.

.
.

10 Nisan 2015 Cuma

NEFES ARASI FİNİŞ

Her güzel şeyin bir sonu var, Salı sabah beni Datça'dan Marmaris'e götürecek minibüse binerken güneş dünkü fırtınanın aksine nisbet yapar gibi gülümsüyordu. "Senin alacağın olsun" diyerek göz kırptım gökyüzüne ve yolun güzelim manzarasına dalıp nasıl geçtiğini anlamadığım bir yolculuk sonrası Marmaris'e indim. Eh elimizde kalan son tatil günüydü ve haliyle değerlendirmek lazımdı. Henüz sahile demirlememiş teknelerin yokluğunda gözalabildiğine uzanan deniz ve gökte güneş eşliğinde yaptığımız uzun yürüyüş sonrası yorgunluk atmak için Kahve Dünyası'nın koltuklarına yerleştik.


Kahve zihnimi açmış olmalı ki yıllardır gelip gitmeme rağmen Marmaris Kalesi'ne en son 1977 yılında çıktığımı hatırladım. "Haydi" dedim yol arkadaşıma, "şöyle Kale'ye doğru bir uzanalım". Sonra Kaleiçi'nin dar sokaklarına vurduk kendimizi.





Bu eli zamanında kimler tuttu acaba? Uzun zamandır kimselerin ilişmediği belli oluyor.


Çok fazla yürümeden ulaştık Kale'ye, kara kafamıza rağmen müze mağazasındaki kız tarafından "Welcome" diye karşılandık. "Ooo hoşbulduk şekerim" deyince güldü, "o kadar otomatiğe bağlamışım ki insanların yüzüne bakmadan konuşuyorum artık" dedi. Şirinliğini müze mağazasından Marmaris magneti alarak ödüllendirdim :)

Çok büyük olmayan kaleyi ve küçük odalarda sergilenen objelerle oluşturulmuş müzeyi gezip fotoğraf çekme zorunluluğumuzu da yerine getirdikten sonra ayrıldık oradan. Biz çıkarken müze mağazası kapanmıştı, o nedenle "Goodbye" diyemedik :)





Öndeki kaplumbağa ailesinin bu anforaları mesken tuttuğu ya da bu anforalar imal edildiğinden beri orada yaşadıkları konusunda şüphelerim oluştu :)


Müze çıkışında hemen karşımızdaki duvarda rastladığım ve artık olmayan bir lokantaya ait olduğunu düşündüğüm pencere çerçevesinden imal bu pano hoşuma gitti.

Ve bir tatil daha böylece bitti, her şey aşağıdaki menekşe gibi güzel ve hoş kokuluydu. Devamını şiddetle temenni etmekteyiz.



9 Nisan 2015 Perşembe

NEFES ARASI VOLUM: 3

Datça'daki 2. günümde pırıl pırıl bir sabaha uyandım, aslında yattığım odanın penceresinden şahane bir gün doğumuna da şahit olmuştum ama kalkıp makineyi almaya üşendiğim için fotoğraflayamadım. Bir gün önceki rüzgar dinmiş, güneş eni-konu ısıtmaya başlamıştı. Çayımızı demleyip termosa doldurduk, simitlerimizi ve peynirimizi alıp açık havada kahvaltı yapmak üzere Palamutbükü'ne doğru yola düştük.


Aklımda yanlış kalmadıysa Sındı köyünden geçerken bu manzarayı görünce durduk tabii ki, durulmayacak gibi değildi. Tomris Uyar'ın kitabındaki gibi "diz boyu papatyalar" badem ağaçlarının altında doğal bir halı oluşturmuştu. Bunlar bildiğimiz minik bahar papatyaları idi, anlaşılıyor ki Datça bir papatya cenneti. 


Papatyalı bahçeden zor bela ayrılıp yola devam ettik, uzaktan Ovabükü'nün kaplumbağaya benzeyen silüeti ve Palamutbükü önünde uzanan gitar formundaki ada göründü. Kahvaltı mekanı olarak iki bük arasındaki yeri seçip bizi bekleyen tahta masaya yerleştik.


