmamaya karar verdim.




Ve eve dönerken kendime günün anlam ve önemine binaen yılın ilk nergislerini aldım. Daha doğrusu bolca yaprak ve iki gelin teliyle soslanmış üç sap nergis aldım diyeyim. Olsun varsın nergis başlı başına mutluluktur...




1 Aralık 2023 Cuma

KASIM OKUMALARI / 1 ARALIK

Neredeyse tamamı hastalıkla geçen Kasım ayı bu hastalıklar nedeniyle kitap sayısı bakımından verimli oldu. Hem dinledim, hem okudum, hemi de yazdım, pis hastalık senden bezdim 😃

Sondan başlayalım, siz benim dün Şenlik Blog'da yayınlanan yazımı okudunuz mu bakiiim 😃 Okumadıysanız linki veriyorum, bence çok eğleneceksiniz.

Burayı tıklayınız lütfen

Gelelim okuduklarıma:


Evet, 14 kitapla son ayların rekorunu kırdım. 

-"Ağaçlar" bir polisiye idi, değişik türden bir polisiye. Missisipi eyaletinde, küçük bir kasabada bir seri cinayet baş gösterir. Her seferinde öldürülen bir beyazın yanında önceden ölmüş siyahi bir erkek ceset bulunur. İşin içine başka eyaletlerin emniyet görevlileri, hatta FBI karışır, olaylar böylece sürer gider. Ben severek okudum, zamanında ödüllere de aday gösterilmiş bir kitap, polisiye seviyorsanız okuyun derim. 

-Murathan Mungan'ın son kitabı "995 km" açıkçası okurken beni epey ürküttü. 90'ların Türkiye'sinde Diyarbakır'dan Alanya'ya uzanan 995 km'lik yol boyunca örülen karışık ağlar. Finali biraz aceleye gelmiş olsa da sıkı bir inceleme yapmış yazar. İlginç ve okunası...

-"Sicilya Aslanları" kuşaklara yayılan bir aile hikayesi, tam sevdiğim türden. Sicilyalı baharat tüccarı Fiori ailesinin kuşaklara yayılan yükselişini anlatmış yazar Stefania Auci. Kitabın devamı gelecek. Eren Cendey'in güzel çevirisiyle severek okuduğum.

-Bu ay epeyce polisiye okudum, hastalık esnasında en rahat okunacak tür polisiyedir sanırım. "Karanlık Yüz" bir kuzey polisiyesi. İsveç'te hayli soğuk bir gecede yaşlı bir çift öldürülür ve çiftin kadın olanının ölürken ağzından çıkan bir sözcüğün peşine düşerek katili bulmaya çalışır dedektifimiz Komiser Wallander. Ortalama diyelim...

-"Üç Kadın" epeydir kitaplıkta okunmayı bekliyordu, kısmet Kasım ayına imiş. Robert Musil üç ayrı bölümde, üç ayrı kadına anlatmış. Çeviriden mi kaynaklı bilemedim ama okunması biraz tırtıklı geldi bana (bu benim akmayan okumalar için kullandığım deyim 😊).

-Ve yine bir polisiye "Buz Evi". Üç kadının ayrı bölümlerde birlikte yaşadığı bir malikanenin eskiden buz stoklamak amacıyla kullanılan deposunda çürümeye yüz tutmuş bir ceset bulunur. Kadınlar çevre halkı olarak dışlanmakta, evin asıl sahibi ise zamanında kocasını öldürmekle suçlanmaktadır. Cesedin bulunmasından sonra bu konu yeniden gündeme gelir ve olaylar birbirini izler. Devamını merak eden alıp okur 😃

-Talin Azar'ın birkaç yıl önce "Kuklacı" isimli kitabını okumuştum. Şubat'taki Hatay depreminden sonra İskenderun'da, daha doğrusu Arsuz'da geçen bu kitap ilgimi çekti. Gerçek bir olaya dayanıyor "Ev-İskenderun Sancağı 1934". Hatay'ın henüz Türk topraklarına katılmadan, kozmopolit bir halka ev sahipliği yaptığı yılları ve o yıllarda geçen ilginç bir aşk öyküsünü okumak iyi geldi. 

-Özlen Alpaslan'ın "Mahalle"si sevimli, aynı zamanda da önemli toplumsal olaylara parmak basan bir kitap. Her öykü bir yemek adı taşıyor. Kuzguncuk'ta bir cafe işleten Füruzan'ın ağzından okuyoruz öyküleri. Dükkanına gelen her arkadaşına bir yemek sunuyor ve o yemeğin tarifini verirken konuyu yakınlarda gerçekleşen ve ses getiren toplumsal bir olaya bağlıyor. İşin içinde bir de kayıp arkadaş var. Finali Yeşilçam filmi tadında olmasaydı daha etkili olacağını düşünmekteyim. 

-"Anadolu'da Bir Devrimci Prenses" gerçek bir insanı, Prenses Cristina Trivulzio Belgiojoso'yu anlatıyor.  1800'lü yıllarda ülkesi İtalya'dan kaçarak Osmanlı'ya yerleşen kadının yaşam öyküsünü yazmış Zeynep Oral ama tahminimin aksine çok sıkıldım okurken.

-Yine bir polisiye, yeni bir polisiye, daha dumanı üstünde. Algan Sezgintüredi'nin "Katil" serisini çok severek okumuştum, derken emekli bir komiser ile birleşerek, muhtemelen gerçek olaylardan da esinlenerek "Kavgaz"serisi başlattı. Komiser Mutlu Kavgaz'ın önce "Çantacı" macerasını okumuştuk, bu kez daha marjinal sularda dolaşan "Pilot" ile ikinci kitabına kavuştuk. En sevdiğim yerli polisiye yazarının bu kitabı da çok güzeldi, okuyun derim, hatta okumadıysanız ilkini de okuyun...

