.

.
.

6 Haziran 2021 Pazar

6 HAZİRAN (ARKADAŞLI ÇELINÇ 1)

Konu buldun mu yazacaksın arkadaş, yemek buldun mu da yiyeceksin 😄 Arkadaş çelincına niyetim yokta ama bu aralar kafam karışık, yazınca terapi oluyor. Bu da Sonipan'a ait, buradan bakabilirsiniz, yapmak isterseniz. Bu defa günlük yapacağım.

Bu bir arkadaşlık çelıncı, ilk sorusu ise şöyle:

1- Bir çocukluk arkadaşı ile anı:

Şu bizim Babil Kulesi benzeri siteye yeni taşınmıştık, 5-6 yaş civarındayım. 2 yıl kadar anneannemle birlikte ikamet edeceğiz, bir de dayım var tabii, haşarılar şampiyonu. Kendime bir sürü arkadaş buldum hemen. Serpil, Nejla, Elizabet ve yılda birkaç kez İstanbul'dan anneannesini ziyaret için gelen Şükran. Serpil ve ve Elizabet ile aynı katta oturuyoruz, Serpiller balkon-koridorun en başındaki dairede, Elizabetler son, biz de tam ortadayız. Serpil sarışın, ben esmer, Elizabet kumral, hoş bir karmayız. Bizim yanımızdaki dairede ise Lütfiye Hanımlar oturmakta. Azeri kökenliler, bilhassa kocası Hasan Emmi hiç yozmamış, konuşmaları ilgimizi çekiyor. Kapının önünden elinde çaydanlıkla geçiyor, annem soruyor: "Nereye Hasan Emmi?". "Çaydan yırtıldı da çaydan almaya gidiyorum" diyor. Serpil'le ben gülmekten kırılıyoruz, "çaydan yırtılmış hahaha". Elizabet daha hanımefendi, böyle işlere pek girmiyor. Onunla evlerinde oynuyoruz. Annesi Valentin teyze sık sık vişne likörü yapıyor, balkonda güneşlendiriyor onları, olunca süzüyor, vişneleri de yiyelim diye bize veriyor. Biz Elizabet'le prensescilik oynuyoruz, Elizabet'in saçlı bebeği var, o yüzden prenses hep o oluyor, olsun Elizabet'i sevdiğim için nedimeliğe razıyım ama kral yaptığımız abisi Numan 5 dakika sonra mızıyor, çekip gidiyor, biz kralsız devam ediyoruz. Lakin fazla devam edemiyoruz, alkollü vişneler etkisini gösteriyor, prenses ve nedimesi uykuya yenik düşüyor, daha doğrusu sızıyor, kral kaçıp kurtulduğu için mutlu 😂

Serpil'le bir araya geldikçe Hasan Emmi'yi anlatıp gülüyoruz, adam dedemiz yaşında, hareketleri hantal ama konuşmasına takıldık bir kere. Karısı tavuk almış, annem "Afiyet olsun Hasan Emmi, tavuk güzel miydi?" diyor. "Ne tavuk, ne horoz, ben görmedi, yedim makarna" diye şaşıyor, tavuk gizli tüketilmiş anlaşılan, annem de hinoğlu hin yani. Serpil'le anneannemin kapısının önündeki kerevette oturuyoruz bir gün, Hasan Emmi geliyor ağır ağır, hemen fırlıyoruz ayağa, birimiz koluna, birimiz ceketinin eteğine asılıyor "Hasan Emmiii, Hasan Emmiii" diye silkeliyoruz resmen adamı. Alt tarafı 5-6 yaşındayız ama nasıl asıldıysak adam güm diye yere düşüyor. İkimiz de kıpkırmızı oluyoruz, Serpil sarışın olduğu için daha çok kızarıyor, ben ağlamaklı. Annelerimiz koşturup adamı kaldırıyor, sıkı bir azar işitiyoruz. Kös kös bir kenara çekiliyor, bir daha da Hasan Emmi'yi uzaktan görsek arazi oluyoruz.

Yıllarca bu yaptığımızın vicdan azabını çektim. Koca adamı yere düşürdük yahu, tuh kendi suratıma, Serpil'e tüküremeyeceğim ayıp olur, kendisi hâlâ arkadaşım çünkü, kıyamam ayrıca 😊

Sanırım şu aşağıdaki foto bu olaydan bir yıl sonra falan, Elizabet'le oynarken prenses olamadıysam da evin prensesi olarak her doğum günümde stüdyoda fotoğrafım çektirilirdi 😃




4 Haziran 2021 Cuma

4 HAZİRAN (ÇELINÇLARDAN ÇELINÇ BEĞEN)

Kasım görünüşlü Haziran'dan selam olsun. Üstümde kazak, ayağımda çorap, kapı-pencere kapalı yazıyorum işte. Ben ki Antalya'da kış günü bile 7/24 mutfak balkonunun kapısı açık yaşayan kadın Haziran ayında her yeri tıkadım. Bu Ankara böyle, her gelişimde Temmuz'a kadar yağar da yağar, üşütür de üşütür. "Gelme" mi demek istiyor, "Niye gittin mi?" mi diyor bilemedim. Sonipan blog kardeşimiz bir challenge başlatmış, "onlar da olmasalar, bizim gayrı kimimiz var", yok yav aklıma geliverdi yazdım alakası yok ama iyi bişi bu çelınç olayı, yazacak konu çıkıyor. O bir arkadaşlık, bir de çocukluk çelıncı başlatmış, ben çocukluğu tercih ettim. Yapmak isterseniz sorulara şuradan bakabilirsiniz. 

