.

.
.

13 Eylül 2011 Salı

İSTANBUL, İSTANBUL 4

İstanbul'daki 4.günümün gezi faaliyetine Lalesiz başladım. Hem yorulan dizini dinlendirmesi hem de biraz rahatsız olan kızlarıyla ilgilenmesi için onu evde bırakıp yalnız başıma düştüm yollara. Bu nedenle küçük bir değişiklik yapıp bugün gideceğimiz Haliç gezisini yarına erteledik ve ben lise arkadaşlarımla bir Sultanahmet turu planladım. Karşıya geçmek için vapura binmeden önce de "Animal"ların en tatlısı "Hayvan ve Gurman" arkadaşımla bir kahve içimi buluşuverdik, aman da ne iyi ettik. Keşke zaman olsaydı da muhabbet saatlerce sürseydi. Sonrasında vapura binip Eminönü'ne doğru yola düştüm. İskelede beni almaya gelecek lise kızlarımı beklerken bu kez yakınına sokulma fırsatı bulamadığım, büyük aşkım Galata Kulesi'ne bir öpücük, Doğan Apartmanı'na da bir selam uçuruverdim. Sonra da arkadaşımın arabasına atlayıp onları Ayasofya ile aldatmak için Sultanahmet'e doğru yollandım.


Birçok kez İstanbul'a geldiğim halde Ayasofya'yı gezmek kısmet olmamıştı, bu sefer kafama koymuştum, ne kadar iyi ettiğimi de gezince anladım. Gözümü kapattığımda binaya girdiğimde içimde uyanan sonsuzluk duygusunu hala yaşıyorum. İnsanın neredeyse 1500 yıllık bir yapıyı gezdiğine inanası gelmiyor, başka bir aleme geçmiş gibi hissediyor ve bir süre de bu esrimiş halden kurtulamıyor. Mimarları olan Anthemios ve Isidoros mabedi yaparken bu kadar uzun yıllar ayakta kalacağını hesap edebilmişler miydi acaba? 


Arkadaşımın rehberlere taş çıkartan açıklamaları eşliğinde keyifle gezdiğim Ayasofya'da belki yüzlerce kare fotoğraf çektim, elbette ki kendimi de İmparatoriçe Theodora'nın galerisinde fotoğraflatmayı ihmal etmedim, ne de olsa ben de Ana Kraliçe sayılırım, hem de çok alçakgönüllüyümdür:) Sonra da imparatorların taç giydikleri yer olan "Omphalion"a kendim geçemesem de (zira geçiş yasaktı) ayağımı uzatıp biraz asalet bulaştırdım. Ayrıca burası dünyanın merkezi ve enerjilerin birleşme noktası kabul ediliyormuş, böylece kendimi de şarj etmiş bulundum:)



Ayasofya'nın en önemli mozaiklerinden yakarış anlamına gelen "Deisis" sözcüğüyle isimlendirilen mozaik resim sanatında Rönesans'ın başlangıcı olarak kabul ediliyor. Meryem ve Vaftizci Yahya mozaikte Kıyamet gününde insanlığın kurtuluşu için İsa'ya yakarırken tasvir edilmişler. "Deisis"in 12. yüzyılda yapıldığı kabul ediliyor. 


İç mekanı büyülenmiş bir şekilde gezdikten sonra padişah türbelerine kısa bir ziyaret yaptık. Minarelere gelince tuğladan yapılan minarenin Fatih döneminde yapıldığı düşünülüyor ki bence Ayasofya'ya renk olarak en yakışan minare o. Fotoğrafta görülen kalem zerafetindeki minare ise II.Selim döneminde Mimar Sinan tarafından yapılmış. Fotoğrafta görülmeyen iki minare ise Sultan III.Murad dönemine ve yine Mimar Sinan'a ait. 

