.

.
.

8 Nisan 2012 Pazar

KARDELEN

Önceden uyarayım ki bu post bol fotoğraf içerir:))


Cumartesi günü bir vakfın düzenlediği günübirlik bir tura katıldım. Antalya'nın İbradı ilçesindeki Sülek Yaylası'nda düzenlenen Kardelen Festivali nedeniyle tertiplenen bir turdu bu ve şenliklerin yapıldığı Sülek Yaylası'nın yanısıra İbradı, Ormana Köyü ve Akseki ilçesini de kapsamına alıyordu. Amacımız nesli tükenmeye yüz tutan Toros kardelenlerini görmek ve yanısıra sözedilen beldeleri de gezmekti. Sabah erkenden buluşma yerinde toplandık ve iki otobüs olarak hareket ettik. Yaş ortalamasnın 50'nin üzerinde ve yüzde 90'lık bir bölümünü kadınların oluşturduğu katılımcıların arasında bulunan hatırı sayılır miktardaki 80'in üzerinde, beli bükülmüş, dişi dökülmüş, eli bastonlu ama ruh yaşları 18'inde seyreden teyzeler dik yokuşları keçi gibi tırmanıp, hiç sızlanmadan heryeri gezerek bizleri utandırdılar. Kocaman bir maşallah onlara:)

Güzel, güneşli ve mevsime göre hayli sıcak bir hava vardı ve sabah kahvaltımızı otobüste dağıtılan simit ve peynirle yaptık. İlk ihtiyaç molasının verildiği benzinlikteki WC'nin önünde katılımcıların yaşına binaen uzun bir çiş kuyruğu oluştuğu ve mevcut tuvaletler kısıtlı sayıda olduğu için hareketimiz gecikti ve dolayısıyla şenliklerin başlangıç saatine yetişemedik ama isabet oldu, belediye başkanı, kaymakam ve benzeri zevatın nutuklarını dinlemek hiçbirimizin  arzu ettiği birşey değildi zaten.


Pencerenin önüne karşılıklı oturmuş bu asık suratlı ihtiyarları İbradı'dan geçerken otobüsün camından çektim. Yüzlerindeki ifadeye bakılırsa muhtemelen sabah kahvaltısında sıkı bir kavga etmişler:)


Yol boyu manzara çok güzeldi, dağlardaki ve hatta yerlerdeki  karlar tam erimemişken çiçek açan badem ağaçları görüntüye ayrı bir hoşluk katıyorlardı. Kıvrıla büküle tırmandıkça tırmandık.




Tırmandıkça kar miktarı arttı, dağlardakilere ilaveten düzlüklerin de karla kaplı olduğunu gördük. Üstteki fotoğrafta gördüğünüz kar kütleleri en az 1 metre yüksekliğinde idi.


Sonunda şenliklerin yapıldığı yaklaşık 1500 metre rakımlı Sülek Yaylası'na ulaştık. Gökte güneş, yerde kar, kısmen çayır çimen, kısmen toprak, çam ağaçlarıyla bezeli yaylada oksijenin dibine vurduk. Biz gelene kadar festivalciler de festivalin dibine vurmuşlar, halk oyunları oynanmış, bir kısım konuşmacılar aşk ile şevk ile kardelenin faydalarını anlatırken büyük çoğunluk ayran ve gözleme tezgahlarının önünde çöplenmekteydiler. 



Güzel kızımız tulum içinde yayık ayranı döverken bir yandan da bana poz vermeyi ihmal etmedi.


Biz ayrana gözlemeye falan yüz vermedik. Oraları iyi bilen bir beyin arkasına takılıp karların arasına attık kendimizi ve kardelenleri görmeye gittik.  Önümüzden giden adamın ayak izlerine basmaya özen göstererek, birkaç kez kara gömülme ve düşme tehlikesi atlatarak hayli meşakkatli bir yürüyüşten sonra çamların dibinde artık karları erimiş bir açık alana ulaştık ve kardelenlere kavuştuk. Yalnızca Toros Dağları'nda, İbradı çevresinde yetişen ve nesli tükenmeye yüz tutan kardelenler iç acıtacak kadar narin, zarif ve güzeldiler.