Gelelim cevaplarımıza, niyetim hepsini aynı gün yapıp bitirmek:

1- Çocukluğumda en sevdiğim oyuncak:

Tabii ki bebek. Bebek dediysem öyle görkemli bir şey gelmesin aklınıza. Ben işaret parmağım boyutundaki plastik bebeklerle oynardım. Benim kuşağım iyi bilir o bebekleri, kel kafalı, kolu bacağı oynayan, poposundaki boyayla çizilmiş kırmızı don hariç çıplak bebeklerdi bunlar. Deli olurdum onlar için, giysiler diker, yünlerden saç yapar, babamdan aparttığım ceviz alet kutusunda evler kurar saatlerce sessizce oynardım. Tek çocuktum ben 14 yaşına kadar, o yüzden kendimi avutma yöntemlerini çok iyi bilirdim. Ayrıca bizim zamanımızda saçlı taş bebekler vardı da biz mi oynamadık. Onları ancak akrabası, eşi-dostu Almanya'da çalışan arkadaşlarımızda görürdük. Sonra dayım nişanlandı ve bizim aileye eli açık, hediye etmeyi seven bir yenge katıldı. Yılbaşında ilk hediyesi geldi, aman tanrım bir bebek. Yumuşacık, mis kokulu, üzerinde beyaz bir gecelik, yanında biberon, şahane bir şey. Yengem indimde kutsallaştı 😃 Esasen ben her şeyle oynardım, çöpten yapılmış bebekler, babamın 36 renkli boya kalemleri, tahtadan inşaat setlerim, yap-boz küplerim, yeşil üzerine siyah desenli kumaşla kaplı koltuk takımım, küçük dayımın çöpte bulup getirdiği (Burası Kemalettin Tuğcu romanı gibi oldu) kırmızı renkli fincanlarım ve hepsinden önemlisi kağıt bebeklerim. Kimi satın alınmış, kimi bizzat tarafımdan yapılmış. Oyuncaklarım ve tek çocukluğum hayal gücümü arşa yükseltmişti.

2- Çocukluğumda en sevdiğim oyun:

Evde yalnızsam evcilik tabii ki ama sokağa inmişsem yakan top. Kocaman bahçesi, bahçe de denmez, arsası olan bir sitede büyüdüm ben, sadece evin arsası değil, sitenin arkasında uzanan kırlar da bizimdi. Yakan top, istop, kukalı saklambaç, saklambaç, seksek, çelik çomak, "Ali Baba Saat Kaç", ip atlama, kauçuk minik toplarla üçbuçuk ve şu anda aklıma gelmeyen daha neler. Tüm sokak oyunlarını dibini sıyırana kadar tüketmiş bir nesliz biz.

3- Çocukken gördüğüm en iyi film:

En iyisini hatırlar mıyım ya da beğeni süzgecinden geçirdim mi bilemem ama ilk gördüğüm filmi iyi hatırlıyorum, ağlarken ortalığı birbirine katmıştım çünkü. Saimekadın'da otururken gittiğimiz bir açık hava sinemasında oynayan "Ayşecik, Canımın İçi". Aman ne ağladım, ne ağladım, hıçkıra hıçkıra, millet filmi bıraktı bana baktı 😃 Biraz daha büyükken o meşhuur Hint filmi "Sangham-Arkadaşımın Aşkı"na gittik. Yine bir açık hava sinemasında. Filmin ilk yarısında sinemanın arkasındaki evlerden birinden atılan bir taş geldi onca insanın arasında anneannemin kafasını buldu. Anneannem avaz avaz "Ciğerine ateş düşsün, koca sinemada benim kafamı mı buldun?" diye bağırıp film arasında bir taş daha gelir de benim kafamı bulur diye sandalyenin altına sokmuştu. Ve en şık sinema maceramız arkadaşım ve onun minik kardeşiyle gittiğimiz "Oliver Twist"ti. Çocuk 5 yaşında, filmin ortasında çişi geldi. Üstelik en heyecanlı yeri, salon da nisbeten tenha, yanımız yöremiz boş, sonuçta biz de çocuğuz. Çıkıp tuvalete götürmeye üşendik. Oturttuk yere, "Yap çişini" dedik. Gariban yaptı tabii, lakin şunu akıl edememişiz, zemin meyilli, ufak bir derecik ön sıralara doğru akarken biz şırıltı duyulmasın diye ayaklarımızla tempo tuttuk. Şimdiki aklımız olsa 😃

4- Pek yapmıyorum ama şunu yapmaktan hoşlanıyorum...

Haydaa, çocukluk nereye gitti yahu? Şu anda pek değil hiç yapmıyorum-yapamıyorum-ama uzun uzun yürümekten hoşlanıyorum.

5- Biraz neşemi bulsam şunu yapardım...

"O zaman şarkı söylemek lazım avaz avaz..."

6- Çok geç olmasa idi şunu yapardım...

Kesinlikle kanun çalmayı öğrenirdim.

7- En sevdiğim müzik aleti:

Cevabı yukarıda, kanun tabii ki 😊

8- Eğlenmek için her ay harcadığım para:

Pandemi başlayalı beri sıfır lira. Kitaplara verdiğim sayılır mı? O epey bir yekun tutuyor çünkü ama öncesinde sinema, tiyatro, konser vs için sıkı bir bütçe ayırırdım açıkcası.

9- Bu kadar cimri olmasaydım sanatçım için şunu alırdım:

Ayol sanatçım bana alsın, ne de olsa benden çok kazanıyordur 😃

10- Kendime zaman ayırmak şu demek...

Ayaklarımı uzatıp kitabımı bir elime, kahvemi bir elime almak demek.

11- Hayal kurmaya başlarsam korkarım ki...

Kendimi dünya seyahatinde bulurum.

12- Gizlice okumayı sevdiğim...

Her şeyi açık açık okuyabilirim.

13- Eğer kusursuz bir çocukluğum olsaydı şimdi şunu olacaktım:

Desteklenseydim tiyatro oyuncusu olabilirdim.

14- Çok saçma olduğunu düşünmeseydim şunu yazar veya yapardım:

Çok saçma olduğunu düşünmeseydim böyle bir soru sorardım 😂

15- Annem ve babam sanatçılar hakkında şunu düşünüyor:

Annem rahmetli TV'de magazin programlarının içine düşer, bilhassa "Yetiş Bacım"ı izleyip Seda Sayan'ın çok eli açık ve merhametli olduğunu düşünürdü (o dağıtılan öteberinin onun cebinden çıktığını sanıyordu), bir de en büyük emellerinden biri Kerem Alışık ile Sibel Turnagöl'ün yeniden evlenmesi idi. Babamsa sanatçılarla ilgili bir haber izlese, "Aynı şeyi ben yapsam kimsenin umurunda olmaz" derdi 😃

16- Benim Tanrım sanatçılar hakkında şöyle düşünüyor...