Bunca ruhani ve görsel şeyle ruh ve göz doyunca sıra mideye geldi. Sultanahmet Köftecisi, Yeşil Ev, Balıkçı Sabahattin, İst. Üni. Profesörler Evi arasında bir karar veremedik, bir kısmına girdik çıktık, bir kısmında yemek kalmamış sonunda Süleymaniye'de kurufasulye pilava karar verdik. Oh pek de güzel oldu, diyet nedeniyle uzun zamandır yemiyordum halbuki bayılırım kurufasulye-pilav-turşu üçlemesine. Tepeleme dolu porsiyonlarla tıka basa doyup üstüne de çayları götürdükten sonra bu defa Süleymaniye Camii'ne geçtik. 



Ama öncesinde Müftülüğün karşısındaki "Cellat Taşı"nı görmeye gittik, üzerindeki günümüze kadar gelmiş balta izlerini görünce ürkmedim desem yalan olur.Tüylerim ürperdi kaçtım hemen ordan, bize bunca güzel eser bırakmış Mimar Sinan'a bir selam çakmak için eskiden evinin bulunduğu yerdeki mütevazı türbesini ziyarete gittim. Bu adamın dahi olduğu kesin de ben uzaylı olduğundan da şüpheye düşmüyor değilim, normal bir insan olamaz. 98 yaşında ölmeden 2 gün öncesine kadar çalıştığı söyleniyor. "Eli kolu dert görmesin" diyecektim ama öldüğünü hatırladım, ne bileyim yattığı yer nur olsun o zaman.



Kanuni'yi ve aslının dizidekinden de çirkin olduğu söylenen Hürrem'i çokca andık camii gezerken. Aslında Hürrem "Erkekleri Tavlama ve Bağlama Sanatı" isimli bir kitap yazmış olsaydı uluslararası bestseller olacağına kesin gözüyle bakılabilirdi:)) Camiin kubbesinden sarkan kahverengi kandilin Kanuni'nin sefere giderken bile yanından ayırmadığı, çadırına mutlaka yerleştirdiği bir kandil olduğu da söylentiler arasında imiş efendim, bu da bir ara bilgi oluversin bakalım.


Süleymaniye Camii gezisi bitince İstanbul Üniversitesi'ne geçtik, arkadaşlarım oradan emekli olunca girmek sorun olmadı, arka kapının üstüne çıkıp hem İstanbul manzarasını seyrettik hem de camii kuşbakışı fotoğrafladık. Sonra bahçede dolaştık, "Barış Yolu" adıyla açılmış, çocukların resimlediği çinili yolda yürüdük.


Her güzel şey gibi bugünün de sonu geldi, arkadaşlarım beni aldıkları yere, Eminönü'ne iskeleye bıraktılar. Vapur kıyıdan ayrılırken arkamdaki görüntü şu şekilde idi:


Kaldı iki günüm, son bir gayret...

İSTANBUL, İSTANBUL 3

İstanbul'daki 3.günüm, 2.sabahımda kargalarla birlikte kalktık ve kahvaltımızı bütün haşmetiyle Boğaz'a karşı Kuzguncuk'ta yapmak için şu gördüğünüz yokuştan aşağı tıkır mıkır inmeye başladık, tabii ki elimizde simit poşeti, çantamızda peynir paketi ile. Hayli dik yokuş Lale'nin ve benim dizlerimizi biraz zorlasa da gökyüzünde gezme varsa bulutlara merdiven dayayan kadınlardan olduğumuz için bozuntuya vermedik, uygun adım devam ettik yola.


Biz Kuzguncuk ve kahvaltı aşkına erkenden uyansak da mahallede hala uyuyanlar vardı. Eh beni de 3.kat balkonundan sallanan bir sepete yatırsalar ben de uyurum böyle.


Kuzguncuğun denize açılan balkonuna yaklaşınca oradaki banklardan birine oturmuş kitap okuyan kızıl saçlı bir prenses gördük, rica ettik kahvaltı soframızı şenlendirdi. Ayrıca nezaket gösterip bize Dilim Pastanesi'nin meşhur poğaçalarından da aldı. Çaylar da Çınaraltı Kahvesi'nden gelince değmeyin keyfimize.