Neslinin tükenmemesi için onca çaba gösterilen, adına şenlikler düzenlenen bu narin ve az bulunur çiçeğe ne yazık ki herkes aynı özenle yaklaşmamış, bulundukları yerde demetler halinde koparılmış ve fırlatılıp atılmış pekçok kardelen gördük. Kopardın madem al götür, yok götürmeyeceksin neden koparıp ziyan ettin. Bu insanlardaki zarar verme duygusunu çözebilmiş değilim, bundan sonra da anlayabileceğimi sanmıyorum. Fotoğraftaki mavi renkli çiçekler de çiğdem; baharın müjdecisi çiğdemlerin kökündeki minik, tatlı soğanı eminim ki birçoğunuz çocukluğunuzda kırlardan söküp yemişsinizdir.


Üzerindeki kelebekle tamamen duygusal bir ilişki yaşayan bu sarı çiçeği boyacı papatyasına benzetmiştim ama bize kardelen kılavuzluğu yapan bey "Kar Lalesi" olduğunu söyledi, ben onun yalancısıyım:)

Kardelenleri görüp bol bol fotoğraf çektikten, yayık döven kızımızın elinden bir bardak köpüklü ayran içtikten sonra tekrar otobüslere doluştuk ve ikinci durağımız Ormana Köyü'ne doğru yola düştük. Eh orası da yarınki yazının konusu olsun...

7 Nisan 2012 Cumartesi

SAÇ MACERALARINA DEVAM


Yine bir kesim ve resim (boya daha doğru kelime esasen) günü, süne süne gittim kuaföre. Niyetim geçen sefer ilk kez saçlarımı emanet ettiğim kişiye boya ve kesim yaptırmaktı. Lakin onun meşgul olduğu başka bir müşteri vardı, beni bir kızılderili reisi devraldı. Kırmızı tişörtünün altına cepleri kırış kırış olmuş bir kargo pantolon giyen reis kıyafetini sipsivri burunlu, üzerine nakışlar yapılmış, yumurta topuklu, kahverengi kovboy çizmeleri ile tamamlamıştı. Kızılderili reisinin kovboy çizmesi giymesi biraz ironik olsa da barış çubuğu içtiği bir soluk benizliden hediye olarak aldığını varsaydım. En göze çarpan yanı saçları idi, bir kuaför olarak tam olması gerektiği gibi yani; kuzgunî siyaha boyanmış (hem de yeni boyanmış, alnındaki boya izlerinden anladım), kulak üstleri inceltilip tepe kısmı kabartılmış, katlı kesim yapılarak omuzlara uçları hafif dışarı kıvrık şekilde düşürülmüştü. Çene üstünde kirli bir sakal ve gölgemsi bir bıyık yüzüne tam Kızılderili reisine yakışır sertlik vermiş. Bu görüntü karşısında ismini sorma gereği bile duymadım, kendisine "Fön rüzgarıyla sarhoş kuzgunî fırça" ismini uygun buldum, Kızılderili reisi bir kuaföre de ancak böyle bir isim yakışırdı. Hak verirsiniz ki hayli uzun bu ismi her seferinde telaffuz etmek zor olduğu için kısaca "Kuzgunî Fırça" olarak sözedeceğim kendisinden. Saçlarımı vakur hareketlerle boyadıktan sonra her kuaförde adet olduğu üzere duvara asılı TV monitöründe açık olan müzik kanalını izlemeye koyuldu. Ben de yanımda götürdüğüm "Kalbin Limon Hali" isimli öykü kitabımı yarıladım. Bu esnada diğer kuaför yanımdaki koltukta oturan müşteriye röfle yapmakla meşguldü. Farkettim ki çalışırken sürekli alt dudağını ısırıyor. Kalabalık bir gelin başı çalışması esnasında alt dudağı olmaksızın evine dönebileceğini düşünürken boyamın süresi doldu. Saçlarım yıkanırken salonun tavanını ve duvarların üst bölümünü inceledim, başka birşey yapmam mümkün değildi zira. Somon rengi duvarların tavana yakın bölümüne çiçekli bir bordür geçirilmiş, kemerli kapıların alçıpanları da alakasız bir bordoya boyanmıştı. Tavanın tam ortasındaki eşkenar dörtgen floresan lambanın etrafı daha geniş bir alçıpan eşkenar dörtgenle çevrilmiş, ona da renk olarak turuncu uygun görülmüştü. Floresan lamba yeterli bulunmamış olacak ki tavanın muhtelif yerlerine açılmış yuvalara çok sayıda tasarruflu ampul dil çıkarırcasına yerleştirilmişti. Hasılı zevksiz dekore edilmiş bir salondu ama bir güzelliği vardı ki iki duvarı boylu boyunca kaplayan pencerelerden-yağmurun serptiği çamurla desenlenmiş kirli camlara rağmen-içeri sızan ışık ortama ferah bir hava veriyordu. Ben salonun dekorunu zihnime yerleştirirken yıkama işlemi sona erdi ve Kuzgunî Fırça ile birlikte fön koltuğuna geçtim. Kibar reis "lütfen" ve "teşekkür ederim" sözcüklerini bolca kullanarak saçıma şekil verdi, kendisine aynı kibarlıkta mukabele ederek şükranlarımı ilettim ve ayrıldım salondan. Bir angarya daha üç haftalık bir süre için atlatılmış oldu.