 Yav ben ne bileyim, Tanrının işine mi karışılır 😃 Bu soru sizce de biraz absürd olmamış mı?

17- Bu iyileşmenin bence tuhaf yanı şöyle...

Şöyle hakikaten, haklısın canım 😃

18- Kendime güvenmek belki de...

İyi bişidir 😃

19- Beni en çok neşelendiren müzik:

Çömüdümü dümü çömüdüm yar.


20- En sevdiğim giyinme tarzı:

Kot-tişört

Bazı soruların saçmalığından dolayı özür diler kaçarım...



3 Haziran 2021 Perşembe

3 HAZİRAN (MAYIS OKUMALARI)

Deplasmanda olunca rutinlerimi unutuyorum, sanal alem dostlarım hatırlatmasa  Mayı ayı kitapları güme gidecekti 😃 Çok verimli bir ay olmadı aslında kitap okuma açısından, üstelik kapandık da ama ben zaten kapalıydım, değişen bir şey olmadı. Beni İstanbul Film Festivali ile Uçan Süpürge filmleri oyaladı biraz. Hoş Nisan ayında okuduğum kitapların yekunu fazla olunca aylık okuma sayımı geçtim bile. Oluyor böyle, bazen az, bazen çok. Sonuçta yarışmada değiliz, önemli olan zevk alarak okumak, ipi göğüslemek değil. 

Kitaplara geçmeden önce dün beni çok rahatsız eden bir şeyi anlatmak istiyorum. İnstagram takipçilerim görmüşlerdir, bir güvercin resmi paylaşmıştım sayfamda, şu:


Bir gün önce çamaşır asarken karşı apartmanın pencere pervazlarından birinde renginin değişikliği ile dikkatimi çekmişti. Genelde gri renkli, boyunları hareli olur Ankara güvercinlerinin ama bu ilginç bir şekilde siyah-beyazdı. "Ne güzelmiş" diye düşünüp fazla da ilgilenmemiştim. Ertesi gün bu defa diğer taraftaki apartmanın merdiven sahanlığındaki pencerelerden birinde gördüm. Tam göz hizamda olduğu için iyice inceledim, titreyip duruyordu, belli ki bir sıkıntısı var. Eşim gidip almayı bile düşündü ama apartmanda tanıdığım kişiler evde yoklardı ve ana kapıları da şifreli olduğu için vazgeçtik. Merdivenleri yıkayan görevliye söyledik, "hasta galiba" dedi. Gidip gelip baktım, sürekli bir köşeye büzülüp titriyordu. Sonra yardımcı kadının giderken bulgur ve bir kap içinde su bıraktığını farkettim. O sırada kardeşim geldi, ilgilenemedik. Onu yolcu etmek için balkona çıktığımda gözlerime inanamadım. İri kıyım bir erkek güvercin pervaza, buncağızın yanına yerleşmiş, hem konmuş yemi yiyip suyu içiyor, hem de titreyip duran garibanı taciz ediyor. Zavallının kendine hayrı yok direnemiyor bile, kafasına atayım dedim, bir şeyler bulamadım, bir de milletin camına falan denk gelir diye vazgeçtim ama sinirden kudurdum. Gittim geldim şişko güvercin orada, maço maço geziniyor. "Yahu" dedim, "bunlar insan olsa gazetelere üçüncü sayfa haberi diye geçer, Maço insan da olsa maço, hayvan da olsa maço". Akşam üzeri dombili güvercin kayboldu, bizim titrek iyice titreyip köşeye büzüldü. Sabah uyanınca ilk iş balkona koştum, hayvan yok. Bir an toparlanıp uçtu diye umutlandım, sonra ölmüş olup apartmandan biri tarafından atıldığını düşündüm. Bir ara mutfağa girdiğimde komşulardan biri hayvanı eline almış pervaza bırakıyordu. Camı açıp seslendim, onun da kulakları iyi duymuyor, yaşlı, "Hasta galiba hayvan" diyorum, "Teşekkür ederim, sen nasılsın?" diyor. Allahım tam fıkralık. Sanırım gece üşüdü, açık pencereden içeri girdi, kadın da sahanlıkta görünce alıp pervaza bıraktı. Sonraki baktığımda kaybolmuştu, ne oldu bilmiyorum ama canımı fena halde sıktı gördüklerim.  

Güvercin haberini vermesem içime dert olacaktı, hala da dert açıkcası. Kitaplara gelecek olursak:



-Halepli arı yetiştiricisi Nuri Suriye'deki iç savaşta küçük oğlunu bombardımanda kaybedip evi de dağılınca karısı Afra'yı alarak göç etmek zorunda kalır. Suriye'den kaçarak Türkiye'den Yunanistan'a, oradan İngiltere'ye çok zorlu ve maceralı bir yolculukla ulaşır. Kalp yaralayıcı bir öykü, göçmenlik ve mülteciliğin ne zorlu bir süreç olduğunu, bir gün herkesin kapısını çalabileceğini insanın yüzüne tokat gibi çarpan, bir o kadar da hüzün dolu bir kitap. Öyle bazı basit cümleler var ki bıçak gibi saplanıyor. Nuri'nin akrabası ve arıcılık ortağı Mustafa kaybolan oğlunun cenazesine ulaşabilmek için bir morgda çalışmaya başlar, DAEŞ tarafından öldürülen gençlerin cenazeleri geldikçe onların bir defterde kaydını tutar ve bir gün gelen cenazenin oğlunun olduğunu anladığında deftere şöyle kayıt düşer:
"Adı: Benim güzel oğlum
Ölüm sebebi: Bu çivisi çıkmış dünya"
O çivi benim içime öyle bir çakıldı ki uzun süre çıkmaz sanırım.
"Halep Arıcısı"nı okuyunuz...