 


Simitleri çayları bünyeye dahil edip manzaranın da tadını çıkardıktan sonra Palamütbükü'ne yollandık. Biz ayrılırken karşı koyu keçiler işgal etmişti. 



Palamutbükü hayli ıssızdı, insandan çok kedi vardı desem yalan olmaz, fotoğraflar şahidim. Ayrılmadan önce yılın bazı zamanlarını Palamutbükü'nde geçiren eski bir arkadaşımı aradım, şansa bakın ki oradaydı, birlikte bir kahve içip iki lafın belini kırdık, sonra da Ovabükü'ne devam ettik.


Palamutbükü kadar olmasa da Ovabükü de sakindi ama bu sakinliğin bizim açımızdan hiç sıkıntısı yoktu, önce küçük bir tur attık, sonra bir şeyler yemek için açık olan Poyraz Restoran'a yerleştik. 



 
Leylak bulamasam da mor salkımları kaçırmam, ona göre konuşlandım masaya :) Oynaşan köpekleri, sahile vuran dalgaları, heybetli dağları, akşam güneşinin gümüşlendirdiği denizi izleyerek hem yedik, hem sohbet ettik, günü bitirdik. 



Datça'daki son günümde hava hırçınlaştı. Rüzgar şiddetini arttırdı, bulutlar gökyüzüne yığıldı, dalgalar sahile deli deli vurdular, çok geçmeden yağmur başladı, sanki "haydi git artık" der gibiydiler ama yüz vermedim :) Zero'nun tamamlaması gereken bir yazı vardı, ben de kitabımı çantama attım ve yağan yağmura ve deli dalgalara karşı Mambochino Cafe'ye konuşlandık.



Yağmur durunca ben küçük bir şehir turu yapıp geldim, renkli merdivenler bulup fotoğrafladım:


Bir süre sonra hava sakinledi, güneş bulutyarın arasından yüzünü gösterdi, yakındaki ilkokulun çocukları sokaklara taştı:


Böylece Datça'nın kızgın yüzünü de görmüş olarak tatilin Datça bölümünü tamamladım. Bir dahaki yazıda Marmaris ile kaçamağı sona erdiriyorum. Sabrınıza teşekkürler...

NEFES ARASI VOLUM: 2

Kısa tatilimin üçüncü günü ikindi üstü gayet keyifli bir yolculukla denizi, koyları, dağları, ağaçları, çiçekleri, kısacası baharla canlanan doğayı temaşa ede ede Datça'ya vardım. Takipçilerim kimin karşıladığını tahmin etmişlerdir. Evinin bahçesinde beni dalındaki limonlara eşlik eden mis kokulu narenciye çiçekleri karşıladı, baygın kokularla tamamladık günü:



Ertesi gün Datça dışına doğru yol aldık, sapsarı ponponlu çiçekleriyle yolun iki yanına teşrifatçı gibi dizilmiş Kıbrıs akasyalarının arasından geçerek önce Karaincir'e sonra da değirmenleri ve zeytin ağacımı görmek için Kızlan Köyü'ne çevirdik yönümüzü.


Sarışın akasyalar burayı da sarmıştı rüya gibi, değirmenler elden geçirilmiş, bir kısmı restorana çevrilmiş, henüz açılmamış sezonun sessizliğinde dev gibi yapılarıyla doğanın bekçiliğini yapıyorlardı adeta. 



Ben görmeyeli çevre değişmiş, ağaçlar sanki seyrelmiş, araziye seralar yerleşmiş, binalar yapılmış. Zeytin ağaçlarının yanına ulaşamadım bile ama tahminim fotoğrafta en sağda görülen benim manevi evlat, kendisine uzaktan bir selam yollayıp Eski Datça'ya doğru yola düştük. 


Aynı durum Eski Datça için de geçerliydi, sezonun açılmayışının ve havaların hala serin gidişinin sonucu pek ıssız, pek sessizdi. 2 yıl önce pırasalı börek yiyip çay içerek dinlendiğimiz ve pek sevdiğimiz mekana girdik yine, zaten açık olan iki-üç taneden biriydi. Etrafımızda dolaşan kedilerle ve köpeklerle muhabbet ederek yorgunluk attık, kuralı bozmayıp yine pırasalı börek ve çay istedik :)


Eski Datça'yı yeni sezona hazırlanması için bırakıp yeni koylara direksiyon kırdık bu defa, önce Ilıca, sonra Kargı Koyu.