Efendim bugün günübirlik bir geziye gidiyorum, intibalarımı dönüşte sizinle paylaşmak üzere güzel bir hafta sonu diliyorum...

6 Nisan 2012 Cuma

AAAA!..


Bir leylak gördüm sanki?..

5 Nisan 2012 Perşembe

HERCAİ


Buralarda bahar coştu, ortalık çiçek, böcek, ot, çöp kaynıyor:) Ama en çok bizim balkondaki nane coştu, uzadıkça uzuyor, gürleştikçe gürleşiyor, balta girmez ormana döndü. Yakında tüm mahalleye yetecek bir nane ağacı dallarını uzatacak balkondan:) Zambak soğanlarımızdan biri sizlere ömür, çürüyerek kendini imha etti, diğer ikisinin keyfi yerinde, filizlenip 3 santim kadar büyüdüler, merakla bekliyoruz açmalarını. Bizim balkon çok şeye gebe bu aralar, içinden yavru kumrular çıkacak 2 yumurta, 2 saksı zambak soğanı, orman gibi nane. Beklemedeyiz bakalım zaman ne gösterecek.
Dün İdefix'den ısmarladığım kitaplarım geldi, evdeki Babil Kulesi'nin üst katına yerleşti:
-Beş Parasızdım ve Kadın Çok Güzeldi/Derviş Şentekin
-Tirza/Arnon Grunberg
-Yalangezen/Mahmut Temizyürek
-Yeryüzünü Gezen Atlı/Mahmut Temizyürek
-Kırlangıcım Paranoya/Mahmut Temizyürek
Son üç tanesi şiir kitabı. Bugüne kadar hiçbir şiirini okumadığım, bu yılın Altın Portakal Şiir Ödülü'nü alan Mahmut Temizyürek'e ait. Çok sevdim şiirlerini, külliyatını toparlayıverdim. Elim değdikçe bir-iki tane okurum şifa niyetine. Buyrun bir tane yazayım size:

"Dünya! diyor dostum, tuhaf oluşlar diyarı
Örneğin papirüs, diri, dolgun bir yaprak
Kuruyunca kıymet oluyor ölüler gibi
Tekerlek örneğin, dönüyor üstüne kapanarak
biz ona ilerliyor diyoruz
uğunuyor değil de,
yuvarlanıyor diyoruz dilimiz sürçerek
bilerek, evet bilerek
Örneğin Fidayda
kabuğu yırtılmış bir yaradan
fışkıran çığlık, oyun havasına dönüşüyor
Bir uğultu, bir koku, bir baş dönmesi
Atların yeraltına çekilmiş nal seslerinden kalan
fesleğen, kekik, yarpuz, yayla çiçeği

ve böylece mucizeler
sıradanlaşıyor hayatımızda
ömrümüz uzun bir zikir ayini."