-"Dilimdeki Acı" Monique Turong'un dilimizde yayınlanan ikinci kitabı. Linda herkesten farklı bir algılamaya sahip küçük bir kızdır, çünkü sinesteziyle yaşamaktadır. Ondaki yansıması kelimeleri yiyecek tadı olarak ağzında duyumlaması şeklindedir. Kendi adı söylediğinde "nane" tadı alır mesela. Kitapta önce Linda'nın büyüme sancılarını, en yakın arkadaşı Kelly ve büyük dayısı Bebek Harper'la olan ilişkilerini okuyoruz, sonra Linda'nın yetişkinliğini ve hayatındaki sırları. Başlarda biraz ağır tempoda gitse de sonradan açılan keyifli bir kitap, favorim Bebek Harper :)


-"İstanbul Kokulu Mutfaklar 2", kendisi de restoran sahibi Meri Çevik Simyonidis'in bu kez yeme içme konusunda ünlenmiş erkeklerle yaptığı söyleşileri topladığı bir kitap. Yemek kültürü her zaman ilgimi çeken bir alan, o nedenle bu tür kitapları severek okurum. Ancak söyleşiler çözümlenirken net anlaşılmayan kısımlar olmuş ve yanlış anlamlandırılarak geçirilmiş kayda, beni rahatsız etti, kısacası pek beklediğimi vermedi. Bu alana meraklıysanız da tavsiye etmeyeceğim. 


-Macar edebiyatını çok severim. "Kule Saatindeki Kuzgun" da ilk olarak sanal medyada gözüme çarptı ve tereddütsüz sipariş ettim. Eski tarz klasiklere benzeyen, pek akıcı olmasa da ilgiyle okunan bir kitap. İki kız kardeş, halaları, kızlara aşık gençler, kızlardan birinin aşık olduğu olgun adam, çevrilen dalavereler, her gün saat 14.00'den 15.30'a kadar kule saatinin akrebine tüneyen kuzgun, özetle böyle...


-Polisiye çok sevdiğim bir tür, "Brezilya Oteli"ni hiç bir referans almadan sipariş etmiştim ama bugüne kadar okuduğum en sıkıcı polisiye idi diyebilirim. Bir de kopuk kopuk paragraflar insana ne okuduğunu unutturuyor. Brezilya Oteli isimli, genelde alt sınıftan insanların kaldığı bir otelde ardarda aynı biçimde cinayetler işlenir, şehrin polis müdürü de cinayeti çözmeye çabalar. O çabalasın bakalım, benim diyeceğim ben okudum, siz okumayın :)


-Amor Towles'i "Moskova'da Bir Beyefendi" ile tanımış ve kitabı çok sevmiştim, hala da en sevdiğim kitaplar arasında başta gelir. "Nezaket Kuralları"nı kardeşim almış, ve ben gelmeden eve bırakmış. Ankara'ya gelir gelmez, daha bavulları açmadan okumaya başladım. Yazarın ilk kitabı imiş. "Moskova'da Bir Beyefendi" kadar olmasa da Katey Kontent'in yaşadıkları da okurken mutlu etti beni. Tavsiyemdir, bu ayın en iyi kitabıydı diyebilirim. 


-Ve gerçek anlamda bir kitap sayılır mı bilemeyeceğim ama kitap olarak basıldığına göre okuduklarıma-daha doğrusu baktıklarıma-dahil edebilirim. Hakan Keleş'i Instagram takipçilerinin çoğu biliyordur. Fotoğraflar üzerine kendi çizimlerini ekleyerek müthiş illüstrasyonlar yaratıyor. "Lilliputlar"a da illüstrasyonlarını toplamış. Her daim el altında bulundurulup, dönüp dönüp bakılacak bir kitap olmuş. Bu tarz işleri sevenlere öneririm. 

Haziran okumalarından görüşmek üzere...

1 Haziran 2021 Salı

1 HAZİRAN (HOŞ GELSEYDİN YA YAZ)

Yazın resmi olarak belirlenen ilk ayına kış görünümü ile girdik şükür. Sabahın beşinde anneannemin öğüdünü tutarak "Aş da sabahın, iş de sabahın" diye uyandım. Lakin ne aş pişirdim, ne iş gördüm, dünden yeterince iş görüp bugünü Cevriye ve Tevriye'nin istirahatine ayırmıştım, uyanmam tamamen uykumun kaçmasındandı. Yatağın içinde iki döndüm, baktım uyku tutmuyor kalktım. Yüzümü yıkayıp mutfağa yöneldim, pencereden yağmurlu bir zemin, bulutlu bir hava ve aydınlanmak üzere olan bir gökyüzü gördüm.  "Altındağ gökleri kümülüslü, Karanfil Sokağı'nda gün açmış mıdır?" diyerek Ahmed Arif'i andım. Altındağ kümülüslü müydü bilmem ama bizim buraların nimbüslü olduğu kesin, yağdı yağacak gibi duruyordu. Hava da sanırsın kış, çorapları geçirdim ayağıma, üstümde uzun kollu, uzun paçalı kışlık pijama, gelen Haziran değil Kasım sanırsın. Çay koydum, kendime bir tabak hazırlayıp Uçan Süpürge filmlerinden birini izlemek için ekran başına geçtim. İstanbul Film Festivali'nin neredeyse tüm filmlerini online olarak izledikten sonra sıra Uçan Süpürge Kadın Filmleri Festivali'ne geldi. Sinemaya gidemiyoruz madem, filmler ayağımıza gelsin. "My Wonderful Wanda", "Rosa'nın Düğünü", "Asi Nehir" ve "DNA"yı izledim şimdiye kadar, hepsi de çok güzeldi. Bugün sırada "Azap" vardı, açtım başladım izlemeye ama film o kadar karanlık ki bazen ekran simsiyah oluyor, filmin arıza yaptığını sanıyordum, konuyu da bir türlü kavrayamadım. Kayıp bir büyükanne var, kızı ve torunu onu aramaya geliyorlar, yaşlı kadın Alzheimer'li ve sanırım biraz da iyi saatte olsunlara karışmış, ürpertti beni sabahın köründe, bir yandan da yatakta gelmeyen uykum aynı sinemadaki gibi beni esnetmeye başladı. Durdurdum filmi gidip yattım.