-"Avare Adımlarla Eskişehir"i bu yaz günübirlik Eskişehir gezimizde Adımlar Kitabevi'nden almıştım, konsepte çok uygun oldu. Kitabı okurken şehrin gide gele iyice öğrendiğim yerlerinde tekrar gezinirken, bilmediğim yerlerini de bir dahaki gidişim için listeledim. 

-"Bu Şehrin Mutfaklarında Bıçak Yok" Suriyeli bir yazarın, Halid Halife'nin anlattığı bir aile hikayesi. Tipik bir Ortadoğu öyküsü, haliyle pek parlak bir hayat da değil. Sakat doğup erken ölen Suat'ın ardından dünyaya gelen ikinci oğulun ağzından okuyoruz terk edip giden babanın, iki arada bir derede annenin, çılgın kız kardeşin, gay dayının ve dayıyla birlikte müzik yapan küçük erkek kardeşin öykülerini. Hiçbiri iç açıcı değil haliyle, insanın ruhu daralsa da, çoğu toplumsal olaya uzaktan şahit olsak da Suriyeli bir yazarı okumak ufuk açıcı oldu

-"Bir Avazda", Rita Ender'in farklı yaşlardan, farklı şehirlerden, farklı mesleklerden birçok kadının doğum öykülerini onlarla yaptığı söyleşilerle topladığı bir kitap. Herkesin hamilelik ve doğum hikayesi kendine özgü ama hepsinde de mutlaka bir ya da birkaç ortak nokta bulmak mümkün. 

-"Sepya"nın Yitik Ülke Yayınları'ndan çıkan ilk baskısını çok beğenerek okumuştum. Hâl böyle olunca genişletilmiş yeni baskıyı da edindim ve onu da severek okudum. Yazar çeşitli yerlerden temin ettiği sahipsiz eski fotoğraflara öyküler uydurmuş ve çok hoş şeyler çıkmış ortaya. 


Gelelim dinlediklerime:


-Bu ayın yıldızı Julian Barnes oldu, Storytel'de seslendirilmiş ne kadar kitabı varsa dinledim. İşe "Flaubert'in Papağanı" ile başladım. Murat Özgen'in seslendirdiği kitap yazar Gustav Flaubert'in hayatını konu edinmişti, ona ait pek çok ilginç anekdot ve Madam Bovary'nin yazılışını etkileyen olaylar da kitapta yer almakta idi. Hayli uzun olmasına rağmen zevkle dinledim...

-"Flaubert'in Papağanı"nı dinleyince yıllar önce Yenimahalle İlçe Halk Kütüphanesi'nden alıp okuduğum ve o kadar erken yaşta muhtemelen çok da bir şey anlamadığım "Madam Bovary"yi dinlemek şart oldu. Bazı kitaplar belirli bir olgunluğa gelmeden okunmamalı diyorum ve Madam Bovary'nin de gerçekten bir başyapıt olduğunu düşünüyorum. Aysun Topar'ın seslendirmesi oldukça iyiydi. 

-Bovary Hanım'ı ebedi istirahatgahına yerleştirdikten sonra tekrar Julian Barnes'e dönüp "Bir Son Duygusu"nu dinledim bu kez. Turan Günay'ın seslendirdiği, kahramanı Tony Webster, eski kız arkadaşı Veronica ve artık aralarında olmayan çocukluk arkadaşı Adrian Finn arasında geçen, anımsamalarla kurgulanmış bir öykü. Çok beğenerek dinlediğimi belirteyim. 

-Barış Özgenç'in seslendirdiği "On Buçuk Bölümde Dünya Tarihi" Julian Barnes'in zekasının tipik bir örneği. Nuh Tufanı'ndan başlayıp tahta kurtlarını metafor alarak değişik bir tarih anlatısı kurgulamış okuyanlarına ve tabii ki biz dinleyenlerine. Hayranlıkla dinledim. Elbette ki Barnes'in kitapları öyle su gibi akan, kolay kitaplar değil ama her biri birer hazine.

-"Metroland" İngiliz taşrasında yaşayan iki genç arkadaşın, Toni ve Christopher'in büyüme sancılarının demiryolu metaforuyla sunan bir kitap. Barnes'in çoğu kitabı gibi felsefi metinlere yer veren bir dinleme idi, yine Turan Günay'dan dinledim. 

-Ve son olarak bu ay dinlediğim son Julian Barnes kitabı olan "Elizabeth Finch". Muhtemelen yazarın hayatından da izler taşıyan kitapta kahramanımız Neil katıldığı bir kursta Elizabeth Finch'in öğrencisi olur ve onunla hayat boyu arkadaşlığını devam ettirir. Öğretmen ölümünden sonra bazı evraklarını Neil'e vasiyet eder ve kahramanımız Finch'in yolunda ilerlemeyi sürdürür. Oldukça ağır bir kitaptı, daha ziyade felsefe ve tarih ağırlıklı bir dinleme oldu, Cemil Büyükdöğerli başarılı bir seslendirme yapmıştı. 

-Bu ay dinlediğim son kitap ise Sudanlı yazar Tayeb Salih'in "Kuzeye Göç Mevsimi" oldu. Emre Melemez'in seslendirdiği kitap yurdışında öğretim görüp kendi köyüne dönen anlatıcının köyde tanıştığı şair ve akademisyen Mustafa Said ile karısı Hasna'nın, gerçek anlamda ise yoksul ve tutucu Sudan'ın hikayesi. Finaliyle iç burkuyor...

