.

.
.

17 Ağustos 2016 Çarşamba

ANKARA KAZAN, BEN KEPÇE

Son paylaşımımdan 10 gün sonra tekrar merhaba. Madem bu kadar ara verdim dönüşüm muhteşem olsun. Birazdan sizi fotoğraf yağmuruna tutacağım, sabrınız için şimdiden teşekkür eder, es geçmemenizi dilerim. Zira bir süre sonra fotoğrafta gördüğünüz yerlerin bir çoğu kentsel dönüşüm ve rant kurbanı olup yokolacak.

Bilenler bilir Ankara'da olduğum günlerde kızkardeşle ara sıra eski mahalleleri dolaşır fotoğraflarız. Bizimki arşivcilik, geçmişe saygı, kentin dokusunu keşif duygularının karışımı. Geçen yıllarda gezip fotoğrafladığımız pek çok semtin, binanın yerinde yeller esiyor şimdi, o yüzden çekelim geleceğe miras kalsın diyoruz. Bugün Cebeci'den Kale'ye uzanan uzun bir yürüyüş yaptık, bunca yıldır Ankara'yla ilişkisi olan bir kişi olarak görmediğim yerleri gördüm, şaşırdım, hüzünlendim. Haydi beraber gezelim.


Gördüğünüz 3 katlı apartman-ki artık cadde boyunca en fazla 10 tane kalmış-Cebeci'nin ilk meskenlerinden. Memurların ihtiyaçlarını karşılamak amacıyla inşa edilmişler, önceleri yerlerinde tek katlı evler varmış ya da boş arsalar. Çok geçmeden bunlar da tarihin derinliklerinde kaybolacak, yerinde çirkin kazulet binalar yükselecek.

Dikimevi'ne doğru yürüyüp Dörtyol'a ulaşıyoruz, tam bir keşmekeş. Devasa inşaat makineleri banliyo treni istasyonlarında faaliyetteler. Toz, gürültü ve kalabalıktan sıyrılıp eski Konservatur binasına doğru yöneliyoruz. Konservatuar Hacettepe Üniversitesi'ne bağlanıp Beşevler'e taşındıktan sonra bu eski taş bina Mamak Belediyesi tarafından kullanılmıştı, şimdi de Mamak Kültür Merkezi olarak hizmet veriyor. Ben çok küçük bir çocukken anneannem ve dayımla birlikte birkaç yıl Konservatuar'ın arka tarafında dedemin yaptırdığı evde oturmuştuk. Sonra o ev Site Öğrenci Yurdu'nun inşaatı için istimlak edildi. O nedenle bu civarın çocukluk anılarımda özel bir yeri vardır. Anneannem çocuk bahçesi vaadiyle beni öğle uykusuna yatırır sonra da parka götürürken mutlaka Konservatuarın önünü mekan tutan kozhelvacıdan ortasındaki kuş kabartması nedeniyle "kuşlubaş" dediğim kağıt helvayı alırdı. İşin tuhafı ömrümün birkaç yılını bu semtte geçirdiğim halde Konservatuar binasının içini ilk kez bugün görecek olmamdı.



1924 yılında Musiki Muallim Mektebi olarak kurulan binanın mimari projesini Ernst Arnold Egli yapmış ve  1938 yılında da Devlet Konservatuarı'na dönüşüp 1985'te yeni binasına taşınmış.


İçindeki saat zaman içinde yenilense de saatin yuvası binayla yaşıt.


Binanın ortasındaki avlu konservatuar olarak kullanıldığı yıllarda öğrencilerin oyunlarını sergiledikleri alan olarak kullanılmakta imiş. Havuz sonradan eklenmiş olabilir. Üst katların yatakhane olarak hizmet verdiği söylendi.


Pencere çerçeveleri eski formunu koruyor, Mandallar ilginç.



Koridorlar, kapılar. Kimbilir hangi sanatçıların ayak izlerini, el izlerini taşıyor. Şu kapının hemen sağından Muhsin Ertuğrul Sahnesi'ne geçiliyor. Zamanında uygulama sahnesi imiş, kilitli olduğu için ne yazık ki göremedik.