İkinci kez uyandığımda saat dokuz olmuştu. Aynı pencereden tekrar baktığımda yağan yağmuru ve arka cephedeki çirkin manzarayı güzelleştiren yağmurda yıkanmış ağaçları gördüm.


Normalde arka cephenin manzarası istinat duvarı, kömürlükler, otopark ve duvarın üstünden görünen üstüste yığılı estetikten uzak apartmanlardan ibaret. Ama zamanında kim kömürlüklerin üstündeki seti toprakla doldurup bu ağaçları dikti bilmiyorum ya da hudayinabit mi büyüdü, o konuda da bir şey diyemeyeceğim. Ben beni bildim bileli bu ağaçlar var. Bir deli incir, biri yetişkin, diğerleri yavru kokarağaçlar ve güpgüzel bir çam. Yeşil olan her şey en çirkin manzarayı bile güzelleştiriyor. Hele kışın kar yağıp üzerlerini örtünce manzaramız Uludağ'ı aratmıyor desem yalan olmaz (evet biraz abartmış olabilirim 😃). Kokarağaç (ya da aylandız) deyip geçmeyin, burnunuza tutmadığınız sürece sarı ya da kırmızı açan çiçekleriyle bence pek estetik, üstelik pek de kalenderdir. Ankara'da da adım başı rastlayabilirsiniz. 

Filme kaldığım yerden devam etmeye niyet ettim ama sabahkinden pek farklı gelmedi. Caydım izlemekten, kitabımı aldım elime, çekildim köşeme. Haziran ayının ilk kitabı "Bizim Zamanımız". Sinem Sal'ın esprili ve zeki bir edebi dili var, güzel gidiyor. Sonra zil çaldı, kargo geldi, aynı sipariş üç ayrı paketle ulaştı, teşekkürler Babil, madem aynı gün gelecekti hepsini tek paket yapsaydınız ya. Balkona atıp açtım, sonra da artık eskisi kadar abartmasam da biraz havalansınlar diye odalardan birine istirahate etmeleri için bıraktım. Ne sipariş ettim pek hatırlamıyorum, hatta bakmadım bile aklımı çelmesin elimdeki bitmeden diye ama "Hakim'in Yolculuğu"nin 3. cildi ve Murathan Mungan'ın yeni derleme kitabı "Aile Albümü" var, kesin bilgi 😊

Öğleden sonra öyle bir gökgürültülü sağnak yağış başladı ki kendimi Antalya'da sandım. Şu anda sakin, ara sıra güneş çıksa da bulutların arkasında kayboluyor genellikle. Yazın başı böyle olursa sonu nasıl olur bakalım, hoş pandemiden bahar gördük mü ki, yaz görelim. Ya kısmet, aşılamada yeni yaş grubu başlamış, kardeşim randevu aldı, çok sevindim. DSÖ'de bizim aşıyı tanımış, Sinovac ekibine müjde 😃

Bitirmeden Şenlik Blog'da bir yazım yayınlandı bugün, okumak isterseniz link aşağıda, kalın sağlıcakla.

Şenlik

29 Mayıs 2021 Cumartesi

29 MAYIS (ANIMSAMALAR)

Geçen gün internette baktığım bir ürünün Facebook, Instagram ve benzeri sanal mecralarda karşıma çıkmasından o kadar sıkıldım ki internetin, AVM'lerin, radyo reklamlarından başka reklamların olmadığı, kimsenin kimseyi bir ürünü aldırmak için zorlamadığı zamanlara müthiş bir özlem duydum. "Less is more" çocukluğummuş aslında, ulaşamayacağımız şeylere özensek de elimizdekilerle mutluyduk. Ne kapıya gelen kargocular vardı, ne AVM'lerde çeşit çeşit mağazalar, ne de eşyalarıyla ve varlıklarıyla bize nisbet yapan komşular, arkadaşlar. Üç aşağı, beş yukarı hepimiz aynı düzeyde geçinip giderdik. Çok çok Sipahi Kitabevi'nde görüp alamadığım kağıt bebeklere, pahalı olduğu için ulaşamadığım bir kitaba, Türkiye'ye henüz gelmediği için yabancı marka kotlara arzu duyardım. Pek öyle istediğim zaman kavuşamazdım ihtiyaçlarıma ya da özlemlerime, aybaşını beklemem gerekirdi. Babam maaşını alıp hesabını kitabını yapmalıydı ki benim isteğime sıra gelebilsin. Bir keresinde çok severek okuduğum "Heidi" serisinin yeni bir kitabı gelmişti neredeyse her gün gittiğim kırtasiyeci dükkanına: "Heidi Büyüyor". Pek de güzel bir baskı idi, kuşe kapaklı, bol resimli, parlak beyaz kağıda basılmış, büyük boy. Fiyatı da biraz tuzluydu haliyle. Taktım kafaya, Heidi Clara'yı yürüttükten, yaşı biraz büyüdükten, Frankfurt'a gittikten sonra neler olmuştu, öğrenmezsem çatlayacaktım. Evde her gün kitapla ilgili arzularımı dile getirmekten benim çenem, evdekilerin kulakları yorulmuştu: "Bana Heidi Büyüyor"u alın noolur!". En sonunda anneannem isyan etti: "Eydi Büydü ne kız?". "Kitap anane, çok istiyorum noolur?". "Ev kitap dolu, onları okuyadur". "İyi de hepsini okudum ben". "Bi daha oku, para harcayacak yer arıyon galiba?". Böyle dedi ama sonunda parayı kopardım anneannemden ve de "Eydi Büydü"me kavuştum 😄