Yokuş indik dizimiz yoruldu, denizden iyotlu hava soluduk ciğerlerimiz yoruldu, yedik-içtik midemiz yoruldu, hal böyle olunca da bir yorgunluk kahvesini hakettik doğal olarak. İstikamet Kuzguncuk Hayat Kahvesi.


İki yıl önce ilk kez Kuzguncuğa geldiğimde oturmuştuk bu cafede çok sevgili iki arkadaşımla birlikte. Lale yazılarında bahsettikçe günün birinde beraber bir kahve içebilmeyi hayal ediyorduk, gerçekleştirdik. Modaya uyup ben de bir teşekkür edeyim bari evrene mesajımı aldığı için: "Sağolasın be Evren gardaş" :))

Kahveler de höpürdetildikten sonra yönümüzü Kadıköy'e döndük. Malum öğleden sonra büyük buluşma yapacağız. Öncesinde kısa bir Alkım turu, birkaç dükkana dalıp çıkma ve sonra bir Kadıköy klasiği Çiya Sofrası.


Değişmeyen baş yemeğim yoğurtlu, köfteli çorbaya bu kez paylaştığımız lor dolması eşlik etti ki ilk kez yedim, pek de beğendim. Ortak tabağımızda ise zahter salatası, kaya koruğu, humus ve muhammara vardı. Karınlar doyup çaylar da lüpletilince Çiya ile vedalaştık ve büyük buluşma için Hümeyra'ya yollandık. 


Birbiri ardına geldi arkadaşlar ve beni çok mutlu etti. Bloglarda kendimizi ne kadar yalın ifade edebilmişiz ki hiç yabancılık çekmeden, hiç hayal kırıklığına uğramadan düşündüğümüz kişiyi karşımızda bulduk. Sohbetler edildi, kahkahalar havada uçtu, herşey çok güzeldi çok. Sevgili dostlar hepinize katılımınız, sıcaklığınız, yakın ilginiz için çok teşekkür ediyorum, İstanbul'da ya da başka bir yerde tekrar biraraya gelebilmek en büyük arzularımdan biridir. Seviyorum hepinizi...

Bitmedi, yatcaz, kalkcaz bir gün daha anlatcam:)))

12 Eylül 2011 Pazartesi

İSTANBUL, İSTANBUL 2

Uyarı: Söylemedi demeyin, kendisi çok fotoğraflı bir post olacaktır, tıklayın ki büyüsünler:)

Sabah erkenden çıktık yola ve ilk olarak Kadıköy'de gülen yüzü, bayıldığım ışıltılı gözleri ile hayalimdekinin tıpkısı olan Zerocum'la buluştuk. Bindik ne yazık ki yandan çarklı olmayan ada vapuruna ve martılar eşliğinde geride bıraktık İstanbul kıyılarını. Vapur koğuş gibiydi; yan gelip yatanlar, gürültüye rağmen derin derin uyuyanlar, çantalarını, paketlerini yere değil oturma bölümlerine itinayla yerleştirip başka insanların sıkış-tepiş oturmasına neden olan egosu şişkin, aldırmasız insanlar, öpüşenler, cilveleşenler, sohbet için ortam arayanlar, garip şeyler pazarlamaya çalışan çoğu Arap kökenli kadınlar, adamlar. Kısacası tam bana göre, her birinden bir öykü çıkar az sıksan ama yanımda Lale ve Zero varken başka öykü aramaya ne hacet, muhabbeti koyultmuşuz ki değme keyfimize. Kınalıada'ya nasıl geldik anlamadık.


Vapur Kınalı yolcularını indirirken ben fotoğraf çekme eylemimi tamamlayıp martılarla cilveleştim sonra da ver elini Burgazada.