Şu merdivenlerden gencecik ve incecik Yıldız Kenter'in indiğini hayal ettim.


Ayrılırken o yıllardan kalma panoya gözüm ilişti ve hüzünlendim. Keşke bir "Tiyatro-Opera-Musiki Müzesi" olarak ziyarete açılsaydı.

Konservatuar ziyaretinden sonra İç Cebeci'ye doğru Talatpaşa bulvarından yola koyulduk. Artık yerinde yeller esen Melek Sineması'nın bulunduğu yerden geçerken yine anılarım canlandı. Annem ve anneannemle öyle çok geldik ki o sinemaya. Orhan Günşiray ve Nurhan Nur'un galaya geldiği bir gösterimi, onları görmek için itişen kalabalığı hatırladım. Zeynep Değirmencioğlu ile Muhterem Nur'un başrollerde olduğu "Ayşecik" filmini ve döktüğüm gözyaşlarını da...

Sonra sağa kıvrıldık ve bir kısmı zamana, bir kısmı kentsel dönüşüme yenilmiş mahallelerin arasından geçerek Yörük Dede Türbesi'ne ulaştık.





Öksüzler Sokak'taki Yörük Dede Türbesi 14. Yüzyıla tarihlenmekte, yakın zamanda restorasyondan geçmiş türbenin içinde bir sanduka var ama Yörük Dede'nin öyküsü ile ilgili bir bilgi edinemedik ne yazık ki.



Türbenin yakınındaki evler hayli harap durumda. Eskiden çok güzel oldukları hala belli oluyor, sanırım yakın zamanda kentsel dönüşüm kurbanı olacaklar. Zira civarda yıkımlar başlamış bile.





İnsanı hüzne boğan görüntüler. "Bel vermek" böyle bir şey olsa gerek.


İnsan istemeye görsün, mezbelelikte bile güzellik yaratabiliyor.


Yıkım başlamış, seneye bunların hiçbirini göremeyebiliriz.



Ulucanlar'a doğru devam ediyoruz, Garip isimli "Hemhüm Camii"nin önünden geçip ulaşıyoruz bu eski otomobilin olduğu sokağa. Karşıdaki evin önünde oturan ihtiyar amca pek çok arsayı belediyenin aldığını ve yakında bir çok binanın yıkılacağını söyledi.


Zamanında ne kadar güzel olduğunu tahmin etmek zor değil.



Ara sokaklara dalıp yürümeye devam ediyoruz.


İlerde güdük minareli bir cami var.



Camiin adı "Karanlık Sabunî Camii". 13. Yüzyılda inşa edilmiş. Minaresi ve tavan süslemelerinden bir detay yukarıda.



Camiden sağa kıvrılıyor, eski bir çeşme ve  bir dizi ilginç mimarili eski evin bulunduğu bir sokağa sapıyoruz.


Bu ev restoreden geçmiş ve güzelleşmiş. Komşulara meydan okur bir havası var, "Var mı bana yan bakan?" der gibi.


Çamaşır günü olduğu belli olan evi arkamızda bırakıp ana caddeye çıkıyoruz. Korkuluklarına yeni yıkanmış halıların asıldığı bir üst geçitten geçip daracık merdivenleri tırmanıp başka bir mahalleye ulaşıyoruz.


Merdivenlerin yanındaki konak hayli alımlı ve iyi durumda.





Merdivenler boyunca uçuşan perdeler, tahta pancurlar, duvar yazıları, soğan çuvalları asılı balkonlar bize eşlik ediyor. Merdivenlerin bitiminde Hacettepe Sokağa geldiğimizi görüyoruz.



Çocuklar arabanın altına saklanmış kediyi yakalama derdinde.


Bacalarsa bir dost omzuna gerek duymuş sanırım, yanındakine meyletmiş.


Çeşme gençliğinde ne kadar güzeldi kimbilir?


En ummadığınız yerde rengarenk bir kare yakalayabilirsiniz.


Hâlâ mahalle bakkallarının olduğunu görmek sevindirici.