Çocukluğumda ihtiyaçlarımızı Ulus'taki mağazalardan karşılardık. Kızılay gözümüzde zengin muhitiydi, ve büyüklerin dediğine göre orda dükkan kiraları pahalı olduğu için ürünler de daha pahalı satılmaktaydı. Maliyet hesabını çekirdekten öğrendiğime göre ileride Ekonomi öğretmeni olmam gerekiyordu, oldum da zaten 😃 Giysiden ayakkabıya, okul malzemesinden ev eşyasına, kışlık gıda temininden sebze-meyveye çoğu ihtiyaçlar için Ulus'a, daha doğrusu Ankara'ya gidilirdi. O yıllarda oturduğumuz Yenimahalle'den Ulus'a ya da Kızılay'a giderken "Ankara'ya gidiyoruz" ya da "Şehre iniyoruz" denirdi. Yenimahalle adı gibi yeni bir yerleşim merkezi idi ve henüz şehir merkezine uzak sayılırdı. İlk taşındığımız zamanları hatırlıyorum, anneannemle birlikte oturduğumuz yıllar, konu-komşu toplanır giderdik, herkes birikmiş ihtiyaçlarını toparlardı. Otobüsten iner, yokuşu tırmanır, 2. Meclis'in önünden geçerken bahçe duvarındaki ne mutlu ki hala mevcut olan beton kürelere mutlaka elimi sürter, yokuşun sonunda Sümerbank, Ulus İş Hanı ya da Anafartalar Caddesi'ne geçmek için yeşil ışığın yanmasını beklerdik. O yıllarda sesli sistem vardı, yeşil ışık yanınca "Yayalar geçebilir" diye sürekli anons ederdi bir kadın sesi. Komşumuz Valentin Teyze de bizimle birlikteyse kızı, yaşıtım ve pek sevgili arkadaşım Elizabet anneanneme döner, "Sen geçebilirmişsin Niğdeli Teyze" derdi. Onun dilinde Niğdeli Teyze arkadaşının yayasıydı ve geçiş hakkına sahipti 😃

Yaşım biraz daha ilerlediğinde anılarımda en çok Anafartalar Caddesi var. Sıra sıra dükkanlar mekanımızdı. Kışlık mantolarımız, bayramlık kıyafetlerimiz ya da kumaşlarımız, ayakkabılarımız hep o dükkanlardan alınırdı. Kumaş kokardı, deri kokardı, yün kokardı. Annem o sıradaki bir pastaneden "frigo"alırdı kendine, çok soğuk diye bana almaz, dondurma ile kandırırdı. O buharı tüten buzlu yiyeceğe hep imrenerek bakardım ama boğazım ağrır diye izin çıkmazdı. Hâl'e girerdik sonra, orada her şey kokardı; sebze, meyve, çiçek, sucuk, pastırma, vanilya, şeker, gübre, çürük gıda. Kokular ve sesler birbirine karışırdı sersem olurdum. Anneannem yanımızdaysa mutlaka hemşerisinin dükkanına girilirdi. Neyle iştigal edildiğini bilmediğim yazıhanemsi bir dükkandı burası, anneannemin yerel şivesiyle Hasan Hüseyin Aççı (Aşçı) ve Hasan Hüseyin Meççi (Mesci) olarak adlandırdığı iki Hasan Hüseyin'den birinin yeriydi ama Aççı'nın mı, Meçci'nin mi hala bilmiyorum. Hatırımda koyu maviye boyalı duvarlar ve duvarlarda Verem Savaş afişlerinin olduğuydu. Annemler Aççı veya Meççi'nin ikram ettiği çaylarını içerlerken ben gözümü afişteki elinde tebeşirle "BCG" yazan kurdeleli sarı kızdan alamazdım. 


Görsel: buradan

Hâl'in karmaşasından çıkınca anneannem yönünü Eyüp Sabri'nin kolonya mağazasına çevirirdi. Koku konusunda iki  tutkusundan biri Eyüp Sabri Tuncer limon kolonyası, diğeri ise İzmir'in o yıllardaki meşhur "Altın Damla" kolonyası idi. Bilhassa Fuar zamanı kim İzmir'e giderse Altın Damla sipariş ederdi. Büfesinin içi az kullanılmış, süslü Altın Damla şişeleri ile doluydu. O yoğun, altın renkli, ağır kokulu sıvıya o ne kadar bayılırsa ben o kadar nefret ederdim. Eyüp Sabri'nin musluklu, şişman, rengarenk cam damacanalarından yanımızda getirdiğimiz şişelere anneannem limon, annem o andaki keyfine göre "Rev'e Dor", "Beyaz Zambak" ya da "Hatıralar" kolonyası doldurturdu. Sonra sırada Hacı Bekir olurdu ya da önce, tam hatırlayamadım çünkü, anneannemin bir başka tutkusu da çifte kavrulmuş lokum idi, "iki kavrulmuş nohun" derdi ona ve her Ulus'a gidişte mutlaka alırdı, yanında fındıklı akide şekeri ile. 

Anafartalar Caddesi giyim konusunda ilklerimin mekanıdır. İlk çantamı oradan almıştık, ilkokuldaydım. Suni rugandan, beyaz renkli, yarım daire şeklinde, uzun saplı bir çanta idi. Mutlulukla omzuma astığımı, kendimi büyümüş hissettiğimi hatırlıyorum. Eve dönünce içine özenle bir ütülü mendil, içinde üç-beş kuruş harçlık olan uyduruk bir cüzdan ve bir tarak koymuştum. Anafartalar Caddesi'nde Çocuk Esirgeme Kurumu'nun nefis mimarili ana binası vardı, giriş merdivenlerinin yanında, dışarıda bir camekan içerisinde kurumun çıkardığı çocuk kitapları sergilenirdi: İkizler Serisi. Tüm dünyadan ikizler hakkında öyküler içerirdi bu kitaplar. Geliş gidiş mutlaka o camekana bakardım, babam bazen alır, bazen de habersizce eve getirip sürpriz yapardı. 