Yılın son ayında yeni kitaplarla buluşmak dileğiyle hoşçakalın...

Not: O kadar uzun yazdım ki okuyamayacağım, hatalar varsa hoşgörün...

29 Kasım 2023 Çarşamba

KASIM RAPORU / 29 KASIM

Kasım ayını hiç sevmem. Kişiselleştirirsem bana bodrum katındaki tozlu ve loş bir odada, emekli olana kadar güneş yüzü görmeden çalışan, benzi soluk, asık suratlı, dirseklerine gelen beyaz kolluklar takmış, aksi mi aksi bir arşiv görevlisini çağrıştırır. Bu yıl anladım ki hislerimiz karşılıklı imiş, o da beni sevmiyormuş. Oysa her şey iyi başlamıştı. "Kuru Otlar Üzerine" ile bozduğum sinema orucumu Ankara Film Festivali kapsamında izlediğim şu dört film ile iyice boşlamıştım:


Sonra hain Kasım devreye girdi, biletini aldığım 5. filme gitmek niyetiyle uyandığım sabah yataktan kalkamadım. Ertesi gün korku dağları bekler hesabıyla ağrı-sızı ve tüm idrak yollarım tıkanmış olarak geçirdiğim uykusuz, berbat bir geceden sonra soluğu aile hekiminde aldım. Aslında başka ailelerin hekimi, benimki Antalya'da kaldı, üvey hekimlerle idare ediyoruz. Tıpkı Ankara gibi iyi kalpli bir üvey ana idi üvey hekim, yatıştırdı beni, ilaçlar yazdı ve yolladı. Hapları yuttuk, kış çayları içtik, vitamin aldık, bir hafta sonra biraz toparlanmıştım. Daha önceki postlarda yazdığım gibi araya bir tiyatro ve bir bale bile sıkıştırdım. Haftanın sonunda ise Kasım "Nihoho, intikam soğuk yenen bir yemektir, sen beni sevmez misin?" diyerek ikinci kez yaptı yapacağını, tansiyonum fırladı. Bir süredir hafif bir beta-bloker kullanıyordum ve tansiyonumun yükseldiği de onca yılda taş çatlasa 2-3 seferi geçmezdi ki pek dişe dokunacak bir yükseklik olmaz, biraz dikkatle kısa sürede normale dönerdi. Böylesini ilk kez görüyordum. Gün boyu çeşitli çabalarla düşürmeye çalıştımsa da giderek yükselince soluğu acilde aldım. Eve yakın diye ilk gittiğim acil özel bir hastanenindi ve hayli yüklü bir ücret talep edilip üstüne bir de tetkiklerden ekstra para alınacağı söylenince rotayı üniversite hastanesine kırdık. Nispeten tenhaydı, hemen tansiyon, nabız ve satürasyon bakıldı, beklemem söylendi. Çok geçmeden çağrıldım, yüksek tansiyonda yapılması gereken "parmağımı takip et", "elimi sık", "ayağıma bas", "ışığı takip et" türü ilk muayenem sürerken yan tarafta bir vaveyla koptu. Herkes oraya koşturdu. Meğer acile gelenlerden biri vefat etmiş. Ortalık karıştı, insan böyle ortamlarda daha da fena oluyor. Bağıran, ağlayan, fenalaşanları görünce kendini unutuyorsun ama bu arada tansiyonun daha da yükseliyor. Ortam biraz yatışınca iki dil altı ve bir iğne ile bir süre daha bekletildim. Sonra tansiyonunuz düşme eğiliminde denilerek eve yollandım. Lakin hastanedeki hesap eve uymadı, tansiyon düşmediği gibi yükselmeye devam etti. Hastaneye, doktora gitmeyi hiç sevmeyen ben paşa paşa randevu alıp Kardiyoloji'nin yolunu tuttum. Dünya kadar tetkik, tahlil yapıldı, bir kısmının sonucunu anında öğrendim, diğerleri ertesi güne kaldı. Ertesi günkü dr görüşmesinde tetkiklerde endişe edecek önemli bir durum görülmedi. Yeni bir ilaç eklenmesine karar verildi ve bir hafta sonra görüşmek üzere vedalaştım doktorumla. Tansiyon 3. günde normale döndü ve fakat benim kafa normale dönmedi. Bir hafta boyunca gece-gündüz içmiş gibiydim. Şimdilerde biraz toparladım, tansiyon benden korktu. Dün son kontrole gidip doktordan yıldızlı pekiyi aldım, ardından da Ankara sokaklarında biraz dolaştım kaç gündür yüzünü göstermeyen güneşten yararlanıp. 


Ankara'nın en sevdiğim caddelerinden "Kumrular" ve Adnan Ötüken İl Halk Kütüphanesi. Kumrular'ın asırlık çınarları yapraklarını dökmekte. Arka planda yıkılmaktan kıl payı kurtulan Saraçoğlu Evleri'nin restorasyonu sürüyor. 




Güvenpark'ın güvercinleri. Clemence Holzmeister'ce tasarlanıp Anton Hanak ve Josef Thorak tarafından gerçekleştirilen kabartmalar ve heykellerle pek içli dışlılar, tepelerine edecek kadar 😃

Yürüyüşün ardından doktordan aldığım yıldızlı pekiyinin şerefine Bilge'nin Annesi ile buluşup uzun uzun sohbet ettik, sefamız olsun, şunu da şuraya bırakayım, zira en çok kendime kendim nazar değdiriyorum, bu aralar ihtiyacım var 🧿 

Bütün hastalıklara rağmen Kasım sanatsal açıdan verimli bir ay oldu, hasta usta demeden eksik kalmadım. Son katılımım CSO Ada'daki "Bir Garip Orhan Veli" gösterimi oldu. Reha Özcan'ın müthiş oyunculuğu ile şahane iki saat geçirdik. 