Ayaklarımızı kendi haline bırakıyoruz, Arslanhane sokağa götürüyor onlar bizi.


"Bu ne?" demeyin, pencere işte :)


Sonunda Kale'ye geldik, Kale kedilerinden biri rahat koltuğa yayılmış, poz verdi bana.



Renkler her yerde güzel, duvarda da, baharatçıda da.


E ama yorulduk, bir çay içmeyelim mi? Pilavoğlu Han'a giriyor ve iç avludaki havalı isimli "Borges Cafe"nin Thonet sandalyelerine yerleşiyoruz, pek canlı, pek renkli ortam.

Dönüş yolu Ulus üzerinden, çok yürüdük, benim dizler mızırdansa da değdi gördüklerimize. Son olarak aşağıdaki fotoğrafa kitapseverler dikkatli baksın. Kitap göremeyecekler ama burası Ankara'nın ilk sahafının açıldığı yermiş.


Çocuk Esirgeme Kurumu'nun yanında, Çatalca Sokak'taki bu balkonumsu çıkıntıda Yüksel Caddesi'ndeki Turhan Kitabevi'nin sahibi Turhan Bey ortağı ile kitapları sergileyip satarlarmış.

Buraya kadar sıkılmadan gelebildiyseniz tebrik ediyor, başka bir Ankara keşfinde buluşmak üzere diyorum. Kalınız sağlıcakla...

Not: Yazıda geçen çoğu bilgiler kızkardeşten, kendisine sevgiler yolluyorum buradan :)

6 Ağustos 2016 Cumartesi

AYNA AYNA SÖYLE BANA


Devamlı takipçilerimin malumudur, annemin ölümünden bu yana yazlarımı Ankara'da, boş duran babaevimde geçiriyorum. Derdim sıcaklardan kaçmak ve burada yaşayan sevdiklerimle daha sık birarada olmak, yoksa benim için her daim "home home sweet home". İlkgençliğim bu evde geçti, evlendikten sonra şehir dışına taşındım ama evle bağlantım tatiller, izinler, düğün-bayram, hastalık-ölüm gibi nedenlerle hiç kopmadı. Yıllar içerisinde ev benim ilkgençliğimi geçirdiğim ev olmaktan çıktı; mobilyalar defalarca yenilendi, perdeler değişti, mutfak ve banyo tadilata girdi, kış günlerinin hem sıcak dostu hem azabı olan emektar Şakir Zümre soba yerini mağrur duruşlu kat kaloriferine terkedip arka bahçedeki kömürlükte müebbet hapse mahkum oldu. Evin duvarları bile modaya uydu, annemin babamı aklına geldikçe sıkıştırıp boyattığı plastik badanadan alçılı sıvaya terfi etti. Pembe iç duvarlı küçük, şirin buzdolabımız, bizden çok komşulara hizmet etmekten laçka olan elektrikli fırınımız, yıllar sonra evimizde izleme mutluluğunu bize bahşeden Telefunken marka, üzeri dantel örtülü TV'miz, çamaşır günlerini azaba çeviren merdaneli çamaşır makinemiz, annemin kavuşmayı sabırla beklediği küçük bir robota benzeyen elektrikli süpürgemiz, Siera marka, siyah-beyaz zarif radyomuz ben gurbet ellerdeyken çoğuna veda bile edemeden elektrikli aletler mezarlığını boyladı. Her ziyaretimde yeni bir mobilya, yeni bir beyaz eşya ile tanıştırıldım, ev giderek benim bildiğim yuva değil, bir nevi pansiyona dönüştü. Yıllar öncesini anıştıran artık kapakları çatlamaya başlamış formika bir gömme dolap ve bu eve taşınırken alınan yemek odası takımının konsolu kaldı. 