Biraz daha büyüdüğümde ilk topuklu ayakkabım da o caddedeki  bir mağazadan alınmıştı. Şu anda bile olsa severek giyeceğim bir modeldi. Kalın, çok yüksek olmayan bir topuğu vardı, kırmızı deridendi ve ön kısmına delikle beyaz puanlar işlenmişti. Aynı gün tesadüfen ayakkabıya çok uyan bir de kumaş bulmuştuk, lacivert üstüne beyaz ve kırmızı puanlarla yapılmış daireler. Annem onu kloş etekli bir modele uygulamıştı. Ayakkabılarımla takım giyer ve kendimi dünyanın en şık kızı sanırdım 😄

Sadece cadde miydi Anafartalar, bir de çarşısı vardı, şimdilerde yıkılma söylentileri olan, korunması için çaba gösterilen ve ilginçtir ki içindeki güzelim seramiklerin o zamanlar hiç farkına varmadığımız Anafartalar Çarşısı. Bizi seramiklerden ziyade yürüyen merdivenleri ilgilendirirdi. Ankara dışından kim gelse, Anıtkabir'e, Gençlik Parkı'na, Hayvanat Bahçesi'ne ve yürüyen merdivenleri görmesi için bu çarşıya götürürdük. Onların ilk basamağa adım atarken yaşadıkları tedirginliği, korkularını sonradan anlatıp dalga geçerdik, ne de olsa biz tecrübeliydik, boru mu bu, yürüyen merdiven 😂

Tüm alışveriş bitince elimizde fileler (poşetler henüz bu kadar yaygın değildi), paketler, Hacı Bekir'in kağıda sarılı, karton tutamaklı kutuları, yorgun argın otobüs durağına ulaşırdık. Şansımız varsa yer bulup oturur ve biletçinin gelip arkası lastikli kalemiyle bilet destesinden koparıp biletlerimizi vermesini beklerdik. Şimdi sırada eve ulaşıp aldıklarımızı sergilemek vardı...


26 Mayıs 2021 Çarşamba

26 MAYIS (ANKARA'YA GİDERİKEN)

Pazartesi yasak biter bitmez yola düştük, saat 5'i 10 geçiyordu. Ben ilk 3 saati sütçü beygiri modunda uyuyarak geçirdim. Afyon'a yanaşırken açtım gözümü. (Bu arada peşinen bildireyim, mecburen Q klavyeye geçiş yaptım. 10 parmak alışkanlığı ile yapacağım yazım hatalarını affediniz. Yeni F klavyem gelene kadar zor durumdayım 😁) Yol alışkanlığımız üzere İkbal'de mola verdik. Geçen yılın aksine WC'yi kullandık ama yemek yemedik. Park yerinde biz ayaküstü termos çayı ve ev yapımı poğaça ile açlık bastırırken başka bir aile beton zemine oturup salatalıklı domatesli pek mükellef bir kahvaltı ettiler, afiyet olsun. Her koşulda hayattan zevk almayı bilen insanlara bayılıyorum.

Akdeniz yöresinde buğdaylar biçilmiş bile, çoğu yerde de haşhaş tarlaları vardı, nefis çiçeklenmişler. Arabayı durdurup fotoğraflamak vardı ama trafiğin canına okumayı göze alamadık. Uzaktan ancak şunu çekebildim:


Ve sonrasında hep nefret ettiğim, bir türlü bitmek bilmeyen Bayat-Sivrihisar arası ip gibi yola girdik. Bereket biraz yeşertmişler, o kıraç görüntü azalmış. Yol üstü köylerin ilginç isimlerini okuyarak eğlendim, Gülçayır, Benliyaver 😃 İkincisi bende bıyıklarını ve saçlarını briyantinlemiş, fesini yana eğmiş, dudağının yanındaki bene doğru eğri ve çapkın bir gülüş takınmış bir eski zaman paşası intibaı uyandırdı 😊 Köyü de insana benzettim ya, hayal gücümü seveyim 😋

Sonunda Sivrihisar'ın oyalı dağları göründü de şükür yol bitti dedim.


Ankara yönüne dönünce bir kez de Muhteşem Tesisleri'nde durup arabayı yıkattık. O güzelim salkım söğüdü kuşlar tüneyip masalara pisliyor diye kestiklerinden beri bu tesise mesafeliyim.

Polatlı çıkışı sağ şeritten giderken tam karşımızdan bir araba geldi, nasıl bir suçu üstlenme psikolojisi ise (haliyle lokasyona yabancılık) 'Aa ters yöne girdik galiba' diye telaşlanıp sağa çektik. Ters yöne giren diğer araçmış tabii ki 😀 Hani bir Temel fıkrası var, Kızılordu Korosu konserinde koro elemanlarından biri komik bir Türkçe ile anlatmıştı: Temel yolda giderken yanlış şeride girmiş. Trafik polisi anons yapmış. 'Falanca şeritteki araçlardan bir tanesi ters yönde gitmektedir' diye. Temel pis pis gülmüş: 'Ne bir tanesi, hepisu, hepisu' demiş. Bizimki de o hesap oldu.

Tam öğle vakti girdik Ankara'ya, ODTÜ civarında sıra sıra çok özlediğim iğde ağaçları karşıladı bizi, kokularını da duysam şahane olacaktı. Birkaç tane de kocaman billboard: 'Dünyanın Bizden Öğrenecek Çok Şeyi Var' yazıyor iri harflerle. Kaçırdım, ne acaba derken üçüncü billboardda yakaladım, vana imiş. Vana önemli tabii, tüm dünya bizden öğrenmeli 😃

Sonunda eve ulaştık. İlk sürprizi evin altındaki sürekli el değiştiren dükkan yaptı, tavuk dönerci açılmış. Buram buram yanık yağ ve tavuk kokuyor apartman, ekmeğini ban ye duvarlara. İkincisini balkona çıkınca farkettim, bir ferah, bir aydınlık, aşırı güneşli bir ortam caddede. 'Niye ki?' derken hüsranla çözdüm olayı. En az 60 yıllık güzelim akasya ağaçlarını fena halde budamışlar, tüy kalemlere dönmüş o bol yapraklı, dalları gölge yapan ağaçlar. Geçen sene Ankara dönüşü de balkon çınarımı budanmış bulmuştum, bu da benim kaderim, sevdiğim ağaçlara gözüm değiyor galiba.