3 Nisan 2012 Salı

GÜNE SIĞAN GÜZELLİKLER

Yoruldum Blog hanım kardeş bugün ama keyifli bir yorgunluk oldu. Dündenberi sonunda kartımı ele geçirdiğim Doğan Hızlan Kütüphanesi'nden ödünç aldığım kitabı okuyorum: Pembe Otobüs/Mehmet Anıl. Ortaokuldan bu yana kütüphaneden ödünç kitap almamıştım, benim için hoş bir değişiklik oldu. Evdeki okunmamış kitaplar kulesi yetmemiş gibi bir de kütüphanenin kitaplarını evci çıkardım:))

Öğleden sonra güneşli ve sıcak havanın daveti çok cazip gelince upuzun bir yürüyüş yaptık. Park artık tam bahar havasına geçmiş, yapraklanmamış ağaç kalmamış, erguvanlar açmış, Kıbrıs akasyaları coşmuş, ismini bilmediğim fotoğraftaki mor çiçekler halı gibi serilmiş, otlar mis gibi kokuyor. Cezbeye tutulmuş gibi yürüdük de yürüdük. 


Sonra rutin çay molamızı verdik Kır Kahvesi'nde. Çayıma konu mankenliğini günnük(sığla) ağacı yaprakları ve güzeller güzeli sarı yasemin yaptı.  Yeterince dinlenince başka bir rotadan yürüyüşe devam ettik. Ve vakit akşama yaklaşırken kendimizi her zamanki mahalle pidecimize dar attık, aç ve yorgunduk ablalarım abilerim. Bu seferlik diyeti çekmeceye kaldırıp kuşbaşılı pideye daldım, evet yaptım. Pişman değilim:)


Ve akşamın güzelliği, muhteşem Opera ve Balemizin sunduğu  Carl Orff'un "Carmina Burana" kantatı. 120 kişilik bir ekibin seslendirdiği kantat olağanüstüydü. Bir kez daha büyük bir zevkle dinledim. Bu şehirde yaşamak gerçekten ayrıcalık, sanatsal ve kültürel faaliyetlere yetişemez olduk. Mutluyuz, kutluyuz. Sizleri  Carmina Burana'nın en meşhur bölümü "O Fortuna" ile başbaşa bırakıyor ve huzurdan ayrılıyorum...


2 Nisan 2012 Pazartesi

PAMBIK PRENSESLE YEDİ GÜÇÇÜK HERİF


Uzun zamandır sinemaya gitmiyordum, her ne kadar pekçok filmi evde izlesem de sinemanın ve beyazperdenin tadı bir başka oluyor. Bugün oynayan filmlere bir göz atayım dedim ve "Mirror Mirror" yani "Pamuk Prenses'in Maceraları"nın oynadığını görünce ilginç olabilir die düşünüp izlemeye karar verdim. Hem hain Kraliçe rolünde Julia Roberts vardı, severim koca ağızlıyı. Neyse niyet ettim ya o hızla düştüm yola, evden sinemaya kadar yürüdüm. Yollarda bu sarışınları fotoğrafladım, pek güzellerdi.