Havalar çok sıcak gidince her zaman yattığım batıya bakan odadan nisbeten serin olan yan taraftaki küçük odaya taşındım. Orası eskiden benim odamdı, evlenip evden ayrılınca annemlerin yatak odasına dönüşmüştü, şimdilerde ise bir nevi konuk odası olarak kullanılmakta. Yıllarca iki odalı bir evde salondaki somyaya her akşam serdiği yatakta yatmak zorunda kalan, ders çalışmak için soğuk odalarda mücadele veren biri olarak sonunda kendime ait bir odaya kavuştuğum için Virginia Wolf'dan bile daha mutlu idim. Gönlümce döşediğim oda evden ayrılana kadar benim sığınağım oldu ve çok sevdim. Dün sabah o yıllarından eser kalmamış görüntüsüne uyandığımda yatağın bitişik olduğu radyatörün üstündeki ayna dikkatimi çekti. Daha doğrusu radyatörün üstüne yerleştirilmiş mermerin kırık noktasına bakarken gördüm onu. Tam da oraya rastgele-muhtemelen toz alırken, üstelik tarafımdan-konulmuştu. Gündelik hayatın hayhuyu içerisinde elime aldığımın ne olduğunu bile farketmemişim demek ki. Ayna benim ilkgençliğimin aynasıydı. O odanın içinde, benden kalan yegane şeydi. Tepesine çift başlı bir kartal motifi yerleştirilmiş-sanırsın Selçuklu saray kapısı-alt kısmında birbirine küs gibi duran iki tavuskuşunun kasıntılık yaptığı kararmaya yüz tutmuş üzüm salkımlı pirinç çerçevesi, yılların tozunun temizlemeye imkan bırakmayacak şekilde dokuyla kaynaştığı istiridye biçimi ayaklığı ve lekelenmiş aynasıyla moda olduğu zamanlara aklı erenlerin hemen hatırlıyacağı bilindik bir obje. Elime aldım, yüzüme baktım. Aynaya yılların kondurduğu beneklerle yüzüme yılların kondurduğu çizgiler birbirine karıştı. O mu daha çok yaşlanmış, ben mi fazla kurcalamadım, koydum kırık mermerin üstüne, kafamı yastığa, kafamın içini de yıllar öncesine bıraktım.