Ankara'da iki günün bilançosu böyle şimdilik, çocukları, kardeşi görüp mutlu olduk, devamına bakacağız...

18 Mayıs 2021 Salı

18 MAYIS (SABAHIN GETİRDİKLERİ)

Sabahın 6'sında açıldı gözlerim. Bu aralar erken yatıp erken uyanıyorum, bakınız kalkıyorum demiyorum, uyanıyorum. Bünye uykunun devamını reddedince bari kitap okuyayım dedim, kitabımı almak için odaya geçtim. Tam elimi kitaba uzatırken ajandamın yere düştüğünü farkettim. Almak için eğilince sehpaya çarptım, sehpanın üstündeki sürahi şık bir pirüetle kendi etrafında döndü ve sonra yan yatarak içindeki bütün suyu koltuğa ve yerlere boşalttı. İlk işim koltuğun üstüne şarjı dolsun diye bıraktığım tableti kapmak oldu. Sırt kısmı biraz ıslandıysa da hemen kuruladım, güvenli bir mıntıkaya kaldırdım. Zeminde küçük bir havuz, koltuğun üstünde ise gece bir bebek altına kaçırmış görüntüsü vardı. Tuvalete koşturup vileda sopasını kaptım, sil ha sil. Sonra baktım koltuk minderinin bulunduğu yerde kuruması mümkün değil, söktüm cırt cırtlarını yüklendim balkona. Islak yanı güneş görecek şekilde ipe astım. Hazır balkona çıkmışken akşamdan asılmış çamaşırları toplayıp yatak odasına döndüm. Üç-beş parçayı katlayıp yerine kaldırdım, eşofmanlardan birinin ceplerinin kurumamış olduğunu farkettim tekrar asmak üzere kalkarken telefona mesaj geldi. Mesaj, instagram, facebook derken gözüm eşofmana ilişti. "Yahu ben bunu asacaktım" deyip hareketlendim. Balkona giderken bir baktım tuvaletin kapısı ardına kadar açık. "Niye kapatmaz ki buranın kapısını?" diye evdeki yüzde elliye tam kızacakken vileda kovasına ilişti gözüm ve odadaki sel felaketini hatırladım, kapıyı açık bırakan bendim. Hızla eşofmanı ipe asıp sel mıntıkasına döndüm. Kalan ıslaklıkları kuruttum. Farkettim ki kitabım ve ayracım da almış nasibini selden, alelusul sildim, "biraz kabarsın da bugünü ve unutkanlığımı hatırlayım" diye düşündüm. Unutkanlığı yenmek için hatırlama metodu, yeni geliştirdim, bu ne ya, pandemi aklımızı başımızdan aldı. Söylene söylene yatağa geri döndüm ve unutkanlığa, yere devrilen sürahiye, temizlik faaliyetine karşı Macar Edebiyatı'na sığındım: "Kule Saatindeki Kuzgun/Kalman Csatho"

Nisan ayının başından bu yana beni İstanbul Film Festivali online seçkisi oyaladı. Bizzat İstanbul'da olsam ve festival normal şartlarda yapılsa bunca filmi izlemem mümkün değildi, bu da pandeminin bize kıyağı oldu, sinema salonunda izlemenin tadını vermese de en azında vakit geçirtti. Aralarında "iyi ki izledim" dedirtecek filmler de çoğunluktaydı. Dün "Suzanna Andler" filmini izleyerek Mayıs seçkisini de bitirdim. Marguerite Duras'ın aynı adlı tiyatro oyunundan (aynı adlı yazınca, eskiden Arkası Yarın'lar olurdu radyoda, başta bazen "falancanın aynı adlı romanından uyarlanmıştır" derdi sunucu, ben de romanın adını "Aynı" sanırdım, hahaha, saftirik) sinemaya uyarlanmış ama diyaloglara dayalı, aksiyonun çok az olduğu bir filmdi, o yüzden sıktı biraz. Başrolünde Jane Birkin'le Serge Gainsbourg'un kızı Charlotte Gainsbourg vardı. İnsanın su gibi güzel bir annesi varken babasına benzemesi de ne bileyim, neyse bahtı güzel olsun 😂

Aynı kapsamda "Bay Bachmann ve Sınıfı" isimli bir de belgesel izledim. 3,5 saatlik uzun bir gösterimdi ama çok ilgimi çekti. Dieter Bachmann Almanya'nın orta bölgesindeki bir kentte farklı ülkelerden gelen çocuklara öğretmenlik yapıyor. Sınıfta epeyce de Türk işçi ailelerinden çocuklar var. Yaşını başını epeyce almış, kır sakalı ve kafasından çıkarmadığı takkesiyle çok sempatik bir adam Herr Bachmann ve çocuklara yaklaşımı o kadar güzel ki, müzikten spora, heykelden oyuna kadar türlü yöntemlerle veriyor dersleri ve çocuklarla olan ilişkisi olağanüstü. "Uykun mu var?" diyor mesela esneyen öğrenciye, "Evet" diyorsa çocuk, "Geç kanepeye uyu" diyor. Hayran oldum iletişim biçimine, empati kurmasına ve çocukların kişiliğini yüceltmesine. Almanya'ya gidip şu yaşta öğrencisi olmak geldi içimden. Berlin'de belgesel dalında "Gümüş Ayı" almış zaten yönetmeni. 

Kapanma bitti ama ben hala açılamadım. Büyük açılışı Ankara'ya giderek yapmayı planlıyorum. Bakalım yolda Cevriye ile Tevriye bana ne hain oyunlar edecekler. Sizleri Marmaris İçmeler'den bir bulut şöleniyle başbaşa bırakıyor (hatırlaması bile güzel) kuruyan minderimi balkondan almaya gidiyorum.