Reha Özcan'ı Antalya Devlet Tiyatrosu'nun 1993'teki açılışından beri takip ederim. O yıllarda R. Özcan ve şimdi ünlü olan pek çok oyuncu tiyatromuzun kadrosunda idiler ve şahane oyunlarda rol alıp bize gerçek tiyatronun keyfini yaşatmışlardı. Son yıllarda kadro çok değişti, oyun seçimleri de fazla tat vermiyor ne yazık ki. 

Sevimsiz Kasım'ın kıyaklarından biri de bir söyleşi için Ankara'ya gelen Ayşe Başak Kaban ile buluşturması oldu. Söyleşiye katılamasam da bir fincan kahvenin başında şahane bir sohbet gerçekleştirdik. 

Gelelim kahvelere, virütik enfeksiyon-ki Covid olduğundan neredeyse eminim-ve tansiyon yüzünden haliyle pek cafe keyfi yapamadık, bunlar da gittiğimiz oyunlar öncesi ya da sonrasında içebildiklerimiz. Olsun bu da bir şeydir. Yılın en pırıltılı ayı gelmek üzere, hevesimizi Aralığa saklarken hepinize sağlıklı günler diliyorum, her şeyin başı o zira. Kitaplar bir dahaki postta yayına girecek...




20 Kasım 2023 Pazartesi

HAFTA BAŞI / 20 KASIM

Sanırım Covid ya da ne idüğü belirsiz bir başka virüs hepimizi hedef aldı, ara vermeksizin tarıyor, "Ben tek, siz hepiniz" diye pis pis sırıttığından da eminim. Geçen haftaya göre daha iyiyim, yıkılmadım ayaktayım ama hâlâ o adi virüsün izlerini taşıyorum. Saman dolu bir kafa, ara sıra gelen öksürük krizi ve tıkalı bir burun. Sürekli tuzlu su çekmekten kendimi salamura gibi hissetmeye başladım. Buna da şükür, en azından günlük hayata geri döndüm, önceki halimi düşününce. Bana gelen yorumların, Instagram, Twitter ve Facebook paylaşımlarının pek çoğu virüs ve hastalık şikayeti. Bu kış pek pis geçecek anlaşılan. Zaten hiç hoşlanmadığım gri Ankara günleri de başladı. Hiçbir zaman kışçı olmadım, tüm sıcağına rağmen güneşle şarj olan, iflah olmaz bir yazcıyım ben. Akdeniz'in sıcak denizlerine yelken açmadan önce havası kok kömürüyle zehirlenmiş, her soluk alışta kurum yuttuğumuz, yağan karın ertesi gün çamurlu bir bulamaca, ardından da taş gibi bir buza dönüştüğü Ankara kışlarından çok çektim. Okula ya da bir süre çalıştığım işyerime ulaşmak için tırmanmak zorunda kaldığım dik yokuşlar ve merdivenlerden kaç kez kayıp düştüm bilmiyorum. Kaymamak için botların üstüne geçirilen çoraplar, ıslanan ve üşüyen ayaklar, kıpkırmızı burunlar, eldivenin içinde buza kesmiş parmaklar, balık istifi toplu taşım araçlarının nemli, pis kokusu, çamurlu camlar, buz tutan çamaşırlar, musluktan akan, insanın damarlarını uyuşturan sular, hiçbirini unutmadım. Sobadan kat kaloriferine ve doğal gaza geçişle hava kirliliği azalmış, ev içi konforu artmış da olsa ben yine de kış güzellemesi yapamayacağım. Bu yıl zorunlu nedenlerle Antalya dönüşünü erteledik, sanırım Ocak ayında ancak olacak gidişimiz, o nedenle fazla laf etmeyeyim Ankara kışlarına, intikamı korkunç olmasın 😀

Perşembe günü Opera Sahnesi'nde Modern Dans Topluluğu'nun 30. yılı nedeniyle hazırlanan gösteriyi izledik. Aslında klasik baleyi daha çok severim ama modern dans da kaçırılmaz yerine göre. 30 yıl içinde sergiledikleri temsillerden bir kolaj seyrettik. Özellikle son bölümde, Şehnaz Longa eşliğindeki hareketli gösteri şahaneydi. Opera Sahnesi'ni çok seviyorum, binanın dışını ayrı, içini ayrı.


Mimar Şevki Balmumcu'nun Sergievi olarak tasarladığı bina 1947-48 yıllarında Paul Bonatz tarafından Opera Binası'na çevrilmiş, Yukarıdaki maket de fuayenin bir köşesinde yer alıyor. 


Salonun tavanından bir detay. Aydınlık ve ferah bir bina Opera, ayrıca çok da şık. Bir gün önceki tiyatro izleme felaketinden sonra yol yordam bilen seyirciyi görünce moralim düzeldi. Bir de bilet işlerini düzene koysalar. 15 gün sonraki bir başka balenin online biletlerinin açılacağı saati bilgisayar başında bekleyip anında açtığımda tüm yerler doluydu, ne ara doldu anlamadım. Var bu işte bir iş de biz bilemiyoruz.

Çıkışta bizi almaya gelecek oğlumu beklerken bir başka görkemli yapıyı seyrettik, şimdilerde Kültür ve Turizm Bakanlığı binalarından biri olarak kullanılan, mimar Arif Hikmet Koyunoğlu tarafından Hariciye Vekaleti olarak yapılan şu güzelliği:


Ulus Erken Cumhuriyet Dönemi'nin en görkemli binalarına ev sahipliği yapıyor esasen, keşke bir açık hava müzesi olarak değerlendirilebilse...