İskelede bizi Makbulemin terzisi, çok tatlı bir kadın bekliyordu, biz de Makbule ile birlikte sarıldık zaten ona. Kim demiş  ilk kez görüşüyoruz diye, önceki yaşamlarda biryerlerde zaten dostmuşuz belli ki. Sonra bir yorgunluk kahvesi için oturduk kıyıdaki cafelerden birine yukarıdaki manzaraya karşı. Fazla laubali genç garson bile kaçıramadı tadımızı, "annemin tatlısı" diye önümüze koyduğu eklerleri ev yapımı niyetine yiyip çektiği fotoğrafın yamuk çıkmasına bile aldırmadık. 



Sahilde kısa bir turun ardından Lale'nin  öksürüğünü takip ederek faytonların yerini bulduk, at ifrazatı arkadaşa alerji yaptığı için onu yön tayininde kullanmamız uygundu doğal olarak:)) Sonra da çıkıdık çukuduk ver elini Kalpazankaya. Dantel gibi köşkleri, yemyeşil bahçeleri, ağaçların arasından görünüp kaybolan denizi gezimize fon yaparak ulaştık çamların gölgelediği Kalpazankaya'ya. "Adanın yeşil çamları aşkımıza yer olsun/Ne çare ayırdı felek kalplerimiz bir olsun" şarkısı dilimde, Sait Faik'in anısı gönlümde aşağıdaki masalardan birine yerleştik.



Biz tabaktakileri birtakım sıvılar ve maviyle yeşilin birbirine karıştığı manzara eşliğinde bünyeye dahil ederken aşağıdaki şirinler de ekmek kırıntılarımıza ortak olmak için diziliverdiler parmaklığın üstüne.



Hava güzel, deniz güzel, güneş güzel, ada güzel, ortam güzel, sohbet güzel, dostluk güzel; bir insan evladı daha ne ister ki yaradandan sağlığı da yerindeyse. Saatler su gibi aktı, bolca güldük, bazen hüzünlendik, o sofrada olanları artık hiç yiyip içemeyecek sevdiklerimizi andık, kısacası zaman nasıl geçti bilemedik.


Kalpazankaya'yı sol yanımıza bu manzarayı alarak geride bıraktık, Lale ilk  hırka unutma eylemini gerçekleştirip geri dönerken biz tıkır mıkır inmeye başlamıştık bile yokuş aşağı.

İlk molayı Burgazada Öğretmenevi'nde verdik bir çay içimi süresince. Bina güzel, manzara güzel, sohbet güzel, çay kötüydü. Olsun, önemsemedik, dinlenince yola devam ettik. 


Lale öksürmeye başladıktan kısa bir süre sonra ilkin nal tıkırtısı duyuluyor sonra da fayton görünüyordu. Şaşmaz bir pusula yani:)


Hangi eve bakıp hangi detayı fotoğraflayacağımızı şaşırdık. Sait Faik'in evinin izini sürüp bulduk o bir zamanlar kremalı pastaya benzeyen bembeyaz evi ama ne yazık ki çok bakımsızdı ve kapalıydı. Yakın bir zamanda açılmayacağı da kesin, sahilde bir adalıdan öğrendiğimize göre ihtilaflı bir durum varmış, o nedenle restorasyon bitirilip açılamıyormuş. Kapısının önünden bir selam çakıp devam ettik yolumuza.



Başka güzel evler, başka doyumsuz manzaralar geçtik. Herbirine ayrı ayrı bakıp fotoğraf çekerken de vapuru kaçırdık. Çaresiz epeyce geç bir saattekini beklemek zorunda kaldık ama iyi de oldu.


Güneş batarken yerleştiğimiz küçük çay bahçesinde mehtabı da seyrediverdik böylece. Bu seferki garsonumuz şirin ama beceriksiz çıktı. Karmakarışık, karışık ve kar olarak nitelediğimiz tostlarımızı yanlış taksim ederek karmakarışığın da ötesine geçti ama üşüdüğümüzde getirdiği pembe şallarla kendini affettirdi. Ayın ışığı sulara düşerken terkettik Burgazada'yı. 
Bitmedi...