Film Pamuk Prenses masalını daha farklı bir bakış açısıyla ele alıyormuş, öyle yazıyordu tanıtımında. Haydi bakalım dedim, görelim neylemişler. Daha sinema koltuğuna yerleşip film başlar başlamaz benim telefon da zırlamaya başladı. Herkes beni aramak için sinemaya gitmemi beklemiş adeta, arka arkaya beş kere arandım. Allahtan salon dolu değildi de titreşim sesini duyan olmadı. Önümdeki sıraya iki çocuk ve kucağında birkaç aylık bebeğiyle anaları yerleşmişti. Reklam gösterimi sırasında görevli gelip bebekli kadını biletini iade etmek üzere dışarı çıkardı. Yahu bit kadar bebeyle sinemaya mı gelinir filmde cüce var diye. Türkçe dublajlıydı film, hiç sevmem yabancı filmleri dublajlı izlemeyi. Daha işin başında puan kaybetti böylece. Derken Julia ablamız-ki artık teyze moduna geçmiş enikonu-göründü sihirli küresinin başında. Film animasyonla başladı, normal çekim olarak devamı geldi. Julia üvey kraliçe film boyunca padişah otağı kadar kocaman kostümlerle salındı, Pambık yavrımıza gelince Audrey Hepburn'a benzeyen bir hanım kızımız-Lily Collins'miş adı-oynuyordu. Hafiften bastırılmış ve salakça idi başlangıçta ama ne yapsın yavrıcak, benim de öyle paşaçadırı tuvaletli, kötü bakışlı, koca ağızlı, üstüne bir de kara büyü yapan üvey anam olsa gönlümle gider yetimhaneye yazılırdım sarayı batsın diyerek. Vakt-i zamanında Pambığın kral babası Pambığın anası doğumda ölünce güzelliğine vurulup nikahına aldığı (genelde tüm erkeklerin yaptığı hatayı yaparak) cadının yaptığı büyüyle ormanda kaybolmuş. Giderkene de kızına süslü püslü bir hançer bırakmış. Film boyunca öldüğü söylentisi dolaştı perdede:) Sarayla tebaasının yaşadığı köy arasında içinde canavar olduğu söylenen karanlık ve karlı bir orman var, halk fakir, cadı Julia yiyip içip keyfine bakıyor, canı sıkıldıkça, para bittikçe halktan vergi topluyor. Derken komşu kentin Prensi yanında şebelek yardımcısıyla ormandan geçerkene 7 tene devin saldırısına uğruyor, donuna kadar soyulup şebelekle birlikte sırtsırta bağlanıyor. İşin en acı tarafıysa dev sandıkları 7 şahsın ayaklarına upuzun körüklü çizmeler giymiş 7 cüce olması. O sırada kendisini seven sarayın Eppekçi teyzesi tarafından köyün halini görmesi için gizlice dışarı çıkartılan Pambık apla ormanda don paça bağlanmış prense rastlıyor. Flörtöz birtakım tavırlardan sonra çözüp saraya yolluyor. Cadı Julia diri vücütlü prensi görünce ağzının salyalarını zor toparlayıp onunla evlenmeye karar veriyor. Eh adam yakışıklı, zengin, hemi de prens. Bir tek küçük ayrıntı var ki yaşı epey güççük ama o kadar kusur komşu kentin prensinde de olur. Uzun lafın kısası Kraliça'nın aklından geçen bu amma prensimiz Pambığa abayı yakmış. Cadı Kraliçe malum şeyi yapıyor, öldürsün diye Pambığı salak kahyasıyla ormana yolluyor. Gerisini biliyorsunuz, öldürmeye kıyamıyor torbaya yürek-dalak-ciğer ve bir sıra sosis(o barsak niyetine) koyup uyanık geçinen salak kraliçeye veriyor. Bu arada bizim Pambık cücelerle tanışma, hoşlaşma, aynı evi paylaşma durumlarında. Cüceler çalıyor o halka dağıtıyor, bir nevi Robin Hood halleri. Sonracıııma uzatmayım Julia Pambığın ölmediğini öğrenip üzerine canavarı salıyor, bir kavga, bir dövüş tam hepiciği ölecekkene kral babanın vakt-i zamanında verdiği hançer akla geliyor, canavara saplanınca fıss canavar mefta, cadı kraliça da 100 yaşında. Aynaya bakacak hal falan kalmıyor, kırış buruş çirkin bişey oluveriyor. Canavar fıslayınca ne görüyoruz dersiniz, karı ağzına bakan salak baba çıkıyor ortaya, meğer büyülenmişmiş. Pambık "Baba" diye yırtınırkene o aptal aptal bakıyor yavrısının suratına. "Ben bunu biyerlerden hatırlayacam, Audrey Hepburn galiba ama o daha zayıftı" diye düşünüyor muhtemelen. Pambık sonunda babasını ikna ediyor Pambık olduğuna, ondan sonra söz, nişan, bekarlığa veda partisi, gelin hamamı, kına gecesi olmuyor tabii, mesarif fazla olmasın diye sadece düğün yapılıyor. Düğün esnasında kırışmış Julia pallak bi elmayla çıkıp geliyor ama yer mi Anadolu çocuğu, o eski masaldaydı, bu moderen olanı, elmayı Julia'ya yediriyor, Julia yokolup gidiyor. Onlar eriyor muradına biz kerevete falan çıkmıyoruz, verdiğimiz bilet parasına acıyıp salondan çıkıyoruz. Ne biçim filmdi bu be, ben kağıttan kocaman çiçeklerle süslenmiş Güver Uçurumu'nda çekilmiş, yakışıklılığının doruğunda Salih Güney'in prens olduğu, Ayşecikli bizim Pambık Prensesi daha çok beğenmiştim doğrusu. Ne demişler, yerli malı yurdun malı, her Türk onu kullanmalı...