16 Kasım 2023 Perşembe

ARS LONGA VITA BREVIS * / 16 KASIM

10 gündür ne idüğü belirsiz bir virüsün elinde oyuncak oldum. Bir gün önce kendimi gayet iyi hissederken sabahına nezle olarak uyandım, akabinde de şiddetli bir baş ve eklem ağrısıyla yataktan çıkamadım. Yaş ilerledikçe insanın iyileşme süresi de uzuyor. İlk iki gün ha geçer, ha geçer diyerek bekledim ama sonra ne olur ne olmaz diyerek yakındaki sağlık ocağına gittim. Dr sırtımı dinledi ve "Hırıltı almıyorum, korkacak bir şey yok" dedi. "Soğuk algınlığı belirtileri bunlar ama bu aralar soğuk algınlığı da, grip de Covid de benzer belirtiler gösteriyor, net bir şey söyleyemiyorum, dinlenin, bol bol bitki çayı ve su için" deyip iki kalem de ilaç yazdı ve yolladı. Girdiğim tüm kalabalık mekanlarda, toplu taşımada, hatta marketlerde bile tekrar maske takmaya başladığım için Covid olduğuma pek ihtimal vermedim. Lakin doktora gittiğimin akşamı Kocam Bey'in ateşi de yükselince "Noluyoruz ya?" moduna geçiverdim. Onun ateşi ertesi gün düştü, ufak-tefek kırıklığı da iki gün içinde bitti ama benimkisi kırk gün oldu kaynatırım kaynamaz hesabı uzadı da uzadı. Sonuçta ne menem bir virüse yakalanıp ne geçirdim emin değilim, üç gün önce evdeki kitle yaptığım Covid testi negatif çıktı ama ne derece güvenilir bilmiyorum. İşin esası Covid geçirmiş olmayı da tercih ederim doğrusu, en azından 1-2 ay bağışıklık geliştiririm. Hastalık süresince aklımda günler öncesinden alınmış tiyatro ve bale biletlerim vardı. Horoz ölür gözü çöplükte kalır ya ben de tıkalı burnumu, ağrıyan eklemlerimi, ciğerlerimi yastık yüzü gibi tersine çevirecek hale getiren öksürüğümü bir yana bırakmış "Ya gidemezsem, tüh tüh" demekteydim. 

İzlemeyi planladığımız oyunlardan biri BKM'nin sahneye koyduğu Demet Akbağ ve Salih Bademci'nin başrollerini paylaştığı "Aydınlıkevler" isimli oyundu. Öncesinde bilet almak için girip bilet fiyatlarının 1000 lira ile 500 lira arasında değiştiğini görünce oyuna gitmek yerine akşam yemeğinde külbastı yemeği tercih etmiştik ki kız kardeşin bir arkadaşı davetiye temin etti, hem de VIP Kategoride. Eh vaziyet öyle olunca sedye üstünde bile giderim dedim kız kardeşe. Neyse ki gerek kalmadı, oyun gününe kadar epeyce toparladım, üç katlı maskemi taktım  oyunun oynanacağı Congressium'a vasıl oldum. O mekanda sadece bir kez Kahve Festivali için bulunmuştum, o da katlarda gerçekleşmişti. Salona girince aklım durdu, burası tiyatro salonu falan değil adeta futbol arenası idi. 


Biz üçüncü sıradaki yerimize geçip oturduk ve arkamıza bir döndük ki, en arkadaki koltukta oturanlar toplu iğne başı kadar görülmekteler. Sahnenin iki yanına yerleştirilmiş sinevizyon perdesi onlar içinmiş anlaşıldı. Salona giren izleyicilerin çoğunun ellerinde patlamış mısır kartonu vardı ve gözlerime inanamamaktaydım. Tiyatro ve patlamış mısır, birlikte düşünülemeyecek ikili. Ve çok geçmeden yanımızdaki koltuklara yerleşen genç çiftin ellerinde ne vardı bilin bakalım? Evet bildiniz patlamış mısır. Sadece patlamış mısır olsa iyi, her türden yiyecek, kağıt bardaklarda kahve ve kola. Yiyin yiyebildiğiniz kadar, yeter ki salonun büfesi para kazansın. Birkaç yıl önce Antalya Belediye Tiyatrosu'nda antraktta ağzına bir lokma simit atan kadına görevli yanaşıp "Tiyatroda bir şey yemek yasaktır" demişti, kadıncağız diabeti olduğunu ve şekerinin düştüğünü söylese de itirazı kabul edilmemişti, üstelik oyun arası olduğu halde. Yine Antalya Devlet Tiyatrosu'nun ilk açıldığı yıl "Hüzzam" oyunuyla turneye gelen Maral Üner salondaki hareket, yiyip içme haline sinirlenip oyunu durdurmuş ve tiyatro kuralları hakkında sıkı bir diskur çekmişti. Gelip de burayı görse kalp krizi geçirirdi herhalde.