Hava hafiften rüzgarlı olsa da güneş teselli armağanı olarak ışıklarını göndermekteydi. Cıva dökülmüş gibi parlayan deniz bakmakla doyulmayacak gibiydi.
 

Bu mevsimde Datça'ya gelinir de papatyasız olur mu? Yerli halkın saplarından yemek de yaptığı-bu yemeğe "dallama" adı verildiğini duyunca çok güldüm-iri papatyalar her yerde coşmuş durumdaydı. Leylak Dalı durur mu, attı kendini aralarına, fotoğraflamaya doyamadı :)


Eh yorulduk, kahveyi hakettik, manzaralı olunca tadına doyulmaz kahve sade olsa da. Liman manzaralı kahveleri içip akşamın muhteşem ışığında ufak bir yürüyüş de yaptıktan sonra rotayı yine şehre, Kumluk sahiline çevirdik. 



Çünkü o akşam dolunay vardı, çünkü biz Zero ile uzun zamandır bunun hayalini kuruyorduk ve tamamen tesadüfi olarak bu sefer denk getirmiştik. Yerleştik Hüsnü'nün Yeri'ne, ateş yanarken tabak gibi kanlı bir ay doğdu tam karşımızda.




Unutulmaz bir akşamdı, Datça ışıklarını denize salarken, ay gökte yükselirken biz de yorgun ama mutlu eve doğru yollandık. 
Bitmedi :)

8 Nisan 2015 Çarşamba

NEFES ARASI VOLUM: 1

Benim küçük kaçamak bugün itibarıyle sona erdi, kürkçü dükkanına geri döndüm. Pek güzeldi, pek keyifliydi. Kafam dağıldı, havam değişti, dostları, akrabaları gördüm, pek mutlu oldum, sefam olsun. Bol fotoğraflı postlardan ilki geliyor hazır olun :)

Yola çıkacağım gün hava bana kıyak yaptı, pek güneşli, pek latif idi. Evden biraz fazla erken çıkıp otobüs yazıhanesinde 45 dakika servis beklememi saymazsanız yolculuğa güzel başladım. Ne de olsa anneannemin torunuyum, o da öğlen bineceği otobüs için sabah sekizde otogara gider ve valizinin üstüne oturup beklerdi. Ben valizimi yanıma koyup koltuğa oturdum ve Elif Key'in "Bize İki Çay Söyle" kitabından 60 sayfa okumuştum ki servis geldi. Otobüs yarı yarıya boştu, iki kişilik koltuğa evimin kanepesi gibi yayılıp pek rahat bir yolculuk geçirdim. Yolboyu kavak ağaçları hariç her yere bahar gelmişti, manzaralar seyre değerdi. 




Şu arkadaş Çalhan'daki dinlenme tesisinin önünde seyran edip dururdu. Bir kasılma, bir alayiş, bir gurur ki tavrı, tarzı ve kostümüyle ancak Bülenit Fersoy yarışabilir. Kızdırmaktan korktuğum için uzaktan fotoladım, neme lazım, o yüzden biraz titrek çıkmış.

Marmaris'e yaklaşırken görüntüler iyice yeşerip pastoralleşti:



Sonunda indim Marmaris'e, bindiğim taksinin şoförüne gideceğim yerin adresini verirken sitenin adını hatırlayamayınca daha sık gelmemi tavsiye etti :)



Limon ağacına bakarak ve orman havasını koklayarak yorgunluk kahvemi içtikten sonra ormanı teftişe çıktık:





Dikkatli bakarsanız örümcek ağını görebilirsiniz.

Orman gezisini sonlandırıp eve dönerken birtakım özel durumlar peşindeki şu arkadaşlara rastladık :)


Ertesi gün Marmaris sahilde yürüyüşe ve pek sevgili blogger kardeşlerimle topişko bebişlerine ayrılmış harika bir gündü:


Devamı gelecek sayıda :)