Babam getirmişti aynayı. Babam zaten eve birşeyler almaya bayılırdı, annemse aldıklarını fuzuli masraf olarak niteleyip söylenir, üstelik kullanmaz bir yere kaldırırdı. Adamcağız hevesle aldığı tabakları, bardakları, süs eşyalarını ortada görmeyince dertlenir, konu komşuya "ben alıyorum, hanım en gizli köşeye saklıyor" diye şikayetlenirdi. Öyle ki artık onu elinde paketle gören mahalle esnafı, komşular "oo yine sandığın dibine konacak bir şey almışsın" diye dalga geçerdi. Bu defa öyle olmadı ama, aynaya ihtiyacım vardı, daha büyük ve daha sade bir şey arzulasam da bununla yetinmeyi bilmiş ve hemen tuvalet masama yerleştirmiştim. Tuvalet masam dediysem aklınıza gerçek anlamda bir tuvalet masası gelmesin. Her nasılsa eve taşındığımızda bulduğumuz, tahtadan çakılmış, üç ayaklı, üçgen tablalı masamsı bir şeydi. Babam üzerinde biraz oynayıp sağlamlaştırmış ben de üstüne perdelerimle takım, kahverengi üstüne sarı ayçiçeği desenleri olan bir kumaştan örtü dikmiştim, pek de sevimli olmuştu. Eve taşındığımız ay üniversiteye başladığım aydı aynı zamanda. Üç yılımı en ufak bir toleransı olmayan öğretmenlerin elinde, katı disipliniyle manastırı andıran bir kız lisesinde geçirdikten sonra üniversite hayatı özgür yaşamın başlangıcıydı benim için. Her sabah erkenden kalkar, aynamın karşısında acemice makyajımı yapıp giyinir ve hevesle okula koşardım. Haydi madem "itiraf.com" tadındayız, şunu da söyleyim, merdivenlerden çıkarken her seferinde kafamı kaldırıp okulun adının yazdığı tabelaya bakarak sevinirdim. Şimdi buradan bakınca ne kadar çocuk, ne kadar naif olduğumun farkına varıyor ve kendime gülüyorum. Üstelik o okulda yaşayacağımız kötü günlerin henüz farkında bile değildim. Ankara baharlarının mis kokusunu bir müjde gibi havaya saldığı zamanlardı en sevdiğim, aynayı beni beklemesi için evde bırakıp çıkar, bahçe duvarlarından leylak çiçeklerinin sarktığı sokaklarda adeta uçarak yürürdüm. Kaldırımlar daha taze, binalar daha yeni, konu-komşu, dükkan sahipleri daha gençti, ben daha umutlu. Gencecik yaşında kalp krizine yenik düşen matbaacı henüz ölmemişti, dükkan camından kaçamak bakışlar atardı geçerken. Şimdi önünden her geçişimde ayağa kalkıp asker selamı veren ihtiyar bakkal o zamanlar benim bu zamanki yaşımdan daha genç ve daha pisti. Dükkan sinekli bakkaldan beterdi, karısı kendinden beter. Zorunlu kalmazsak sakız bile almazdık, bizim bakkal evimizin altında idi, öfkelenince yüzü doğal rengi olan kırmızıdan bordoya dönen Ahmet bakkal. Çok kızdırdık mı, "Zıkım yin!" diye kovardı bizi dükkandan ama hiç aldırmazdık, komşumuzdu ve severdi bizi. Artık yok, bakkal kapandı, kendi nerelerde kimbilir? İki dükkan sonra ayakkabı tamircisi Barış vardı, kel kafalı bir Tatar. Adı da Barış değildi zaten, dükkanın tabelasında afili bir yazıyla "Kunduracı Barış" yazardı, kimse adını bilmezdi, herkes için Barış'tı. Artık o da yok, bina yıkıldı, yerine yapılanın alt katı modern zamanların gereği "Rant A Car" oldu. TV tamircisi, kuruyemişçi ve camcı, hepsi mazinin karanlığında kayboldular. Nişan ve düğün fotoğraflarımı çeken stüdyo el değiştirdi, sıradanlaştı. Vitrini hepsi birbirinin aynı, garip pozlar vermiş gelin-damatların devasa posterleriyle dolu, yıllardır aynı yerde hiç değişmeden yaşlanıyorlar. Akasyalar büyüdü, apartmanların boyunu aştı, her yaz başı inatla çiçek açıp her yaz sonu o çiçekleri caddeye, kaldırımlara, evlerin açık balkon kapılarından içeriye savuruyorlar. Hala çok yağmur yağdı mı caddeden seller akıyor, her seferinde komşu Eray ablanın karşıdan karşıya geçmek için taksi tuttuğu geliyor aklıma, gülüyorum. Hayat inatla sürüyor, biz farkına varmadan değişiyoruz.

"Ayna ayna söyle bana, var mı benden şaşkın şu dünyada?"

1 Ağustos 2016 Pazartesi

TEMMUZ OKUMALARI

Temmuz ayı tam da ortasında devasa bir fil gibi aniden üzerimize oturunca içimizdeki boğuntuyu atmanın yegane ilacı kitaplar oldu. Son yılların en zorlu ayının en güzel yanı normal şartlarda okuyamayacağım miktarda (20 tane) kitabı devirmek oldu. Tatsızlıklar geçmiş gitmiş olsun, kitaplar hep hayatımızda kalsın diyerek dizelim altalta rekoltemizi:

 
Bu kitap Freud'un ve onun 4 kızkardeşinin gerçek öyküsünden uyarlanmış. 2. Dünya Savaşı sırasında ülke dışına çıkmasına izin verilen Freud yanında götürecekleri listesine kız kardeşlerini eklemez ve onların toplama kamplarında yaşamları sona erer. Geri dönüşlerle anlatılmış bu acı öyküde Freud ve ailesinin yanısıra pek çok ünlüye de rastlıyorsunuz. İç acıtsa da iyi bir kitaptı, öneririm.


Haldun Dormen'e oyuncu olarak bayılmasam da organizatör yanı ve Türk tiyatrosuna verdiği emekler, kazandırdığı sanatçılar yönünden takdir ederim.  Anılarının daha önceki yayınlanmış bölümlerini okumuştum. Bu son kitabı almayı düşünmüyordum ama kız kardeşte mevcutmuş, o sayede okudum. İlk iki kitap daha ilgi çekiciydi demekle yetineceğim.