Neyse patlamış mısır haşırtıları ve cep telefonu ışıkları arasında oyun başladı. Sahnede yoksul bir oturma odası dekoru vardı ve torun Ayhan rolündeki Burak Dakak battaniye altında kanepeye büzüşmüştü. Derken odaya Demet Akbağ girdi ve salondan coşkun bir alkış yükseldi, benzeri bir alkış da Salih Bademci görüldüğünde yükselecekti. Kendimi ukala bir tiyatro seyircisi olarak göstermek istemiyorum ama Ankara'nın o eski, turneye gelen ekiplerin bile takdir ettiği tiyatro seyircisinin nesli tükenmiş arkadaşlar. Çoğu maç seyircisine dönüşmüş. Her espride yükselen alkışlar, uyarıya rağmen çekilen videolar, cep telefonuyla yazışmalar arasında oyun bitti. Oyun bitmeden bir süre önce yanımızdaki çift gitti. Keşke daha önce gitselerdi. Sohbetlerini, telefon yazışmalarını, popcorn çatırdatmalarını dışarda yapsalardı, koca postallı ayaklarını havaya dikip neredeyse öndeki insanların kafalarına değdirmeselerdi. Ve arkalarında bir mezbelelik bırakmasalardı. Yerleri mısır patlağı içinde, içtikleri suyun pet şişesini, kahvenin karton bardağını koltukların üstünde bırakarak defoldular. 

Oyuna gelince iyiydi ama ben beklentimi çok yüksek tuttuğumdan ya da salonun durumundan dolayı beklediğim hazzı alamadım. Sahnenin iki yanındaki sinevizyon ekranı dikkati dağıtıp tiyatrodan ziyade dizi seyredermiş havası yaratıyordu. Ses o kadar büyük bir salonda mikrofonlara rağmen istediğimiz düzeyde net değildi. Davetiye yerine para vererek gelseydim pişman olabilirdim itiraf edeyim. Ve bir daha o salonda oyun izlemem.

Bu akşam Opera Sahnesi'nde popcornsuz, yerli yersiz alkışsız bir bale izleyebileceğim umudundayım. Gerçek tiyatro salonlarına gidince seyircinin de daha usulüne uygun olduğuna şahit oldum yıllardır, zaten idare mısır patlağıyla salona girmeye izin vermez. 


Hava yağışlı bugün Ankara'da, benim idrak yollarım da hâlâ tıkalı 😃Kanallar arasında geçişi düzenleyip beynime komut verecek bir trafik polisine ihtiyacım var. Sanat belki bu görevi üstlenir. Sizlere dileğim hasta olmayın, sanatsız da kalmayın...

*Ars longa vita brevis: "Sanat uzun, hayat kısa"


6 Kasım 2023 Pazartesi

ANKARA KAZAN, BİZ KEPÇE / 6 KASIM

Cumartesi günü kız kardeşle rutin Ankara turlarımızdan birine daha çıktık, hedef Ulus, taşıt aracı tabanvaydı. Hacı Bayram istikametinde yürüdük, niyetimiz geçen sefer gelip memnun kaldığımız cafede bir yorgunluk kahvesi içmekti. Hava umduğumuzdan sıcaktı, bir miktar da terlemiştik. Öyle olunca kahveden vazgeçip çay ve soda istedik. Lakin cafeden eskisi kadar memnun kalmadık, çay güzel değildi, hizmet de biraz tavsamıştı. 

Dinlenince kalkıp yürüyüşe kaldığımız yerden devam ettik. 



Üstteki ahşap minareli cami Ahi Tura Camii. 15. Yüz Yıl'a tarihlenen camiin hemen aşağısında Avizeciler Çarşısı var. Üstteki fotoğrafta görülen merdivenlerden inip sağa saptınız mı ışıl ışıl vitrinleriyle onlarca avizeci dükkanı karşılar sizi. Geri planda Ankara Kalesi çevresi görünüyor. Hacı Bayram Camii civarı epeydir restorasyon geçirmekte. Restorasyonla hepsi bir örnek görünse de en azından temiz ve düzenli bir hal aldı etraf. Eski zamanlarını iyi bilirim. Çocukluğumda annem ve anneannemle sık sık gelirdik. Anneannem bir dileğinin gerçekleşmesi için Hacı Bayram Camii'ne ampul adardı. Çok anlamsız gelirdi bana, adak olarak ampul 😀 Sonradan akıl erdirdim ki bu adaktan ziyade adını taşıyan camiye yardım amaçlı Hacı Bayram Veli'den kendince bir istek. Artık Hacı Bayram mı sebep olurdu, istek kendiliğinden mi gerçekleşirdi, tekrar toparlanıp giderdik Hacı Bayram Camii'ne ve ampulü görevliye teslim ederdik. Haliyle içerideki koskoca avizelere ampul dayanmazdı, bu yolla yedekleniyordu demek ki ampuller 😀

Dar ara sokaklardan Hacı Bayram Meydanı'na indik, insanlar meydandaki meşhur dönercide karınlarını doyurmakta idiler. Cumartesi oluşu ve havanın güzelliği nedeniyle iğne atılsa yere düşmeyecek bir kalabalık vardı. İlginç şeyler satılan dükkanlara baka baka Hal'e doğru yürüdük:




Manken tabelada yazılan şeyle çok uyumlu görünüyor 😀 Kesik başın esrarı 😀


Fotoğrafta gördüğünüz lokalizasyonda, şimdi çoğu yeniden yapılmış binaların arasına 1963 yılında iki uçak düşmüştü. Lübnan Havayolları'na ait bir yolcu uçağı ile Türk Hava Kuvvetleri'ne ait bir nakliye uçağı havada çarpışmış ve bu civarda farklı yerlere düşmüştü. Her iki uçaktaki personel ve yolculardan bazıları ile uçağın düştüğü yerlerdeki sivil halktan toplam 104 kişi ölmüştü. Olaya yaşımın küçüklüğü nedeniyle şahit olmadım ama ölenlerden biri, bu lokalizasyonda bulunan İstanbul Bankası personelinden genç bir kadın komşumuzdu. Taziye için giderken beni de götürmüşlerdi niyeyse, annesinin "Yükselim" diye ağlayışı bugün bile gözümün önünde. 