11 Eylül 2011 Pazar

İSTANBUL, İSTANBUL 1

Hoşbuldum arkadaşlar...
Bir haftalık muhteşem İstanbul seyahatimi bugün itibarıyle tamamlamış bulunuyorum. Müthiş keyif aldığım, sayısız anı biriktirdiğim, gözümün güzelliğe, gönlümün dostluğa ve sıcaklığa doyduğu bir gezi oldu. Başta Lale olmak üzere katkısı olan herkese sonsuz teşekkür ediyorum.
Pazartesi sabahı erken saatte bindiğim otobüs 15 dakika gecikmeyle kalkıp alakasız bir yerde ekstra bir mola daha verince (şoförün çişinin geldiğini düşünüyorum:) hayli uzun sürdü yolculuk. Rutin yarım saatlik dinlenmemizi her zamanki gibi "İsmail'in Yeri"nde eda edip yolda midemin kaldırabileceği yegane şey olan kaşarlı tostla (ki kendisi diyetim esnasında yediklerimden daha kuru ve daha az peynir içermekteydi) ayranı da yuvarlayıp diyet yiyeceklerimle hasret gidererek koltuğuma yerleştim. Yolculuğun kalan bölümünde Aslı Tohumcu'nun "Taş Öyküsü" adlı kitabını okuyup bitirdim ki o da bir otobüs yolculuğunu ele alıyordu, tek farkla bir belediye otobüsüydü konu edilen. Artan süreyi film izleyerek değerlendirmek istesem de hem seçtiğim filmi beğenmedim hem de bulantım sinyal verince kapatıp gözlerimi pencerenin dışına çevirdim. Normalde 5 saat süren yolu 6,5 saatte almayı başaran sürücümüze veda etmeden attım kendimi otobüsten Ataşehir'e varınca. Yine de bir servis aracı, bir de taksi kullanarak beni sokağın başında bekleyen Lale'nin evine ikindiye varmadan ulaşmayı başardım. Kısa bir dinlenmeden sonra "Buraya oturmaya mı geldiniz Leylak Hanım" diyerek vurduk kendimizi sokaklara, istikamet Lale'nin beni yazılarında sürekli imrendirdiği Fethi Paşa Korusu idi. Yıllanmış ağaçların gölgesinde, kuş seslerini dinleyip çiçek kokularını içimize çekerek dolaştık efendim korunun yollarında.



Bordo Köşk'te mola verip yokuş tırmanıp inmekten yorulan dizlerimize koltuk, midemize de çay sunduk. Bardaklarımız karton olsa da manzaramız onları kristal gibi görmemizi sağladı.


Tekrar yürüyebilecek hale geldiğimizde inişe geçtik, istikamet Paşalimanı Cafe oldu. "Uyuma çok dikkat ederiz, cafenin menüsünün üzerinde lale motifi olduğu için burayı tercih ettik", dersem de inanmayın;)


Asıl sebep  deniz, vapurlar, martılar, karşı yakanın muhteşem manzarası ve güzelliğimi dosta düşmana ilan için gözüme gözüme vuran güneşti, biliyorsunuz ki akşam güneşi güzele gelirmiş övünmek gibi olmasın:))


Ha, bir de Lale'nin ben gelmeden önce ayarladığı ve tam ben çayımdan bir yudum almak üzereyken düdüğünü öttürerek geçen ve kaptanın megafonla "Hoşgeldin Leylak" diye seslenip güvertede tüm personelinin selama durduğu bu şilep vardı:)

Bu sadece yarım gündü dostlar, devamı gelecek...