"Bir Solgun Adam" bayram günlerinin rutin dışı sıkıcılığını ortadan kaldıran bir avuntu oldu.  Yaşam bezginliğini kendini farklı yerlere savurarak dindirmeye çalışan Mehmet Taşçı'nın yalnızlık destanını oya gibi işlemiş kuytuda kalan şahane yazarımız Seçuk Baran. Bu ara okuduğum en iyi kitaplardan biriydi diyebilirim...


İtiraf edeyim Kürşat Başar'ı pek sevmem. 1-2 kitabını okumuşluğum var elbet, ona dayanarak söylüyorum. Anılarını kaleme aldığı bu kitabı okumayı da düşünmüyordum açıkcası, yine kız kardeş aracılığı ile geçti elime ve yaz sıcağında kolay bir okuma olsun diye çevirdim sayfalarını. Sonuç, okumasam da olurmuş...


Jean-Louis  Fournier'i en çarpıcı kitabıyla tanıyacakmışım. 100 sayfaya bile ulaşmayan bu kitabın etkileme kapasitesi kalınlığıyla ters orantılı idi. Hem fiziksel, hem zihinsel engelli iki çocuğa sahip bir babanın mizah sosuyla sarmalanmış acı çığlıklarıydı her cümlesi. Ekşi Sözlüğün "güldürürken bıçaklıyor" tabiriyle tanıttığı kitabı mutlaka okumalısınız.


"Öykü mü, roman mı?" diye sorsalar hiç düşünmeden roman derim.  Zira son yıllarda okuduğum başı-sonu belirsiz, postmodern öykümsülerden ikrah getirdim. Lakin ismi kadar ilginç bu kitaptakileri sevdim. Bana öykü okuma keyfimi tekrar kazandırdı. Öneririm. 


Muhtaçlara yemek hazırlayıp her öğlen dağıtan bir kilisenin papazı görevli olarak bir günlüğüne kiliseden ayrılınca olan olur, tüm çirkeflerin üstü açılır, pislikler ortaya dökülür. Okunabilir düzeyde idi...


Jean-Louis Fournier'i sevdim ya bir kere, külliyatı elden geçirmem şart oldu. Yazarın engelli çocuklarını anlattığı "Nereye Gidiyoruz Baba?"dan sonra alkolik bir doktor olan babasını anlattığı bu kitap da diğeri kadar olmasa da ilginçti.  Fournier'i sevelim, yazdıklarını okuyalım derim :)


Polisiyeye geçtiğime göre ayın ortasına geldiğimizi ve o kötü geceyi yaşadığımızı tahmin etmişsinizdir. Kafayı ancak polisiye dağıtır mantığıyla aldım elime Armağan Tunaboylu'un kahramanı Metin Çakır'ın maceralarını anlattığı Resim Cinayetleri'ni. Esasen yanlışlıkla 2. kitaptan başlamışım ama pek farkeden bir şey olmadı. Kahramanımız sözüm meclisten dışarı bir pezevenk ve kitap son derece eğlenceli. Kafa dağıtmak isteyenlere ve polisiye sevenlere tavsiyemdir.


Evet araya yine bir Fournier alıyoruz. Temmuz ayı Fournier ayı oldu görüldüğü gibi. Yazar bu defa ölen eşine bir ağıt düzmüş ama o drama hiciv katan bir yazar. Etkilenmemek mümkün değil.


Daniel Pennac en sevdiğim yazarlardan biridir ve bu kitabı da beni yanıltmadı. 12 yaşından 87 yaşına kadar bir bedende neler olur, neler eklenir, neler biter, her zamanki mizahi diliyle öyle güzel tutmuş ki bedenin güncesini Pennac, keşke kadınlar için de böylesi bir kitap yazan çıksa. Bu yılın en iyi kitaplarının başında yer alacak...  