Hal civarına geçiş yaptık, köşedeki fırından birtakım ekmekleri poşetleyip yüklendik ve insanların kum gibi kaynadığı alışveriş tezgahlarının kalabalığına biz de dahil olduk. Haldeki dükkanlarda yenileme çalışmaları var, kaldırımlar da nasibini almış bu faaliyetten, her yerde inşaat malzemeleri yığılı. Malum önümüzde yerel seçimler var, seçmenleri mutlu etmek lazım. Haldeki inşaat faaliyeti nedeniyle pek çok tezgah dışarıya taşınmış, ortalık rengarenk. Yine çocukluğumda ve yine anneannem eşliğinde çok gelirdik Hal'e. Alışverişi yaptıktan sonra dükkanlardan birine, anneannemin bir hemşerisine hem merhaba demek, hem de biraz soluklanmak için girerdik. Anneannemin "Hasan Hüseyin Aççı" ve "Hasan Hüseyin Meççi" diye telaffuz ettiği iki hemşeriden biriydi bu ama Aççı mıydı, Meççi miydi hatırlamıyorum 😀 Küçük, pasaklı ve loş dükkanın duvarındaki BCG aşısı afişlerinden başka bir şey de kalmamış aklımda. Biraz Niğde dedikodusu yapılır, çay içilir, sonra tekrar yola düşülürdü elimizdeki dolu filelerle. 



Şu binayı çok severim, bir aralar otel olarak kullanılıyordu ama şimdi ne amaca hizmet ediyor ya da terkedilmiş midir bilmiyorum. Çevredeki yoğun kalabalık ve pasaklılıkla tezat teşkil eden bir güzellik. 


Anafartalar Çarşısı'nın içini görmedik ama dışı boyanıp temizlenmiş. Hal'e bakan taraftaki meydanımsı yerin zemini yenilenmiş ve birtakım çiçek tarhları yapılmış, belediyeler çalışıyor 😊 Ankara'yı da bu süs lahanalarıyla tanıştırmışlar.

Eh, artık yorulduk. Minibüse binip eve dönme zamanıdır. Bir başka kazanlı kepçeli yürüyüşte buluşmak üzere...

1 Kasım 2023 Çarşamba

AY DÖKÜMÜ (OKUMALAR-DOKUMALAR) / 1 KASIM

Yoğun geçen bir ayın faaliyetlerini bu kez topluca yazayım dedim. Gel vatandaş gel, okunanlar, dinlenenler, izlenenler, gezilenler, tozulanlar hepsi burada.  Önce bakalım bu ay nasıl geçmiş:


Malumunuz, blogda da üç bölüm halinde yazdığım bir İstanbul gezisi yaptık Ekim'in başında. Üç gün boyunca  Kınalıada, Taksim, Kurtuluş, Karaköy, Galataport, Tünel, İstiklâl, Kadıköy, Salt Galata, Moda, Yeldeğirmeni derken Söğütlüçeşme'de hızlı trene binip geziyi sonlandırdık. Bu arada fırsattan istifade Salt Galata'da "Reşat Ekrem Koçu" ve Yeldeğirmeni Kültür Merkezi'nde Von Wolfe'nin "Odyssey" sergisini de geziverdik, ikisi de pek güzeldi. Dönüşte ayağımın tozuyla Puduhepa Halide Edip Adıvar bebeği lansmanına katıldım Divan Çukurhan'da. Bu vesileyle sevgili blog arkadaşlarım Banu Tozluyurt ve Mavianne ile de görüşmüş oldum. Bu yaz benim için çok sevdiğim blog arkadaşlarımla bol bol buluşup görüştüğüm bir yaz oldu, o nedenle de mutluyum. Sonrasında kız kardeşin içeriğini hazırladığı "Almanca Konuşan Bilim İnsanlarının Ankara Günlüğü" sergisini gezdim Goethe Enstitüsü'nde. Kız kardeşle çaylı-kahveli buluşmalar dışında uzun yürüyüşlü bir Ankara turu yaptık. Ulucanlar ve Hamamarkası'na gidip Lügat Kitap-Cafe ve Cenabi Ahmet Paşa Camii'ni ziyaret ettik. Velhasıl biraz yorucu olsa da her bakımdan verimli bir ay oldu.

Gelelim izlediklerime, 6 filme ancak fırsat bulabildim. Dizilere ise pek fazla dalamadım. BluTV'de "Magarsus"u sonlandırdım sadece, TV'de izlediğim "Kızılcık Şerbeti" ve "Yargı"nın yayınlanan bölümleri dışında izleyebildiğim bir dizi olmadı. 

Ekim ayının filmleri hep online oldu ama Kasım'dan umutluyum, Ankara Film Festivali için alınmış biletlerim var. Eminin çoğunuz izlemişsinizdir bu filmleri onun için açıklama yapmayacağım. En beğendiğim Netflix'de izlediğim "Karanlık Gece" oldu. Mubi'deki "Passages" ilginçti, yer yer Tomas'ın ağzına ıslak banyo terliği ile vurmak istemedim değil 😀 "Do Not Disturb" fena değildi, en beğendiğim rol Özge Özberk'inki oldu, tam anlamıyla döktürmüştü. Roald Dahl'ı çok sevdiğim için Şeker Henry'i izledim ama sarmadı. Serra Yılmaz'ın oynadığı kısa film "Temizlikçi Kadının Şarkısı" de eh işte kategorisine girerdi ancak. "Teyzem" ise en sevdiğim filmlerdin biridir, Mubi'ye geldiğini görünce hemen oturdum başına. Müjde Ar'ın en naif dönemleri ve en sevdiğim dönemleri. Yaşhar Halptekin ise filmde vazo olarak rol alıyordu desem yeridir 😀

Bu ay üçü hayli uzun 7 kitap dinledim Storytel'de:



-Kemal Tahir külliyatını epeyce ilerlettim. "Sağırdere"den sonra 21 saatlik "Devlet Ana" tam bir şölendi. Osmanlı İmparatorluğu'nun kuruluşu öncesi beylikler devrini ele almış ve adeta bir destan yazmış Kemal Tahir. "Sağırdere"yi Emre Melemez, "Devlet Ana"yı ise Levent Can seslendirmemiş adeta oynamış, nefisti.