4 Eylül 2011 Pazar

İSTANBUL BEKLE BENİ

Görsel: Buradan

Leylak çizmelerini giydi, Pazartesi sabahı yollara düşecek. İstanbul'da onu bekleyen  bir Lale Bahçesi, bir dolu güzel insan, bir sürü güzel şey var. Planlar yapıldı, rotalar belirlendi, hazırlıklar tamam. Havalar iyi gitsin lütfen, keyifler de tavan yapsın böylece. Dönüşte Leylak'ın cebi tıkabasa anıyla dolu olacak, paylaşmak dileğiyle...

Not: Bu güzel fotoğrafı bana gönderen bir sürü şeyden kardeşim Atalet'e bir kez daha teşekkürler...

1 Eylül 2011 Perşembe

BAYRAM RAPORU 3

-Bayram Part 3'e sessiz, sakin başlanıldı ve aynı biçimde sona erdirildi. 
-Günün yegane etkinliği izlenilen ve başında fenalık geçirilen "Los Muertos" filmi idi. Yine bir Arjantin filmi ama o kadar düşük tempoluydu ki yavaşlığından yoruldum. Filmin başkahramanı kardeşlerini öldürdüğü için hapise düşmüş bir adam. Film tahliyesiyle başlıyor, kızını bulmak için kano ile yaptığı seyahatle devam ediyor. Zaten bütün film de bundan ibaret. Lakin adamın 10 dakika yürümesi icap ederse gerçekten 10 dakika yürüyor, sigara içmesi gerekirse sigara bitene kadar başka eylem yok. Bir de sürekli elden ele geçen, kamışla bir fırt çekilip yandakine devredilen mate çayı içiyorlar. Film böyle geçiyor ve sonunda ortada kız falan yok, terkedilmiş iki adet torun ve onların kumlar içindeki oyuncağının yine 5 dakika kadar gösterilmesiyle nihayete eriyor. Sanat  filmi izleyeceğim diye baygınlık geçirmek budur, eleştirmenler duymasın:)
-"Los Muertos" bunalımından sonra tekrar Isabel'e dönüldü, kitap yarılandı, alınan keyif aynen sürmekte.
-Bugün bünyeye muzır madde alınmadı, bayram bu şekilde bitirildi, darısı yeni bayramlara denildi...

BAYRAM RAPORU 2

-Part 2'ye sakin başlandı, sakin bitirildi. Geç kalkıldı, geç kahvaltı yapıldı, bol bol kahve, çay içildi.
-Birkaç komşu ziyareti dışında kayda değer bir etkinliğe girilmedi hatta apartman dışına bile çıkılmadı.
-Bayramın ikinci filmi izlendi: "The Last Summer of La Boyita". Bir Arjantin yapımı olan filmde doktor olan babası ile birlikte şehir dışındaki çiftliklerine tatile giden küçük bir kız ve çalışanlardan birinin oğlu arasındaki arkadaşlık konu edilmiş. Filmin en çarpıcı yanı kızın erkek sandığı arkadaşının çift cinsiyetli oluşu. Olaylar bu minvalde gelişmekte. Değişik, hoş bir filmdi. Bir gün önceki "Angel" vakasının yanında başyapıt olarak bile nitelendirilebilirdi.
-Kalan zaman Isabel Allende'nin büyülü dünyasına hasredildi. "Denizin Dibindeki Ada" giderek daha güzelleşerek devam ediyor. 160. sayfaya ulaşılmış bulunulmakta. Şu an Zarite'den sonra en sevdiğim karakter zenci kölelerin hem halk doktoru, hem din görevlisi, hem şamanı, hem kurtarıcısı, hem büyücüsü kısacası herşeyi Tante Rose.
-Günün yegane muzır neşriyatı fotoğraftaki tabağın üstünde salınan bir dilim dondurma olarak kayda geçirildi. Eh o kadar çatlak da su kaçırmaz zaten, hem dondurma tatlıdan sayılmaz değil mi? Onaylayın beni, haydi, haydi:))