Yukarıda sözünü ettiğim Metin Çakır polisiyesinin ilk kitabı "Yıldız Cinayetleri" imiş, ben dalgınlıkla 2.den başlamışım. Fikrim değişmedi, gayet eğlenceli...


Brezilyalı yazar Francisco Azevedo'nun bir aile öyküsü anlattığı Palma'nın Pirinci Temmuz ayının ruha lezzet katan kitaplarından oldu. Latin Amerikalı yazarların çok azı beni yanılttı, büyülü dünyalarını kalemleriyle çok güzel yansıtıyorlar. Okuyunuz...


"Pir-i Lezzet"in adını nerede duydum, kimde gördüm hatırlamıyorum ama almakla ve okumakla çok iyi ettiğim bir gerçek. Osmanlı  mutfaklarında geçen bir aşk, yemek ve entrika öyküsü, adı kadar da lezzetli.


Aylin Balboa'nın öykülerini okuduktan sonra insan aklen, fikren, kalben uçabileceğine inanıyor.  İlginç saptamalar, şaşırtıcı ve yer yer insanın içini acıtıcı öyküler var.


Bu ay okuduğum kitaplar arasında beni tatmin etmeyen tek kitap bu oldu sanırım (bir de yarım bıraktığım var, itiraf edeyim). Dünyaca ünlü folklor uzmanı Pertev Naili Boratav'ın torunu olan ve Fransa'da yaşayan yazar dedesinin anılarının izini sürmek için bir Türkiye yolculuğuna çıkıyor ama dil karmaşık, kurgu bir tuhaftı. Kısacası sevmedim.


Bir önceki kitabı "Venüs"ten sonra Şebnem işigüzel okumamaya karar vermiştim (Venüs'e herkesin bayıldığını, benimse hiç sevmediğimi bir ön fikir olarak belirteyim şurada dursun:) Ama merak kediyi öldürürmüş, herkesten methini duyunca okumama kararımı rafa kaldırıp aldım elime Gözyaşı Konağı'nı. Başta iyi giderken ortalara doğru İşigüzel'in tüm kitaplarında olan oldu ve okumam sekteye uğradı, kafam karıştı, tökezledim. Yok ben Şebnem İşigüzel okuru değilim sanırım. Üstü kalsın.


İtiraf edeyim kapağın güzelliğine aldandım kitabı alırken. Gel gör ki kapaktaki şirinliğin yerini içerikteki tekinsizlik, ürkütücülük alıverdi. Uzun zamandır babalarıyla yaşayan iki kardeşin babalarının ani ölümünden (daha doğrusu intiharından) sonraki hayata tutunma çabaları var kitapta ama bilindik bir çaba değil bu. Blogumu okuyanlar arasında "Köpekdişi" filmini izleyenler vardır muhakkak, işte bu kitap sanki onun daha hafif yazılmış bir müsveddesi gibi. Bu tarz kitaplardan hoşlanıyorsanız buyrun okuyun. 

 

"Varoş" bir ilk kitap, içindeki öyküler sıradan insanların öyküleri, okuduğuna pişman etmeyen ama okunmadığında bir eksiklik duyulmayacak türden bir kitap.



Temmuz ayının ve Jean-Louis Fournier'in son kitabı "Son Siyah Saçım" oldu. 60 yaşına gelen yazarın gençliğine övgü, yaşlılığına ağıt gibi alaycı bir dille yazdığı kitap tipik bir Fournier kitabı ve diğerleri kadar güzel. Ne demiştik zaten, Fournier'i sevelim, okuyalım...


Son olarak "Vefasız Peri", yukarıda bahsettiğim yarım bıraktığım kitap. Oysa yazarın "Şehirler Kitabı"nı severek okumuştum. O referansla almıştım kitabı. Sanırım Türkçe tercümeyle özelliğini yitiren kelime oyunları konuya dahil olmamı engelledi. Ben sıkıldım, sizi bilemem...

Sonuncuyla birlikte toplam 21 kitap sığmış Temmuz ayına ve ne güzel ki çoğunu severek okumuşum. Hem kalite, hem kantite yönünden verimli bir ay olmuş, darısı diğer aylara...