-Henry James'in "Daisy Miller"i kısa ama hoş bir dinleti oldu. Toy bir genç kızın dedikoducu bir ortamda yaşadıklarını ve acı sonunu konu almış. En güzel seslendiren kadınlardan Başak Daşman'ın sesinden dinledim. 

-Sait Faik'in "Kumpanya"sı ile "Orhan Veli Kanık'ın Öyküler"i defalarca okunsa, dinlense doyum olmayacak eserler. "Kumpanya"yı Ahmet Mümtaz Taylan, "Öyküler"i ise Murat Eken seslendirmişti.

-Fuat Sevimay'ın "Aynalı"sı Ankara'dan İstanbul'a göçen bir bozacı ve ailesinin yeni yaşamlarına alışmaları ve kızlarının aşk öyküleri üstüne kurulu hoş bir dinleme oldu. Turan Günay seslendirmiş.

-Ve çok severek dinlediğim kurgu dışı bir kitap, Deniz Yüce Başarır'ın şahane seslendirmesi ile "Kütüphanelerin Bilinmeyen Dünyası" oldu. Los Angeles Halk Kütüphanesi yangını ile başlayan kitap söz konusu kütüphanenin inşasından günümüze kadar geçirdiği aşamaları çok ilginç bir biçimde anlatmış.

Bu ayın yoğunluğu sadece 8 kitap okumama izin verdi:


-"İstanbul, İstanbul" Orhan Kemal'in İstanbul üzerine yazdığı öykülerin bir seçkisi. Güzel renkli resimler eşliğinde sunulmuş bir nevi koleksiyon kitabı. Orhan Kemal yazını üzerine söyleyecek sözümüz elbette yok ama günümüzden epey önce yazılmış hikayeler olduğu için güncelliği pek kalmamış. 

-Yemek kültürü ve mutfak üzerine yazılmış kitaplar her daim ilgimi çekmiştir. "Mutfak Okulu"nu da bu hevesle aldım ama hayal kırıklığı oldu. Yemek kursuna giden bir gruptaki bireylerin yaşamlarından kesitler sunmuş yazar ama fazlasıyla sıradan geldi. Ben ettim siz etmeyin...

-Ian McEwan" en sevdiğim yazarlardan, elimde epey uzun süre kalsa da son kitabı "Dersler" bu ay okuduğum kitaplar içinde rahatlıkla ilk sıraya yerleşir. Her zamanki gibi yanıltmadı beni, her kitabında farklı bir konuyu bu kadar ustalıkla işleyişine hayranım. "Dersler"i okuyun derim...

-Filistin-İsrail çatışması ve yazara verilen ödülün geri çekilmesinin yarattığı sansasyonla aldım Adania Shibli'nin "Küçük Bir Ayrıntı"sını. Filistin'li bir kadının, başka bir kadının yıllar önce yaşadığı bir olayı yerinde incelemek için yaptığı bir yolculuğu ve yaşadıklarını konu alıyor. Bir nevi tarih tekerrürü. Konu ilginç ve güncel ama edebi anlamda o kadar parlak bulmadım. 

-"Bir Ay İki Çiçek" Vuslat Işık'ın ilk romanı ve kuşaklararası bir yüzleşme öyküsü. Babasının hiç ilgilenmediği, annesinin ise ha var, ha yok olduğu, anneanne ve dedesinin şefkatiyle büyüyen Nisan'ın hikayesi. Gezi Parkı olaylarında beyin sarsıntısı geçirip hafıza kaybına uğrayınca yaşadıklarını dinliyoruz Nisan'ın ağzından. Zaman zaman konuya annesi Nilüfer ve anneanne Nergis de dahil oluyor. Sürükleyici bir kitap, bir ilk roman olarak da güzel...

-Metis'den çıkan hemen her kitabı okur ve pek yanılmam. "Evlerden Uzak"ı da bu niyetle aldım, son çıkan kitaplardan biri. Anneleri tarafından terk edilip önce annanne, sonra halalar ve en son teyzeleri tarafından büyütülen iki kız kardeşin hikayesi. Konu ilginç ve değişik. Ancak öykünün geçtiği kasaba o kadar itici geldi ki, sürekli basan seller, tren kazaları, dedikoducu halk, garip insanlar, sonlara doğru hafakanlar bastı desem yeridir. Kitaba kötü diyemem ama sanırım benim için iyi zaman değildi...

-Zeynep Kaçar'ı "Kabuk" ve "Yalnız" isimli romanları ile tanımıştım. "Tanrı ve Memeli Hayvanlar" bir öykü kitabı. Romanları kadar güzel değil ama bazı öyküleri sevdim...

-Ayın son kitabı beş kız kardeşten birinin büyüme öykülerini anekdotlar halinde anlattığı "Çocukluk Defterleri" oldu. Yer yer hüzün verse de sevimli öykülerdi, bayıldım diyemeyeceğim ama okunur düzeyde...

Ve bu ay biraz da İstanbul gezisi nedeniyle bol bol içilen kahve ve çayları sunuyorum, ceplerimin ne kadar delindiğini hesaplaması sizden 😀


Kasım sonu benzer bir postta buluşmak üzere kalın sağlıcakla...