1 Nisan 2012 Pazar

ADAÇAYININ AŞKI*


Yeni kızımız mor elbiseli Sabriye. Öyle söyledi pazarda çiçek sergisindeki çocuk, cin bakışlı toraman bir oğlandı. Ben mor çiçeklerine tav olup adını sorunca "Sabriye" dedi:)) Yalan söyleyecek değil ya, aldık koltuğumuzun altına getirdik, yerleştirdik yeni evine, "adını çiçekçinin tombul oğlu koydu, ömrünü tabiat ana versin Sabriye" dedik. Sonra Gugıl amcaya sorduk asıl ismi nedir diye, Salvia imiş ve bir çeşit adaçayıymış. "Fesleğen ektim gül bitti"nin tersi oldu, "çiçek aldım ot çıktı" bizimkisi. Olsun biz otu da severiz, hem güzel hem faydalı. Cukka'yı göreceği şekilde pencere önüne koydum saksısını, arada muhabbet ederler. Hem kumru görünce kendini doğal ortamında zanneder mor perçemli Sabriyemiz. Sonra da adına yazılmış şiiri okudum, sevinsin garip. Onur Caymaz'a selam olsun...

Adaçayının Aşkı

orada akşamın kıyısındayım
sarışın ezgisinde çiçeğimin
-benim aklıma lodos geliyor, senin-
orada mavinin ürperen teninde 
usul bir şarkı söylüyorum periler
-saçlarımı okşamıyor artık gece-
kadehimin elime acıdığını bilirdim
rüzgâra bırakılmış deniz kabukları
-bir çocuk nedir acaba göğe bakarken-
bağında üzüm saksısında karanfil
mektubumu meltem getiriyordu orada
-kimin eli bu güz ile güzel arasında-
çimenlere uzandığım bir zaman da oldu
yani türkümü yalnızca çocuklar bilir
-mutluluk, her şeyin yanından geçiyordu-
en iyisini yaşlı balıkçılar söylerdi ama
kekik, bin yıldır âşıkmış fakir kız adaçayına
-gün olur da gidersen, kırık bir plak…-
beride Bizans’ın surları vardır işte
kimsesiz bir istasyon, öksüz tren yolları
-ne yapalım, hepsini bağışladım, kendimi de…-

*Adaçayının Aşkı/Onur Caymaz-Yaz Tarifesi'nden