İstanbul'daki 4.günümün gezi faaliyetine Lalesiz başladım. Hem yorulan dizini dinlendirmesi hem de biraz rahatsız olan kızlarıyla ilgilenmesi için onu evde bırakıp yalnız başıma düştüm yollara. Bu nedenle küçük bir değişiklik yapıp bugün gideceğimiz Haliç gezisini yarına erteledik ve ben lise arkadaşlarımla bir Sultanahmet turu planladım. Karşıya geçmek için vapura binmeden önce de "Animal"ların en tatlısı "Hayvan ve Gurman" arkadaşımla bir kahve içimi buluşuverdik, aman da ne iyi ettik. Keşke zaman olsaydı da muhabbet saatlerce sürseydi. Sonrasında vapura binip Eminönü'ne doğru yola düştüm. İskelede beni almaya gelecek lise kızlarımı beklerken bu kez yakınına sokulma fırsatı bulamadığım, büyük aşkım Galata Kulesi'ne bir öpücük, Doğan Apartmanı'na da bir selam uçuruverdim. Sonra da arkadaşımın arabasına atlayıp onları Ayasofya ile aldatmak için Sultanahmet'e doğru yollandım.
Birçok kez İstanbul'a geldiğim halde Ayasofya'yı gezmek kısmet olmamıştı, bu sefer kafama koymuştum, ne kadar iyi ettiğimi de gezince anladım. Gözümü kapattığımda binaya girdiğimde içimde uyanan sonsuzluk duygusunu hala yaşıyorum. İnsanın neredeyse 1500 yıllık bir yapıyı gezdiğine inanası gelmiyor, başka bir aleme geçmiş gibi hissediyor ve bir süre de bu esrimiş halden kurtulamıyor. Mimarları olan Anthemios ve Isidoros mabedi yaparken bu kadar uzun yıllar ayakta kalacağını hesap edebilmişler miydi acaba?
Arkadaşımın rehberlere taş çıkartan açıklamaları eşliğinde keyifle gezdiğim Ayasofya'da belki yüzlerce kare fotoğraf çektim, elbette ki kendimi de İmparatoriçe Theodora'nın galerisinde fotoğraflatmayı ihmal etmedim, ne de olsa ben de Ana Kraliçe sayılırım, hem de çok alçakgönüllüyümdür:) Sonra da imparatorların taç giydikleri yer olan "Omphalion"a kendim geçemesem de (zira geçiş yasaktı) ayağımı uzatıp biraz asalet bulaştırdım. Ayrıca burası dünyanın merkezi ve enerjilerin birleşme noktası kabul ediliyormuş, böylece kendimi de şarj etmiş bulundum:)
Ayasofya'nın en önemli mozaiklerinden yakarış anlamına gelen "Deisis" sözcüğüyle isimlendirilen mozaik resim sanatında Rönesans'ın başlangıcı olarak kabul ediliyor. Meryem ve Vaftizci Yahya mozaikte Kıyamet gününde insanlığın kurtuluşu için İsa'ya yakarırken tasvir edilmişler. "Deisis"in 12. yüzyılda yapıldığı kabul ediliyor.
İç mekanı büyülenmiş bir şekilde gezdikten sonra padişah türbelerine kısa bir ziyaret yaptık. Minarelere gelince tuğladan yapılan minarenin Fatih döneminde yapıldığı düşünülüyor ki bence Ayasofya'ya renk olarak en yakışan minare o. Fotoğrafta görülen kalem zerafetindeki minare ise II.Selim döneminde Mimar Sinan tarafından yapılmış. Fotoğrafta görülmeyen iki minare ise Sultan III.Murad dönemine ve yine Mimar Sinan'a ait.
Bunca ruhani ve görsel şeyle ruh ve göz doyunca sıra mideye geldi. Sultanahmet Köftecisi, Yeşil Ev, Balıkçı Sabahattin, İst. Üni. Profesörler Evi arasında bir karar veremedik, bir kısmına girdik çıktık, bir kısmında yemek kalmamış sonunda Süleymaniye'de kurufasulye pilava karar verdik. Oh pek de güzel oldu, diyet nedeniyle uzun zamandır yemiyordum halbuki bayılırım kurufasulye-pilav-turşu üçlemesine. Tepeleme dolu porsiyonlarla tıka basa doyup üstüne de çayları götürdükten sonra bu defa Süleymaniye Camii'ne geçtik.
Ama öncesinde Müftülüğün karşısındaki "Cellat Taşı"nı görmeye gittik, üzerindeki günümüze kadar gelmiş balta izlerini görünce ürkmedim desem yalan olur.Tüylerim ürperdi kaçtım hemen ordan, bize bunca güzel eser bırakmış Mimar Sinan'a bir selam çakmak için eskiden evinin bulunduğu yerdeki mütevazı türbesini ziyarete gittim. Bu adamın dahi olduğu kesin de ben uzaylı olduğundan da şüpheye düşmüyor değilim, normal bir insan olamaz. 98 yaşında ölmeden 2 gün öncesine kadar çalıştığı söyleniyor. "Eli kolu dert görmesin" diyecektim ama öldüğünü hatırladım, ne bileyim yattığı yer nur olsun o zaman.
Kanuni'yi ve aslının dizidekinden de çirkin olduğu söylenen Hürrem'i çokca andık camii gezerken. Aslında Hürrem "Erkekleri Tavlama ve Bağlama Sanatı" isimli bir kitap yazmış olsaydı uluslararası bestseller olacağına kesin gözüyle bakılabilirdi:)) Camiin kubbesinden sarkan kahverengi kandilin Kanuni'nin sefere giderken bile yanından ayırmadığı, çadırına mutlaka yerleştirdiği bir kandil olduğu da söylentiler arasında imiş efendim, bu da bir ara bilgi oluversin bakalım.
Süleymaniye Camii gezisi bitince İstanbul Üniversitesi'ne geçtik, arkadaşlarım oradan emekli olunca girmek sorun olmadı, arka kapının üstüne çıkıp hem İstanbul manzarasını seyrettik hem de camii kuşbakışı fotoğrafladık. Sonra bahçede dolaştık, "Barış Yolu" adıyla açılmış, çocukların resimlediği çinili yolda yürüdük.
Her güzel şey gibi bugünün de sonu geldi, arkadaşlarım beni aldıkları yere, Eminönü'ne iskeleye bıraktılar. Vapur kıyıdan ayrılırken arkamdaki görüntü şu şekilde idi:
Kaldı iki günüm, son bir gayret...